Yıl 1880’ler ve yer Avrupa’nın hemen güneyindeki Afrika kıtası. Doğası, madenleri ve yer üstü zenginlikleriyle Avrupa ve Amerikalı egemen sınıfın ağızlarını sulandıran bir zenginlik. Bu zenginliği uzun yıllar boyunca en vahşi şekilde sömürdüler ve bu topraklarda yaşayan insanları kendilerine köle yaparak çalıştırdılar.
Afrika’da yaşayan ve Çiriçiri kabilesinin bir ferdi olan Ota Benga, kendisi, ailesi ve belki de beraber yaşadığı kabilesi için avlanmaya çıkmıştı. İki gün süren avın ardından köyüne döndüğünde ise Avrupa’dan gelen “uygar insanlar”ın, yaşadığı yeri yerle bir ettiklerini ve eşi ile çocuklarını öldürdüklerini gördü. Bir insanın hayatında yaşayabileceği en kötü şeylerden biri olan bu durum, aslında hayatının geri kalanında karşı karşıya kalacaklarının sadece bir başlangıcıydı.
Ota Benga isminin kendi dilindeki anlamı dost demek, ne kadar anlamlı, kıymetli bir isim değil mi? Avrupalı egemen sınıfın gönderdiği o vahşi insanlar olmasaydı, Ota Benga tahta mızrağıyla Afrika’nın bereketli topraklarında avlanıp, eşi ve çocukları ile mutlu bir hayat yaşayacak ve belki de sevdiklerinin yanında yaşlanarak hayata gözlerini yumacaktı.
Ota Benga’nın tüm yaşamını mahveden o vahşi insanlara, insan taciri deniyordu. 1800’lü yılların sonları ve 1900’lü yılların ortalarına kadar insan ticareti bir iş olarak yapılıyordu. Ota Benga birkaç insan tacirine satıldıktan sonra Samuel Philips Verner isimli birine satıldı. Kalan yaşamını belirleyen dönemeç noktası da burada başlıyor.
Ota Benga Avrupa’da “düşük seviyeli insan” tabelası arkasında sergilenmeye başladı. Avrupalı egemen sınıf kendi gerici ve vahşi fikirlerini toplumun geniş kesimlerine kabul ettirmeyi başarabildiği için ismine “İNSANAT BAHÇELERİ” denilen yerler açılmıştı. Bu yerlerden birinde Ota Benga’yı izlemenin karşılığı 30 sent olarak belirlendi ve Avrupalı insanlara sergilendi.
Ota Benga Avrupa’da uzun bir süre sergilendikten sonra 1906’da Bronx Hayvanat Bahçesine getirildi. Burada da sergilendi, bir orangutanla dövüştürülerek bu akıl almaz eziyet ziyaretçilere izletildi. İnsan hakları savunucularının itirazları sonucunda bu yapılanlara bir son verildi. Ota Benga’ya İngilizce öğretildi ve bir iş verildi. Ota Benga hayatı boyunca yaşadığı tüm bu insanlık dışı uygulamaları hiçbir zaman unutamadı. Yaşadıklarının ağırlığına katlanamayarak 32 yaşında eline geçirdiği bir silahla kendini kalbinden vurarak hayatına son verdi.
1800’lerin sonları 1900’lerin başlarında sadece ABD değil, Avrupa’nın Paris, Amsterdam, Hamburg, Londra, Brüksel gibi önemli merkezleri, Avustralya Aborjinleri, Afrika köylüleri, Filipin Igorotları ve Amerikan yerlilerinin sergilendiği çok sayıda “İnsanat Bahçesi”ne ev sahipliği yaptı.
1889’da Paris’teki Dünya Fuarında 400 Aborjin ve Afrikalı yarı çıplak bir şekilde kafeslere kapatılarak sergilendi. Bu sergiyi tam 18 milyon insan izledi. 1931’de yine Paris’te düzenlenen utanç sergisi 28 milyon kişi tarafından gezildi. Üstelik bunların 9 milyonunu başka ülkelerden gelen insanlar oluşturuyordu.
21. yüzyıldan artık tarih sayfalarında kalmış bu yaşanmışlıklara bakarken insanlar nasıl olur da bu kadar vahşileşebilirler, nasıl olur da toplum buna karşı ses çıkarmaz, nasıl olur da kendine medeni diyen Avrupa ve Amerika’da tüm bunlar yaşandı diye düşünülebilir. Ne yazık ki bu vahşilik ancak 2. Dünya Savaşından sonra son buldu. Son “İnsanat Bahçesi” 1958 yılında Belçika’da kapandı.
İşçi sınıfının önderlerinden Karl Marks “Egemen sınıfın fikirleri her çağda egemen fikirlerdir, yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda onun egemen entelektüel gücüdür” der. Kapitalistlerin çıkarları açısından bir dönem köle emeği ve kölecilik çok önemliydi. Sonrasında ise faşizmin ideolojik propagandası olan üstün ırk olmanın topluma kabul ettirilmesi gerekiyordu. Bunun için okullar, üniversiteler, bilim insanları, ideologlar fikirler üretiyor, bu fikirler gazete, radyo vb. aracılığıyla da topluma kabul ettirilmeye çalışılıyordu. “İnsanat Bahçeleri” de bu propagandanın bir parçası olarak kullanıldı.
Bugün dünyamızın her köşesine kapitalizm egemen. Tarihsel bir kriz içindeki bu sistem tüm pislikleri üreten bir makine gibi toplumu her geçen gün daha da çürütüyor. Dünya savaşını harlıyor, göç sorununu körüklüyor, faşizm ve ırkçılığı kışkırtıyor. Milyarlarca insanı açlığın, yoksulluğun ve geleceksizliğin girdabına sokuyor. Doğaya verdiği zararla çevre felâketlerini arttırıyor. Diğer taraftan da egemenler tüm toplumu bir çıkışsızlığın içine sürüklerken otoriter yönetimlerle baskıyı arttırıp ayaklanmaların önüne geçmeye çalışıyorlar.
Normal zamanlarda sorgulanmayan egemen sınıfın fikirleri, savaşlar, krizler, devrimci durumlar gibi toplumu altüst eden dönemlerde sorgulanmaya ve fikirler değişmeye başlar. O güne kadar egemen olan sınıfın iktidardan defedilmesi gerektiği fikri bu zamanlarda doğar. Dünya tarihi ezen egemen sınıflara karşı, ezilen sınıfların mücadeleleriyle doludur. Bazı dönemlerde ezilenler, iktidarı ele geçirirlerse dünyanın ne kadar güzel bir yer olabileceğini de göstermişlerdir. 1917 Ekim Devrimi bunun en güzel ve değerli örneğidir. Rusya’da Çarlık rejimi toplumu savaşla, krizle, açlıkla, yoksullukla karşı karşıya bırakıyordu. Bunun karşısında Bolşevikler işçi sınıfına öncülük edecek bir parti kurarak işçi sınıfının iktidara giden kavgasında yol gösterdiler.
İlk işleri 1. Dünya Savaşını bitirmek ve Rusya’daki tüm halklara özgürlüğünü vermek oldu. Tüm dünya işçilerine başlarındaki zalim ve vahşi egemenlerden kurtulup kendi iktidarlarını kurma çağrısında bulundular. İşçi sınıfının mücadele tarihine son derece değerli örnekler bıraktılar. Tüm dünyada haksızlıklara karşı olanlara umut verdiler, mücadele etmek isteyenlere cesaret verdiler.
Dünyanın bir tarafında kapitalistler esir aldıkları insanları köleleştirip para karşılığında sergilerlerken, diğer tarafında sosyalist işçiler Rusya da iktidarı alıp tüm halklara özgürlüklerini verdiler. Ota Benga Afrika’daki hayatından kopartılıp vahşice muamele edilen insanlardan sadece biri ve fotoğraflarındaki bakışları insanın yüreğine işliyor. Kapitalizm tüm vahşiliğiyle sürmeye devam ediyor. Evleri ve yaşadıkları şehirler yerle bir edilen insanlar göç yollarında hayatlarını kaybediyor, gittikleri ülkelerde hakir görülüyor, dışlanıyorlar. Ota Benga’nın yaşadıkları kapitalistlerin bize reva gördükleri insanlık dışı uygulamalara bir örnek sadece, dünyada ne yazık ki sayısız zulüm yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.
İşçi sınıfı bu gidişata dur demek için bugünün egemen sınıfı olan patronları alaşağı etmeli ve iktidarı kendi eline alıp bu güzelim dünyayı yaşanılası bir yere çevirmelidir. Bunun için işçi sınıfı komünist fikirlerle örgütlenmeli ve tüm insanlığın kurtuluşu için sınıfsız bir dünyayı var etmelidir.
link: Kocaeli’den emekli bir işçi, İnsanat Bahçeleri ve Kapitalizmin Vahşeti, 4 Ekim 2026, http://www.marksist.com/node/8842



