- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



Dünyanın en çeşitli etnik bileşimine sahip coğrafyalarından birisidir Kafkaslar. Farklı dillere, dinlere ve etnik kökenlere sahip çok sayıda halk, bin yıllardır bu coğrafyada iç içe geçmiş bir şekilde yaşamaktadır. Ne var ki, halkların gönüllü birlikteliği temelinde muazzam bir kültürel zenginliğin ifadesi olacak ulusal çeşitlilik, kapitalist-emperyalist sistemde, en azgın çatışmaların, boğazlaşmaların ve düşmanlıkların kanlı yatağına dönüştürülmektedir.
Seçim sürecinde birçok kişinin umudu olan Obama sermayenin sözcüsüdür ve onların sözünden dışarıya çıkamaz. Bu sistemde başa kim geçerse geçsin burjuvazinin egemenliği sürer. Onlar savaşa devam derlerse devam edilir. Çözüm ise işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden geçmektedir.
Cezaevlerinde 12 Eylül dönemini aratmayan uygulamalar sürüyor. Cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlalleri her geçen gün daha da artıyor. Tutsaklara yönelik görüş yasakları, disiplin cezaları, tedavi engelleri, baskı ve saldırılar sistematik olarak devam ediyor.
19 Eylülde Kadıköy İskele Meydanında, DTP’nin “Ne Ergenekon Ne AKP, Çözüm Demokratik Cumhuriyet” sloganını öne çıkardığı ve çeşitli siyasi parti ve grupların katıldığı bir miting gerçekleştirildi. DTP dışındaki parti ve kurumların mitinge katılımı oldukça zayıftı.
Dünyayı etkisi altına alan kriz üzerine son günlerde birçok yazar, köşesinde enine boyuna bu konuyu tartışır oldu. “Kriz neden çıktı, önlem alınamaz mıydı, bundan sonra ne yapılması gerekiyor, krizden kimler sorumlu” üzerine yüzlerce satır yazdılar. Bu yazarlardan birisi de Taha Akyol’du.
Burjuva devletin, işçi sınıfına ve Kürt hareketine yönelik uygulamaları, gerçekte sınıfsal doğasından kaynaklanmaktadır. Varlığını sürdürdükçe de bu tür uygulamaların sonu gelmeyecektir. Demokrasi, kapitalist devlette, “Adalet Mülkün Temelidir” sözünün gerçekte ifade ettiği gibi, üretim araçlarının sahibi konumunda olan patronların çıkarlarını korumak için işler. İşçi sınıfı kapitalizme “DUR” diyene kadar da bu çark dönmeye devam eder.
TBMM’de sınır ötesi operasyonlara izin veren tezkerenin görüşüldüğü sırada, Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yapıldı. Çeşitli siyasi parti, çevre ve derneklerin katılımıyla gerçekleştirilen basın açıklamasında, Kürt halkına dönük inkâr ve imha politikalarının yeni bir aşaması olarak sınır ötesi operasyona izin veren tezkerenin 17 Ekim 2007’de de oy çokluğuyla TBMM’de kabul edildiği hatırlatıldı
Örgütlü ve politik bir işçi hareketinin olmaması ve bu sebeple kırılamamış olan genel kanıksama hali nedeniyle, yolsuzluk skandalları ciddi bir buhran yaratmamaktadır. Şüphesiz bunlar hükümetlerin yıpranmasının unsurlarından birini oluştursa da, AKP örneğinde çok net olduğu gibi kendi başına bunun etkisi sanıldığı kadar fazla değildir. Burjuva düzenin pisliklerinin ortaya saçılması, düzeni teşhir bakımından bol ve aleni olanaklar sunsa da, bu asla yeterli olmuyor. Sorun bir kez daha, örgütlü ve diri bir işçi hareketinin var olup olmadığına gelip dayanıyor. Dolayısıyla, işçi hareketinin devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltme sorunu olanca yakıcılığıyla önümüzde durmaya devam ediyor.
Bir ada ülkesi olan ve yoksulların çoğunluğu oluşturduğu Endonezya’da da, geçtiğimiz günlerde burjuvalar Ramazan dolayısıyla fitre vermeye niyetlenmişler. Ancak fitre ve zekâtların dağıtımı esnasında ortaya çıkan görüntüler inanılmazdı.
Komik değil mi? Sanki bilim kurgu filmlerinden çıkmış bir replik gibi. Ama öyle değil midir? Suç büyük oranda kenar mahalle emekçi çocukları tarafından işlenir. Amerika’da ise siyahlar tarafından. Zaten kalplerinin rengi derilerininkiyle bir değil midir? Doğu’nun bazı bölgelerinde iki yürek birbirleri için izinsiz çarparsa kan dökülür. Sanırım o bölgede de gen dizilişlerinde problemli insanlar var. Kuşaklar boyu devam ettiğine göre.
13 yıldır savaş suçlusu olarak aranan Radovan Karadziç 21 Temmuzda tutuklandı. Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmasına başlanan Karadziç, Bosna-Hersek’te 1991-1995 yılları arasında yaşanan savaş süresince yaklaşık 250 bin kişinin ölümündeki siyasi rolü ve en az iki milyon sivilin ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmalarına yol açan eylemler nedeniyle suçlanıyor.
Bizler işçi sınıfın bir üyesi olarak burjuva partilerin gerçekte sosyalist bir yol izleyemeyeceklerinin farkında olmalıyız. Sınıf hareketinin yükseldiği dönemlerde mecburen reformizme yönelen bu partiler, olağan dönemlerde reformlar için bile mücadele vermezler. Tıpkı bugün CHP’nin, Sosyalist Enternasyonalin ve daha nice sol geçinen burjuva partinin yaptığı gibi. İşçi sınıfının Bolşeviklerin inşa ettiği gibi bir devrimci partiye ve gerçek anlamda işçi sınıfının uluslararası birlikteliğini savunan ve örgütleyen bir enternasyonale ihtiyacı vardır.
Anayasa Mahkemesi sonunda rejimin “hakemi” sıfatıyla kararını verdi: AKP suçlu, ama kapatmıyoruz! Kararın içeriği ve çıkış şekli, egemen sınıf içi kavganın seyrinde gelinen aşamanın temel özelliklerini mükemmelen özetleyici nitelikte. Gerçekten de, hararetli bir mesai sonunda mahkeme adeta kuyumcu titizliğiyle formüle edilmiş bir hüküm açıkladı. Buna göre AKP yöneltilen suçlamalardan neredeyse oybirliğiyle suçlu bulunuyor, üstüne üstlük çoğunluk da kapatma yönünde oy kullanıyor (6’ya 5), ama kapatma için en az 7 oy gerektiğinden (“nitelikli çoğunluk”) parti kapatılmayarak para cezasına hükmediliyor. Burjuva siyasetinin ve burjuva hukukunun gerektiğinde ne denli rafine işlediğini gösteren tam bir ince işçilik.
Devletin Konut Edindirme Yardımı (KEY) adı altında işçi ve emekçilerden 1987-1995 yılları arasında 9 yıl boyunca yaptığı kesintilerin bu yıl geri öden(eme)mesi sırasında ortaya çıkanlar nasıl bir sistemde yaşadığımızı bir kez daha gösterdi. Toplam 8,5 milyon alacaklının büyük bir kısmı 1 ilâ 500 YTL arasında ödeme aldı. Listelerde adı olmayan binlerce insan var.
İşsizlik, düşük alım gücü ve ödeyemedikleri kredi borçlarının bindirdiği basınç altında ezilen, hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan, emeklilik denen bir olguyu çoktandır unutan, birbiri ardına çıkarılan faşizan yasalarla ve uygulamalarla kuşatılan milyonlarca Amerikalının öfke ve hoşnutsuzluğu alabildiğine artmış durumda. İşçi ve emekçilerin büyük çoğunluğu artık yeter diyor ve “değişim” istiyor. İşte tam da bu yüzden büyük sermayenin sahneye koyduğu seçim oyununun en önemli yanını “değişim” teması oluşturuyor. Baş aktörlüğü ise Demokrat başkan adayı Barack Obama yapıyor.
Gürcistan’ın 8 Ağustosta Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan süreç, emperyalist savaş coğrafyasının Ortadoğu’yla sınırlı kalmayacağı ve yayılma eğiliminde olduğu yolundaki görüşlerimizi bir kez daha ve acı bir şekilde doğruladı. Beş gün süren çatışmalar şimdilik tarafların ateşkes ilan etmesiyle durmuş olsa da, Kafkas cephesinde savaşın sona erdiğini söylemek için henüz çok erken. Ateşkes pamuk ipliğine bağlı ve önümüzdeki dönemde Kafkasya’nın giderek Balkanlaşacağına kesin gözüyle bakabiliriz.
CHP’nin kendini sol olarak satabilmesinin türlü nedenleri var. Bunlara aşağıda değineceğiz. Bunlardan biri de onun dünyadaki sosyal demokrat partilerin uluslararası birliğini temsil eden Sosyalist Enternasyonal’e üye olmasıdır. Ancak CHP’nin son yıllardaki siyaseti, onun zaten olmayan “sosyal demokrat” kimliğini artık iyice tartışılır hale getirmiştir. Bu tartışma bir yandan CHP içinden gitgide tasfiye olan sosyal demokrat unsurlar tarafından, bir yandan da genelde liberaller ve AKP medyası tarafından gündeme getiriliyor.
Yıllardır Türkiye’deki siyasal çekişmelerin ana eksenini belirleyen olgu, AB yanlısı burjuva kesimler ile sivil-asker bürokrasi arasındaki iktidar paylaşımına endeksli it dalaşıdır. Kimi süreçlerde durulmuş gibi görünen, kimi dönemlerde ise şiddetlenerek gündemi belirleyen bu çatışma, Ergenekon soruşturması ile farklı bir boyuta ulaştı.
Arjantin’de 1976 yılında gerçekleştirilen bir darbeyle iktidara gelen faşist askeri diktatörlük, 30 binden fazla insanı katletmişti. 1977 yılında Arjantin’in Plaza De Mayo meydanında bir araya gelen 14 kayıp annesi faşizme meydan okudular.
Kapitalizmde her şeyin bir alıcısı vardır, satacak bir şeyin olduğu sürece. Yaşamak için satacak bir şeyiniz kalmadıysa organlarınız ne güne duruyor?
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin gündemi yeni bir “tele-kulak” skandalıyla çalkalandı. Önce Anayasa Mahkemesi ikinci başkanının izlendiği ve dinlendiği iddiası ortaya atıldı. Hemen ardından, CHP genel sekreteri Önder Sav’ın, parti genel merkezindeki ofisinde eski Bolu valisi ile yaptığı görüşmenin bir gün sonra bütün detaylarıyla Vakit gazetesinde yayınlanması ise ortalığı bir anda karıştırdı. Bu olayın akabinde ardı ardına milletvekilleri, bakanlar, yüksek düzeydeki yargıçlar ve generaller, kendilerinin de dinlendiklerine dair beyanatlar vermeye başladılar.
Burjuvazinin her türlü propaganda kampanyasına rağmen bugün Türkiye de askerlik çağı gelmiş her 20 gençten biri askere gitmek istemiyor. Bu sayı her geçen gün daha da artıyor. Bülent Ersoy savaşa karşı olduğunu söyledi diye hemen hakkında “halkı askerlikten soğutma” iddiasıyla dava açıldı. Benzer açıklamalar yaptıkları için yüzlerce insan aynı kaderi paylaşmaya devam ediyor. Asker cenazelerinde timsah gözyaşları döküp, ölen askerlerin ana-babalarının koluna giren subaylar, onlardan farklı sesler çıkınca hemen muameleyi değiştiriyorlar.
Futbol, egemenler tarafından politik bir araç olarak kullanılmaktadır. TC’nin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Türk milli takımının Avrupa kupasında yarı finale yükselmesi sonrasında “böyle bir galibiyete ihtiyacımız vardı” sözünü de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Burjuvazinin iç kapışmasında görece bir yatışma yaşandığı kış aylarının ardından, Türkiye baharla birlikte it dalaşının da yeniden kızışmasına tanık oluyor. Üniversitelerde başörtüsünün yolunu açan anayasa düzenlemelerinin Anayasa Mahkemesine intikal ettirilmesi, bunu takiben AKP’ye kapatma davası açılması, ardından gelen Yargıtay muhtırası ve Mahkemenin türban düzenlemelerini iptal etmesi burjuva siyasetin kaynama noktasına ulaşmasına yol açtı. Ordunun siyasete doğrudan müdahalelerine alışkın olan burjuva rejim, şimdi de yargı aygıtı üzerinden müdahaleyle (kuşkusuz bu ilk kez olan bir durum değildir) karşı karşıya bulunuyor.
Yüreği işçiden emekçiden yana olanlara yapılan her saldırı, emekçileri hedef alan her katliam, aynı akıbete uğruyor. Failler düzen güçleri tarafından korunup kollanıyor. Şurası çok açık ki, Sivas’ta yakılan canların hesabını, burjuva düzen güçleri değil, ancak örgütlü işçi ve emekçi kitleler sorabilir.
Neredeyse bütün ülkelerin kendi topraklarında yapılması için can attığı 2008 Olimpiyatlarını düzenleme hakkını Çin’in başkenti Pekin kazanmıştı. Hatırlanacak olursa 2000 Olimpiyatlarının İstanbul’da düzenlenmesi için Türkiye de yoğun bir kampanya başlatmış, başarısız olunca sonraki olimpiyatlar için hazırlıklarına devam etmişti. Türkiye şimdi de 2016 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapabilmek için kollarını sıvamış durumda. Dört yılda bir düzenlenen olimpiyatların 2012 ev sahibi ise İngiltere olacak.
5 Mayıs 1818’de dünyaya gelen Marx 190 yaşına basmış durumda ve onun heybetli imgesi hâlâ capcanlı. Onun başlıca kurucusu olduğu dünya görüşü hâlâ bu dünyanın hâkim sınıflarını tedirgin etmeye devam ediyor.
Devletin dört başı mamur yasakçı anlayışı sürüyor. İstanbul’daki Taksim yasağına benzer bir yasağa Bursa Valisi de imza attı. Bursa Valisi Şahabettin Harput, yayınladığı genelgeyle şehrin merkezi yerlerinde her türlü eylem ve etkinliği yasakladığını duyurdu.
301. maddenin de dâhil olduğu gerici ceza yasalarının hepsi, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm toplumu boyunduruk altında tutmak için demoklesin kılıcı gibi tepemizde duruyor. Yüzyıl evvelki gerici yasalarla beslenen bu faşizan mantığı yıkmak için, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin büyütülmesi şart.
1 Mayıs 2008’de İstanbul’da yaşananlar, AKP karşıtı tüm kesimler tarafından şu ya da bu biçimde mahkûm edildi. AKP’nin anti-demokratik ve işçi düşmanı tabiatı bir kez daha ortaya çıktı. Sol hareketin birçok bileşeni, bu durumu “büyük bir politik kazanım ve zafer” olarak yorumladı. Ne var ki, AKP’nin teşhir olduğunu dile getirmekle sınırlı bir değerlendirme, işçi sınıfı hareketi açısından son derece yetersizdir, yanlışlara gebedir ve sorumluluktan kaçan bir anlama gelmektedir.
Bizzat darbecilerin sözcülüğünü yapan CHP’ye, geçmişini AKP’nin hatırlatması bizi şaşırtmasın. Atalarımız ne güzel demişler böyle durumlar için: “Tencere dibin kara, seninki benden kara” diye. Her iki tarafın boynuzlarının birbirine dolandığı bu dönemde böyle tablolarla daha çok karşılaşacağız anlaşılan. Bir de bu tabloyu tamamlayan bir MHP var ki ikiyüzlülükte diğerlerinden aşağı kalır yanı yok.
Türkiye’de 301. maddeden neredeyse her gün bir dava açılıyor. Yüzlerce insana 301’den ceza verildi. Yüzlerce insan cezaevine atıldı. Halen 301’den yargılanması devam eden yüzlerce insan var.