- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
Gürcistan’ın 8 Ağustosta Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan süreç, emperyalist savaş coğrafyasının Ortadoğu’yla sınırlı kalmayacağı ve yayılma eğiliminde olduğu yolundaki görüşlerimizi bir kez daha ve acı bir şekilde doğruladı. Beş gün süren çatışmalar şimdilik tarafların ateşkes ilan etmesiyle durmuş olsa da, Kafkas cephesinde savaşın sona erdiğini söylemek için henüz çok erken. Ateşkes pamuk ipliğine bağlı ve önümüzdeki dönemde Kafkasya’nın giderek Balkanlaşacağına kesin gözüyle bakabiliriz.
Kimilerine göre dünyaca ünlü bir şair, kimilerince “kartpostal şairi” ve kimilerince de aşklarıyla, sevdalarıyla ünlü bir şairdir Nazım Hikmet. Oysa Nazım Hikmet’i Nazım Hikmet yapan dahiyane yetenekte bir komünist şair olmasıdır. Yaşamında da ölümünden sonra olduğu gibi bazen yere göğe sığdırılamamış bazen de yerin dibine batırılmıştır. Ama kim ne derse desin Nazım Hikmet eşsiz bir komünist şair olarak yüreklerimizde yaşayacaktır. Bu yazı, onun hatırasını ve ortak davamız olan komünist bir dünya yaratma mücadelesindeki önemli yerini anmak amacıyla yazılmıştır.
NATO zirvesinin de gösterdiği gibi, paylaşım kavgası kızıştıkça gerilimler artmakta ve her yeni paylaşım alanı yeni çatışmalara sebep olmaktadır. Emperyalistlerin dünyayı kendi kanlı emellerine göre şekillendirme çabaları, "demokrasi" ve "özgürlük" getireceklerini söyledikleri bu bölgelere gerçekte daha fazla acı ve sefaletin yerleşmesi demektir. Emperyalistlerin ve onların yardakçılarının yaptıkları yeni ve daha büyük sorunların ortaya çıkmasından başka bir işe yaramamıştır ve yaramayacaktır.
Tarihteki bütün sınıflı toplumlarda eğitim, egemen sınıfın ideolojisinin yeniden üretiminin ve topluma yayılmasının, kabul ettirilmesinin bir aracı olarak işlev görmüştür. Egemen sınıflar, hegemon konumlarını koruyabilmek ve bireyleri üretim ilişkilerine uygun olarak yetiştirmek için eğitimi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Bu bağlamda eğitim, egemen sınıfların ideolojik araçlarından biridir. Kapitalist toplumda da eğitimin anlamı farklı değildir, ancak kendisinden önceki toplumlara göre çok daha karmaşık bir işleve ve işleyişe sahiptir. Kapitalizm için eğitim, bir yandan burjuva sınıfın toplum üzerindeki egemenliğini sürdürebilmesinin bir aracı ve eğitim kurumları da burjuva ideolojisinin üretildiği ve yayıldığı yerlerken, diğer yandan da sermayenin hizmetine sunulmak üzere nitelikli işgücünün yetiştirildiği, kapitalistler sınıfı için meta üretiminin yapıldığı kurumlardır.
Devrimci proletaryanın unutulmaz önderi ve öğretmeni Lenin, 2 Ekim 1920’de, sosyalizmin kurucusu olacaklarını söylediği Sovyetler Cumhuriyeti’nin gençlerine hitaben yaptığı konuşmada, onlara görevlerini şöyle özetliyordu; “öğrenin, … ancak insanlığın yarattığı tüm hazinelerin bilgisiyle kafanızı zenginleştirdiğiniz zaman, komünist olabilirsiniz.” Ancak aradan geçen 84 yılda çok şey değişti, sosyalizm kurulamadığı gibi, sosyalizm mücadelesinde proletaryaya yol gösterecek olan Marksizm de tahrif edildi. Marksizmin yerini ya burjuva ideolojisi ya da Stalinizm, reformizm türünden Marksizm dışı ideolojiler aldı.
ABD emperyalizmi Ortadoğu’da henüz istediği ölçüde istikrarı sağlayamamıştır, ama en azından bu bölgeyi tüm dünyanın gözünde kendi nüfuz alanı olarak tescil etmeyi başarmıştır. Ancak ABD emperyalizminin politikaları Ortadoğu ile sınırlı olmadığı ve hatta paylaşım kavgasının cereyan ettiği asıl coğrafyanın Avrasya olduğu hatırlanırsa, Irak işgali üzerinden Ortadoğu’da elde ettiği kısmi başarı, dünya ölçeğinde yaşanan emperyalist kapışmanın sonuçlanması için yeterli değildir. ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki kısmi-geçici başarısı, onun emperyalist piramidin tepesindekini yerini biraz daha sağlamlaştırmasını sağlamış, fakat aynı zamanda diğer emperyalist güçlerle arasındaki çekişmeyi de kızıştırmıştır. ABD emperyalizminin aktif, müdahaleci ve son derece saldırgan politikası sayesinde ilerleme kaydetmesi, diğer rakiplerinin de onunla aynı metotları kullanmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Böylece de emperyalist güçler arasındaki kapışma hem daha geniş bir coğrafyaya yayılma eğilimi göstermekte hem de artık mazide kalan “barışçıl” dönemin politikaları bir bütün olarak yerini saldırgan tutumlara terk etmektedir.
Burjuvazinin öğrenci gençliğe dönük ideolojik bombardımanının en güçlü panzehiri öğrenci hareketinin başta eğitim emekçileri olmak üzere işçi sınıfıyla el ele vermesidir. Tarih bize güçlü bir sınıf hareketinin varolmadığı koşullarda devrimci bir öğrenci hareketinin de oluşamayacağını göstermiştir. Bugün kavranması gereken en önemli nokta budur. Bu gerçekliği kavrayamayıp sınıf mücadelesinden bağımsız bir öğrenci hareketi düşlemek gibi hoş ama boş hayaller peşinde koşanlar, eninde sonunda ya burjuva liberalizmine teslim olurlar ya da gittikçe marjinalleşmeyle yüzyüze kalırlar. O halde burjuva eğitim sistemine ve onun en gerici ifadesi olan YÖK'e karşı verilecek mücadelenin bağımsızlaştırılmak bir yana öncelikle işçi sınıfının mücadelesiyle bağlarının kurulması gerekiyor.
İşçi sınıfı bugün örgütsüz ve dağınık durumdadır. İşçi sınıfına önderlik etme yeteneğindeki devrimci bir siyasal örgütlülüğün henüz ortada bulunmadığı, sınıfın sendikal örgütlerinin ise sendikal bürokrasinin boyunduruğu altında felçleştirilmiş olduğu bir durumda, işçi sınıfının en ölümcül saldırılara karşı bile anlamlı bir direniş mevzisi oluşturması mümkün gözükmüyor. Yine de, mevcut saldırıya karşı nasıl bir direniş hattının örülmesi gerektiği, bu direniş hattının hangi argümanlarla inşa edileceği sorunu öneminden bir şey kaybetmiyor. Yasaya karşı çıkmak adına, burjuva ideolojisinin şu ya da bu argümanını ileri sürerek, sendika bürokrasisinin bir kesimini harekete geçirmeye çalışmak belki kısa vadede sonuç verebilir, ancak bu olsa olsa burjuva ideolojisinin ve en başta da milliyetçiliğin ve devletçiliğin sınıfın geniş kitleleri arasında daha derin ve sağlam kökler salmasıyla sonuçlanacaktır.
Sendikalar işçi sınıfının birer silahıdırlar. Bu silah bugün paslı, mekanizması bozuk ve uzun süre kullanılmamaktan dolayı işe yaramaz haldedir. Hatta çoğu zaman işçi sınıfı bu silahı kullanmasını da bilmediğinden, burjuvazi tarafından bizzat kendisine karşı kullanılmaktadır. Ama bu durum onun bir silah olduğu ve hatta işçi sınıfının elinde bir silah olduğu gerçeğini değiştirmez. Yapılması gereken, bu silahı temizleyerek işler hale getirmek ve burjuvaziye doğrultmaktır. Ne var ki işçilerin çoğunluğu henüz bu bilinçten yoksun durumdadırlar. Dolayısıyla sendikalarda uzun soluklu, ciddi bir çalışma yürütülmeden, kaybedilmiş mevzilerin tekrar kazanılması mümkün olmayacaktır. Yapılması gereken, işçi sınıfına ve onun ideolojisine yakışır tarzda politikaların, militan bir sınıf sendikacılığı anlayışının savunulması ve örgütlenmesidir.
Türkiye işçi sınıfına düşen görev; kendi içinde burjuvazinin sağdan ve soldan pompaladığı milliyetçi ideolojiye karşı koymak, aynı zamanda da bölgedeki ezilen halkların ve işçi sınıfının özgürlük mücadelesine sahip çıkmaktır. Burjuvazinin “ulusal onuru”nu kurtarmak işçi sınıfına düşmez. İşçiler, burjuva devletinin özel timlerinin başına geçirilen çuvallarda kendi onurlarının çiğnendiğini düşündüğü sürece, burjuvazi kendi ulusundan işçilerin başına da daha nice çoraplar örecektir. İşçi sınıfına düşen görev, milliyetçiliğiyle, ulus-devletiyle, ulusal onuru ya da onursuzluğuyla birlikte burjuvaziyi ve onunla birlikte kapitalizmi tarihin çöplüğüne yollamaktır.
Şu anda Irak sınırları içinde bir Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkan kesimler açısından temel sorun, Türkiye sınırları içindeki Kürt nüfusun yoğunluğu ve Kürt hareketidir. Bu nedenle de Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumu bu kesimlerin en büyük korkusudur. Irak savaşının TC’yi ilgilendiren asli yönü de budur. ... Burjuvazinin Kürt devleti olgusuna karşı çıkmasının ikinci nedeni ise Irak savaşının yarattığı fırsatı değerlendirerek, Musul-Kerkük hattındaki petrolden pay almak ve böylece elde edeceği ekonomik avantajla Ortadoğu ve Kafkaslarda ABD emperyalizminin şemsiyesi altında bir alt-emperyalist güç olma arzusudur.
İşçi sınıfı dünyanın her yerinde, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanan kapitalist sistemi ortadan kaldırmadıkça, sömürüden ve baskılardan kurtulmak mümkün değildir. Aynı şekilde, toplumun diğer ezilen kesimlerinin kurtuluşu da işçi sınıfının zaferine bağlıdır. Şurası çok açık ki, Amerikan emperyalizminin arka bahçesinde gerçekleşecek muzaffer bir devrim, kısa sürede tüm kıtayı saracaktır. Daha da önemlisi, dünyanın hemen her yerinde devrimci mücadeleyi yükseltecek bir enternasyonalist önderliğin olması durumunda, Latin Amerika’dan yayılacak devrim ateşi dünya devriminin yangınını tutuşturacaktır.
Emperyalist savaşlar içinde bulunduğumuz çağın kaçınılmaz olgularıdır. Bu savaşlar, emperyalizmin barbar doğasının ve yıkıcı özelliklerinin açığa çıkmasını sağlarlar ve varolan çelişkilerini daha da keskinleştirirler...
Şişecam patronunun açıkladığı kapatma kararına karşı, Paşabahçe Cam işçileri fabrikayı 16 gündür işgal altında tutuyorlar. Kapatma kararına karşın direnişi sürdürmekte olan işçilerin aileleri de fabrika önünde bekleyişlerini sürdürüyorlar. Kristal-İş sendikasına üye olan 875 işçinin işgal ettiği fabrika tamamen polis ablukası altına alınmış olduğundan, sendikaların, siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin ziyaretleri de sürekli olarak engelleniyor. Bir devlet yetkilisinin de itiraf ettiği gibi, sermayenin korkusu direnişin “toplumsal patlamaya” yol açmasıdır.