1905 Çarlık Rusya’sında işçi sınıfı işsizliğe, sefalete, yıkıcı savaş politikalarına ve ağır baskılara karşı tarihsel bir uyanışı başlatıyordu. İşçi sınıfı o günden 1917’ye kadar çokça yenilecek ve çokça öğrenecekti.
1905’in dondurucu Ocak sabahı Petersburg sokaklarında yürüyen yüz bini aşkın Putilov ve Petersburg işçisinin ne bir silahı vardı ne de rejimi yıkma niyetleri. Sadece çocuklarının karnını doyurabilmek ve daha düzgün koşullarda yaşayabilmek için Çar’a bir dilekçe sunmak istiyorlardı. “Çar baba, sesimizi duy!” diye haykıran savunmasız emekçilere saray askerleri ateş açarak karşılık verdi. Kışlık Sarayın önündeki bembeyaz karlar, yüzlerce işçinin kanıyla kızıla boyandı. Bu kan, emekçilerin zihnindeki yüzyıllık “Kutsal hükümdar, Çar babamız” inancını zayıflattı. 1905’in bu ağır şoku, işçilere egemenlerden merhamet dilenerek hiçbir şey kazanılamayacağını gösteren ve adına “sovyet” dedikleri ilk işçi konseylerini doğuran büyük bir sınıfsal uyanışa dönüştü. Çar bu öfkeyi dindirmek için türlü vaatlerde bulunsa da baskılar, sefalet ve işçi ölümleri katlanarak devam etti. Aradan geçen on iki yılda çok şey değişti. I. Dünya Savaşının getirdiği yıkım ve şehirleri esir alan büyük kıtlık halkı artık nefes alamayacak bir noktaya getirmişti ve ezilenler son sözlerini söylemeye hazırlanıyorlardı.
1917 yılına gelindiğinde, Petrograd sokaklarındaki kitleler 1905’teki Çar’ın tebaası değildi artık. 1905’in kanlı dersleri ve deneyimleriyle, sonrasının gericilik yıllarıyla, emperyalist savaşın felâketleriyle olgunlaşan işçi sınıfı, burjuvalardan reform dilenmeyi tamamen bırakmış ve fabrikalarda kendi öz örgütlülüklerini çelikleştirmişti. İşçilerin bu siyasal bilinçle dönüşümü, Lenin ve Bolşevik Partinin sarsılmaz teorik ve pratik önderliğiyle mümkün oluyordu. Lenin’in “Bütün İktidar Sovyetlere!” ve “Ekmek, Barış, Toprak” çağrısı etrafında kenetlenen örgütlü işçiler, 1917 Ekiminde Kışlık Sarayın kapılarına bir kez daha geldiler. Bu kez aman dilemek için değil, iktidarı doğrudan ellerine almak için kapılara dayandılar. Yağlı işçi tulumları ve nasırlı elleriyle Saraya giren, Bolşevik Parti çatısı altında birleşmiş Rus proletaryası, sadece Çarlık kalıntılarını ve kapitalist hükümeti devirmekle kalmıyor, üretimi yapanların yönetimi de ele alabileceğini gösteriyordu. Yepyeni bir çağın kapısını aralıyordu. 1917’de yakılan o ateş, sadece Rusya’yı değil tüm dünyayı sarsmış, egemenlere korku salmıştı. O gün gerçekleştirilen devrim, bugünkü sosyal hakların, iş yasalarının birçoğunun zeminini hazırladığı gibi, günümüzde dünya işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine, örgütlülük tarzına, inancına ve umuduna kaynak olmaya devam ediyor.
Dünün Çarları tarih sayfalarından söküp atılırken, bugünün sömürücüleri işçi sınıfının kanı üzerinden egemenliklerini sürdürmeye devam ediyorlar. Emperyalist savaşlarla milyonlarca emekçinin canına kastetmeyi sürdürüyorlar. Tarih ilerlemiş, zaman değişmiş ama ezilenlerin makûs talihi ve egemen sınıfın arsızlığı, yağması, talanı değişmemiştir. Dünyanın dört bir yanından emekçi ailelerinin yükselen çığlığı ile 1905’te Rusya halklarından yükselen feryatlar aynıdır. Türkiye’de ise iktidar sahiplerinin, holdinglerin, tarikatların ve iktidar odaklarının elinde pervasızca devasa bir servet birikirken, milyonlarca işçi, emekçi ve emekli açlık sınırının altındaki gelirlerle sefalete mahkûm edilmektedir. Barınamamayı, beslenememeyi, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişememeyi yakıcı bir sorun haline getiren kapitalist politikalar, işçi ailelerinin hayatını altüst etmekte ve kaderini ortaklaştırmaktadır!
Bu sömürü düzeninin en kanlı yüzü ise çocukların üzerine çökmüştür. Bugün MESEM’ler ve staj sömürüsü adı altında “eğitim” kılıfıyla fabrikalara ve şantiyelere sürülen yoksul emekçi çocukları iş cinayetlerinde can vermektedir. Milyonlarca genci “ev genci” olmaya, geleceksizliğe ve umutsuzluğa mahkûm eden kitlesel genç işsizliği dalgası bu sömürü düzeninin diğer yüzünü oluşturmaktadır. Yüz yıl önce fabrikalarda çarkların arasında ezilen çocuk bedenleri, bugün modern Türkiye’nin sanayi havzalarında sermayenin kâr hırsı için feda edilmektedir. Madenci katliamları, kadın cinayetleri, okul cinayetleri, önlem alınmadığı için felâkete dönüşen seller, yangınlar… Bu düzende ölümler hep ve sadece işçi sınıfının kapısını çalmaktadır.
Sadece insanı değil, doğayı da katleden bir düzenle karşı karşıyayız. Akbelen’den İliç’e, Kaz Dağlarından Karadeniz’in derelerine kadar Anadolu topraklarının ciğerleri olan ormanlar, su havzaları maden ve enerji patronlarının sınırsız yağmasına açılmıştır. Emekçilerin vergileriyle oluşturulan devlet bütçesi, eğitime, sağlığa ve toplumsal ihtiyaçlara değil yolsuzluk çarklarına, patronlara, fon vurguncularına, içeride baskıyı, dışarıda ise yayılmacılığı besleyen devasa silahlanma harcamalarına akıtılmaktadır. Parlamentoyu işlevsiz hale getiren, yargıyı sarayın sopasına dönüştüren faşist rejim sıkıştıkça saldırılarını artırmaktadır. Korku iklimi yaratarak işçileri ve özellikle gençleri umutsuzluğa, kaygıya ve karamsarlığa sürüklemeye çalışmaktadır. Kısacası emeğe, doğaya ve tüm canlılara savaş ilan etmiş örgütlü bir kötülükle karşı karşıyayız.
Ama unutmayalım, sönmeyen ışığıyla parıldayan ve yolumuza ışık tutan 1917 Ekim Devrimi de böyle bir karanlığın ortasında boy verdi. 1905’in Kanlı Pazar katliamından sonra üzerlerine umutsuzluk çöken Rus emekçiler, yıkılmaz olduğunu düşündükleri Çarlığı hiç beklenmedik bir zamanda büyük bir devrimle yıktılar ve iktidarı kendi ellerine aldılar. Ekim Devrimi dünyaya şu sarsılmaz gerçeği kanıtladı: Egemenlerden, saraylardan merhamet dilenmez, hak ancak örgütlü bir güçle sökülerek alınır. Ekim Devrimi, gökten inecek bir kurtarıcıyı bekleme saflığına son veren, üretenlerin kendi kaderini eline aldığı tarihsel bir zaferdir.
Bugün Türkiye’de ve tüm dünyada işçi sınıfının kurtuluş yolu ne düzen içi siyasi aktörlerin boş vaatlerinden ne de sahte muhalefetin kitleleri hapsettiği sandık odaklı mücadele yöntemlerinden geçiyor. Kurtuluş fabrikalarda direnen işçilerin, meydanlarda haykıran gençlerin, doğasını savunan köylülerin ve geleceği çalınan milyonların yan yana gelerek, kadınıyla erkeğiyle kendi öz örgütlülüklerini yaratmasındadır. Sömürü düzeninin efendileri ne kadar yenilmez görünürse görünsün, sırça sarayları ne kadar korunaklı görünürse görünsün “Putilov’un çocukları” yani dünya işçileri kapitalist sistemi alaşağı etmek için ayağa kalktığı gün o saraylar kâğıttan kuleler gibi yıkılacaktır. Umutsuzluğa yer yok! Şafak, kendi elleriyle karanlığı söktürecek olan örgütlü işçileri beklemektedir. Selam olsun yolumuzu aydınlatan, mücadele azmimizi ve inancımızı diri tutarak bizlere Büyük Ekim Devriminin o sarsılmaz mirasını bırakanlara! Selam olsun bugün de o mirasa sahip çıkan, tarihsel sorumluluk üstlenerek sınıfımıza güç veren, bizleri örgütlü mücadeleyle tanıştıran öncülerimize!
link: Esenyurt’tan MT okuru bir emekli, Tarih “Putilov’un Çocuklarını” Çağırıyor!, 7 Kasım 2026, http://www.marksist.com/node/8865



