Navigation

Aklın İsyanı

Marksist Felsefe ve Modern Bilim

Alan Woods - Ted Grant

Mayıs 1995





3. DİYALEKTİK MATERYALİZM

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

“Panta cwrei, oudei menei.”

“Her şey akar, hiçbir şey durmaz.”

(Herakleitos)


Doğayı ve toplumu düşünmenin ve yorumlamanın bir yöntemi olan diyalektik, her şeyin sürekli olarak bir değişim ve akış halinde olduğu aksiyomundan hareket ederek, evrene bakmanın bir yolunu oluşturur. Ama bundan ibaret değildir. Diyalektik, değişim ve hareketin çelişki barındırdığını ve ancak çelişki yoluyla gerçekleşebileceğini açıklar. Böylece, söz konusu olan, pürüzsüz, kopuşsuz bir ilerleme çizgisi yerine, yavaş, birikimli değişimlerin (nicel değişim) yüksek bir ivme kazandığı, niceliğin niteliğe dönüştüğü, ani ve patlamalı dönemler tarafından kesintiye uğratılan bir çizgidir. Diyalektik, çelişkinin mantığıdır.

Diyalektiğin yasaları Hegel tarafından ayrıntılı biçimde geliştirilmiştir, ama onun yapıtlarında bu yasalar mistik ve idealist bir biçime bürünürler. Diyalektiğe ilk kez bilimsel, yani materyalist bir temel sağlayan Marx ve Engels olmuştur. Şöyle diyordu Troçki:

Hegel, Darwin ve Marx’tan önce yazdı. Fransız Devriminin düşünceye kazandırdığı güçlü itilim sayesinde, Hegel, bilimin genel hareketini öngördü. Ancak bu dahice olmakla birlikte sadece bir öngörü olduğu için, Hegel’den gelen idealist bir karakter kazandı. Hegel nihai gerçeklik olarak ideolojik gölgelerle uğraştı. Marx bu ideolojik gölgelerin hareketinin, maddi cisimlerin hareketinden başka hiçbir şeyi yansıtmadığını kanıtladı. [1]

Hegel’in yapıtlarında diyalektiğin tarih ve doğadan çıkarılmış yasasının birçok örneği mevcuttur. Ama Hegel’in idealizmi zorunlu olarak kendi diyalektiğine yüksek derecede soyut ve keyfi bir karakter veriyordu. Diyalektiği “Mutlak İdeanın” hizmetine sokmak için Hegel, Marx’ın Kapital’inde uyguladığı, verili bir olgunun yasalarını araştırma konusunun titiz biçimde nesnel bir incelemesinden türetmemizi isteyen diyalektik yöntemle bariz bir çelişki içinde, doğaya ve topluma bir şema dayatmak zorunda kaldı. Bu bakımdan, Marx’ın yöntemi, Hegel’in tarih ve doğaya keyfi biçimde yamanan idealist diyalektiğinin salt basmakalıp bir tekrarı olmasının çok ötesinde, onun tam karşıtıydı. Bizzat açıkladığı gibi:

Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel’e göre, “İdea” adı altında bağımsız bir özneye de dönüştürdüğü insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci, gerçek dünyanın yaratıcı gücüdür, ve gerçek dünya sadece “İdeanın” dış, görüngüsel biçimidir. Bende ise tam tersine, idea, insan zihninde yansıtılmış ve düşünce biçimlerine tercüme edilmiş maddi dünyadan başka bir şey değildir. [2]

Çevremizdeki dünyaya dikkatlice baktığımızda, muazzam ve şaşırtıcı ölçüde karmaşık bir olaylar serisi, görünüşte sonu gelmez değişimler, nedenler ve sonuçlar, etkiler ve tepkilerden oluşan bulmaca gibi bir ağ görürüz. Bilimsel araştırmanın itici gücü, bu kafa karıştırıcı labirentin akılcı bir sezgisine ulaşma, onu anlama ve onu fethetme arzusudur. Geneli özelden, tesadüfi olanı zorunlu olandan ayıran ve bize meydan okuyan olayları doğuran güçleri anlama olanağını veren yasaları ararız.

İngiliz fizikçi ve felsefeci David Bohm’un sözleriyle:

Doğada hiçbir şey sabit kalmaz. Her şey sürekli bir dönüşüm, hareket ve değişim halindedir. Ancak, önceden gelen öncüller olmadan hiçbir şeyin içinden hiçbir şeyin birdenbire çıkmadığını keşfediyoruz. Benzer biçimde, hiçbir şey, kendisinden sonra varolan bir şeye mutlak surette yol açmama anlamında, bir iz bırakmadan kaybolmaz. Dünyanın bu genel özelliği, farklı türden muazzam büyüklükte bir deneyimler alanını özetleyen ve henüz, bilimsel ya da değil, herhangi bir gözlem ya da deneyle çelişkiye düşmemiş bir prensiple ifade edilebilir: her şey başka şeylerden gelir ve başka şeylere yol açar. [3]

Diyalektiğin temel önermesi her şeyin sürekli bir değişim, hareket ve gelişme süreci içinde olduğudur. Bize hiçbir şey olmuyor gibi göründüğünde bile, gerçekte, madde sürekli olarak değişmektedir. Moleküller, atomlar ve atomaltı parçacıklar sürekli olarak yer değiştirmektedirler ve her zaman hareket halindedirler. Diyalektik bu bakımdan, hem organik hem de inorganik maddenin her düzeyinde ortaya çıkan olayların ve süreçlerin, vazgeçilmez nitelikte, dinamik bir yorumudur.

“Şu gözlerimize, kaba gözlerimize göre, hiçbir şey değişmemektedir,” diyor Amerikalı fizikçi Richard P. Feynman, “ama onu bir milyar kere büyütülmüş olarak görebilseydik, kendi bakımından onun sürekli değiştiğini görürdük: moleküller yüzeyi terk etmekte ve geri gelmektedirler.” [4]

Bu fikir diyalektik için o kadar temeldir ki, Marx ve Engels hareketi maddenin en temel ayırt edici özelliği saydılar. Birçok durumda olduğu gibi, bu diyalektik kavrayış da Aristoteles tarafından önceden haber verilmişti: “Bu nedenle ... «doğanın» ilk ve temel anlamı, kendilerinde ... hareket ilkesini barındıran şeylerin özüdür.” [5] Bu anlayış, bir dış “kuvvet” tarafından eylemsiz bir kütleye aktarılan bir şey olarak tasarlanan mekanik bir hareket anlayışı değil, öz devinimli bir şey olarak tasarlanan tamamen farklı bir madde anlayışıdır. Onlar için madde ve hareket (enerji) bir ve aynı şeydi, aynı fikrin iki ifade biçimi. Bu fikir Einstein’ın madde ve enerjinin denkliği teorisi tarafından parlak biçimde doğrulanmıştır. Engels’in açıkladığı gibi:

Maddenin varoluş tarzı, onun doğasından gelen niteliği olarak tasavvur edilen en genel anlamda hareket, basit yer değiştirmeden düşünmeye kadar evrende gerçekleşen tüm değişim ve süreçleri kavrar. Hareketin doğasının incelenmesi için, elbette bu hareketin en aşağı, en basit biçimlerinden başlamak ve bunları daha yüksek ve karmaşık biçimleri açıklamadan önce kavramayı öğrenmek zorunludur. [6]

“Her Şey Akar”

Her şey sürekli bir hareket halindedir, nötrinolardan süper-kümelere kadar. Yerin kendisi, güneşin etrafında yılda bir kez ve kendi etrafında günde bir kez dönmek suretiyle sürekli hareket halindedir. Güneş de kendi etrafında 26 günde bir kez dönmekte ve galaksimizdeki diğer yıldızlarla birlikte 230 milyon yılda galaksiyi dolaşmaktadır. Daha büyük yapıların (galaksi kümelerinin) da bir tür büyük dönme hareketi yapıyor olmaları muhtemeldir. Bu, atomların değişen hızlarla birbiri etrafında dönen molekülleri oluşturduğu atomik seviyeye varıncaya değin, maddenin bir karakteristiği olarak görünmektedir. Atomun içinde de elektronlar* çekirdeğin etrafında çok büyük hızlarla dönmektedirler.

Elektronun iç spin olarak bilinen bir özelliği vardır. Buna göre o adeta kendi ekseni etrafında sabit bir hızla dönmekte ve elektron o haliyle ortadan kaldırılmadıkça durdurulamamakta ya da değiştirilememektedir. Eğer elektronun spini arttırılırsa, özelliklerini öyle keskin biçimde değiştirir ki, tamamen farklı bir parçacık üreterek nitel bir değişime yol açar. Açısal momentum olarak bilinen nicelik –dönen bir sistemin kütle, büyüklük ve hızının bileşik bir ölçüsü– elementer parçacıkların spinlerini ölçmek için kullanılmaktadır. Spinin kuantalaşması ilkesi atomaltı düzeyde temeldir, ama makroskobik dünyada da mevcuttur. Ne var ki, etkisi o kadar sonsuz ölçüde küçüktür ki, kaale alınmaz. Atomaltı parçacıklar dünyası, hiçbir şeyin asla kendisi olarak kalmadığı sürekli bir hareket ve uyarılmışlık durumundadır. Parçacıklar sürekli olarak karşıtlarına dönüşmekte, öyle ki, zamanın verili herhangi bir anında onların özdeşliğini iddia etmek bile imkânsız olmaktadır. Nötronlar protonlara, protonlar da nötronlara duraksamasız bir kimlik değiş-tokuşuyla dönüşmektedirler.*

Engels diyalektiği “hareketin ve doğanın, insan toplumunun ve düşüncesinin gelişiminin en genel yasalarının bilimi” olarak tanımlamaktadır. Anti-Dühring’ de ve Doğanın Diyalektiği’nde en temel üç tanesinden başlayarak, diyalektiğin yasalarının bir dökümünü vermektedir:

1) Niceliğin niteliğe dönüşmesi ve tersi yasası;

2) Karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası, ve

3) Yadsımanın yadsınması yasası.

İlk bakışta bu sav aşırı derecede çetin görünebilir. Bu kadar genel bir uygulaması olan yasalar geliştirmek gerçekten mümkün müdür? Sadece toplumun ve düşüncenin değil, bizzat doğanın da işleyiş mekanizmalarının altında yatan ve kendini yineleyen bir desen [patern] olabilir mi? Tüm bu itirazlara rağmen, bu tür desenlerin gerçekten de varolduğu ve her düzeyde, her biçimde sürekli olarak su yüzüne çıktığı gitgide daha açık hale gelmektedir. Atomaltı parçacıklardan popülasyon çalışmalarına kadar çeşitli alanlardan elde edilen ve diyalektik materyalizm teorisine giderek daha büyük ağırlık kazandıran artan sayıda örnek var.

Diyalektik düşüncenin temel noktası, onun değişimi ve hareketi temel alması değil, hareketi ve değişimi çelişki temeline dayanan olgular olarak görmesidir. Geleneksel biçimsel mantık çelişkiyi kapı dışarı ederken, diyalektik düşünce onu kucaklar. Çelişki tüm varlığın temel bir özelliğidir. Maddenin ta derininde yatar. Tüm hareketin, değişimin, yaşamın ve gelişmenin kaynağıdır. Bu fikri dile getiren diyalektik yasa, karşıtların birliği ve iç içe geçmesi yasasıdır. Diyalektiğin üçüncü yasası olan yadsımanın yadsınması yasası, gelişme anlayışını dile getirir. Bu yasa, süreçlerin sürekli olarak kendilerini tekrarladıkları kapalı bir çember yerine, art arda gelen çelişkilerden oluşan hareketin, gerçekte basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişmeye yol açtığına dikkat çeker. Görüntü tersine olmasına rağmen, süreçler kendilerini tıpatıp tekrarlamazlar. Bunlar, çok şematik bir özetle, diyalektiğin en temel üç yasasıdır. Bunlardan çıkan ve parça ve bütün, biçim ve içerik, sonlu ve sonsuz, çekme ve itme vb. arasındaki ilişkilere dair bir dizi ek önermeler de vardır. Bunları ele almaya çalışacağız. Nicelik ve nitelikle başlayalım.

Nicelik ve Nitelik

Niceliğin niteliğe dönüşmesi yasası, maddenin atomaltı düzeydeki en küçük parçacıklarından, insanın bildiği en büyük olgulara kadar son derece geniş bir uygulama alanına sahiptir. Her türden görünümde ve her düzeyde bunu görmek mümkündür. Yine de bu çok önemli yasa layık olduğu kabulü görmeyi beklemektedir. Bu diyalektik yasa, her dönemeçte kendisini zorla dikkatimize sunmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü, zaman zaman şakalar biçiminde bazı paradoksları göstermek için onu kullanan Megaralı Yunanlılar tarafından biliniyordu. Örneğin, “kel kafa” ve “tahıl yığını”: bir saç telinin eksilmesi kel kafa anlamına gelir mi, ya da bir tahıl tanesi bir yığın eder mi? Cevap hayırdır. Peki bir tane daha? Cevap yine hayırdır. Sonra soru, bir tahıl yığını ve bir kel kafa oluşana kadar tekrarlanır. Burada karşımıza çıkan şey, nitel bir değişime yol açmak için güçsüz olan tek tek küçük değişikliklerin, belirli bir noktada tam da bunu yaptıklarını, yani niceliğin niteliğe dönüştüğünü gösteren çelişkidir.

Belirli koşullarda küçük değişikliklerin bile büyük değişimlere yol açabileceği fikri, her türden deyiş ve atasözlerinde ifadesini bulmuştur. Örneğin: “devenin belini kıran saman tanesi”, “çok el iş hafifletir”, “damlaya damlaya taş aşınır” vb. Niceliğin niteliğe dönüşümü yasası, Troçki’nin zekice belirttiği gibi, birçok biçimde halkın bilincine sinmiştir:

Her birey, pek çok durumda, bilinçsiz olarak şu ya da bu ölçüde diyalektikçidir. Her ev kadını bir parça tuzun çorbaya lezzet katacağını, ama biraz daha fazlasının onu içilmez hale getireceğini bilir. Dolayısıyla, cahil bir köylü kadın çorba pişirirken, niceliğin niteliğe dönüşümüne dair Hegelci yasaya uyar. Gündelik hayattan buna benzer nitelikte sonsuz örnek verilebilir. Hatta hayvanlar bile kendi pratik çıkarsamalarını sadece Aristocu kıyas* temelinde değil, aynı zamanda Hegelci diyalektik temelinde yaparlar. Böylelikle bir tilki, dört ayaklıların ve kuşların besleyici ve lezzetli olduklarının farkındadır. Bir yabani tavşan ya da küçük tavşan, ya da bir tavuk gördüğünde tilki şu sonuca varır: bu belirli yaratık lezzetli ve besleyici türden, ve avın üstüne atlar. Her ne kadar tilkinin Aristoteles’i asla okumamış olduğunu varsaysak da, burada tam bir kıyas söz konusudur. Gelgelelim aynı tilki kendisinden daha büyük boyutlu bir hayvanla, meselâ bir kurtla ilk karşılaşmasında çabucak niceliğin niteliğe dönüştüğü sonucuna varır ve kaçmaya başlar. Tilkinin bacaklarının, tamamen bilinçli olmasalar da, Hegelci eğilimlerle donatıldığı besbellidir.

Bütün bunlar, düşünme yöntemimizin, hem biçimsel hem de diyalektiğin, aklımızın keyfi kurguları olmayıp, daha ziyade bizzat doğada bulunan gerçek iç ilişkilerin ifadeleri olduğunu, geçerken, kanıtlıyor. Bu anlamda “bilinçsiz” diyalektik tüm evrene sinmiştir. Ama doğa burada durmadı. Doğanın iç ilişkileri tilkilerin ve insanların bilinç diline çevrilene kadar pek çok gelişme oldu ve o zaman insan, bu bilinç biçimlerini genelleştirebildi ve onları mantıksal (diyalektik) kategorilere dönüştürebildi ve böylelikle çevremizdeki dünyayı daha derinlemesine inceleme olanağı yarattı. [7]

Önemsiz görünmelerine rağmen bu örnekler dünyanın işleyiş tarzı hakkında derin bir hakikati göstermektedirler. Tahıl yığını örneğini alın. Kaos teorisine ilişkin en son araştırmalardan bazıları, bir dizi küçük değişimin kütlevi ölçekte bir durum değişikliğine yol açtığı kritik nokta üzerine odaklanmıştır. (Modern terminolojide buna “kaosun eşiği” deniyor.) Danimarka doğumlu fizikçi Per Bak’ın “kendi kendini örgütleyen kritiklik” üzerine çalışması, doğanın pek çok düzeyinde meydana gelen ve kesin olarak niceliğin niteliğe dönüşümü yasasına tekabül eden derin süreçleri gözde canlandırmak için, tam da kum tepesi örneğini kullanmaktadır.

Kum yığını bunun örneklerinden birisidir; Megaralıların tahıl yığınına tamı tamına benzeyen bir örnek. Düz bir yüzey üzerine kum tanelerini bırakıyoruz. Deney, hem masa üzerine yığılan gerçek kumla, hem de bilgisayar simülasyonlarıyla defalarca yapılmıştır. Kum taneleri küçük bir piramit oluşturana kadar, bir süre için yalnızca üst üste yığılırlar. Bu noktaya bir kez ulaşıldığında, ilâve her tane, ya yığının üstünde bir oturma yeri buluyor ya da diğer tanelerin bir çığ biçiminde düşmesine sebebiyet verecek şekilde yığının bir yanına doğru dengesini yitiriyor. Diğer tanelerin nasıl denge bulduğuna bağlı olarak, çığ çok küçük bir çığ da olabilir, kendisiyle beraber çok sayıda taneyi sürükleyen yıkıcı bir çığ da olabilir. Kum yığını bu kritik noktaya ulaştığında, tek bir tane bile tüm çevresini dramatik bir biçimde etkilemeye muktedir hale gelir. Görünüşte önemsiz olan bu örnek, depremlerden evrime, borsa krizlerinden savaşlara, geniş bir uygulama alanıyla birlikte mükemmel bir “kaos kıyısı modeli” sunar.

Fazla kum yanlardan kayarken kum yığını büyür. Tüm fazla kum düştüğünde, elde kalan kum yığınına “kendi kendini örgütlemiş” denir. Başka deyişle, hiç kimse onu bilinçli olarak bu şekle sokmamıştır. O, yüzeyindeki kum tanelerinin alenen kararlı olduğu bir kritiklik durumuna ulaşıncaya kadar, kendi iç yasalarına göre “kendisini örgütlemektedir”. Bu kritik durumda tek bir kum tanesinin dahi eklenmesi öngörülemez sonuçlara yol açabilmektedir. Bu kum tanesi sadece küçük bir kaymaya yol açabileceği gibi, katastrofik bir toprak kayması ve yığının yok olmasıyla sonuçlanan zincirleme bir reaksiyonu da tetikleyebilir.

Per Bak’a göre olaya matematiksel bir ifade verilebilir. Buna göre, verili büyüklükte bir çığın ortalama frekansı, bu büyüklükle üstel olarak ters orantılıdır. Per Bak aynı zamanda, zincirleme reaksiyonun bir nükleer patlamaya doğru geçiş yaptığı nokta olan plutonyumun kritik kütlesinde olduğu gibi, “üstel” davranışın doğada son derece yaygın olduğuna dikkat çekiyor. Kritik-altı düzeyde, plutonyumdaki zincirleme reaksiyon sönerken, kritik-üstü bir kütle patlayacaktır. Benzer bir olay depremlerde görülebilir; burada, yerkabuğundaki bir fayın iki kenarında yer alan kayalar, kayarak kopmaya hazır oldukları bir noktaya ulaşırlar. Fay bir dizi küçük ve büyük kaymalar geçirir ki, bunlar, sonunda bir deprem halinde boşalan gerilmeyi bir süre için kritik noktada tutarlar.

Her ne kadar kaos teorisinin savunucuları bunun bilincinde değilmiş gibi görünüyorlarsa da, tüm bu örnekler, niceliğin niteliğe dönüşümü yasasının somut uygulamalarıdır. Hegel, küçük nicel değişimlerin belirli bir noktada nitel bir sıçramaya yol açtığı, nicel ilişkilerin düğümlü ölçü çizgisini* keşfetti. Normal açık hava basıncında 100°C’de kaynayan su örneği sık sık verilir. Sıcaklık kaynama noktasına yaklaşsa da, ısıdaki artış su moleküllerinin derhal birbirlerinden kopup ayrılmalarına sebep olmaz. Kaynama noktasına erişene kadar su hacmini korur ve moleküller arasındaki çekim nedeniyle su olarak kalır. Ne var ki, sıcaklıktaki sürekli değişim, moleküllerin hareketini arttırma etkisini doğurur. Atomlar arasındaki boşluk, çekim kuvvetinin molekülleri bir arada tutmakta yetersiz kaldığı noktaya kadar kademeli olarak artar. Tam 100°C’de, ısıdaki herhangi bir artış, moleküllerin buhar oluşturarak birbirlerinden kopmalarına sebep olur.

Aynı süreç ters olarak da görülebilir. Su 100°C’den 0°C’ye soğutulurken, kademeli olarak pelte ve jel kıvamından geçip, sonra katı hale varmaz. Isı çekildikçe, atomların hareketi, 0°C’de moleküllerin belirli bir kalıba –buz– hapsolduğu kritik noktaya ulaşıncaya kadar kademe kademe yavaşlar. Katı ile sıvı arasındaki fark herkes tarafından kolayca anlaşılır. Su, yıkama ve susuzluğu giderme gibi belirli amaçlar için kullanılabilirken buz kullanılamaz. Teknik olarak konuşacak olursak, farklılık, katıda atomların kristal bir yapı oluşturmalarıdır. Atomlar birbirinden uzak gelişigüzel konumlara sahip değildirler, kristalin bir yüzündeki atomların konumu diğer yüzdekiler tarafından belirlenir. Bu yüzden elimizi suyun içinde özgürce hareket ettirebilmekteyiz. Buna karşın buz bir katıdır ve direnç gösterir. İşte burada nicel değişimlerin birikiminden doğan nitel bir değişimi, bir hal değişimini tasvir ediyoruz. Bir su molekülü görece basit bir şeydir: atom fiziğinin iyi bilinen denklemleri uyarınca iki hidrojen atomuna bağlanan bir oksijen atomu. Ne var ki, bu moleküller çok sayıda bir araya geldiğinde, tek başlarına hiçbirinin sahip olmadığı bir özellik kazanırlar: sıvı olma özelliği. Bu özellik denklemlerden çıkmaz. Karmaşıklığın dilinde, sıvı olma özelliği bir “yeni gelişen” olgudur.

Örneğin bu su moleküllerini biraz soğutun; 32°F’ye gelindiğinde bunlar aniden birbirleri üzerine gelişigüzel yuvarlanmayı bırakırlar. Bunun yerine, kendilerini buz olarak bilinen düzenli kristal dizilime hapsederek bir “faz geçişine” uğrarlar. Ya da eğer tersini yapar ve sıvıyı ısıtırsanız, yuvarlanan bu aynı su molekülleri aniden koparak birbirlerinden ayrılır ve su buharına doğru bir faz geçişine uğrarlar. Hiçbir faz geçişi tek bir molekül için bir anlam ifade etmez. [8]

“Faz geçişi” ibaresi ne eksik ne fazla nitel bir sıçramadır. Benzer süreçler, hava durumu, DNA molekülleri* ve zihnin kendisinde de görülebilir. Bu sıvı olma niteliği, bizim günlük deneyimimiz temelinde gayet iyi bilinir. Fizikte de sıvıların davranışı iyi anlaşılmıştır ve bir dereceye kadar mükemmelen öngörülebilmektedir. Akışkanların (gazlar ve sıvılar) hareket yasaları, iyi tanımlanmış ve öngörülebilir olan pürüzsüz laminer akış ile en iyi durumda yaklaşık olarak ifade edilebilen türbülanslı akış arasında açık biçimde ayrım yapar. Bir nehir rıhtımı etrafındaki suyun akışı, şayet hareket yavaşsa, normal akışkan denklemlerinden hassas biçimde öngörülebilir. Akış hızını arttırarak anafor ve girdaplara sebep olsak bile suyun davranışını öngörmek hâlâ mümkündür. Ama hız belirli bir noktanın ötesinde arttırılacak olursa, anaforların ne zaman oluşacağını öngörmek ya da suyun davranışı hakkında gerçekten herhangi bir şey söylemek imkânsız hale gelecektir. Suyun davranışı kaotik olmuştur.

Mendeleyev’in Periyodik Tablosu

Maddedeki nitel değişimlerin varlığı, insanların bilim hakkında düşünmeye başlamalarından çok önce bilinmekle beraber, atom teorisinin atılımına kadar gerçek anlamda anlaşılmamıştı. Önceleri fizik, katıdan sıvıya ve sıvıdan gaza hal değişimlerini, nedenini tam olarak bilmeksizin, olagelen şeyler olarak görüyordu. Bu olgular ancak şimdi yeterince anlaşılmaktadır.

Kimya bilimi 19. yüzyılda ileri doğru büyük adımlar attı. Çok sayıda element keşfedildi. Ama, günümüz parçacık fiziğindekine benzer biçimde bir kaos hüküm sürüyordu. Düzeni sağlayan, 1869’ta Alman kimyacı Julius Meyer’le işbirliği halinde elementlerin periyodik tablosunu (böyle deniyordu, çünkü bu tablo benzer kimyasal özellikleri periyodik olarak tekrarlı gösteriyordu) geliştiren büyük Rus bilimci Dimitri İvanoviç Mendeleyev oldu.

Atomik ağırlıkların varlığı 1862’de Cannizzaro tarafından keşfedilmişti. Ama Mendeleyev’in dehası, elementlere salt nicel bir bakış açısıyla yaklaşmamasından ileri geliyordu; yani farklı atomlar arasındaki ilişkiyi yalnızca ağırlık bakımından görmüyordu. Şayet öyle yapsaydı, büyük keşfini asla yapamazdı. Salt nicel bakış açısından, örneğin, periyodik tabloda tellür elementinin (atom ağırlığı = 127,61) iyottan (atom ağırlığı = 126,91) sonra gelmesi gerekirdi; oysa Mendeleyev onu, çok daha benzediği selenyumun altına ve iyodun önüne yerleştirmiş, iyodu da ilgili elementin, yani bromun altına yerleştirmiştir. X-ışınlarının araştırılması onun yaptığı sıralamanın doğru olduğunu göstermiş ve böylece Mendeleyev’in yöntemi 20. yüzyılda kanıtlanmıştır. Tellür için yeni atom numarası 52’ye konurken, iyodunki 53’e konmuştur.

Mendeleyev’in periyodik tablosunun tamamı, elementlerdeki nitel farkları atom ağırlıklarındaki nicel farklardan çıkarsayarak, nicelik ve nitelik yasasına dayanmaktadır. Zamanında bu Engels tarafından fark edilmişti:

Son olarak, Hegel yasası sadece bileşik maddeler için değil, bizzat kimyasal elementler için de geçerlidir. Şimdi biliyoruz ki, “elementlerin kimyasal özellikleri onların atom ağırlıklarının periyodik bir fonksiyonudur” ... ve bu yüzden onların niteliği atom ağırlıklarının niceliği tarafından belirlenmiştir. Ve bunun sınaması parlak biçimde yapılmıştır. Mendeleyev, atom ağırlıklarına göre düzenlenen ilintili elementler dizisi içinde, keşfedilmesi gereken yeni elementler olduğunu gösteren çeşitli boşlukların varlığını kanıtladı. Bu bilinmeyen elementlerden birisinin genel kimyasal özelliklerini tarif etti. Bu elementi, alüminyumla başlayan aynı dizide ondan sonra geldiği için eka-alüminyum olarak adlandırdı ve onun yaklaşık spesifik ve atomik ağırlığını öngördü. Birkaç yıl sonra Lecoq de Boisbaudran bu elementi gerçekten keşfetti ve Mendeleyev’in öngörüleri yalnızca çok küçük sapmalarla doğru çıktı. Eka-alüminyum galyumda hakikat buldu... Hegel’in niceliğin niteliğe dönüşümü yasasını –bilinçsiz olarak– uygulayan Mendeleyev olağanüstü bir bilimsel başarı elde etti, öyle ki, bunu Leverrier’in o zamana kadar bilinmeyen Neptün gezegeninin yörüngesini hesap etmesiyle aynı kefeye koymak çok cüretkârca olmaz. [9]

Kimya hem nicel hem nitel karakterde değişimleri, hem safhalı değişimleri hem hal değişimlerini içerir. Genellikle sıcaklık ve basınç değişimleriyle ilgili olan, gaz, sıvı ve katı arasındaki hal değişimlerinde bunu açıkça görmek mümkündür. Engels Anti-Dühring’de, kimyada nicel olarak element ilâve etmenin, nasıl nitel olarak farklı maddeler doğurduğuna dair bir dizi örnek verir. Engels’in zamanından bu yana kimyada kullanılan adlandırma sistemi değişti. Ama niceliğin niteliğe dönüşümü yasası aşağıdaki örnekte kesin biçimde ifade bulmaktadır:

CH2O2 formik asit kaynama noktası 100° erime noktası
C2H4O2 asetik asit kaynama noktası 118° erime noktası 17°
C3H6O2 propiyonik asit kaynama noktası 140° erime noktası --
C4H8O2 ütirik asit kaynama noktası 162° erime noktası --
C5H10O2 valeriyanik asit kaynama noktası 175° erime noktası --

Ve, yalnızca 80°de eriyen ve ayrışmaksızın buharlaşmadığı için kaynama noktası olmayan C30H60O2’ye (melisik asit) kadar böyle gider. [10]

Gazların ve buharların incelenmesi kimyanın özel bir dalını oluşturur. Kimyanın büyük İngiliz öncüsü Faraday, sürekli gazlar dediği altı gazı sıvılaştırmanın imkânsız olduğunu düşünüyordu: hidrojen, oksijen, nitrojen, karbon monoksit, azot ve metan. Ama 1877’de İsviçreli kimyacı R. Pictet oksijeni 500 atmosfer basınç altında, –140°C’de sıvılaştırmayı başardı. Sonra nitrojen, hidrojen ve karbon monoksit de daha düşük sıcaklıklarda sıvılaştırıldılar. 1900’de hidrojen –240°C’de sıvılaştırıldı, hatta daha düşük sıcaklıkta katılaştırıldı da. Son olarak, en zorlusu olan helyumun sıvılaştırılması –255°C’de başarıldı. Bu keşiflerin önemli pratik uygulamaları oldu. Sıvı hidrojen ve oksijen şimdi büyük ölçekte roketlerde kullanılmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü yasası, sıcaklık değişimlerinin önemli özellik değişimlerine yol açması olgusuyla göz önüne serilmektedir. Süperiletkenlik olgusunun anahtarı buradadır. Başta civa olmak üzere bazı maddelerin, süper-soğutma yoluyla, elektrik akımına karşı hiçbir direnç göstermediği kanıtlanmıştır.

Aşırı düşük sıcaklıkların incelenmesi, 19. yüzyılın ortalarında, –273°C olarak hesapladığı mutlak sıfır (olası en düşük sıcaklık) kavramını ortaya koyan İngiliz William (sonradan Lord) Kelvin tarafından geliştirildi. Kelvin bu sıcaklıkta moleküllerin enerjisinin sıfıra düşeceğini düşünüyordu. Bu sıcaklık bazen sıfır Kelvin olarak da anılmakta ve çok düşük sıcaklıkları ölçmek maksadıyla oluşturulan bir skalanın temeli olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, mutlak sıfırda dahi hareket bütünüyle ortadan kalkmamaktadır. Hâlâ ortadan kaldırılamayan bir miktar enerji vardır. Pratik amaçlar için enerjinin sıfır olduğu söylenir, ama gerçek durum böyle değildir. Madde ve hareket, Engels’in işaret ettiği gibi, kesinlikle birbirinden ayrılamaz; “mutlak sıfırda” bile.

Bugünlerde inanılmaz derecede düşük sıcaklıklara rutin biçimde erişilmektedir ve bu sıcaklıklar süperiletkenlerin üretiminde önemli bir rol oynamaktadır. Civa tam olarak 4,12° Kelvin (K) sıcaklıkta, kurşun 7,22°K’de, kalay 3,73°K’de, alüminyum 1,20°K’de, uranyum 0,8°K’de, titanyum 0,53°K’de süperiletken olmaktadır. 1400 kadar element ve alaşım bu niteliği göstermektedir. Sıvı hidrojen 20,4°K’de kaynamaktadır. Mutlak sıfırda dahi dondurulamayan tek madde olarak bilinen helyum, süperakışkanlık olarak bilinen özelliğe sahip tek maddedir. Ama burada da sıcaklık değişimi nitel sıçramalara yol açmaktadır. 2,2°K’de helyumun davranışı öyle temel bir değişime uğrar ki, bu sıcaklığın üzerindeki sıvı helyumdan (helyum-1) onu ayırmak için helyum-2 ifadesi kullanılır. Mutlak sıfırın erişilmez olduğu düşünülse de, yeni teknikler kullanılarak 0,000001°K’e kadar düşük sıcaklıklara ulaşılmıştır.

Şu ana kadar laboratuvardaki ve sanayideki kimyasal değişimler üzerinde yoğunlaştıysak da, bu değişimlerin doğada çok daha büyük ölçekte gerçekleştiği unutulmamalıdır. Saflığı bozan unsurlar bir kenara bırakılırsa, kömür ve elmasın kimyasal bileşimi aynıdır: karbon. Fark, belirli bir noktada kömürün muhtevasını bir düşesin kolyesine dönüştüren devasa basınçtan kaynaklanır. Sıradan grafiti elmasa çevirmek için, uzun süre boyunca uygulanan en az 10.000 atmosferlik basınç gerekmektedir. Bu süreç doğal olarak yerin altında gerçekleşmektedir. 1955’te dev tekel GEC, 2500°C sıcaklık ve 100.000 atmosfer basınç altında grafiti elmasa çevirmeyi başardı. Aynı sonuca 1962’de, bir katalizör yardımı olmaksızın grafiti elmasa doğrudan çeviren 5000°C sıcaklık ve 200.000 atmosfer basınçla ulaşıldı. Bunlar düşeslerin boyunlarını süslemek için değil, sanayide çeşitli nesneleri kesmek gibi üretici amaçlar için kullanılan sentetik elmaslardır.

Faz Geçişleri

En önemli inceleme alanlarından biri, maddenin katıdan sıvıya, sıvıdan buhara; ya da mıknatıssızlıktan mıknatıslılığa; yahut iletkenden süperiletkene dönüştüğü kritik noktayı oluşturan ve faz geçişleri olarak bilinen olguyla ilgilidir. Tüm bu süreçler farklıdır, oysa şimdi bunların benzer oldukları kuşkuya yer bırakmayacak şekilde saptanmıştır, öyle ki, bu deneylerin birisine uygulanan matematik diğerlerine de uygulanabilmektedir. James Gleick’ın aşağıdaki satırlarının gösterdiği gibi, bu nitel sıçramanın çok açık bir örneğidir:

Çoğunlukla kaosta da olduğu gibi, faz geçişleri makro düzeyde öyle birtakım davranış biçimleri içerir ki, mikro düzeydeki ayrıntılara bakarak bunları öngörmek pek kolay olmaz. Katı bir cisim ısıtıldığında eklenen enerjinin etkisiyle molekülleri titreşir. Moleküller aralarındaki bağlara rağmen dışarıya doğru itişirler ve maddeyi genleşmek zorunda bırakırlar. Isı arttıkça genleşme de artar. Ancak, belirli bir sıcaklık ve basınca erişince, değişme birdenbire ani ve süreksiz hale döner. İp önceleri uzamaktayken şimdi kopar. Kristal şekil erir ve moleküller birbirinden uzağa kayar. Bunlar, katı cisimlerin hiçbir niteliğinden çıkarılması mümkün olmayan yasalara, akışkan cisimlerin yasalarına riayet ederler. Atomun ortalama enerjisi hemen hemen değişmemiş, fakat malzeme –şimdi bir sıvı, bir mıknatıs ya da bir süperiletken haline gelmiş– yepyeni bir âleme dahil olmuştur. [11]

Büyük ölçekli olayları açıklamak için gayet yeterli olan Newton dinamiği, atomik boyutlarda işlemez. Gerçekten, klasik mekanik, yüksek hızlarla ve atomaltı düzeyde gerçekleşen süreçlerle ilgili olmayan birçok işlem için hâlâ geçerlidir. Bilimde nitel bir sıçramayı temsil eden kuantum mekaniği ile bir başka bölümde ayrıntılı olarak ilgileneceğiz. Onun klasik mekanikle ilişkisi, basit matematikle yüksek matematiğin ilişkisine, diyalektikle biçimsel mantığın ilişkisine benzer. Radyoaktif dönüşüm, maddenin enerjiye dönüşümü gibi klasik mekaniğin açıklayamadığı olguları açıklayabilen kuantum mekaniği, daha önce çözülemeyen sorunları çözmeye muktedir teorik kimya örneğinde olduğu gibi, yeni bilim dallarının oluşmasına yol açtı. Metallerin mıknatıslık özelliğine ilişkin teori, elektriğin metaller içindeki akışıyla ilgili parlak buluşları olanaklı hale getiren temel bir dönüşüm geçirdi. Yeni bakış açısı bir kez kabul edildikten sonra, bir dizi teorik güçlük bertaraf edilmesine rağmen, sonuçları tam da geleneksel düşünüş tarzıyla ve biçimsel mantık yasalarıyla kafa kafaya tokuştuğu için, uzun zaman inatçı bir direnişle karşılaştı.

Modern fizik, nicelik ve nitelik yasasıyla başlayarak, diyalektiğin yasaları için zengin örnekler sunmaktadır. Elektromanyetik dalganın farklı türleri ve bunların frekansları (yani titreşim hızları) arasındaki ilişkiyi alalım örneğin. Engels’in de çok ilgilendiği Maxwell’in çalışması, elektromanyetik dalgaların ve ışık dalgalarının aynı türden olduğunu gösterdi. Daha sonra kuantum mekaniği durumun çok daha karmaşık ve çelişkili olduğunu göstermesine rağmen, düşük frekanslarda dalga teorisi geçerliliğini korumaktadır.

Farklı dalgaların özellikleri saniyedeki salınım sayısıyla belirlenmektedir. Fark, titreşim hızlarını ifade eden dalga frekanslarında, dolayısıyla saniyedeki titreşim sayısındadır. Bu da demektir ki, nicel değişimler farklı türden dalga sinyallerine yol açmaktadır. Renklerin diline tercüme ettiğimizde, kırmızı ışık düşük frekanslı ışık dalgalarını temsil etmektedir. Titreşim arttırılırsa renk portakal sarısına, daha sonra mora döner, sonra da görünmez mor ötesi ve X ışınları ve son olarak gama ışınları bölgesine geçilir. Eğer alt uçta süreci tersine işletirsek, kızıl ötesi ve ısı ışınlarından radyo dalgalarına doğru ilerleriz. O halde, yüksek ya da düşük frekansa bağlı olarak, aynı olgu kendisini farklı biçimlerde dışavurmaktadır. Nicelik niteliğe dönüşmektedir.

Elektromanyetik Spektrum

Frekans (titreşim/sn) Dalga Türü Kaba davranış özelliği
102 elektrik sinyali alan
5 x 105-106 radyo yayını dalga
108 FM-TV dalga
1010 radar dalga
5 x 1014-1015 ışık dalga
1018 X-ışınları parçacık
1021 y-ışınları, nükleer parçacık
1024 y-ışınları, "yapay" parçacık
1027 y-ışınları, kozmik ışınlarda parçacık

Kaynak: R. P. Feynman, Lectures on Physics, 2. bölüm, s. 7, Tablo 2-1.

Organik ve İnorganik

Nicelik ve nitelik yasası, modern fiziğin en tartışmalı yönlerinden biri olan ve başka bir bölümde daha ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz sözde “kesinsizlik ilkesine” de ışık tutmaktadır. Tek bir atomaltı parçacığın tam konumu ve hızını bilmek imkânsızsa da, çok büyük sayılarda parçacığın davranışını büyük bir kesinlikle öngörmek mümkündür. Bir örnek daha vermek gerekirse: radyoaktif atomlar ayrıntılı bir öngörüyü olanaksız kılacak şekilde bozunurlar. Oysa çok sayıda atom istatistiki olarak o denli güvenilir bir hızda bozunur ki, bilimciler tarafından dünyanın, güneşin ve yıldızların yaşını hesaplamak için “doğal” saatler olarak kullanılırlar. Atomaltı parçacıkların davranışlarına hükmeden yasaların, “normal” düzeyde işleyen yasalardan farklı olması gerçeği, tek başına niceliğin niteliğe dönüşümünün bir örneğidir. Küçük ölçekteki olayların yasalarının geçerli olmaktan çıktığı kesin nokta, 1900 yılında Max Planck tarafından ortaya konulan etki kuantumuyla tanımlandı.

Koşulların dizilişi, belirli bir noktada, inorganik maddenin organik maddeye yol açtığı nitel bir sıçramaya sebep olur. İnorganik maddeyle organik madde arasındaki fark yalnızca görelidir. Modern bilim ikincinin birincisinden nasıl çıktığını tam olarak keşfetme yolunda hayli ilerlemiştir. Yaşamın kendisi atomların belirli bir tarzda örgütlenmesinden ibarettir. Hepimiz atomların bir toplamıyız, ama “yalnızca” atomların bir toplamı değil. Genlerimizin şaşırtıcı karmaşıklıktaki dizilişi içinde sonsuz sayıda olanaklar var. Her bireyin bu olanakları azami ölçüde geliştirmesini sağlama görevi sosyalizmin gerçek görevidir.

Moleküler biyologlar şu anda bir organizmanın tam DNA dizilişini biliyorlar, ama bundan, organizmanın, gelişimi sırasında kendisini nasıl inşa ettiğini çıkaramıyorlar. Tıpkı H2O’nun yapısı hakkındaki bilginin, sıvı olma niteliğinin anlaşılmasını sağlayamaması gibi. Vücut kimyasallarının ve hücrelerinin analizi yaşamın formülünü vermeye yetmemektedir. Aynı şey zihnin kendisi için de geçerlidir. Sinir bilimciler beynin ne yaptığına dair çok büyük miktarda veriye sahiptirler. İnsan beyni, her biri diğerleriyle ortalama bin tane bağlantıya sahip on milyar nörondan oluşmaktadır. En hızlı bilgisayar saniyede bir milyar civarında işlem yapabilmektedir. Duvarda duran sineğin beyni aynı anda 100 milyar işlem yapmaktadır. Bu karşılaştırma, insan beyni ile en gelişmiş bilgisayar arasında bile ne kadar muazzam fark olduğu hakkında bir fikir verir.

İnsan beyninin muazzam karmaşıklığı, idealistlerin zihin olgusunu mistik bir haleye sarıp sarmalamaya kalkışmalarının nedenlerinden birisidir. Tek tek nöronlar, aksonlar ve sinapslar hakkındaki detaylı bilgiler düşünce ve duygu olgularını açıklamaya yeterli değildir. Ancak bunun mistik bir tarafı yoktur. Karmaşıklık teorisinin diliyle, hem zihin hem de yaşam yeni gelişen olgulardır. Diyalektiğin diliyle, nicelikten niteliğe sıçrama, bütünün, parçaların toplamından çıkarılamayacak ya da ona indirgenemeyecek nitelikler taşıdığı anlamına gelir. Hiçbir nöron kendi başına bilinçli değildir. Ama tüm nöronların ve bağlantılarının toplamı öyledir. Sinir ağları nonlineer [doğrusal olmayan] dinamik sistemlerdir. Bilinç dediğimiz olguyu doğuran, nöronlar arasındaki karmaşık faaliyet ve etkileşimlerdir.

Aynı şey, en değişik alanlardaki çok bileşenli sistemlerde çok büyük sayılarla görülebilir. Bath Üniversitesinde karınca kolonileri üzerine yapılan araştırmalar, tek tek karıncalarda görülmeyen davranışların bir kolonide nasıl ortaya çıktığını göstermiştir. Tek bir karınca, kendi başına bırakıldığında düzensiz aralıklarla yiyecek arayıp durarak gelişigüzel biçimde dolaşacaktır. Ancak, gözlem tüm bir karınca kolonisine yöneldiğinde, karıncaların kusursuz biçimde düzenli aralıklarla harekete geçtikleri derhal açığa çıkar. Bunun, emeklerinin verimini azami ölçüye çıkardığı düşünülmektedir: eğer hepsi bir arada çalışırlarsa, bir karıncanın başka biri tarafından yerine getirilmiş bir işi tekrarlama ihtimali yoktur. Bir karınca kolonisi seviyesinde koordinasyonun derecesi öyledir ki, bazı insanlar, onların bir koloniden ziyade tek bir hayvan olduğunu düşünürler. Bu da yine, doğada, hayvan ve insan toplumunda çok çeşitli düzeylerde varolan ve ancak bütün ve parça arasındaki diyalektik ilişki bakımından anlaşılabilecek bir olgunun mistik sunuluşudur.

Türlerin evrimini göz önüne getirdiğimizde, niceliğin niteliğe dönüşümü yasasını iş başında görebiliriz. Biyolojinin terimleriyle belirli bir hayvan “soyu” ya da “ırkı” kendi içinde döllenme kapasitesiyle tanımlanır. Ama evrimsel değişimler bir grubu diğerinden uzaklaştırdıkça, artık kendi aralarında döllenemeyecekleri bir noktaya gelinir. Bu noktada yeni bir tür oluşmuştur. Paleontolog Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge bu süreçlerin kimi zaman yavaş ve uzun süreli, kimi zaman da aşırı derecede hızlı olduklarını göstermişlerdir. Her iki biçimde, küçük değişimlerden oluşan tedrici bir birikimin, nasıl belirli bir noktada nitel bir değişimi tetiklediğini göstermektedirler. Bu biyologlar, ani değişim patlamalarıyla kesintiye uğrayan uzun denge dönemlerini tanımlamak için kesintili dengeler terimini kullanırlar. Bu fikir, Amerikan Doğa Tarihi Müzesinden Gould ve Eldredge tarafından 1972’de ileri sürüldüğünde, o zamana kadar Darvinci evrimi tedricilikle* eşanlamlı gören biyologlar arasında sert bir tartışmayı kışkırtmıştı.

Uzun bir dönem boyunca, evrimin böyle keskin değişimleri olanaksız kıldığı düşünülüyordu. Evrim yavaş, tedrici bir değişim olarak resmediliyordu. Ancak fosil kayıtları, eksik olmakla beraber, uzun tedrici evrim dönemlerinin, bazı türlerin kitlesel tükenişine ve bazılarının da hızlı yükselişine sahne olan şiddetli sıçramalarla kesintiye uğradığı son derece farklı bir resim sunuyorlar. Dinozorların yok oluşu bir meteorun sonucu olsun ya da olmasın, büyük yok oluşların çoğunun bundan kaynaklanması olasılığının son derece küçük olduğu görünmektedir. Meteor ya da kuyruklu yıldız çarpmaları dahil, dış olayların evrim sürecinde “kazalar” olarak rol oynayabilmeleri bir yana, evrimi kendi iç yasalarının bir sonucu olarak gören bir açıklama aramak gereklidir. Şimdi paleontologların çoğu tarafından desteklenen “kesintili denge” teorisi, Darvinciliğin eski tedrici yorumundan kesin bir kopuşu temsil etmekte ve evrimin, içinde uzun durgunluk dönemlerinin ani sıçramalar ve her türden katastrofik değişimler tarafından kesintiye uğradığı daha tam bir diyalektik resmini sunmaktadır.

Bu yasanın, çok geniş bir sahaya yayılan sonsuz sayıda örneği vardır. Şimdi, bu son derece önemli yasanın geçerliliğinden kuşku duymaya devam etmek mümkün müdür? Gerçekten onu gözardı etmeye ya da birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan çeşitli olaylara keyfi olarak uygulanan öznel bir buluş olarak üzerine bir çizik atmaya devam etmenin haklı tarafı var mıdır? Fizikte faz geçişlerinin araştırılmasının, görünüşte ilintisiz değişimlerin –sıvıların kaynaması ve metallerin mıknatıslanması– hepsinin aynı kurallara uyduğu sonucuna vardığını gördük. Niceliğin niteliğe dönüşümü yasasının gerçekten doğanın en temel yasalarından biri olduğunu, her türlü kuşku gölgesinin ötesinde açığa çıkaracak benzer bağlantıların saptanması sadece bir zaman meselesidir.

Bütün ve Parça

Biçimsel mantığa göre bütün, parçalarının toplamına eşittir. Ancak daha yakından bakıldığında bunun doğru olmadığı görülür. Canlı organizmalar örneğinde durum açıkça tersidir. Laboratuvarda kesilen ve kendisini oluşturan parçalara ayrılan bir tavşan artık bir tavşan değildir. Bu gerçek, kaos teorisi ve karmaşıklığın savunucuları tarafından kavranılmıştır. Kendi lineer [doğrusal] sistemleriyle klasik fizik, bütünün kesin olarak parçaların toplamı olduğunu kabul ederken, karmaşıklığın nonlineer mantığı, diyalektikle tam bir uyum içinde karşıt önermeyi savunur. Şöyle der Waldrop:

Bütün neredeyse her zaman kendi parçalarının toplamından büyük oranda fazladır. Ve bu özelliğin matematik ifadesi –bu sistemler matematik tarafından tanımlanabildiği ölçüde– nonlineer bir denklemdir: grafiği eğri olan bir denklem. [12]

Engels’in Anti-Dühring’de kimyadan verdiği nitel değişim örneklerini biraz önce alıntıladık. Bu örnekler geçerli olmakla birlikte, hiçbir surette bütün hikâyeyi anlatmazlar. Engels elbette kendi zamanının bilimsel bilgisiyle sınırlıydı. Bugün daha ileri gitmek mümkündür. Kimyadaki klasik atom teorisi, atomların daha büyük birliğe doğru her türlü bileşiminin, ancak bu atomların bir toplaşması olabileceği fikrinden, yani salt nicel bir ilişkiden yola çıkar. Atomların moleküller halinde birleşmesi basit bir yan yana gelme olarak görülüyordu. H2O, H2SO4 vb. kimyasal formüller, bir molekül oluşturmak için yeni bir bileşime girdiklerinde bile atomların her birinin temel olarak değişmeden kaldığını ön varsayarlar.

Bu, bütünün yalnızca parçaların toplamı olduğunu ifade eden biçimsel mantığın düşünüş tarzını kesin biçimde yansıtıyordu. Böylece, moleküler ağırlığın ilgili atomların ağırlıkları toplamına eşit olması nedeniyle, salt nicel bir ilişkiye giren atomların bizatihi değişmeden kaldıkları varsayıldı. Ancak, bileşiklerin birçok özelliği bu şekilde belirlenemiyordu. Gerçekten, bileşiklerin kimyasal özelliklerinin çoğu kendilerini oluşturan elementlerin özelliklerinden ciddi ölçüde farklılaşmaktadır. Sözde “yan yana gelme ilkesi” bu değişimleri açıklamamaktadır. Bu bakış açısı, tek yanlı, yetersiz ve tek kelimeyle yanlıştır.

Modern atom teorisi bu fikrin yanlışlığını göstermiştir. Karmaşık yapıların daha temel faktörlerin bir toplaşması olarak açıklanması gerektiğini kabul etmekle beraber, bu elementler arasındaki ilişkilerin yalnızca pasif ve nicel ilişkiler değil, dinamik ve diyalektik ilişkiler olduğunu göstermiştir. Atomları oluşturan elementer parçacıklar sürekli olarak birbirinin içine geçmek suretiyle etkileşirler. Sabit varlıklar değildirler, her an hem kendileridirler hem başka bir şeydirler. İşte moleküllere, kendilerine has niteliği, özelliği ve belirli kimliği veren şey bütünüyle bu dinamik ilişkidir.

Bu yeni bileşim içinde, atomlar hem kendileridirler hem değildirler. Sırası geldiğinde kendisini oluşturan parçaların davranışını belirleyen, bütünüyle farklı bir varlık, farklı bir ilişki oluşturmak üzere dinamik bir tarzda birleşirler. Bu bakımdan, uğraştığımız şey yalnızca cansız bir “yan yana geliş”, mekanik bir toplaşma değil, bir süreçtir. Bu yüzden bir varlığın doğasını anlamak için onu bireysel atomik bileşenlerine indirgemek bütünüyle yetersizdir. Onun dinamik iç etkileşimlerini anlamak, yani biçimsel değil diyalektik bir analize ulaşmak gereklidir.

David Bohm, kuantum mekaniğinin öznelci “Kopenhag yorumuna” karşı ayrıntılı bir teorik alternatif sunan birkaç kişiden biridir. Bohm’un açıkça diyalektik yöntemden etkilenmiş olan analizi, kuantum mekaniğinin köklü biçimde yeniden düşünülmesi gerektiğini ve bütünle parçalar arasındaki ilişkiye yeni bir bakış biçimini savunmaktadır. Bohm, kuantum teorisinin yaygın yorumunun, modern fiziğin yol açtığı devrimin ne kadar uzun erimli olduğu hakkında yeterli bir fikir vermediğine işaret etmektedir. Bohm şöyle diyor:

Gerçekten, bu yorum alan teorilerine uzatıldığında, yalnızca parçalar arasındaki iç etkileşmeler değil, aynı zamanda parçaların gerçek varoluşları da bütünün yasasından doğmuş görülürler. Böylece, bütünün önceden varolan parçalardan, önceden belirlenmiş biçimlerde türetildiği klasik şemadan geriye hiçbir şey kalmaz. Daha tam olarak söylemek gerekirse, söz konusu olan şey, bütün ve parçaların bir organizmadaki ilişkisini, içinde her organın can alıcı biçimde bütüne bağlı olarak geliştiği ve varlığını sürdürdüğü ilişkiyi anımsatan bir şeydir. [13]

Bir şeker molekülü kendisini oluşturan tekil atomlara ayrıştırılabilir, ama o artık şeker değildir. Bir molekül, kimliğini yitirmeksizin kendisini oluşturan parçalara indirgenemez. Bu tam da, karmaşık olayları salt nicel bir bakış açısından ele almaya çalıştığımızda karşılaştığımız sorundur. Sonuçta ortaya çıkan aşırı basitleştirme, nitel yön bütünüyle hesap dışı bırakıldığı için, doğal dünyanın bozulmuş ve tek yanlı bir resmine yol açar. Oysa tam da nitelik sayesinde bir şeyi başka bir şeyden ayırabilmekteyiz. Nitelik, dünyaya ilişkin bilgimizin temelini oluşturur, çünkü o, maddi gerçekliğin tüm düzeylerinde varolan kritik sınırları göstererek, tüm şeylerin temel gerçekliğini ifade eder. Kademeli küçük değişimlerin bir hal değişimine yol açtığı kesin nokta bilimin en temel problemlerinden birisidir. Bu sorun diyalektik materyalizmde merkezi bir yer tutar.

Karmaşık Organizmalar

Hayatın kendisi inorganik maddeden organik maddeye nitel bir sıçramadır. Bunu meydana getiren süreçlerin açıklaması, günümüz biliminin en önemli ve heyecan verici sorunlarından birini oluşturur. Karmaşık moleküllerin yapılarını çok ayrıntılı biçimde analiz eden, bu moleküllerin davranışlarını yüksek kesinlikle öngören ve canlı sistemlerde belirli moleküllerin oynadığı rolü tanımlayan kimyanın atılımları, biyokimya ve biyofizik gibi, sırasıyla canlı organizmalardaki kimyasal reaksiyonlarla ve canlı süreçlerdeki fiziksel olaylarla uğraşan yeni bilimlerin yolunu döşedi. Bunlar da zaman içinde, son yıllardaki en gözalıcı atılımları kaydeden moleküler biyolojinin içinde birleştiler.

Bu şekilde, organik ve inorganik maddeyi birbirinden ayıran eski sabit ayrımlar tamamen ortadan kaldırıldı. Eski kimyacılar bu ikisi arasında katı bir ayrım çizgisi koymuşlardı. Adım adım anlaşıldı ki, inorganik moleküllere uygulanan kimyasal yasalar aynen organik moleküllere de uygulanıyordu. Karbon içeren tüm maddeler (karbondioksit gibi birkaç basit bileşiğin olası istisnası dışında) organik olarak nitelendirilmektedir. Geri kalanlar inorganiktir. Sadece karbon atomları çok uzun zincirler oluşturabilmekte ve dolayısıyla sonsuz çeşitlilikte karmaşık moleküller için olanak yaratmaktadırlar.

19. yüzyılın kimyacıları “albüminli” (Latince yumurta beyazı sözcüğünden) maddeleri analiz ettiler. Buradan kalkarak, yaşamın aminoasitlerden* oluşan büyük protein moleküllerine bağlı olduğu keşfedildi. Planck’ın fizikteki büyük atılımı gerçekleştirdiği 20. yüzyılın başlarında, Emil Fischer, aminoasitleri, bir aminoasidin karboksil grubunu daima yanı başındakinin amino grubuna bağlayacak şekilde zincirler halinde bir araya getirmeye çalışıyordu. 1907’de on sekiz aminoasitten oluşan bir zinciri sentezlemeyi başardı. Fischer bu zincirlere, Yunanca “sindirmek” sözcüğünden hareketle peptidler dedi, çünkü proteinlerin sindirim sürecinde bu tür zincirlere doğru bozunduğunu düşünüyordu. Bu teori, sonunda Max Bergmann tarafından 1932 yılında kanıtlandı.

Bu zincirler, proteinleri yaratmak için gereken karmaşık polipeptid zincirleri üretmek için henüz çok basitti. Dahası, bir protein molekülünün yapısını deşifre etmek inanılmaz derecede zordu. Her proteinin özellikleri, moleküler zincirdeki her aminoasitle olan kesin ilişkisine bağlıdır. Burada da nicelik niteliği belirlemektedir. Bu, biyokimyacılar için görünüşte aşılmaz bir sorun oldu, çünkü on dokuz aminoasidin bir zincirde ortaya çıkabilecek olası dizilişlerin sayısı neredeyse 120 milyon kere milyara varmaktadır. Bir protein olan serum albümini 500’den fazla aminoasitten oluşmaktadır, bu nedenle olası dizilişlerin sayısı yaklaşık 10600’e, yani 1 ve yanına 600 tane sıfıra ulaşmaktadır. Anahtar bir protein molekülünün –insülin– tam yapısı ilk kez İngiliz biyokimyacı Fredrich Sanger tarafından 1953’te saptandı. Aynı yöntemi kullanan diğer bilimciler, bir dizi başka protein moleküllerini deşifre etmeyi başardılar. Daha sonra, proteini laboratuvarda sentezlemeyi başardılar. Şimdi, 188 aminoasit zinciri içeren insan büyüme hormonu gibi karmaşık bir protein de dahil, birçok proteini sentezlemek mümkün.

Yaşam, sürekli ve hızlı biçimde işleyen muazzam sayıda kimyasal reaksiyonlarıyla karmaşık bir etkileşimler sistemidir. Kalpte, kanda, sinir sisteminde, kemiklerde ve beyindeki her reaksiyon, vücudun diğer kısımlarıyla etkileşim halindedir. Hızlı hareketi, çevredeki en küçük değişikliğe ani tepkileri, değişen iç ve dış koşullara sürekli uyarlanmaları sağlayan en basit canlı varlığın işlemleri, en gelişmiş bilgisayardan çok daha karmaşıktır. Burada bütün, en çarpıcı biçimiyle parçaların toplamından fazladır. Vücudun her parçası, her kas ve sinir tepkisi, tüm diğer parçalara bağlıdır. Burada, yaşam diye bildiğimiz olguyu yaratmaya ve sürdürmeye muktedir, dinamik ve karmaşık, başka deyişle, diyalektik bir karşılıklı etkileşimi görüyoruz.

Metabolizma süreci, canlı organizmanın verili her an için sürekli olarak değiştiği anlamına gelir; bir yandan oksijen, su ve besin (karbonhidratlar, yağlar, proteinler, mineraller ve diğer ham maddeler) alır, diğer yandan bunları yaşamı sürdürmek ve geliştirmek için gereken maddelere dönüştürerek ve atık ürünleri boşaltarak yadsır. Bütünle parça arasındaki diyalektik ilişki, doğada kendisini, bilimin farklı dallarında yansımasını bulan farklı karmaşıklık düzeylerinde ifade eder.

a) Atomik etkileşimler ve kimya yasaları biyokimyanın yasalarını belirler, ama yaşamın kendisi nitel olarak farklıdır.

b) Biyokimya insanın çevreyle etkileşimindeki tüm süreçleri “açıklar”. Ama yine de insan faaliyeti ve düşüncesi onları oluşturan biyolojik süreçlerden nitel olarak farklıdır.

c) Her birey, kendi fiziksel ve çevresel gelişiminin bir ürünüdür. Yine de bireylerin karmaşık etkileşimlerinin toplamı, ki toplumu oluşturur, nitel olarak farklıdır. Bu durumların her birinde bütün, parçaların toplamından büyüktür ve farklı yasalara riayet eder.

Son tahlilde tüm insan varlığı ve etkinliği atomların hareket yasalarına dayanır. Bizler, kendi iç yasalarına göre işleyen ve süreklilik arz eden bir bütün oluşturan maddi evrenin parçasıyız. Ama a’dan c’ye geçtiğimizde bir dizi nitel sıçrama yaparız ve farklı düzeylerde farklı yasalarla işlem yapma zorunluluğu ortaya çıkar; c, b’ye dayanır ve b de a’ya, ama aklı başında hiç kimse insan toplumundaki karmaşık hareketleri atomik kuvvetlerle açıklamaya kalkışmaz. Aynı nedenle, suç sorununu genetik yasalarına indirgemek kesinlikle boşunadır.

Bir ordu tek tek askerlerin toplamından ibaret değildir. Askeri biçimde örgütlenmiş kitlesel bir güç halinde bir araya gelme işi, birey olan askeri, fiziksel ve moral olarak dönüştürür. Birliği sağlandığı sürece ordu ürkütücü bir güçtür. Bu sadece sayılarla ilgili bir sorun değildir. Napoléon savaşta moralin öneminin gayet iyi farkındaydı. Kalabalık ve disiplinli bir savaş gücünün parçası olarak bireysel asker, son derece tehlikeli durumlarda olağanüstü kahramanlık ve fedakârlık gösterebilirken, normal koşullar altında yalıtık bir birey olarak asla kendisinin buna muktedir olduğunu hayal etmez. Oysa o yine aynı insandır. Ordunun birliği yenilginin etkisi altında dağıldığı an, bütün, bireysel “atomlarına” ayrışır ve ordu, morali bozuk gürültücü bir kalabalık haline gelir.

Engels askeri taktiklerle çok ilgiliydi, bu yüzden Marx’ın kızları ona “General” adını takmışlardı. Hakkında birçok makaleler yazdığı Amerikan İç Savaşının ve Kırım Savaşının ilerleyişini yakından izlemişti. Anti-Dühring’de nicelik ve nitelik yasasının askeri taktiklerle ilişkisini, Napoléon’un yüksek disiplinli askerleriyle Mısır (Memlûk) süvarisinin göreli savaş kapasitelerini örnekleyerek gösterir:

Nihayet, niceliğin niteliğe dönüşümü için bir tanık daha çağıracağız: Napoléon. Napoléon kötü sürücüler olmakla beraber disiplinli olan Fransız süvarisiyle, şüphesiz zamanlarının en iyi at binicileri olan ama disiplinsiz olan Memlûklular arasındaki savaşı aşağıdaki gibi tarif eder:

“İki Memlûklu hiç şüphesiz üç Fransızdan çok daha fazla ediyordu; 100 Memlûklu 100 Fransıza eşitti; 300 Fransız genellikle 300 Memlûkluyu yenebiliyordu; ama 1000 Fransız şaşmaz biçimde 1500 Memlûkluyu alt ediyordu.” Tıpkı Marx’ta, değişim değerinin sermayeye dönüşebilmesi için, değişken olmakla birlikte kesin bir asgari miktarın zorunlu olması gibi, Napoléon’da da, sıkı düzen ve planlı kullanımda cisimleşen disiplinin gücünün açığa çıkabilmesi ve hatta, daha iyi atlara sahip, daha mahir at binici ve savaşçı, ve en azından diğeri kadar cesur olan daha büyük sayıda düzensiz süvarilere üstün gelebilmesi için, süvari birliğinin belirli bir asgari sayıda olması gerekiyordu. [14]

Devrimin Moleküler Süreçleri

Kimyasal reaksiyon süreci, geçiş durumu olarak bilinen kesin engeli aşmayı içerir. Reaksiyona girenlerin henüz ürünler haline gelmediği bu noktada, söz konusu maddeler ne biri, ne de diğeridirler. Eski bağların kimi kopmakta ve yenileri oluşmaktadır. Bu kritik noktayı aşmak için gereken enerjiye Gibbs enerjisi denir. Bir molekül reaksiyona girmeden önce, onu belirli bir noktada geçiş durumuna getirecek miktarda enerjiye ihtiyaç duyar. Normal sıcaklıklarda, reaksiyona giren moleküllerin sadece küçük bir kısmı yeterli enerjiye sahiptir. Sıcaklık yükseldiğinde, bu enerjiye sahip olan moleküllerin oranı da artar. Bu nedenle ısıtma kimyasal reaksiyonları hızlandırmanın bir yoludur. Sanayide yaygın olarak kullanıldığı gibi, katalizör kullanılarak sürece katkıda bulunmak da mümkündür. Her ne kadar gerçekleşmeye devam etseler de, birçok süreç katalizörler olmadan ekonomik olmayacak kadar yavaş işler. Katalizörler süreçte yer alan maddelerin bileşimini değiştiremeyecekleri gibi, bu maddelerin Gibbs enerjilerini de değiştiremezler, ama bunların arasında daha kolay yollar açarlar.

Bu olayla bireylerin tarihteki rolleri arasında belirli analojiler söz konusudur. Marksizmin, kendi kaderimizi şekillendirmede bireylerin rolüne hiç yer tanımadığına dair yanlış bir anlayış vardır. Bu karikatüre göre maddeci tarih anlayışı her şeyi “üretici güçlere” indirgemektedir. İnsanlar yalnızca ekonomik güçlerin kör taşıyıcıları olarak ya da ipleri tarihsel kaçınılmazlığın elinde, dans eden kuklalar olarak görülmektedirler. Tarihsel sürece ilişkin bu mekanik görüşün (ekonomik determinizm*) Marksizmin diyalektik felsefesiyle ortak hiçbir yanı yoktur.

Tarihsel maddecilik, insanların kendi tarihlerini yaptıkları temel önermesinden yola çıkar. Ama insanların tamamen özgür taşıyıcılar olduklarına dair idealist anlayışın tersine, Marksizm, onların içine doğdukları toplumun gerçek maddi koşulları tarafından sınırlandıklarını açıklar. Bu koşullar, üretici güçlerin gelişme düzeyi tarafından temelden belirlenir, ki bu düzey tüm insan kültürünün, siyasetinin ve dininin üzerine oturduğu nihai temeldir. Ne var ki, bu faktörlerin doğrudan doğruya ekonomik gelişmeyle şekillendirilmeyip, kendi tarzlarında bir yaşam sürmeleri mümkündür ve öyle de olur. Tüm bu faktörler arasındaki son derece karmaşık ilişkilerin mekanik değil, diyalektik bir karakteri vardır. Bireyler içine doğdukları koşulları seçmezler. Bu koşullar onlara “verilir.” İdealistlerin hayal ettikleri gibi, salt zekâlarının ya da karakterlerinin gücü nedeniyle bireylerin kendi iradelerini topluma dayatmaları da mümkün değildir. Tarihin “büyük adamlar” tarafından yapıldığı teorisi, beş yaş grubunu eğlendirmeye uygun bir peri masalıdır. Bu teori, devrimleri “ajitatörlerin” habis etkisine bağlayan “komplocu” tarih “teorisiyle” hemen hemen aynı bilimsel değeri taşımaktadır.

Her işçi, grevlere ajitatörlerin değil kötü ücretlerin ve koşulların sebep olduğunu bilir. Bazı abartılı gazetelerin verdiği izlenimlerin aksine grevler o kadar yaygın olaylar değildirler. Bir fabrika ya da işyeri görünüşte yıllarca sükûnet içinde kalabilir. Ücretlerine ve koşullarına saldırıldığında bile işgücü tepki göstermeyebilir. Kitlesel işsizlik koşullarında ya da sendikaların tepesinden bir yönlendirme gelmediğinde bu özellikle doğrudur. Çoğunluğun bu bariz kayıtsızlığı, eylemci azınlığı çoğu kez umutsuzluğa sürükler. Diğer işçilerin “geri” olduklarına ve asla bir şey yapmayacaklarına dair yanlış bir hükme varırlar. Ama aslında görünüşte durgun yüzeyin altında değişimler yaşanmaktadır. Binlerce küçük hadise, sinir bozucu küçük olay, haksızlıklar, yaralanmalar adım adım kendi izlerini işçilerin bilincine bırakmaktadır. Bu süreçler Troçki tarafından yerinde bir ifadeyle “devrimin moleküler süreçleri” olarak tarif edilmiştir. Bu, kimyasal reaksiyonlardaki Gibbs enerjisinin eşdeğeridir.

Kimyada olduğu gibi, gerçek hayatta da moleküler süreçler zaman alırlar. Hiçbir kimyacı öngörülen reaksiyonun uzun vakit aldığından şikayet etmez, özellikle hızlı bir reaksiyon için gerekli koşulların (yüksek sıcaklık vb.) olmadığı durumlarda. Ama sonuçta kimyasal geçiş durumuna ulaşılır. Bu noktada bir katalizörün varlığı, süreci en hızlı ve en ekonomik biçimde başarılı bir sonuca ulaştırmada büyük katkı sağlar. Aynı şekilde, işyerindeki huzursuzluk da belirli bir noktada köpürmeye başlar. Bütün durum 24 saat içinde değişir. Eğer aktivistler hazırlıklı değilse, eğer önceki dönemin yüzeydeki sükûnetinin kendilerini aldatmasına izin vermişlerse, bütünüyle gafil avlanırlar.

Diyalektikte şeyler er ya da geç kendi karşıtlarına dönüşürler. İncil’in sözleriyle “ilk olan son olacak ve son olan ilk olacak.” Bunu birçok defa görmüşüzdür, büyük devrimler tarihinde de buna az rastlanmamıştır. Önceleri geri ve pasif olan katmanlar bir patlamayla ortaya çıkabilmektedirler. Bilinç ani sıçramalarla ilerler. Bunu her grevde görmek mümkündür. Ve her grevde, gelişmemiş, embriyonik bir biçimde de olsa devrimin unsurlarını görebiliriz. Bu gibi durumlarda bilinçli ve gözünü budaktan sakınmayan bir azınlığın varlığı, kimyasal reaksiyonlarda katalizörün oynadığı role tamamen benzer bir rol oynayabilir. Bazı durumlarda tek bir birey bile mutlak surette tayin edici bir rol oynayabilir.

Kasım 1917’de Rus Devriminin kaderi nihai olarak iki adam tarafından belirlendi: Lenin ve Troçki. Onlar olmasaydı devrim hiç şüphesiz yenilgiye uğrardı. Diğer liderler Kamenev, Zinovyev ve Stalin diğer sınıfların basıncına yenik düştüler ve tavizler verdiler. Burada sorun soyut bir “tarihsel güçler” sorunu değil, somut olarak, liderlerin hazırlık düzeyi, uzak görüş, kişisel cesaret ve yetenekleri sorunudur. Her şeyden önce, basit bir matematiksel denklemden değil, canlı güçlerin mücadelesinden söz ediyoruz.

O zaman bu idealist tarih yorumunun doğru olduğu anlamına gelmez mi? Her şeye büyük adamlar karar vermemiş midir? Bırakalım bizzat olgular konuşsun. 1917 öncesindeki çeyrek yüzyıl boyunca Lenin ve Troçki yaşamlarının büyük bir bölümünü az çok kitlelerden yalıtık, çoğunlukla küçük insan gruplarıyla çalışarak geçirmişlerdi. Neden onlar, örneğin 1916’da, ya da 1890’da aynı tayin edici etkiyi yapamamışlardı? Çünkü nesnel koşullar yoktu. Aynı şekilde, eylem için uygun ortamın olmadığı sırada sürekli olarak grev çağrısında bulunan bir sendika aktivisti kısa sürede alay konusu olur. Benzer biçimde, devrim muazzam gerilik koşulları altında yalıtılmış kaldığında ve sınıf güçlerinin dengesi değiştiğinde, ne Lenin ne de Troçki, her bakımdan kendilerinden daha çapsız bir adam olan Stalin’in başını çektiği bürokratik karşı-devrimin yükselişine engel olamadılar. İşte burada, özet halinde insan tarihinde öznel ve nesnel faktör arasındaki diyalektik ilişkiyi görüyoruz.

Karşıtların Birliği ve Karşılıklı İç İçe Geçişi

Doğada nereye bakarsak bakalım karşıt eğilimlerin bir arada varolma dinamiğini görürüz. Yaşamı ve hareketi doğuran bu yaratıcı gerilimdir. Bu, Herakleitos (İ.Ö. 500 dolayları) tarafından iki bin beş yüz yıl önce anlaşılmıştı. Hatta bu, Çin’deki ying ve yang düşüncesinde ve Budizmde olduğu gibi, bazı Doğu dinlerinde de mevcuttur. Burada diyalektik mistik bir biçimde açığa çıkmakla beraber, doğanın işleyişine ilişkin bir sezgiyi yansıtır. Hindu dini, yaratılış (Brahma), istikrar ya da düzen (Vişnu) ve yıkım ya da düzensizlikten (Şiva) oluşan üç aşamayı ortaya koyduğunda, diyalektik düşüncenin tohumunu taşımaktadır. Kaos matematiği konulu ilginç kitabında Ian Stewart, “evcilleştirilmemiş” tanrı Şiva ve tanrı Vişnu arasındaki farklılığın, iyi ve kötü arasındaki karşıtlık olmadığına, ahenk ve ahenksizlik ilkesinin birlikte tüm varlığın temelini oluşturduklarına dikkat çeker:

Aynı şekilde, matematikçiler düzen ve kaosu altta yatan tek bir determinizmin iki farklı görünümü olarak görmeye başlıyorlar. Ve bunların hiçbirisi yalıtık bir halde bulunmamaktadır. Tipik bir sistem, kimisi düzenli kimisi kaotik çeşitli durumlarda bulunabilir. İki karşıt kutup yerine sürekli bir tayf vardır. Ahenk ve ahenksizliğin müzik güzelliği içinde birleşmesi gibi, düzen ve kaos da matematiksel güzellik içinde birleşirler. [15]

Herakleitos’ta tüm bunlar esinleyici bir öngörü niteliğindedir. Şimdi bu hipotez muazzam miktarda örneklerle doğrulanmıştır. Karşıtların birliği atomun bağrında yatmaktadır ve tüm evren moleküllerden, atomlardan ve atomaltı parçacıklardan oluşmaktadır. R. P. Feynman konuyu çok güzel açıklamaktadır:

Her şey, hatta biz kendimiz de, çok düzgün biçimde dengelenmiş, son derece güçlü bir şekilde etkileşen küçük tanecikli artı ve eksi parçalardan oluşmaktayız. [16]

Soru şudur: nasıl oluyor da, artı ve eksi “düzgün biçimde dengeleniyor?” Bu çelişkili bir düşüncedir! Elementer matematikte artı ve eksi “dengelenmezler.” Bunlar birbirini yadsırlar. Modern fizik atomun bağrında yatan muazzam güçleri açığa çıkarmıştır. Neden elektron ve protonların karşıt kuvvetleri birbirini götürmüyor? Neden atomlar yalnızca ayrı ayrı uçuşmuyorlar. Mevcut açıklama, atomu bir arada tutan “güçlü kuvvete” atıf yapar. Ama karşıtların birliğinin tüm gerçekliğin temelinde yatması olgusu yerli yerinde durmaktadır.

Atomun çekirdeği içinde iki karşıt kuvvet bulunmaktadır: çekme ve itme. Bir yanda, sınırlanmamaları halinde çekirdeği şiddetle paramparça edecek elektriksel itmeler vardır. Diğer yanda, çekirdekteki parçacıkları birbirine bağlayan güçlü çekim kuvvetleri vardır. Ama bu çekim kuvvetinin de, ötesine geçildiğinde bir arada tutma yeteneğini yitirdiği kendi sınırları vardır. İtme kuvvetlerinin aksine, çekim kuvvetlerinin çok kısa bir erimi vardır. Bu kuvvetler küçük bir çekirdekte dağılma kuvvetlerini kontrol altında tutabilmektedirler. Ama büyük bir çekirdekte itme kuvvetleri kolayca alt edilememektedir.

Kritik bir nokta aşıldığında, bağ kopar ve nitel sıçrama meydana gelir. Büyük bir su damlası gibi, dağılmanın eşiğindedir. Çekirdeğe ekstra bir nötron eklendiğinde dağılma eğilimi hızla artar. Çekirdek, büyük miktarda enerji açığa çıkararak şiddetli biçimde birbirinden uzaklaşan, daha küçük iki çekirdeğe bölünür. Nükleer fisyonda olan budur. Ne var ki benzer süreçler doğanın başka birçok düzeyinde de görülebilir. Parlak bir yüzeye düşen su, karmaşık bir damlacıklar deseni oluşturarak parçalanır. Bunun nedeni iki karşıt kuvvetin iş başında olmasıdır: suyu, tüm yüzeye yayılmış düz bir film halinde sermeye çalışan kütleçekim ve küçük kürecikler oluşturarak sıvıyı bir arada tutmaya çalışan ve su moleküllerini birbirine çeken yüzey gerilimi.

Doğa çiftler halinde iş görüyor gibi görünmektedir. Atomaltı düzeyde “güçlü” ve “zayıf” kuvvetler görüyoruz; çekme ve itme; manyetizmada kuzey ve güney; elektrikte pozitif ve negatif; madde ve anti-madde; biyolojide erkek ve dişi, matematikte çift ve tek; hatta atomaltı parçacıkların spinine ilişkin olarak “sağ el ve sol el” kuralı. Çelişkili eğilimlerin, Feynman’ın deyişiyle “birbirlerini dengelediği,” ya da Herakleitos’un daha şiirsel ifadesini kullanmak gerekirse, “bir müzik aletinin telleri ve yayının karşıt gerilimleri gibi, farklılaşarak birbiriyle uzlaştığı” belirli bir simetri vardır. Pozitif ve negatif olarak adlandırılabilecek iki tür madde vardır. Benzer olanlar iter, benzer olmayanlar çeker.

Pozitif ve Negatif

Negatif olmadan pozitif anlamsızdır. Bunlar zorunlu olarak birbirlerinden ayrılamazlar. Hegel çok uzun zaman önce “saf varlığın” (çelişkiden arınmış) saf hiçlikle aynı şey olduğunu, yani boş bir soyutlama olduğunu açıklamıştı. Aynı şekilde, eğer her şey beyaz olsaydı, bu bizim için sanki her şeyin siyah olmasıyla aynı olurdu. Gerçek dünyada her şey pozitifi ve negatifi, olmayı ve olmamayı içerir, çünkü her şey sürekli bir hareket ve değişim halindedir. Bu arada matematik sıfırın hiçliğe eşit olmadığını göstermektedir. Şöyle yazıyor Engels:

Sıfır, herhangi bir belirli niceliğin yadsınması olduğu için içerikten yoksun değildir. Tersine sıfırın çok kesin bir içeriği vardır. Tüm pozitif ve negatif büyüklüklerin sınır çizgisi olarak, ne pozitif ne de negatif olabilen tek gerçek nötr sayı olarak o, yalnızca kesin bir sayı değil, aynı zamanda kendi başına bizzat sınırladığı tüm diğer sayılardan daha önemlidir. Aslında sıfır, içerik olarak diğer tüm sayılardan daha zengindir. Herhangi bir sayının sağına koyun, onu on katına çıkarır. Kendi başına alındığında sıfır = 0 anlamına gelmesi şartıyla, sıfır yerine başka herhangi bir işaret kullanılabilirdi. Demek ki, bu uygulamasının olması ve kendi başına bu şekilde uygulanabilmesi sıfırın doğasından gelen bir şeydir. Sıfır kendisiyle çarpılan her sayıyı yok eder; bölme işleminde herhangi bir sayıyla bölen terim olarak bir araya geldiğinde o sayıyı sonsuz ölçüde büyütür, bölünen terim olarak bir araya geldiğinde sonsuz ölçüde küçültür; diğer her sayıyla sonsuzluk ilişkisi içinde duran tek sayıdır. 0/0, –¥ ile +¥ arasında her sayıyı ifade edebilir ve her durumda gerçek bir büyüklüğü temsil eder. [17]

Cebirdeki negatif büyüklükler, yalnızca pozitif büyüklüklerle ilişkisi içinde anlam kazanırlar, yoksa hiçbir gerçeklikleri olmazdı. Diferansiyel hesapta, varolmak ve varolmamak arasındaki ilişki özellikle belirgindir. Bunu Mantık Bilimi’nde uzun uzun işleyen Hegel, sonsuz küçükten yararlanan ve “sıfıra eşit olmayan, ama ihmâl edilebilecek kadar önemsiz olan bir nicelik önerisi olmaksızın yapamayan” ve yine de her zaman kesin sonuç veren bir yöntemin kullanılışı karşısında şok geçiren geleneksel matematikçilerin şaşkınlığıyla çok eğlendi. [18]

Dahası, her şey diğer her şeyle sürekli bir ilişki içindedir. Büyük mesafelerde dahi, ışığın, radyasyonun ve kütleçekimin etkisi altındayız. Duyularımız tarafından algılanmayan ve sürekli olarak değişimlere sebep olan bir etkileşim süreci vardır. Morötesi ışık, tıpkı güneş ışınlarının okyanustan suyu buharlaştırması gibi, elektronları metal yüzeylerden “buharlaştırma” yeteneğindedir. Banesh Hoffmann şunları belirtiyor:

Sizin ve benim, ve yerin ve yerin hayvanlarının, ve güneşin ve ayın, ve ta en uzak galaksiye kadar yıldızların, ritmik biçimde parçacık alış-verişi yaptığımız düşüncesi bu bakımdan hâlâ ilginç ve ürkütücü bir düşüncedir. [19]

Dirac’ın tek elektron için yazdığı enerji denklemi iki yanıt içermektedir: biri pozitif, biri de negatif. Bu, bir sayının kareköküne benzemektedir, ki pozitif olması da negatif olması da mümkündür. Ne var ki burada negatif cevap çelişkili bir düşünce ima etmektedir: negatif enerji. Biçimsel mantığın bakış açısından saçma bir kavram olarak görünür bu. Enerji ve madde eşdeğer olduklarından, negatif enerji sırası geldiğinde negatif madde anlamına gelir. Bizzat Dirac kendi teorisinin sonuçlarından rahatsız oldu. Daha önce hiç duyulmamış bir madde olan, elektronla özdeş, ama pozitif elektrik yüklü parçacıkların varlığını öngörmeye zorlandı.

2 Ağustos 1932’de Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Robert Millikan ve Carl D. Anderson, kütlesi açıkça elektronunkiyle aynı olan, ama ters yönde hareket eden bir parçacık keşfettiler. Bu parçacık elektron, proton ya da nötron değildi. Anderson bunu “pozitif elektron” ya da pozitron* olarak tanımladı. Bu Dirac’ın denklemlerinde öngörülen yeni bir madde türüydü: anti-madde. Ardından, elektron ve pozitronların, bir araya geldiklerinde iki foton** üreterek (iki ışık parlaması) birbirlerini yok ettikleri keşfedildi. Aynı şekilde, maddenin içinden geçen bir foton, bir elektron ve pozitron oluşturmak üzere ayrışabiliyordu.

Her parçacığın bir anti-parçacığa sahip olması (elektron ve pozitron, proton ve anti-proton, vb.) örneğinde olduğu gibi, karşıtlık olgusu fizikte mevcuttur. Bunlar yalnızca farklı değil, bir husus hariç her yönüyle özdeş olan, kelimenin gerçek anlamında karşıtlardır. Bu husus da pozitif ve negatif olarak zıt elektrik yüklerine sahip olmalarıdır. Bu arada, hangisinin pozitif hangisinin negatif olarak karakterize edileceği önemsizdir. Önemli olan bunlar arasındaki ilişkidir.

Her parçacık, yönüne bağlı olarak, bir artı ya da eksiyle ifade edilen ve spin olarak bilinen niteliğe sahiptir. Tuhaf görünebilirse de, biyolojide temel bir rol oynadığı bilinen ve karşıt olgular olan sağ el kuralına ve sol el kuralına uyumluluk özelliğinin, atomaltı düzeyde de eşdeğeri vardır. Parçacıklar ve dalgalar birbirleriyle çelişki içindedir. Danimarkalı fizikçi Niels Bohr bunlara, belirsizlik yaratacak biçimde, “tamamlayıcı kavramlar” diye atıfta bulundu. Bohr bununla, bu ikisinin kesin olarak birbirini dışladığını anlatmak istiyordu.

Parçacık fiziğinin en son araştırmaları, maddenin şimdiye kadar keşfedilmiş en derin düzeylerine ışık tutmaktadır: kuarklar.*** Bu parçacıklar da sıradan biçimlere uymayan karşıt “niteliklere” sahipler, öyle ki fizikçiler onları tarif edebilmek için yeni, yapay nitelikler oluşturmaya zorlandılar. Böylece yukarı-kuarklara, aşağı-kuarklara, tılsımlı-kuarklara, garip-kuarklara vb. tanık oluyoruz. Her ne kadar kuarkların nitelikleri hâlâ bütünüyle keşfedilmeyi bekliyorsa da, bir şey nettir: karşıtlık özelliği, maddenin bilim tarafından bugüne dek bilinen en temel düzeylerinde varolmuştur.

Karşıtların birliğine ilişkin bu evrensel olgu, gerçekte doğadaki tüm hareketin ve gelişmenin motor gücüdür. Hareketi ve değişimi açıklamak için dış itki kavramını işin içine sokmaya gerek olmamasının nedeni işte budur, ki bu da tüm mekanik teorilerin temel zaafıdır. Kendisi bir çelişki içeren hareket, ancak çatışan eğilimlerin ve maddenin tüm biçimlerinin bağrında yatan iç gerilimlerin bir sonucu olarak mümkündür.

Karşıt eğilimler, uzun süre boyunca rahatsız bir denge durumunda varolabilirler, ta ki bir değişiklik, hatta en küçüğünden bir nicel değişiklik, dengeyi yıkana ve nitel bir dönüşüme yol açabilen kritik bir durumu doğurana kadar. 1936’da Bohr, çekirdeğin yapısını bir sıvı damlasıyla, örneğin bir yapraktan sarkan yağmur damlasıyla karşılaştırdı. Burada çekim kuvveti, su moleküllerini bir arada tutmaya çabalayan yüzey gerilimi kuvvetiyle mücadele etmektedir. Sıvıya sadece birkaç molekülün ilâve edilmesi onu kararsız hale getirir. Büyüyen damlacık titreşmeye başlar, yüzey gerilimi artık kütleyi yaprağa yapışık tutamaz ve bütün nesne düşer.

Nükleer Fisyon

Görünüşte basit olan ve birçok eşdeğerlerinin de gündelik deneyim içinde yüzlerce kez gözlenebileceği bu örnek, nükleer fisyonda işleyen süreçlere oldukça yakın bir benzerlik sunar. Çekirdeğin kendisi hareketsiz olmayıp, sürekli bir değişim içindedir. Saniyenin katrilyonda biri kadar süre içinde parçacıklar milyarlarca kez rasgele çarpışmalar yaparlar. Parçacıklar sürekli olarak çekirdeğe girmekte ve onu terk etmektedirler. Ancak çekirdek, çoğunlukla güçlü kuvvet olarak tanımlanan kuvvetle bir arada tutulmakta ve kararsız bir denge durumunda kalmaktadır, ya da kaos teorisinin belirttiği gibi “kaosun eşiğinde” bulunmaktadır.

Titreşen bir sıvı damlasında olduğu gibi, içindeki moleküller hareket ettikçe parçacıklar da sürekli olarak hareket eder, kendilerini dönüştürür, enerji alış verişinde bulunurlar. Büyümüş bir yağmur damlası gibi, büyük bir çekirdeğin içindeki parçacıklar arasındaki bağ da kararsızlaşır ve parçalanma olasılığı artar. Çekirdek yüzeyinden düzenli olarak alfa parçacıklarının serbest bırakılması, çekirdeği daha küçük ve kararlı yapar. Ama nötronlarla bombardımana tutulan büyük bir çekirdeğin, atom içerisinde hapsolmuş muazzam miktarlardaki enerjinin bir kısmını açığa çıkararak parçalanabileceği keşfedilmiştir. Bu süreç, parçacıkların dışarıdan müdahalesi olmadan da gerçekleşebilmektedir. Kendi kendine gerçekleşen fisyon süreci (radyoaktif bozunma) doğada her daim ola gelmektedir. Bir libre uranyumda, bir saniye içinde dört tane kendiliğinden fisyon gerçekleşir ve sekiz milyon çekirdekten de alfa parçacıkları yayılır. Çekirdek ne kadar ağır olursa fisyon olması olasılığı da o kadar artar.

Karşıtların birliği yaşamın kökünde yer almaktadır. Erkek üreme hücreleri (spermatozoa) ilk keşfedildiğinde, bunların –Tom Amcanın Kulübesindeki Flopsy gibi– “sadece büyüyen minik insancıklar”, yani kusursuz biçimde oluşmuş minyatür insanlar olduğuna inanıldı. Ama süreç gerçekte çok daha karmaşık ve diyalektiktir. Eşeyli üreme, tek bir sperm ve yumurtanın, her ikisinin de aynı anda hem yok olduğu hem de korunduğu bir süreç içinde, embriyonun yaratılması için gerekli tüm genetik bilgiyi aktararak birleşmesine dayanır. Tek bir hücrenin bölünmesinden tüm yaşamın evrilmesi olgusuna çarpıcı biçimde benzeyen bütün bir dizi dönüşümler geçirildikten sonra, nihayet bütünüyle yeni bir birey ortaya çıkar. Dahası, bu birleşmenin ürünü, her iki ebeveynin genlerini, bunlardan farklı olacak şekilde içerir. Demek ki söz konusu olan basit bir üreme değil, gerçek bir gelişmedir. Bunun olanaklı kıldığı artan çeşitlilik, eşeyli üremenin büyük evrimsel avantajlarından biridir.

Biçimsel mantığın yasaları modern fizik alanında aşağılayıcı bir darbe aldı. Bu alanda, atomaltı düzeyde gerçekleşen çelişkili süreçlerle uğraşılırken bu yasaların umutsuz biçimde yetersiz kaldığı ortaya çıktı. Varolup olmadıklarını söylemeyi bile güçleştirecek kadar hızlı parçalanan parçacıklar, doğadan ve düşünceden tüm çelişkiyi kovmaya kalkan bir sistemin önüne aşılmaz sorunlar koyar. Bu derhal çözülmez nitelikte yeni çelişkilere yol açar. Düşünce kendisini, deney ve gözlemle saptanmış ve tekrar tekrar doğrulanmış olgularla zıt düşmüş durumda bulur. Proton ve elektronun birleşmesi nötronu oluşturur. Ama bir pozitron bir nötronla birleşirse, sonuç bir elektronun açığa çıkması ve nötronun bir protona dönüşmesi olur. Bu kesintisiz süreç yoluyla evren kendisini tekrar tekrar kurar ve yeniden kurar. Demek ki herhangi bir dış kuvvete, klasik fizikte olduğu gibi “ilk itişe” gerek yoktur. Maddenin, kendi nesnel yasaları uyarınca sonsuz, duraksamasız hareketi dışında başka hiçbir şeye gerek yoktur.

Çelişkiler doğanın tüm düzeylerinde bulunur ve bunu yadsıyan mantığın vay haline. Bir elektron aynı anda iki ya da daha fazla yerde bulunabilmekle kalmamakta, eşzamanlı olarak farklı yönlerde hareket edebilmektedir. Hegel’le hemfikir olmaktan başka hiçbir alternatifimiz yoktur: onlar vardır ve yoktur. Şeyler kendi karşıtlarına dönüşür. Negatif yüklü elektronlar pozitif yüklü pozitronlara dönüşürler. Bir protonla birleşen elektron, beklenebileceği gibi yok olmaz, nötr yüklü yeni bir parçacık olan nötronu üretir.

Karşıt Kutuplar?

Kutupluluk doğanın her yanına nüfuz etmiş bir özelliktir. Sadece dünyanın kuzey ve güney kutupları olarak mevcut değildir. Aynı zamanda, çekirdeklerin bir değil iki manyetik kutbu varmış gibi davrandıkları atomaltı düzeyde de mevcuttur. Engels şöyle diyor:

Diyalektik, doğa tecrübemizin sonucu olarak kanıtlamıştır ki, genelde tüm kutupsal karşıtlar, karşıt kutupların birbirleri üzerine karşılıklı eylemiyle belirlenirler, bu kutupların ayrışması ve karşıtlığı, ancak bunların karşılıklı bağlantı ve birliğiyle varolur, ve tersinden, bunların birliği ancak bunların ayrışmasında varolur ve karşılıklı bağlantıları da ancak karşıtlıklarında varolur. Bu bir kez saptandı mı, itme ve çekmenin sonuçta birbirini götürmesi, ya da hareketin bir biçiminin bir yarıya ve diğer biçiminin diğer yarıya bölünmesi gibi bir sorun olamaz, dolayısıyla iki kutbun karşılıklı olarak iç içe geçmesi ya da mutlak ayrışması gibi bir sorun da olamaz. Bu, ilk durumda mıknatısın kuzey ve güney kutuplarının karşılıklı olarak birbirlerini götürmelerini istemekle, ya da ikinci durumda mıknatısı iki kutup arasında ortadan bölmenin, bir tarafta güney kutbu olmayan kuzey bir yarım ve diğer tarafta da kuzey kutbu olmayan güney bir yarım doğurmasını istemekle eşit olur. [20]

İnsanların mutlak ve değişmez karşıtlar olarak gördüğü bazı şeyler vardır. Örneğin, aşırı bağdaşmazlık kavramını anlatmak istediğimizde “karşıt kutuplar” terimini kullanırız: kuzey ve güney mutlak olarak sabitlenmiş ve karşıt olgular olarak görülürler. Gemiciler bin yıldan fazladır kaderlerini, onlara bilinmeyen denizlerde kılavuzluk eden ve her zaman kuzey kutbu denen esrarlı şeyi gösteren pusulaya teslim etmektedirler. Oysa daha yakından bir analiz, kuzey kutbunun ne sabit ne de kararlı olmadığını göstermektedir. Dünya, kendi merkezinde, yer eksenine paralel olarak uzanan adeta dev bir mıknatıs varmışçasına güçlü bir manyetik alanla (jeosantrik bir eksen dipolü) sarılmıştır. Bu, dünyanın merkezinin esasen demirden oluşan metalik bileşimiyle ilişkilidir. Güneş sisteminin oluşumundan bu yana geçen 4,6 milyar yılda, dünyadaki kayalar defalarca oluştular ve yeniden oluştular. Ve sadece kayalar değil, her şey. Ayrıntılı ölçümler ve araştırmalar manyetik kutupların konumunun, şüpheye yer bırakmayacak şekilde sürekli olarak kaydığını artık kanıtlamış bulunmaktadır. Şu anda, kutuplar çok yavaş hareket etmektedirler: milyon yılda 0,3 derece. Bu olgu, dünyanın içinde, atmosferde ve güneşin manyetik alanında gerçekleşen karmaşık süreçlerin bir yansımasıdır.

Kayma o kadar küçüktür ki, yüzyıllar boyunca tespit edilemeden kalmıştır. Ne var ki, görünürde algılanamayacak bu değişim süreci bile, ani ve göze batan bir sıçramaya yol açmaktadır: kuzey güney olmakta ve güney de kuzey olmaktadır. Kutupların yerindeki değişmeye, bizzat manyetik alanın gücündeki dalgalanmalar eşlik etmektedir. Manyetik alanın zayıflamasıyla karakterize olan bu tedrici süreç, ani bir sıçramayla zirveye ulaşır. Kutuplar kelimenin tam anlamıyla karşıtına dönüşerek yer değiştirirler. Bundan sonra, alan toparlanmaya başlar ve yeniden güç kazanır.

Devrimci değişim dünyanın tarihi boyunca birçok kez gerçekleşmiştir. Son 65 milyon yıl içinde, bu kutup değişimlerinin 200 kereden fazla olduğu; en azından dört tanesinin de son dört milyon içinde olduğu hesaplanmıştır. Yaklaşık 700.000 yıl önce manyetik kuzey kutbu, şu anki coğrafi güney kutbunun yer aldığı Antarktika’da bir yerlerdeydi. Şu anda dünyanın manyetik alanının zayıfladığı bir süreçten geçiyoruz ve bu süreç sonuçta kaçınılmaz olarak yeni bir tersine dönmeyle zirvesine ulaşacaktır. Dünyanın manyetik tarihinin incelenmesi, gezegenimizin tüm tarihi boyunca gerçekleşen kutup değişimlerinin haritalarını çıkarmaya çalışan, bütünüyle yeni bir bilim dalının –paleomanyetizma– özel alanıdır. Paleomanyetizmanın keşifleri, sırası geldiğinde kıtasal kayma teorisinin doğruluğu için nihai kanıtları sağlamıştır. Kayalar (özellikle volkanik kayalar) demir açısından zengin mineraller oluşturduğunda, bunlar, demir parçalarının bir mıknatısa tepki verdikleri şekilde, o anki haliyle dünyanın manyetik alanına tepki verirler: atomları manyetik alanın ekseni doğrultusunda hizalanırlar. Fiilen bir pusula gibi davranırlar. Aynı devire ait farklı kıtalardaki kayalarda minerallerin doğrultularını karşılaştırarak, artık varolmayanlar ya da yalnızca küçük kalıntılar halinde kalanlar da dahil olmak üzere kıtaların hareketinin izini sürmek mümkündür.

Kutupların ters dönmesinde biz, karşıtların birliği ve iç içe geçmesi diyalektik yasasının en açık bir örneğini görüyoruz. Kuzey ve güney –bu kelimelerin gerçek anlamlarında kutupsal karşıtlar– ayrılmaz biçimde birleşmiş değildirler, ama sabit ve değişmez zannedilen olguların karşıtlarına dönüştüğü ani bir sıçramayla zirvesine ulaşan, karmaşık ve dinamik bir süreç yoluyla birbirlerini belirlerler. Ve bu diyalektik süreç Hegel’in ya da Engels’in keyfi ve hayal ürünü icadı olmayıp, paleomanyetizmanın en son keşifleriyle kesin olarak ortaya serilmişlerdir. Doğru söylemişler: “insanlar sustuğunda, taşlar bağırır!”

Çekme ve itme, karşıtların birliği ve iç içe geçmesi yasasının bir uzantısıdır. Bu yasa, en küçük olgulardan en büyüklerine kadar doğanın bütününe nüfuz etmiş bir yasadır. Atomun temelinde muazzam çekme ve itme kuvvetleri vardır. Örneğin hidrojen atomu, elektriksel çekimle bir arada duran bir proton ve bir elektrondan oluşur. Bir parçacık tarafından taşınan yük pozitif ya da negatif olabilir. Benzer yükler birbirini iter, zıt yükler çeker. Bu nedenle çekirdek içinde protonlar birbirlerini iterler, ama çekirdek muazzam nükleer kuvvet tarafından bir arada tutulur. Ancak, çok ağır çekirdeklerde elektriksel itme kuvveti, nükleer kuvvetin üstesinden gelebilecek bir noktaya ulaşabilir ve çekirdek parçalanır.

Engels çekme ve itmenin evrensel rolüne dikkat çeker:

Bütün hareket çekme ve itmenin karşılıklı oyunundan oluşur. Ancak hareket, yalnızca her tekil çekme başka bir yerde buna karşılık gelen bir itme ile telâfi edildiğinde mümkündür. Aksi takdirde zaman içinde bir taraf diğerine baskın çıkar ve hareket sonunda durur. Demek ki evrendeki tüm çekme ve itmeler karşılıklı olarak birbirlerini dengelemek zorundadırlar. Bu nedenle hareketin yok edilemezliği ve yaratılamazlığı yasası şu biçimde ifade edilir: evrendeki her çekme hareketinin, kendi tamamlayıcısı olarak eşdeğer bir itme hareketine sahip olması zorunludur ve tersi; ya da antik felsefenin –kuvvet ya da enerjinin korunumu yasasının doğa-bilimsel formülasyonundan çok önce– ifade ettiği gibi: evrendeki tüm çekmelerin toplamı tüm itmelerin toplamına eşittir.

Engels’in zamanında, harekete ilişkin hakim fikir klasik mekanikten türetilmişti ve burada hareket, eylemsizlik [atalet] kuvvetini alt eden bir dış kuvvet tarafından başlatılıyordu. Engels, gerçek doğa süreçlerini tarif etmede tek yanlı ve yetersiz olduğunu düşündüğü “kuvvet” ifadesi hakkında oldukça alaycıydı:

Tüm doğal süreçler, iki yanlıdır, onlar en azından iki işlek parçanın, etki ve tepkinin ilişkisine dayanırlar. Ancak kuvvet kavramı, insan organizmasının dış dünya üzerindeki eyleminden ve bunun ötesinde yer mekaniğinden kaynaklanan kökeni yüzünden, sadece bir parçanın etkin, işlek olduğunu, diğer parçanın pasif, alıcı olduğunu ima etmektedir. [21]

Engels, Hegel’in de saldırdığı bu kavrama son derece eleştirel yaklaşmakla kendi zamanının çok ötesine geçmişti. Felsefe Tarihi adlı eserinde Hegel şuna değinir: “Mıknatısın bir ruhu olduğunu (Thales’in ifade ettiği gibi) söylemek, onun bir çekme kuvvetinin olduğunu söylemekten daha iyidir; kuvvet, bir tür yüklem olarak ileri sürülen, maddeden ayrı bir tür özelliktir –ama diğer taraftan ruh, bu hareketin kendisidir, maddenin doğasıyla özdeştir.” Engels tarafından onaylanarak alıntılanan Hegel’in bu değinmesi, derin bir fikir içermektedir: hareket ve enerji maddeye içkindir. Madde kendinden hareketlidir ve kendi kendini örgütler.

Her ne kadar “kuvvete” göre tercih edilse de, “enerji” kelimesi bile, Engels’in düşüncesine göre bütünüyle yeterli değildi. Onun itirazı şuydu: “Bu da yine, «enerjiyi» adeta maddeye dışsal bir şey olarak, ona ithal edilen bir şey olarak göstermektedir. Ama her durumda «kuvvet» ifadesine tercih edilmelidir.” [22] Gerçek ilişki, madde ve enerjinin bir ve aynı şey olduğunu gösteren, Einstein’ın madde ve enerjinin denkliği teorisiyle ortaya serilmiştir. Bu görüş, yukarıdaki alıntının gösterdiği gibi, Engels tarafından ifade edilen ve hatta Hegel tarafından sezinlenen diyalektik materyalizmin görüşüdür kesinlikle.

Yadsımanın Yadsınması

Her bilimin kendi söz dağarcığı vardır ve terimler çoğunlukla gündelik kullanımla örtüşmez. Bu durum güçlüklere ve yanlış anlamalara yol açabilmektedir. “Yadsıma” sözcüğü genellikle basit yıkımı ya da yok etmeyi anlatıyormuş gibi anlaşılır. Diyalektikte yadsımanın bütünüyle farklı bir içeriği olduğunu anlamak önemlidir. Yadsıma aynı anda hem yadsımak hem de muhafaza etmek anlamına gelir. Bir tohum ayak altında ezilerek yadsınabilir. Tohum “yadsınmıştır,” ama diyalektik anlamda değil! Ama aynı tohum eğer kendi haline bırakılırsa ve şartlar da elverişliyse filizlenir. Böylece o, bir tohum olarak kendisini yadsımıştır ve bir bitki olmaya doğru gelişmektedir, daha sonraki bir aşamada yeni tohumlar vererek ölecektir.

Besbelli ki bu, başlangıç noktasına bir dönüşü temsil etmektedir. Ne var ki, profesyonel bahçıvanların da bildiği gibi, özdeş tohumlar yeni türlere yol açarak kuşaktan kuşağa çeşitlenirler. Bahçıvanlar bazı ırkların seçici döllemeyle yapay olarak üretilebileceğini de bilirler. İşte tam da bu yapay seleksiyondur ki, Darwin’e, tüm doğada kendiliğinden gerçekleşen ve tüm bitki ve hayvanların gelişimini anlamada anahtar olan doğal seleksiyon süreci için yaşamsal bir ipucu vermiştir. Söz konusu olan yalnızca değişim değil, belirli bir aşamada inorganik maddeden doğan karmaşık yaşam moleküllerinin kendisi de dahil, genellikle basit biçimlerden karmaşık biçimlere doğru ilerleyen gerçek gelişmedir.

Yadsımaya ilişkin olarak kuantum mekaniğinden alınan aşağıdaki örneği düşünün. Bir elektron bir fotonla birleştiğinde ne olur? Elektron bir “kuantum sıçraması” geçirir ve foton ortadan kaybolur. Sonuç bir tür mekanik birleşme ya da bileşik değildir. Elektron öncekiyle aynı elektrondur, ama yeni bir enerji düzeyindedir. Aynı şey elektron bir protonla birleştiği zaman da geçerlidir. Elektron kaybolur ve protonun enerji düzeyinde ve yükünde bir sıçrama olur. Proton öncekiyle aynı protondur, ama yeni bir enerji düzeyinde ve yüktedir. O şimdi elektriksel olarak nötrdür ve bir nötron olmuştur. Diyalektik olarak söylersek, aynı anda hem yadsınmış hem de korunmuştur. Ortadan kaybolmuştur, ama yok olmamıştır. Yeni bir parçacığa girmiş ve kendisini bir enerji ve yük değişimi olarak ifade etmiştir.

Eski Yunanlılar tartışma diyalektiğini gayet iyi biliyorlardı. Düzgün yürüyen bir tartışmada, bir fikir ileri sürülür (Tez) ve onu yadsıyan karşıt görüşle karşılanır (Antitez). En sonunda, ilgili konuyu tüm bakış açılarından araştıran ve tüm gizli çelişkileri açığa çıkaran kapsamlı bir tartışma sürecinden geçerek bir sonuca (Sentez) varırız. Bir fikir birliğine varabiliriz ya da varamayız, ama tam da tartışma süreci sayesinde bilgimizi ve kavrayışımızı derinleştirmiş ve tüm tartışmayı farklı bir düzeye yükseltmiş oluruz.

Marksizmi eleştirenlerin hemen hemen hiçbirisinin Marx ve Engels’i okuma zahmetine girmedikleri gayet açıktır. Meselâ çoğunlukla diyalektiğin “Tez-Antitez-Sentez”den oluştuğu zannedilir, ki onu da Marx’ın Hegel’den (onun da bunu Teslis’den kopya ettiği düşünülür) kopya ettiği ve topluma uyguladığı sanılır. Bu çocuksu karikatür bugün zeki olduğu düşünülen insanlar tarafından da tekrarlanmaktadır. İşin gerçeği şu ki, sadece Marx’ın diyalektik materyalizmi Hegel’in idealist diyalektiğinin karşıtı değil, bizzat Hegel’in diyalektiği de klasik Yunan felsefesininkinden çok farklıdır.

Plehanov haklı olarak, Hegel diyalektiğinin etkileyici yapısını Tez-Antitez-Sentez’in “kuru üçlü”süne indirgeme çabasıyla dalga geçti. Hegel’in ileri diyalektiğinin Yunanlılarınkiyle ilişkisi, yaklaşık olarak modern kimyanın simyacıların ilkel araştırmalarıyla ilişkisiyle aynıdır. Bu sonuncuların, ilkinin temelini hazırladığı tamamen doğrudur, ama bunların “temelde aynı” olduğunu iddia etmek sadece gülünçtür. Hegel Herakleitos’a döndü, ama 2500 yıllık felsefi ve bilimsel ilerlemelerle zenginleştirilmiş biçimde, nitel olarak daha yüksek bir düzeyde. Diyalektiğin gelişimi bizzat diyalektik bir süreçtir. Bugünlerde şarlatanlığın eşanlamlısı olarak kullanılan “simya” sözcüğü, her türden büyü imgesini ve kara büyüyü hatıra getirmektedir. Bu tür öğeler simya tarihinde eksik olmamıştır, ama simyanın etkinlikleri hiçbir surette bununla sınırlı değildi. Bilim tarihinde simya son derece önemli bir rol oynamıştır. Simya (alchemy) maddeye ilişkin her bilim için kullanılan Arapça bir sözcüktür. Şarlatanlar vardı, ama sayısı hiç de az olmayan iyi bilimciler de vardı! Ve kimya (chemistry) sözcüğü de aynı şeyi anlatan Batılı sözcüktür. Kimyadaki birçok sözcük Arap kökenlidir: asit, alkali, alkol, vb.

Simyacılar bir elementi diğerine dönüştürmenin mümkün olduğu önermesinden yola çıktılar. Yüzyıllar boyunca, baz metali (kurşun) altına çevirmelerini sağlayacağına inandıkları “filozof taşını” keşfetmeye çalıştılar. Başarsaydılar, altının değeri hızla kurşunun değerine düşeceğinden, pek fazla şey kazanmayacaklardı! Ama bu ayrı bir hikâyedir. O zamanın fiili teknik düzeyi düşünüldüğünde simyacılar imkânsızın peşinde koşuyorlardı. Sonunda elementleri dönüştürmenin imkânsız olduğu sonucuna vardılar. Ancak, simyacıların girişimleri boşuna değildi. Bilimdışı bir hipotez olan filozof taşı peşinde, deney sanatını geliştirerek, bugün hâlâ laboratuvarlarda kullanılan deney araçlarını icat ederek ve geniş bir yelpazeye yayılan kimyasal reaksiyonları tanımlayıp analiz ederek, gerçekten değerli öncü çalışmalar yaptılar.

Modern kimya yalnızca simyacıların temel hipotezini –elementlerin dönüştürülmesi– reddederek ilerleyebildi. 18. yüzyılın sonlarından bu yana kimya bilimsel bir temelde gelişti. Geçmişin büyük hedeflerini bir kenara bırakarak, ileri doğru dev adımlar attı. Sonra, 1919’da İngiliz bilimci Rutherford, azot çekirdeklerinin alfa parçacıklarıyla bombardımanını içeren bir deney yaptı. Bu, atom çekirdeğinin ilk kez yarılmasına yol açtı. Rutherford böyle yapmakla, bir elementi (azot) başka bir elemente (oksijen) dönüştürmeyi başardı. Simyacıların yüzyıllık arayışları çözülmüştü, ama onların hiçbir şekilde önceden göremeyeceği bir tarzda.

Şimdi bu sürece daha yakından bakalım. Tezle başlıyoruz: a) elementlerin dönüştürülmesi; bu daha sonra kendi antiteziyle yadsınmaktadır, b) elementlerin dönüştürülmesinin olanaksızlığı; bu da, sırası geldiğinde ikinci bir yadsımayla tersine çevrilir, c) elementlerin dönüştürülmesi. Burada üç şeye dikkat etmeliyiz. İlkin, her yadsıma kesin bir ilerleme, gerçekte ileri doğru nitel bir sıçrama demektir. İkinci olarak, birbirinin ardı sıra gelen her ilerleme, hem önceki aşamayı yadsır, ona karşı tepki verir, öte yandan da onda yararlı ve gerekli olan her şeyi muhafaza eder. Nihayet, son aşama –yadsımanın yadsınması– hiçbir şekilde başlangıç fikrine bir geri dönüşü değil (burada simya), eski biçimlerin nitel olarak daha yüksek bir düzeyde yeniden ortaya çıkmasını ifade eder. Bu arada, kurşunu altına çevirmek artık mümkündür, ama bu zahmete değmeyecek kadar pahalıdır!

Diyalektik, doğada, toplumda ve düşünce tarihinde işleyen temel süreçleri, sonsuz bir mekanik döngü içinde aynı süreçlerin tekrarlandığı kapalı bir çember olarak değil, hiçbir şeyin tıpatıp aynı biçimde kendini tekrarlamadığı, ucu açık spiral bir gelişme biçimi olarak tasarlar. Bu süreç felsefe ve bilim tarihinde açık biçimde görülebilir. Tüm düşünce tarihi çelişki yoluyla sonsuz bir gelişme sürecinden ibarettir.

Bazı olguları açıklayan bir teori ileri sürülür. Bu teori, hem onu destekleyen kanıtların birikmesi yoluyla, hem de doyurucu bir alternatifin yokluğu nedeniyle yavaş yavaş kabul görür. Belirli bir noktada, başlangıçta önemsiz istisnalar olarak gözardı edilen uyuşmazlıklar belirir. Sonra eskisine ters düşen yeni bir teori ortaya çıkar ve gözlenen olguları daha iyi açıklıyor görünür. Sonunda, bir mücadelenin ardından, yeni teori eski ortodoksluğu alt eder. Ama bundan sırası geldiğinde çözülmesi gereken yeni sorular ortaya çıkar. Çoğunlukla açığa çıkan şudur ki, başlangıçta gözden düşmüş olduğu düşünülen fikirlere geri döneriz. Ama bu başlangıç noktasına bir geri dönüş anlamına gelmez. Olan, doğanın, toplumun ve kendimizin daha derin bir kavranışını içeren diyalektik bir süreçtir. Felsefe ve bilim tarihinin diyalektiğidir bu.

Marx ve Engels’in yoldaşlarından Joseph Dietzgen, bir keresinde, geri dönüp kendi hayatına bakan yaşlı bir adamın, onu, tekrar yaşayabilseydi şüphesiz ayıklamayı tercih edeceği sonsuz bir hatalar serisi olarak görebileceğini söylemişti. Ama bu durumda, ancak bu hatalar sayesinde buna hükmedebilme bilgeliğine eriştiğini ifade eden diyalektik çelişkiyle karşı karşıya kalır. Hegel’in derin biçimde gözlediği gibi, bir gencin ağzından çıkan aynı genel doğrular, yaşam deneyimiyle bunlara anlam ve içerik kazandırmış olan bir adam tarafından söylendiğinde çok daha etkili olur. Bu doğrular hem aynıdır hem de değil. Başlangıçta ya pek az gerçek içeriği olan ya da hiç olmayan soyut bir düşünce, şimdi olgun düşüncenin ürünü haline gelmiştir.

Farklı felsefi okulların tarihinin bizatihi bir diyalektik süreç olduğunu anlamak Hegel’in dehasıydı. O bunu bir bitkinin, birbirini yadsıyan, fakat bütününde bizzat onun yaşamını temsil eden farklı aşamalardan geçen yaşamıyla karşılaştırır:

Sıradan akıl, doğru ve yanlış arasındaki karşıtlığı ne denli katılaştırırsa, verili bir felsefi sisteme ya katılmayı ya da ona ters düşmeyi ummaya, ve bu sisteme ilişkin her açıklayıcı bildirimi yalnızca ya biri ya da öteki için gerekçe olarak görmeye o denli alışır. Felsefi sistemlerin çeşitliliğini hakikatin ilerleyici evrimi olarak kavramaktan çok, bu çeşitlilikte sadece çelişki görür. Çiçek açtığında tomurcuk kaybolur, ve ikincisinin birinci tarafından çürütüldüğünü söyleyebiliriz; aynı şekilde meyve ortaya çıktığında çiçeğin bitkinin varoluşunun yanlış bir biçimi olduğu açıklanabilir, zira meyve kendi doğası gereği çiçeğin yerini almış görünür. Bu aşamalar ayrışmış olmakla kalmayıp, birbiriyle bağdaşmaz aşamalar olarak birbirlerinin yerlerini alırlar. Ama kendi içkin doğalarının kesintisiz faaliyeti onları aynı zamanda organik bir birliğin, yalnızca birbirleriyle çelişmemekle kalmayıp, her birinin diğeri kadar zorunlu olduğu zaman uğrakları yapar; ve tüm uğrakların bu eşit zorunluluğu, tek başına ve böylelikle bütünün yaşamını oluşturur. [23]

Kapital’in Diyalektiği

Marx, Kapital’in üç cildinde diyalektik yöntemin toplumdaki en temel süreçlerin analizinde nasıl kullanılabileceğinin parlak bir örneğini verir. Böyle yapmakla Marx, politik ekonomi bilimini devrimcileştirmiştir, öyle ki, bu olgu, görüşleri Marx’ınkilere tamamen ters düşen ekonomistler tarafından bile reddedilmemektedir. Marx’ın eseri için diyalektik yöntem o denli temeldi ki, Lenin, Hegel’in Mantık’ını tamamen okumadan Kapital’i anlamanın, özellikle birinci bölümü anlamanın imkânsız olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti! Şüphesiz bu bir abartmaydı. Ama Lenin’in kastettiği şey, Marx’ın Kapital’inin diyalektiğin nasıl uygulanması gerektiğine dair bizatihi anıtsal bir örnek olmasıydı.

Eğer Marx geride bir “Mantık” (büyük harfle) bırakmadıysa, Kapitalin mantığını bıraktı, ve bu mantık, bu sorunda sonuna kadar kullanılmalıdır. Kapital’de Marx, Hegel’de değerli olan ne varsa almış olan ve bunları daha ileriye götüren mantığı, diyalektiği ve maddeciliğin bilgi teorisini [aslında üç sözcüğe gerek yoktur: üçü de bir ve aynı şeyi anlatmaktadır] tek bir bilime uygulamıştır. [24]

Marx Kapital’de hangi yöntemi kullandı? Diyalektiğin yasalarını ekonomiye yamamadı, onları ekonomik sürecin tüm veçhelerinin uzun ve özenli bir incelemesinden çıkardı. Keyfi bir şema ileri sürüp ardından olguları ona uydurmaya kalkışmadı, olgunun bizzat titiz bir incelenmesiyle kapitalist üretimin hareket yasalarını açığa çıkarmak üzere yola çıktı. Politik Ekonominin Eleştrisine Giriş’te Marx kendi yöntemini şöyle açıklar:

Kısa bir not olarak kaleme almış olduğum genel girişten vazgeçiyorum, çünkü daha yakından bakınca, henüz kanıtlanması gereken sonuçların herhangi bir önceden koyuluşu bana itiraza açık görünmektedir, ve bütününde beni izlemeyi isteyen okuyucu özelden genele yükselmeye kararlı olmalıdır. [25]

Kapital sadece ekonomi alanında değil, genel olarak toplumsal bilim alanında büyük bir atılımı temsil ediyordu. Kapital’in şu anda bilimciler arasında yürümekte olan tartışmalarla doğrudan bağlantısı vardır. Bu tartışma daha Marx hayattayken başlamıştı. O sıralar bilimciler, şeyleri birbirinden ayırma ve bunların ayrıntılarına dalma sevdasına kapılmışlardı. Marx ve Engels kendi dönemlerinde çok eleştirdikleri bu yönteme “metafizik* yöntem” demişlerse de, bugün bu yönteme “indirgemecilik” denmektedir. Mekanistler fiziğe 150 yıl boyunca hakim oldular. Ancak şimdilerde indirgemeciliğe karşı tepki oluşmaya başlamıştır. Yeni bir bilimciler kuşağı kendi önüne bu mirası aşma ve eski yaklaşımların yerine konacak yeni prensiplerin formülasyonuna doğru ilerleme görevini koyuyor.

Marx sayesindedir ki, ekonomide indirgemeci eğilim geçen yüzyılın ortalarında yerle bir edilmiştir. Kapital’den sonra bu yaklaşımı akıldan geçirmek mümkün değildir. Politik ekonomiyi açıklamada “Robinson Crusoe” yöntemi (“ıssız bir adada iki insan hayal edin ...”) kötü okul kitaplarında ve kaba popülerleştirme girişimlerinde zaman zaman su yüzüne çıkıyorsa da ciddiye alınamaz. Ekonomik krizler ve devrimler ıssız bir adadaki iki birey arasında cereyan etmez! Marx, kapitalist ekonomiyi, bireysel mübadele eylemlerinin toplamı olarak değil, doğa yasaları kadar güçlü olan kendi yasaları tarafından hükmedilen karmaşık bir sistem olarak analiz eder. Aynı biçimde şimdi fizikçiler, bütünün sadece elementer parçaların toplamı olmadığı bir sistem olarak karmaşıklık fikrini tartışıyorlar. Elbette mümkün olduğu her yerde tekil parçalara hükmeden yasaları bilmek yararlıdır, ama karmaşık sistem, bunların basit birer uzantısı olmayan yeni yasaların hükmü altında olacaktır. Bu yöntem bütünüyle Marx’ın Kapital’inin yöntemidir: diyalektik materyalist yöntem.

Marx çalışmasına kapitalist ekonominin temel hücresiyle başlar: meta. Buradan kalkarak kapitalist toplumun tüm çelişkilerinin nasıl ortaya çıktığını açıklar. İndirgemecilik, bütün ve parça, özel ve genel gibi şeyleri karşılıklı olarak bağdaşmaz ve dışlayıcı görür, oysa bunlar birbirlerine bütünüyle kopmaz biçimde bağlı olup, karşılıklı iç içe geçerler ve birbirlerini belirlerler. Kapital’in birinci cildinde Marx, metaların kullanım değeri ve değişim değeri olarak ikili karakterini açıklar. Çoğu insan metaları salt kullanım değerleri olarak, yani insan ihtiyaçlarını gidermeye yarayan somut, yararlı nesneler olarak görür. Kullanım değerleri her tür insan toplumunda daima üretilmiştir.

Ancak, kapitalist toplum kullanım değerlerine tuhaf şeyler yapar. Onları değişim değerlerine –tüketim için değil, doğrudan doğruya satış için üretilen mallar– dönüştürür. Dolayısıyla her metaın iki yüzü vardır: sade, tanıdık kullanım değeri yüzü, ve esrarlı, gizli değişim değeri yüzü. Birincisi, belirli bir metaın doğrudan doğruya fiziksel nitelikleriyle bağlantılıdır (gömlek giyeriz, kahve içeriz, araba süreriz vb.). Ama değişim değeri görülemez, giyilemez ya da yenemez. Herhangi bir maddi varlığı yoktur. Oysa o, kapitalizmde metaın temel doğasıdır. Değişim değerinin nihai ifadesi, tüm metaların kendi değerlerini ifade etmelerinin aracı olan evrensel eşdeğer niteliğindeki paradır. Bu küçük yeşil kâğıt parçalarının, kendi hallerinde, gömlekler, kahve veya arabayla hiçbir alâkaları yoktur. Bunlar ne yenebilir, ne giyilebilir, ne de sürülebilirler. Oysa içlerinde öyle bir güç taşırlar ki, ve bu evrensel olarak öylesine tanınmıştır ki, insanlar bu kâğıt parçaları için adam öldürürler.

Metaın ikili doğası kapitalist toplumun bağrındaki çelişkiyi ifade eder: ücretli emek ve sermaye arasındaki çatışma. İşçi kendi emeğini işverene sattığını düşünür, ama aslında o, kapitalist tarafından nasıl uygun görülürse öyle kullanılan emek gücünü satar. Bu şekilde çekilip alınan artı-değer, işçi sınıfının ödenmemiş emeğidir ve de sermaye birikiminin kaynağıdır. İşte bu ödenmemiş emek, toplumun çalışmayan üyelerini, kira, faiz, kâr ve vergi yoluyla besler. Sınıf mücadelesi gerçekte bu artı-değerin bölüşümü için mücadeledir.

Artı-değer fikrini Marx icat etmedi, Adam Smith ve Ricardo gibi önceki ekonomistler bunu biliyorlardı. Ama Marx onun içindeki ana çelişkiyi açığa çıkarmak suretiyle politik ekonomiyi bütünüyle devrimcileştirdi. Bu buluş kimya tarihindeki benzer bir buluşla karşılaştırılabilir. 18. yüzyılın sonlarına kadar, her türden yanmanın özünde, yanan maddelerden filogiston denilen hayali bir şeyin ayrılmasının yattığı varsayılıyordu. Bu teori, o sıralarda bilinen kimyasal olayların çoğunu açıklamaya hizmet etti. Sonra 1774’te, İngiliz bilimci Joseph Priestley, “filogistonsuzlaştırılmış hava” dediği şeyi keşfetti ve daha sonra içinde bir madde yakıldığında bunun ortadan kaybolduğu bulundu.

Priestley aslında oksijeni bulmuştu. Ama o ve diğer bilimciler bu buluşun devrimci sonuçlarını kavrayamamışlardı. Uzunca bir süre eski biçimde düşünmeye devam ettiler. Daha sonra Fransız kimyacı Lavoisier yeni hava türünün gerçekte, yanma sırasında ortadan kaybolmayıp, yanmış maddeyle birleşen bir kimyasal element olduğunu keşfetti. Oksijeni diğerleri keşfetmiş olmalarına rağmen onlar ne keşfettiklerini bilmiyorlardı. Lavoisier’in büyük buluşu buydu. Marx da politik ekonomide benzer bir rol oynadı.

Marx’tan öncekiler artı-değerin varlığını keşfetmişlerdi, ama onun gerçek karakteri karanlıkta kalmıştı. Ricardo’dan başlayarak, önceki tüm teorileri kapsamlı bir analizden geçiren Marx, değerin gerçek, çelişkili doğasını keşfetti. Marx, meta üretimi ve değişiminin en basit formundan başlayarak ve sürecin tüm çok yönlü dönüşümlerini izleyerek, kusursuz bir diyalektik yöntem izlemek suretiyle, kapitalist toplumun tüm ilişkilerini inceledi.

Marx, metalarla para arasındaki ilişkiyi gösterdi ve paranın ayrıntılı bir analizini yapan ilk kişi oldu. Paranın sermayeye, emek gücünün alım satımı aracılığıyla nasıl dönüştüğünü gösterdi. Emek ve emek gücü arasındaki bu temel ayrım, artı-değerin esrar kilidini açan anahtardı, ki Ricardo bu sorunu çözmekte kifayetsiz kalmıştı. Değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki farklılığı saptayan Marx, kendisini önceleyenlerden hiçbirinin yapamadığını yaparak, sermayenin tüm oluşum sürecinin izini ayrıntılı olarak sürebildi ve dolayısıyla onu açıklayabildi.

Marx’ın yöntemi baştan sona kusursuz bir diyalektik yöntemdir ve oldukça yakın biçimde Hegel’in Mantık’ındaki ana çizgileri izler. Bu husus, İkinci Almanca baskının Sonsöz’ünde açıkça belirtilir ve Marx burada Hegel’i bol bol över:

Yazar, benim asıl yöntemim olarak gördüğü şeyi bu kadar çarpıcı ve [benim bu yöntemi uygulayışım söz konusu olduğu ölçüde] cömertçe anlatırken, diyalektik yöntemden başka neyi anlatmaktadır?

Kuşkusuz sunuş yöntemi araştırma yönteminden farklı olmalıdır. Araştırma yöntemi, malzemeyi ayrıntılı olarak ele almalı, farklı gelişme biçimlerini analiz etmeli, iç bağıntılarının izini sürmelidir. Ancak bu çalışma yapıldıktan sonra gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer konunun canlılığı tıpkı bir aynadaki gibi ideal biçimde yansıtılırsa, işte o zaman önümüzde salt a priori bir kurgu varmış gibi görünebilir...

Hegel diyalektiğinin mistikleştirici yönünü neredeyse otuz yıl önce, onun hâlâ moda olduğu bir sırada eleştirdim. Ama tam da ben Das Kapital’in ilk cildi üzerinde çalışırken, şimdilerde kültürlü Almanya’da çok gevezelik eden, hırçın, kibirli ve vasat Epigonlar, aynı Lessing zamanında cesur Moses Mendelssohn’un Spinoza için yaptığı gibi, Hegel’e bir “ölü köpek” muamelesi yapmanın memnuniyetini yaşıyorlardı. Bu nedenle ben bu güçlü düşünürün öğrencisi olduğumu açıkça ilân ettim ve hatta değer teorisi üzerine olan bölümde yer yer ona has ifade biçimleriyle flört ettim. Diyalektiğin Hegel’in ellerinde maruz kaldığı mistifikasyon, hiçbir surette onun diyalektiğin genel işleyiş biçimini kapsamlı ve bilinçli biçimde sunan ilk kişi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hegel’de diyalektik başaşağı durur. Eğer mistik kabuğun içindeki akılcı çekirdeği keşfetmek isterseniz, onu ayakları üzerine dikmeniz gerekir.

Mistik biçimiyle diyalektik Almanya’da moda oldu, çünkü şeylerin mevcut durumunu allayıp pulluyor ve yüceltiyor gibi görünüyordu. Akılcı biçimiyle diyalektik, burjuvazi ve onun doktriner profesörleri için bir rezalet, bir iğrençliktir, çünkü o, şeylerin mevcut durumunun kavranışında ve olumlanarak kabul edilişinde, aynı zamanda bu durumun yadsınmasının ve onun kaçınılmaz çöküşünün kabulünü de içermektedir; çünkü o tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan maddelerin hareketi gibi görür ve bu nedenle onun geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar; çünkü hiçbir dayatmaya izin vermez, özü gereği eleştirel ve devrimcidir. [26]





[1] Trotsky, In Defense of Marxism, s.66. [Marksizmi Savunurken, Kardelen Y., 1992, s.85]

[2] Marx, Capital, cilt 1, s.19. [Kapital, cilt 1, Sol Y., 1986, s.28]

[3] David Bohm, Causality and Chance in Modern Physics (Modern Fizikte Nedensellik ve Tesadüf), s.1.

[4] R. P. Feynman, Lectures on Physics (Fizik Dersleri), 1. bölüm, s.8.

[5] Aristoteles, Metaphysics, s.9. [Metafizik, s.243]

[6] Engels, Dialectics of Nature, s.92. [Doğanın Diyalektiği, Sol Y., Ekim 1991, s.81]

* Elektron: Bir birimlik negatif yüke sahip elementer parçacıklar. Tüm atomların bileşenidirler.

* Nötron ve proton: Atomun çekirdeğini oluşturan ve genel olarak nükleon da denilen iki parçacık.

* Kıyas: Sonuç çıkarma öğretisi, Aristoteles tarafından formüle edilen, tarihsel olarak ilk mantıksal tümdengelim sistemi. Her kıyas üç önermeden oluşur: iki öncül önerme ve bir sonuç önermesi.

[7] Trotsky, In Defense of Marxism, s.106-7. [Marksizmi Savunurken, s.119-120]

* Düğümler (Nodlar): Bir dalga katarında dalga genliğinin sıfır olduğu noktalar. Hegel’de düğümlü ölçü çizgisi, çizginin ani sıçramalarla kesildiği ve bu nedenle nitel değişime delâlet eden şeydi.

[8] M. Waldrop, Complexity (Karmaşıklık), s.82.

* DNA: RNA virüsleri hariç, tüm organizmalarda genetik bilgiyi taşıyan molekül.

[9] Engels, Dialectics of Nature, s.90-91. [Doğanın Diyalektiği, s.79-80]

[10] Engels, Anti-Dühring, s.162. [Anti-Dühring, Sol Y., Mart 1977, s.221]

[11] J. Gleick, Chaos, Making a New Science, s.127. [Kaos, Yeni Bir Bilim Teorisi, TÜBİTAK Y., Mart 1997, s.149]

* Tedricilik: Tüm evrimsel değişimin, atlamalar ve sıçramalarla değil yavaş yavaş geliştiğini ileri süren teori.

[12] M. Waldrop, Complexity, s.65.

[13] D. Bohm, Causality and Chance in Modern Physics, s.x.

* Aminoasitler: Hem amin hem de karbonlu asit gruplarını içeren kimyasal bileşikler. Aminoasit molekülleri protein molekülü oluşturmak üzere birleşirler ve bu nedenle canlı maddenin temel bir bileşenidirler.

[14] Engels, Anti-Dühring, s.163. [Anti-Dühring, s.223]

* Determinizm: Tüm süreçlerin, belli nedenler ve doğa yasaları tarafından önceden belirlendiği ve bu nedenle de öngörülebileceği inancı. Biyolojik determinizm ve mekanik determinizm bu öncülün iki çeşididir. İndeterminizm, bu düşüncenin tam tersidir: olayların yasaların değil salt tesadüflerin hükmü altında olduğu inancı.

[15] I. Stewart, Does God Play Dice? (Tanrı Zar Atar Mı?) s.22.

[16] R. P. Feynman, Lectures on Physics, 2. bölüm, s.5.

[17] Engels, Dialectics of Nature, s.345-6. [Doğanın Diyalektiği, s.286-7]

[18] Hegel, Science of Logic, cilt 1, s.258.

[19] B. Hoffmann, The Strange Story of the Quantum (Kuantumun Tuhaf Hikâyesi), s.159.

* Pozitron: Elektronun karşıt-parçacığı, elektronla aynı kütleye fakat pozitif bir yüke sahip parçacık.

** Foton: Elektromanyetik ışıma birimi ya da “paketi”.

*** Kuark: Parçacık fiziğinde bu atomaltı parçacıkların, hadronlar olarak bilinen elementer parçacıkların bileşenleri olduğuna inanılır. Beş ya da muhtemelen altı farklı çeşidinin varolduğu düşünülür, ama her geçen gün yeni keşifler yapılmaktadır.

[20] Engels, Dialectics of Nature, s.96. [Doğanın Diyalektiği, s.84-5]

[21] Engels, Dialectics of Nature, s.95-6 ve 110. [Doğanın Diyalektiği, s.84 ve 95]

[22] Engels, Dialectics of Nature, s.108 ve 107. [Doğanın Diyalektiği, s.93 ve 92]

[23] Hegel, Phenomenology of Mind, s.68. [Tinin Görüngübilimi, İdea Y., 1986, s.21-22]

[24] Lenin, Collected Works, cilt 38, s.319, bundan sonra LCW olarak anılacak. [bkz. Felsefe Defterleri, Sosyal Y., Mart 1976, s.266]

[25] Marx ve Engels, Selected Works, cilt 1, s.502, bundan sonra MESW olarak anılacak. [Seçme Yapıtlar, cilt 1, Sol Y., Aralık 1976, s.607-8]

* Metafizik: Bu sözcüğün iki tanımı vardır: Biri Marx ve Engels tarafından kullanılan şekli ve diğeri de daha geleneksel kullanımı. Marksist terminolojide, metafizik, şeylerin nihai ve değişmez, birbirlerinden bağımsız olduğunu savunan ve içsel çelişkilerin doğanın ve toplumun gelişiminin temel kaynağı olduğunu reddeden, doğayı, durgun, değişmez ve donmuş olarak ele alan bir yöntemdir. Her şey diğerlerinden ayrı olarak incelenebilir. Günümüzde, indirgemecilik sözcüğü metafizik yerine sıklıkla kullanılır olmuştur.

Daha geleneksel felsefi tanım Aristoteles’ten gelir. O bu sözcüğü, doğanın gözlenişine karşıt olarak, evrensel kavramlarla ilgilenen felsefe dalı olarak kullanır (Yunancada, “meta ta physika”, “fizikten sonra gelen” anlamına gelir). Sonraları, bu sözcük soyut idealist spekülasyonun eşanlamlısı haline geldi.

[26] Marx, Capital, cilt 1, s.19-20. [Kapital, cilt 1, Sol Y., 1986, s.28-9]