- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



DTP İstanbul il binası önünde bir araya gelen siyasi partiler ve işçi ve emek örgütleri, yaptıkları ortak basın açıklamasında, Kürt halkı ve DTP yöneticileri üzerindeki baskı ve şiddeti kınayıp, tutuklanan yöneticilerin derhal serbest bırakılmasını talep ettiler.
Son 25 yılın savaş tecrübesi açıkça göstermektedir ki, işçi sınıfı bu haksız savaşa dur deyip bir devrimci özgürlük rüzgârı estirmedikçe, Kürt sorununda kalıcı, hakiki bir çözümün gelme ihtimali yok gibidir. Elbette Türkiye’deki gerici burjuva rejim sıkıştıkça kimi tavizler verebilecektir. Ancak her seferinde bunların Kürt halkının özlemlerini gidermekten uzak, bölük pörçük kırıntılardan öteye gidemeyeceği ve yeniden aynı döngüye girileceği görülmektedir. O nedenle halklar arasındaki kardeşliğin yegâne sigortası konumundaki işçi sınıfına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Sınıf bilinçli işçiler bu kavrayışla hareket etmeli ve şovenist zehrin işçileri etkilememesi için azimle çaba harcamalıdırlar.
Rum ve Türk işçi-emekçi kitleler birleşik ve bağımsız bir Kıbrıs’tan yana olmalarına karşın, bağımsız sınıf çizgisini egemen kılacak bir örgütlülüğe sahip değiller. Bu nedenle, yabancı güçlerin boyunduruğuna karşı duydukları öfke ve ihtilafın çözülmesi yönünde verdikleri mücadele Talat ve Hristofyas’ı aşamayarak onların burjuva siyasetine kan veriyor. Anlaşılması ve kavranması gerekiyor ki, Kıbrıs’ta bugünkü statükonun devam etmesi de, Türkiye’nin, Yunanistan’ın ve emperyalist güçlerin arzusu doğrultusunda varılacak olası bir çözüm de ada halklarının gerçek çıkarına değildir ve bu çözümler kalıcı olmayacaktır.
DTP’nin kapatılması davası karşısında ortak tutum sergileyen çeşitli siyasal parti, çevre ve dernekler, 15 Eylülde DTP İstanbul İl Merkezinde ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdiler.
İşçi emekçi kitleler 1 Eylüllerde barış talepleriyle alanları doldurmayı sürdürürken, emperyalist güçler geçmişte olduğu gibi bugün de tüm dünya halklarına acıyı, savaşı yaşatmaya devam ediyorlar. Ve bildiğimiz tek bir şey var. Kapitalist sistem yıkılmadıkça dünyaya barış değil, emperyalist çıkar savaşları hâkim olmaya devam edecek!
Dünyanın birçok ülkesinin alfabesinde Q, X, W harflerinin bulunduğu gibi, adında bu harfler bulunan dünyanın her ülkesinden insanlar da Türkiye’ye gelebiliyor. Hatta Türkiye’de bu harflerin olduğu şirket adları ve kurumlar da var. Ama isminde ”W” harfi bulunan Alman vatandaşı Welat Kürt olduğu için Türkiye’ye sokulmuyor.
Burjuva siyaset sahnesine asker-sivil bürokrasinin envai çeşit hükümet darbesi girişimleri damgasını vuradursun, kapalı kapılar ardında, Türkiye’nin en temel siyasal-demokratik sorunlarından biri olan Kürt sorununda ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Barış Meclisi’nin çağrısıyla Kadıköy Meydanında düzenlenen “Kürt Sorununa Demokratik Çözüm” mitingine yaklaşık 50 bin kişi katıldı.
Egemenlerin ve onların temsilcilerinin bugün “milli ve manevi heyecanın canlı tutulmasına” çok ihtiyacı var. Çünkü Ortadoğu’da, sermayedarların salyalarını akıtan, şeker yerine işçi ve emekçi kanı katılmış bir pasta var.
Van’ın Özalp ilçesinde bir kışla. Kışlanın gri renkli nizamiye kapısından tanklar, toplar, silahlı askerler aralıksız girip çıkıyor. Gri kapının üstünde kurşuni harflerle Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası yazıyor. Caddeden geçen her Kürt bu adı okuduğunda aklına “Şifre buyurmuş bir paşa” geliyor.
28 Nisanda Sakarya’da bir düğün salonunda etkinlik yapan DTP’lilere, ellerinde Türk bayraklarıyla faşist bir grup saldırmak istedi. Faşistler istedikleri gibi salonu basamadılar, fakat polisin onları dağıtmaması sayesinde DTP’lileri 6 saat boyunca salonda mahsur bırakmayı becerdiler.
Yaklaşık on yıldır Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun denetiminde olan ve Sırbistan’dan fiilen kopan Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti. ABD, İngiltere ve Fransa gibi emperyalist güçler ve Türkiye Kosova’nın bağımsızlığını tez zamanda tanıdılar. Böylece Balkanlar’da yeni bir ulus-devlet daha dünyaya gözlerini açmış oldu.
Dillerini yasaklamaktan zorunlu iskân politikalarına, katliamlarla bastırılan isyanlardan beyin yıkamaya, gerici aşiretlerle işbirliğinden dini kullanmaya kadar tüm yollar denendi. Binlerce köyün boşaltılmasından, 40 bin insanın öldüğü kirli savaşa kadar her tür yöntem meşru görüldü. Ancak son 25 yılda gelişen isyan hareketi, 2008 Newroz’unda dört parçaya bölünmüş Kürt coğrafyasında yaklaşık 4 milyon insanın sokaklara dökülerek kimliğini ve taleplerini dünyaya haykırdığı bir evreye ulaştı.
Korkunun ecele faydası yok, kan emici asalaklar! Kürt halkının haklı mücadelesi kazanana kadar devam edecek. Ve sizin sömürü düzeniniz elbet bir gün yerle bir olacak. Sizin cehenneme çevirdiğiniz Ortadoğu’ya ve bütün dünyaya barış işte o zaman gelecek.
Mart ayının 21’inde kutlanan Newroz bayramı, yıllarca boyunduruk altında ve kimliksiz yaşamak zorunda kalan Kürtlerin baskılara karşı verdiği mücadelenin simgesi haline gelmiş, 20 yılı aşkın bir süredir devam eden son ayaklanmayla birlikte sadece baharın gelişini değil, aynı zamanda Kürt ulusunun kurtuluş özleminin de körüklendiği bir güne dönüşmüştür.
Türkiye’deki en yakıcı siyasal sorun olan Kürt sorununun çözümü için temel şart, öncelikle inkâr, imha ve zorla asimilasyona dayalı geleneksel devlet siyasetine son verilmesi ve Kürt halkının ulusal-demokratik taleplerinin karşılanmasıdır.
Liberallerin yaydığı tüm hayallere rağmen, kapitalizm altında milliyetçi, ırkçı ve şoven ideolojilerin ortadan kalkmayacağı açıktır. Halkları birbirine düşüren bu zehrin tek panzehiri enternasyonalizmdir. İşçi sınıfı enternasyonalist bir bilinçle mücadeleye atılmadıkça, ulusal önyargıların ortadan kalktığı, halkların bir arada ve barış içerisinde yaşadığı bir dünyaya giden yolu açmak mümkün olmayacaktır.
Eylül ayının sonlarından bu yana Kürt sorununun bir kez daha ülke gündeminin merkezine oturduğu çalkantılı bir siyasal süreç yaşanıyor. Bu, çelişik görünümlü birçok hamlenin yapıldığı, enformasyon ve dezenformasyonun yoğun biçimde iç içe geçtiği, neyin gerçek neyin şaşırtmaca, neyin planlı hamle, neyin münferit hadise, neyin doğaçlama reaksiyon olduğunu anlamanın oldukça zor olduğu son derece karmaşık bir süreç.
Ekim ayının başından beri Türk medyası, tam anlamıyla savaş düzeni almış durumda. Şimdilerde, yine Genelkurmay’ın talimatıyla “kırmızı alarm” durumundan “sarı alarm” durumuna geçilmişse de, gazeteciler, muhabirler, haber spikerleri hâlâ teyakkuz halindeler.
2005 Newrozundan beri, özel harp teknikleri kullanılarak yürütülen psikolojik savaşla planlı bir biçimde yükseltilen militarizm, milliyetçilik ve şovenizm, toplumun belirli bir kesimini etkisi altına almış görünüyor.
21 Ekim gecesi Dağlıca’da yaşanan çatışmada 12 asker ölmüş ve 8 asker PKK tarafından esir alınmıştı. Genelkurmay “askerlerle irtibatımız kesildi” diyerek sözcük oyunlarıyla gerçekleri çarpıtmaya çalışırken, askerlerin esir düşmesi çeşitli tartışmalara neden oldu.
Türkiye’deki milliyetçi yükseliş geçici bir olgu değildir. Önümüzdeki süreçte, emperyalist savaşın genişlemesine bağlı olarak, gerek dünyada gerekse Türkiye’de milliyetçilik ve militarizm alabildiğine azdırılacaktır. Bu nedenle, içine girdiğimiz dönemde enternasyonalist komünistlerin ve öncü işçilerin görevleri daha da ağırlamış bulunuyor.
12 Eylül darbesi işçi sınıfı hareketine karşıydı ve onun örgütlerini ve devrimcileri ağır baskılarla sindirdi, ama Kürt halkının payına da bu baskılardan çok büyük ve acılı bir parça düştü. Özellikle Diyarbakır Cezaevi, 12 Eylül faşizminin Auschwitz’i işlevini görerek Kürt halkında derin yaralar açtı. Tam on yıl boyunca on bini aşkın insan bu zindandan geçti.
Ortadoğu halklarının genelinde yaygın olarak bulunan ABD-İsrail karşıtlığı, bu emperyalist ve işgalci güçlere karşı savaşanlara sempati duyulmasını da beraberinde getiriyor. Ortadoğu’nun yoksul ve ezilen halkları, ABD emperyalizminin ve katil İsrail devletinin politikaları yüzünden acılarının kat be kat arttığının farkındalar. Farkında olmadıkları ise, ABD ve İsrail’e karşı savaşan İslamcı grupların ya da burjuva iktidarların, onların acılarını dindirecek niyete ve niteliğe sahip olmadıklarıdır.
27 Nisan’daki birinci muhtırayla başlayan süreç, 8 Haziran’daki ikinci muhtırayla devam ediyor. Gün geçmiyor ki, burjuvazinin iki kesimi arasındaki iktidar mücadelesinde kapitalist düzenin pisliklerini açığa vuran yeni olaylar yaşanmasın, yeni belgeler ortaya saçılmasın, yeni psikolojik savaş teknikleri ifşa olmasın.
Burjuva iktidar bloğu içindeki çatışma, yalnızca burjuva iktidar aygıtının hangi kurumunun kimin denetiminde olacağı sorununda değil, Türkiye’nin iç ve dış politik sorunlarının çoğunda da kendisini açığa vuruyor. AB sorunundan Kıbrıs sorununa, son zamanlarda yeniden canlanan Ermeni sorunundan artık kangren haline gelmiş Kürt sorununa kadar birçok ciddi sorunda bu kapışmanın tarafları kimi zaman nüanslarla kimi zaman da daha köklü yaklaşım farklılıklarıyla kendilerini belli ediyorlar. Bu sorunlar içerisinde en önemlisi, hiç kuşku yok ki, Kürt sorunudur.
ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle birlikte, Türk burjuvazisinin statükocu-devletçi kesimi, Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin savaş sebebi sayılacağını açıklayarak “kırmızı çizgilerini” bir kez daha belirtik hale getirmişti. Türk egemen sınıfı, o günden bu yana, Irak’ta zaten uzun süredir yol almakta olan Kürt devletleşmesinin önüne geçmek, süreci mümkünse durdurmak, değilse alabildiğine sekteye uğratarak yavaşlatmak için elinden geleni yaptı.
Hrant Dink’in katledilmesinin ardından burjuva medyanın önemli bir bölümü bu kalleş suikastı lanetleyen bir görüntü sundu. En gerici burjuva kesimler bile bu genel atmosferin basıncıyla seslerini kesip, Dink’in arkasından timsah gözyaşlarını esirgemediler. Başlangıçta faşist MHP ve BBP gibi partiler bile, bu cinayetle aralarına bir çizgi çekmeye ve kendilerini cinayeti işleyenlerden ayrı tutmaya, onlarla bir ilişkileri yokmuş gibi göstermeye çabaladılar. Ne var ki, Hrant Dink’in cenaze töreninin içeriği ve kitleselliği, pek çok burjuva kesimin tahammül sınırlarını zorlayacak cinstendi. Cenazenin ardından statükocu, gerici ve faşist çevrelerin karşı saldırıya geçmesiyle atmosfer bir anda değişiverdi.
Egemenler kanlı hesapları için, bir demokrat Ermeni aydını olan Hrant Dink’i kahpece kurban ettiler. Onun yerde kanlar içinde yatan cansız bedeninde, 90 yıl önce bu topraklarda yaşanan o hayasız kırımdan uğursuz bir esintiyi görmemek mümkün değil. İlk birkaç gün içinde beklenmedik biçimde patlayan anti-şovenist öfke karşısında gerileyen ve alttan almak zorunda kalan Türk gericiliği, cenazenin etkisi soğumaya başlar başlamaz salyalarını döke saça bir rövanş kampanyası başlatmıştır. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı tam da Büyük Türk şovenizminin bam teline bastığı için bu gerici hezeyana yol açmıştır.
Emperyalist savaşın her geçen gün daha patlamalı bir şekilde yayılmaya başladığı bugünlerde, gerçek komünistlerin en önemli görevlerinden biri de, milliyetçi sahtekarlığa, şovenizme, çeşitli kılıklara bürünen emperyal heveslere karşı amansızca mücadele etmektir. Milliyetçiliğe verilen en ufak bir primin, böylesi tayin edici anlarda kudurgan bir şovenizmi beslemek anlamına geleceği unutulmamalı.
On yıllardır savaşsız, kansız geçecek barış dolu günlere duydukları özlemle yaşayan Filistin halkının ve diğer Ortadoğu halklarının bu özlemlerine kavuşması, burjuvazinin egemenliğindeki bir Ortadoğu'da olanaksızdır. İşte tam da bu nedenledir ki, emperyalist senaryoların sahneye koyulmasında her gün yeni bir aşamayla karşı karşıya kaldığımız Ortadoğu'da, proleter devrim, bugün her zamankinden daha yakıcı ve daha hayati bir ihtiyaç olarak kendini dayatıyor. Ya burjuva önderliklerin egemenliği altında her gün yüzlerce insanın hayatını yitirdiği, sefalet tablosunun gittikçe daha da derinleştiği, kan gölüne dönmüş bir Ortadoğu, ya da işçi ve emekçilerin yürütecekleri devrimci bir mücadeleyle, demokratik temellerde ve gönüllü birlik temelinde kuracakları bir Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonu!