- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



İster yaşadığımız topraklarda ister başka ülkelerde olsun, bir bütün olarak dünya kapitalizmine karşı savaşmak zorunda olan işçi sınıfı, kendisini ulusal çitler içinde tutmaya çalışan burjuvaziyi devirip iktidarı fethederek, dünya sosyalist devrimi yolunda önemli bir adım atmış olacaktır. Bu yüzdendir ki, devrimi ilerleterek büyütmeyi ve tüm ulusal çitleri yıkarak kapitalizmi dünya üzerinden silmeyi hedefleyen devrimci proletaryanın şiarı, “bağımsız bir ülke” değil, tüm insanlığın birbirine kardeşçe bağlanıp kenetlendiği sosyalist bir dünya olmalıdır.
Anti-emperyalizmi şu ya da bu emperyalist ülkeye yahut o ülkenin politikalarına karşı çıkmak olarak kavrayan dünya sosyalist hareketinin bir bölümü, Irak’ta ve Afganistan’da ABD karşıtlığı üzerinden yükselen direnişi tez zamanda anti-emperyalizm ilan etmişti. Öyle gözüküyor ki, solun anti-emperyalist olarak değerlendirdiklerinin sayısı artmaktadır. Nitekim Hamas, Hizbullah ve genel olarak İslamcı güçler de anti-emperyalist ilan edildiler ve selamlandılar. Onlara göre emperyalizm karşıtı cephe genişliyor ve “ezilen halkların anti-emperyalist cephesi”(!) mümkün hale geliyor. Oysa Hizbullah, Hamas ve genel olarak İslamcı güçlerin sözde emperyalizm karşıtlığı anti-Amerikancılık ya da anti-Batıcılıktan öte bir anlam ifade etmiyor.
Dünya sosyalist basını şöyle bir incelendiğinde görülecektir ki büyük bir çoğunluğu Latin Amerika’da “devrim”den ve “21.yüzyılın sosyalizmi”nden söz etmektedir. Özellikle Venezuela üzerine kitaplar yayınlanıyor, dergiler Latin Amerika’yı dosya konusu yapıyor, edebiyat dergileri “devrimin” kültürel dönüşümlerinden söz ediyor, “devrimi” anlamak üzere kıtaya geziler düzenleniyor ve konferanslar veriliyor. Kısacası dünya sosyalist hareketinin büyük çoğunluğu ortada bir proleter devrim ve bir işçi iktidarı olmamasına karşın kendini “devrim”e kaptırmış bulunuyor!
Son yıllarda özellikle Latin Amerika’da sınıf mücadelesi giderek yükseliyor ve buna paralel olarak sosyalizm fikri de belli bir sempati kazanmaya başlıyor. Tüm dünyanın çalkantılar içerisinde olduğu, ekonomik krizin bir türlü aşılamadığı, tüm kapitalist ülkelerde siyasetin temel taşlarının yerlerinden oynamaya başladığı, emperyalist savaşların ve emperyalistler arasındaki hegemonya kavgasının kızıştığı bir dönemde sosyalizm düşüncesinin geniş emekçi kitleler nezdinde belli bir itibar kazanmaya başlaması, ilk bakışta kuşkusuz çok önemli ve sevindirici bir gelişme olarak görünüyor. Ancak, biraz daha yakından bakıldığında, bu sürecin aslında kendi içinde çok ciddi tehlikeleri barındırdığını da görmek zor değil.
Avrupa Birliği sorununda son yıllarda oldukça yoğun bir tartışma yaşandı. Ancak bu önemli konuda özellikle Türkiye'deki sol çevrelerin sağlam ve bütünlüklü bir Marksist perspektif sunabildiklerini söylemek zor. Elif Çağlı'nın üç bölümlük broşürü, bu boşluğu doldurmayı ve Marksist perspektifi ortaya koymayı amaçlıyor. Birinci bölüm Avrupa Birleşik Devletleri mi?, ikinci bölüm Avrupa Birliği Gerçeği, üçüncü bölüm ise AB'nin Gerçek Niteliği Teşhir Edilmelidir başlığını taşıyor.
Kolonyalizmden Emperyalizme adlı bu çalışmasında Elif Çağlı, yıllarca Marksizmin tahrif edilmesine ve dolayısıyla proleter devrim mücadelesinin sekteye uğratılmasına yol açan yanlış emperyalizm kavrayışlarını ve bunların doğurduğu sonuçları irdeliyor. Emperyalizmin sömürgecilikle özdeşleştirilmesiyle başlayan bu çarpıtmanın, anti-emperyalist mücadeleyi nasıl kapitalist sisteme karşı proleter devrim mücadelesinden kopardığı ve salt bir "ulusal bağımsızlık" sorununa indirgediğini, "yeni sömürgecilik" türünden son derece yanlış teoriler doğurduğunu ve bunların ne tür sonuçlara yol açtığını gösteriyor.
Devrimcilik adına, emekçi yığınlara dönük saldırıların tek sorumlusu olarak IMF-DB gibi kuruluşları kapitalist bütünlüğünden kopartarak öne çıkartmak büyük bir yanıltmacadır. Ne Türkiye’deki krizin tek sorumlusu IMF’nin dayattığı iktisadi politikalardır ne de işçi sınıfına dönük saldırıların sorumlusu tek başına IMF-DB’dir. Krizin esas sorumlusu kapitalist düzenin bizzat kendisidir ve krizin faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışan da tekelci sermayenin ta kendisidir.
Sömürgeciliğin çöküşü emperyalizmin, yani mali sermayenin egemenlik sisteminin çöküşü anlamına gelmediği gibi, onun zayıflaması anlamına da gelmedi. Sömürgeciliğin çözüldüğü savaş sonrası dönemde kapitalizmin tarihinde eşi görülmemiş canlılıkta bir boom yaşamış olması belki de bunun en çarpıcı göstergesiydi. Hatta daha da ilginç olanı, bu boomun en temel motoru durumunda olan en güçlü ve en dinamik ülkelerin, sömürge geleneğinin gerçek taşıyıcıları olan İngiltere ve Fransa gibi emperyalist ülkeler değil, tam da sömürge sahibi olmayan ABD, Japonya ve Almanya gibi emperyalist ülkeler olmasıydı. Bu su götürmez olgular emperyalizmle sömürgeciliğin aynı şey olmadığını açıkça gözler önüne seriyordu.
ABD ve İngiliz emperyalist savaş makinaları Irak halkının üzerine tomahawk füzeleri yağdırırken, Türk burjuvazisinin kalemşorları tozu dumana katmış savaş güdüsüyle dizlerini dövüyorlardı. Çünkü burjuva meclisten savaş tezkeresi geçmemişti ve Türkiye savaşa resmen girmemişti. Günlerce kitlelerin bilincini esir aldılar ve ABD’nin yanında savaşa girdiğimizde neler kazanacağımızı ballandıra ballandıra anlattılar. Efendim, 24 milyar dolarlık bir kredi gelecek, ABD Türk üslerinde girişeceği inşaatlara dolar akıtacak, Türkiye Irak paylaşılırken masada olacak ve savaşın ganimetinden pay alacaktı. Bir düşünün, krizde olan Türkiye ekonomisi krizden çıkacak, milli gelirimiz artacak, yani her şey “çok güzel olacak”tı! Ama, işte olmadı.
Kapitalizmin devrimci yıkılışı ve işçi sınıfının iktidara gelmesi için bütün nesnel koşullar olgunlaşıyor. Önemli ülkelerin sadece birinde kazanılacak zafer dahi, bütün durumu dünya ölçeğinde, 1917 Kasımında dünyayı sarsan on günden çok daha etkili bir şekilde değiştirecektir. Eksik olan öznel faktördür: devrimci parti ve önderlik. Bu yüzden en acil görev, devrimci güçleri gerçek bir Marksist ve Leninist program temelinde dünya ölçeğinde inşa etmektir.
İmparatorluk, tam da her şeye gücünün yeter göründüğü bir zamanda adeta kendisini aşan ölçüde sağa sola uzanmış bir halde bulabilir. Roma imparatorluğunun ekonomik iflası, politik bölünmeyi ve çöküşü de beraberinde getirmişti. Aynısı 21. yüzyılın bu başlangıç döneminde Amerikan imparatorluğunun başına da gelebilir, tıpkı 20. yüzyılın başlarında İngiliz imparatorluğuna olduğu gibi. Şu anki durumla köleci Roma imparatorluğu arasındaki fark, dünyada Amerikan kapitalist imparatorluğunun yerine değişim için yeni bir örgütlenmeyi koyabilecek bir gücün olmasıdır: işçi sınıfı. Amerika’nın gerilemesi ve nihayetinde çöküşü, eğer işçi sınıfı başarırsa anarşi ve barbarlık anlamına gelmeyecektir.
Barış için pasifist iç çekişlerle emperyalist savaşa karşı mücadele vermek mümkün değildir. “İşçi sınıfını aldatma yollarından biri de pasifizm ve soyut barış propagandasıdır. Kapitalizm altında, özellikle de onun emperyalist aşamasında, savaşlar kaçınılmazdır.” Emperyalistler tarafından kararlaştırılan bir barış, ancak yeni bir savaştan önceki soluklanma dönemi olabilir. Yalnızca savaşa ve savaşı üreten emperyalizme karşı devrimci bir kitle mücadelesi, gerçek bir barış sağlayabilir. “Bir dizi devrim olmaksızın, sözde demokratik barış bir orta sınıf ütopyasıdır.” Pasifizmin uyuşturucu ve zayıflatıcı yanılsamalarına karşı mücadele, Lenin’in kuramındaki en önemli unsurdur. Lenin “kapitalizm altında apaçık bir ütopya olan silahsızlanma” talebini, özel bir düşmanlıkla reddeder.
"Bu kitap, birbirlerinden bağımsız olmakla birlikte ayrılmaz bir bütünlük oluşturan dört bölümden oluşmaktadır: Çalışmanın bütünü Komünist Enternasyonal’in temel sorunlarına adanmıştır ve Komünist Enternasyonal’in faaliyetlerinin bütün yönlerini, programını, strateji ve taktiklerini, örgütlenmesini ve önder kadrolarını kapsamaktadır. Öte yandan kitap, Sovyetler Birliği’nin hükümet partisi olan ve Komünist Enternasyonal’in başlıca partisi olarak her bakımdan belirleyici bir rol oynayan Sovyet Komünist Partisinin, Lenin’in hastalığı ve ölümüyle başlayan son dönemdeki iç hayatının bir eleştirisini de içermektedir. Böylelikle kitap, umuyorum ki, yeteri kadar uyumlu bir bütün oluşturmaktadır."(Lev Troçki)