Masallarda güzel yoksul kızlar prenslerini bulup sınıf atlayıp arkalarına bile bakmadan saraya doğru giderken, geride kalan çaresizler için de masallar vardır: Kibritçi kız masalı! Ona da mücadele nasip edilmemiştir. Ancak ölüm onu kurtarabilir. “Eğer çok yoksulsan debelenme, ‘çaresi yok’ diye düşünüyorsan işte sana çare: Öldür kendini, sen de kurtul ben de kurtulayım” der masalcı, yani burjuvazi. “Yaktığın her kibrit tanesi senin umutlarındır, ama çok kısa sürelidir, asla sonsuza kadar kurtuluş yok senin için” der. “Bu yüzden acı çekmeye değmez. Kimse seni görmüyor. Bunda suçlu olan sensin.”
Kapitalizmin Amerika kıtasını fethedişi, acımasızlığı ve vahşiliği, toplumcu yazarların romanlarında da anlatılır. İşte bu romanlardan biri de Chicago Mezbahaları. Amerika’da yaşanan hızlı tekelleşme süreci, sömürünün yoğunlaşması, büyük kitleler halinde toprağından kopartılmış insanların işçileşmesi sırasında yaşanan trajediler, insan aklının alamayacağı yokluk ve acılar, Upton Sinclair’in Chicago Mezbahaları adlı romanının satırlarından ruhunuza doğru içinizi de acıtarak yol alıyor.
Tam 27 yıl önce, 6 Kasım 1981’de, 12 Eylül cuntası tarafından üniversitelerde de faşist rejimin ihtiyaç duyduğu tipte bir düzen kurulmuştu. 12 Eylül faşizminin kalıntısı olan YÖK’ü protesto etmek için, Genç-Sen, 9 Kasımda Ankara’da bir yürüyüş düzenledi.
Ankara’da YÖK’ü protesto etmek için 6 Kasım Perşembe günü saat 15.30’da Sakarya Caddesi’nden başlayıp Yüksel Caddesi’nde sona eren bir eylem yapıldı. Polislerin yoğun önlemler aldığı eyleme, yaklaşık 250 öğrenci katıldı.
YÖK’ün kuruluşunun 27. yılında, Uludağ Üniversitesi öğrencileri YÖK’ü protesto ettiler. Eylem sırasında ÖKM’nin önü güvenlik görevlileri ve jandarma tarafından kapatıldı.
Beyazıt Meydanı’nda her yılın 6 Kasımında olduğu gibi bu yıl da YÖK protesto edildi. 12 Eylül faşist darbesini takiben inşa edilen YÖK, kurulduğu ilk günden itibaren, üniversite gençliğini ve akademisyenleri hizaya getirme operasyonuna girişti.
Meksika’nın başkenti Mexico City’de binlerce kişi, Tlatelolco katliamını protesto etmek ve bu katliamda yaşamını yitirenleri anmak için bir yürüyüş gerçekleştirdi. 2 Ekim 1968’de, Tlatelolco (Üç Kültür) Meydanında toplanan işçilere ve öğrencilere askerlerin ateş açması sonucu 44 kişi katledilmişti.
Yeni bir eğitim yılı, tüm zorluklarına rağmen başladı. Her yaştan öğrenci, çantasına sığdırabileceği umutları sırtlayıp koşuyor taş yapılara. Okulların açılmasıyla beraber tüm medyada istatistiksel veriler sıralanıyor. Sıralanıyor sıralanmasına ama kelimeler titizlikle seçiliyor.
Yeni devlet başkanı Raul Castro’nun (Fidel’in kardeşi) geçtiğimiz Temmuz ayında Küba parlamentosunda açıkladığı son kararlar, gerek burjuva basının gerekse sosyalist basının dikkatlerinin bir kez daha bu ülkeye çevrilmesine yol açtı. “Küba kapitalizme geri mi dönüyor” sorularını yeniden alevlendiren söz konusu kararlar, egemen bürokrasinin Küba’nın içinde bulunduğu duruma yönelik tespitlerinin yanı sıra sözde çözüm önerilerini de içeriyordu.
İşçi emekçi kitleler 1 Eylüllerde barış talepleriyle alanları doldurmayı sürdürürken, emperyalist güçler geçmişte olduğu gibi bugün de tüm dünya halklarına acıyı, savaşı yaşatmaya devam ediyorlar. Ve bildiğimiz tek bir şey var. Kapitalist sistem yıkılmadıkça dünyaya barış değil, emperyalist çıkar savaşları hâkim olmaya devam edecek!
Futbol, egemenler tarafından politik bir araç olarak kullanılmaktadır. TC’nin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Türk milli takımının Avrupa kupasında yarı finale yükselmesi sonrasında “böyle bir galibiyete ihtiyacımız vardı” sözünü de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Şu günlerde milyonlarca genç ÖSS’nin ardından büyük bir heyecanla sınav sonuçlarını bekliyor. Açıklanan sonuçlara göre sınava giren milyonlarca öğrenciden yalnızca küçük bir azınlık üniversite kapısından içeri girmeye hak kazanabilecek. ÖSS milyonlarca genç için hayatın bir dönüm noktası olarak görülmektedir. Çünkü bizlere ve özellikle kız çocuklarına, okursak hayatımızın kurtulacağı düşüncesi, gerek ailelerimiz tarafından gerekse de sistem tarafından dayatılmaktadır.
5 Mayıs 1818’de dünyaya gelen Marx 190 yaşına basmış durumda ve onun heybetli imgesi hâlâ capcanlı. Onun başlıca kurucusu olduğu dünya görüşü hâlâ bu dünyanın hâkim sınıflarını tedirgin etmeye devam ediyor.
Liseli öğrenciler 15 Haziranda yapılacak olan ÖSS’yi protesto etmek amacıyla 7 Haziranda Kadıköy’de bir eylem gerçekleştirdiler. “ÖSS Duvarını Yıkalım” pankartı ile yürüyen öğrencilere, az da olsa veliler ve öğretmenler de destek verdi. Eyleme çeşitli öğrenci örgütleri de katıldı.
Fransa’da sağcı hükümetin “eğitim reformu” adı altındaki saldırılarına karşı öğretmenlerin ve öğrencilerin yükselttikleri protestolar devam ediyor. Öğrenciler geçtiğimiz günlerde Paris’te iki büyük gösteri düzenlediler. 15 Nisandaki gösteriye 40 bin, 17 Nisandakine ise 30 bin öğrenci katıldı.
150 yıl önce Marx ve Engels, mum ışıkları altında o muazzam dehalarıyla bunun hayalini kurmuşlardı. Dehaları, insanlığa duydukları sevgi ve inanç onları yanıltmadı, bugün tüm öngörüleri doğrulanmış durumda. Bugün tüm bunlar çok büyük ölçüde mümkün. Bu olanakları hayata geçirebilmenin önündeki tek engel ise, onların 150 yıl önce saptadıkları gibi, kapitalist üretim ilişkileri.
Kapitalist düzen çürüdükçe toplumu da çürütüyor ve ürettiği çürümenin üzerini örtmek için insanları dört duvar arasına hapsediyor. Milyonlarca insan asgari ücretle çalışacak bir iş bulmak için bile aylarca hatta yıllarca beklemek zorunda kalıyor. İnsanlar açlığa mahkûm edildikçe, hırsızlık, kapkaç, fuhuş da doğal olarak artıyor. Tüm bunlara ek olarak, devletin muhalif gördüğü herkesi “etkisiz hale” getirmek üzere zindanlara tıkma çabası sonucunda, son bir yıl içinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 70 binden 93 bine çıktı.
ABD emperyalizminin 64 yıl önce Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarının yarattığı dehşetin yeni fotoğrafları yayınlandı. Katledilen, toplu mezarlara gömülen, vücutları kavrulan insanlar ve yerle bir olmuş şehir görüntüleri emperyalist savaşın o korkunç yüzünü tüm çıplaklığıyla açığa vuruyor. Bugün de başını ABD’nin çektiği emperyalist savaş tüm dünyaya yayılıyor.
Türkiye’deki en yakıcı siyasal sorun olan Kürt sorununun çözümü için temel şart, öncelikle inkâr, imha ve zorla asimilasyona dayalı geleneksel devlet siyasetine son verilmesi ve Kürt halkının ulusal-demokratik taleplerinin karşılanmasıdır.
AKP ve ordu arasındaki güç dengesinde yaşanan kaymalar ve oluşan yeni uzlaşma zemini üzerinde gerçekleşen Ergenekon operasyonuyla ıskartaya çıkarılacak yapılanma nihayetinde sınırlıdır ve başka türlü olması da beklenemez. Türkiye’nin çelişkileri, nispeten durmuş oturmuş Avrupa ülkelerinden çok daha keskindir ve bu coğrafyada başka türlüsü de olmayacaktır. Bu nedenle Türkiye’de hiçbir zaman, bıraktık kapitalizmde asla mümkün olmayan tam bir temizliği, Avrupa’daki Gladio temizliği tarzı bir operasyon dahi olamaz.
ikiyüzlü “özgürlükçü”lerin tersine, tutarlı demokratlar olarak Marksistler, demokratik hak ve özgürlükleri en gelişmiş biçimleriyle savunmalarının yanı sıra, insanların dinsel inançlarından ötürü kamusal haklarından mahrum edilmesine de karşı çıkarlar. Tüm demokratik sorunlarda olduğu gibi bu sorunda da Marksistlerin görevi, soruna gözlerini kapamak veya burjuvazinin şu ya da bu kesimine yedeklenmek değil, işçi sınıfının bağımsız örgütlülüğü temelinde hak ve özgürlükler mücadelesini yükseltmektir.