- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948’de ilan ettiği, bu sene 59. yılı kutlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kökleri iki buçuk asır öncesine dayanıyor. İlk “İnsan hakları” bildirgesi 12 Haziran 1776’da ilan edilen Virginia İnsan Hakları Bildirgesi’dir.
Türkiye’deki milliyetçi yükseliş geçici bir olgu değildir. Önümüzdeki süreçte, emperyalist savaşın genişlemesine bağlı olarak, gerek dünyada gerekse Türkiye’de milliyetçilik ve militarizm alabildiğine azdırılacaktır. Bu nedenle, içine girdiğimiz dönemde enternasyonalist komünistlerin ve öncü işçilerin görevleri daha da ağırlamış bulunuyor.
Sınıflar kavgası tarihsel bir gerçekliktir; bu gerçeklik Rusya’da proletaryayı kimsenin ummadığı bir süreçte iktidara getirerek çetin bir savaşımın içine sürükledi. Rus devrimi birtakım tarihsel koşulların zorlamasıyla gerçekleşti; herkesin henüz vakti gelmedi dediği bir dönemde Bolşevikler devrime önderlik etmekten geri durmadılar. Karşılaşılan zorluklar ancak dünya arenasında çözülebilirdi; devrimin dünya devrimine genişlemesi, devrim yangınının dünyayı sarması gerekiyordu. Fakat bu gerçekleşmedi. Buna rağmen, Rus proletaryası ve onun Bolşevik önderliği Ekim’i yaşatmaya çalıştı. Yapılması gereken buydu ve şimdi bizler tarihte ilk muzaffer proleter devrimden dersler çıkartarak geleceğe hazırlanıyoruz.
Enternasyonalistlere düşen görev, yükseltilmek istenen milliyetçi-şoven dalgaya karşı işçi sınıfını aydınlatmak ve bağımsız sınıf perspektifini egemen kılmaktır. Milliyetçiliğin sosyalist hareket içerisine “yurtseverlik” olarak sızdığı ve hatta solun pek çok kesimini içine çektiği böyle bir konjonktürde, enternasyonalizmin bayrağını yükselterek milliyetçilerin/yurtseverlerin bayrağıyla karışmasına izin vermemek gerek.
Faşizm iktidara, her yerde Almanya veya İtalya’daki klasik örneği tıpatıp izleyerek gelmemiştir. Askeri diktatörlük biçiminde kurulan faşist diktatörlükler bile, darbeyi önceleyen süreçte sivil faşist hareketleri örgütleyip işçi sınıfının üzerine salmaktan, toplumu terörle sindirip kitle pasifikasyonu yöntemlerine başvurmaktan ve kitlelerde “düzen” beklentisi oluşturmaktan geri durmamıştır. İşte geriye dönüp baktığımızda, Maraş katliamının, tam da bu yöntemlerin bir örneği olarak, faşist bir darbenin hazırlanması sürecinde önemli bir basamak oluşturduğunu görürüz.
Dünya basını durmaksızın haber geçiyor ve Kırgızistan’da bir halk “devrimi” yaşandığını duyuruyor. Gürcistan ve Ukrayna’da başlayan sözümona “devrim” Kırgızistan’a ulaşmış! Sırada kimin olduğunu soruyor büyük Amerikan ve Avrupa gazeteleri. ABD emperyalizminin sözcüleri ve tekelci finans-kapitalin elindeki medya, Kırgızistan’daki “Lale Devriminin” ülkeye demokrasi getireceğini vaaz ediyor.
Bugünkü emperyalist statüko sarsıldıkça, bölgedeki halklar uyanabilir ve savaş istemeden de olsa kitleleri anaforun içine çekebilir. Kapitalizmin itici gücü savaş, bir taraftan insanlığın tüm maddi ve kültürel güçlerini bir yıkımın eşiğine getirirken öte taraftan da, istemeden de olsa yeni gelişmelerin önünü açıyor. Bu, tarihte her zaman böyle olmuştur ve yine böyle olmaktadır. Gelişmelerin temelinde sınıflar savaşımı vardır. Zorunluluklar tesadüfler ile birleşerek ve birbirini etkileyerek bir bütün meydana getirirler. Savaşlar devrimlerin anasıdır der Marksist önderler. Her büyük savaş büyük gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Birinci Emperyalist Savaş, bu büyük yıkım aygıtı, Ekim 1917 Devrimine de hayat vermiştir. Ve bu devrimdir ki, emperyalist-kapitalist sistemi yörüngesinden çıkartarak tarihin gidişatını değiştirmiştir.
Kavranması gereken, Filistin meselesinin Filistin’le sınırlı bir sorun olmadığıdır. Filistin burjuvazisi korkakça, küçük çıkarları için ne kadar uzlaşmacı bir çizgiye çekilirse çekilsin, Ortadoğu’da yaşanan emperyalist paylaşım savaşına bağlı olarak şekillenecektir Filistin sorunu. Ortadoğu’da nüfuz alanları için kavga eden emperyalist güçler, Filistin sorununu kendi çıkarları çerçevesinde ele almaktan geri durmayacaklardır. Denge kimin lehine sağlanırsa sağlansın, Filistin toprakları Ortadoğu’nun özgünlüğünden dolayı emperyalistlerin kapışma alanı olmaktan çıkmayacaktır. Emperyalist dengelerle şekillenecek bir Filistin devleti, dengeler bozulduğunda yeniden sorun olmaya devam edeceğinden, asla kalıcı ve adil bir çözüm sağlanamayacaktır.
Dünya burjuvazisine karşı savaşta işçi sınıfına önderlik edecek Dünya Komünist Partisi, gelecekteki keskin ve ani dalgalanmaları, yükseliş ve düşüşleri göz önüne alarak, mücadeleyi proletaryanın muzaffer devrimiyle taçlandırmak amacıyla örgütlenmelidir. Dünya Komünist Partisi, işçi sınıfının en ileri, en militan ve en fedakâr unsurlarının bir araya gelip komünist bilinçle donanmasıyla vücut bulacaktır. Daha baştan, dünya çapında örgütlenmeyi perspektif olarak önümüze koymadan bu partiyi inşa edemeyiz. Son derece disiplinli, merkezi bir yapıya ve bir dünya devrimi programına sahip, işçi sınıfının kitle örgütlerine, sendikalara, işçi derneklerine, kooperatiflere vb. kök salmış, bunlar içerisinde mevziler tutmuş bir Komünist Enternasyonal!
Akın Erensoy'un yazısının 2. ve son bölümü, I.Enternasyonal'in tarihsel anlamı üzerinde duruyor ve bugün ihtiyaç duyduğumuz dünya partisinin Komünist Enternasyonal'i temel alması gerektiğini vurguluyor.
Bataklığa dönüşmüş kapitalizm altında kanla ve katliamlarla dolu bir yılı daha geride bıraktığımız şu günlerde, ideolojik aygıtları ellerinde bulunduran egemen sınıflar yalan makinesini çalıştırmaktan yine geri durmayacaklar. Görüntülü iletişim aygıtlarında boy gösteren Devlet Başkanları emekçi yığınların gözünün içine bakarak savaşsız, özgürlük dolu, ekonomik sıkıntıların geride kaldığı bir dünya istedikleri yalanını pişkince terennüm edecekler. Barış ve özgürlük elçisi kesilmekte onların üstüne yoktur!
küçük-burjuva sosyalizminin çeşitlerini de içinde taşıyan DSF, değil yeni bir enternasyonalin üzerinde yükseleceği zemin olmak, olsa olsa parçalanması gereken, reformizmden ayrışmanın, komünist safları sıklaştırmanın mücadelesinin verildiği bir alan olabilir. İşçi sınıfının dünya-devrimci önderliği omurgasız, pasifist, reformist, küçük-burjuva hareketlerin bir bileşkesi olamaz! Komünist enternasyonal bir kitle enternasyonali değil, kitlelere kılavuzluk eden bir devrimci öncü olacaktır. Bugün yapılması gereken, küçük-burjuva sosyalizminin türevleriyle birleşmek değil, onlarla ayrışmak, Bolşevik bir önderliğin inşası yolunda ilerlemektir.
Akın Erensoy'un yazısını 2 bölüm halinde yayınlayacağız. Yayınladığımız 1.bölüm, yeni bir Enternasyonal ihtiyacını ve bu ihtiyacın kimi çevrelerin savunduğu gibi neden Dünya Sosyal Forumu vb. gibi oluşumlar üzerinden karşılanamayacağını ele alıyor.
Dünya komünist hareketine, üzerinde yaşadığımız topraklardan katılan enternasyonalist komünistler de, Marksist teorinin yeniden üretimi için çaba sarf ediyorlar. Geçmiş ve gelecek arasında kopan halkalar Marksizmin ışığında yeniden bağlanmaya çalışılıyor. Bu büyük çabanın önemi günbegün daha iyi kavranacaktır. Çağlı ve yoldaşları işçi sınıfının gelecek büyük ateşini yakacak alazları karanlığın içinden çıkartıp bizlere sundular, onu geleceğe taşıyalım. Geleceğin büyük kavgası biz genç kuşakların omuzlarında yükselecek. Bu yolda netleşmiş politik-teorik-ideolojik fikirlere sahip olunmadan kavgaya giremezdik; ama artık üzerinde yükseldiğimiz bir birikim var. Artık yolumuzda daha sağlam adımlarla yürüyebiliriz.
Marksizmin kurucuları, içinde yaşadığımız çağı ve geçmiş toplumların gelişimini kavrayabilmemiz için bizlere bir yöntem öğrettiler: tarihin diyalektik-materyalist kavranışı. Marx ve Engels'in bu yöntemle bize öğrettikleri bir şey daha var: "her tarihi dönemde, var olan ekonomik üretim ve değişim biçimi ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal örgütlenme, o dönemin siyasi ve düşünsel" dünyasını belirler. Marksizmin kurucularının sözlerini daha farklı ifade edersek: düşüncelerimizi belirleyen şey içinde yaşadığımız maddi dünyadır. Demek ki, sınıf mücadelesinin yükseldiği ve devrimci rüzgarların estiği bir dönemin düşünce dünyası ile bir yenilgi sonrası dönemin düşünce dünyası ve toplumsal-bireysel psikolojisi hiçbir zaman aynı değildir. Sınıf hareketinin alabildiğine dibe vurduğu siyasi gericilik dönemlerinde, ortalama düşünce kalıplarını yırtarak onun dışına çıkan ve yüksek bir bilinç düzeyiyle kendini burjuva ideolojisinden kopartarak var eden yalnızca komünist çekirdeklerdir.
Akın Erensoy'un yazısını iki bölüm halinde yayınlıyoruz.
Bu topraklarda mücadele şiddetli geçiyor. Ve mücadelenin kızgın olduğu bu topraklarda sanat adına bir şeyler yapmak isteyenler eninde sonunda sistemle köklü bir sorgulama içerisine girmek zorundadır. Ne yazık ki, bu sorgulamayı olumlusundan halledip saflarını işçi sınıfının ve ezilen halkların yanında net bir şekilde belirleyen sanatçılara pek rastlayamıyoruz. Bu topraklarda yürüyen ve daha da geliştireceğimiz mücadele hâlâ yeni Nazım Hikmetler, yeni Yılmaz Güneyler bekliyor. Eninde sonunda kendi bağrından çıkartacaktır da!
Devrimcilik adına, emekçi yığınlara dönük saldırıların tek sorumlusu olarak IMF-DB gibi kuruluşları kapitalist bütünlüğünden kopartarak öne çıkartmak büyük bir yanıltmacadır. Ne Türkiye’deki krizin tek sorumlusu IMF’nin dayattığı iktisadi politikalardır ne de işçi sınıfına dönük saldırıların sorumlusu tek başına IMF-DB’dir. Krizin esas sorumlusu kapitalist düzenin bizzat kendisidir ve krizin faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışan da tekelci sermayenin ta kendisidir.
Ernest Glaeser'in 1902 Doğumlular adlı romanı, savaş ve savaşta alınan tutumları, yığınlardaki değişimleri belgesel bir nitelikte anlatmaktadır. İşçi sınıfının Birinci Dünya Savaşı dönemindeki ruh halini, savaşa dair nasıl bir hazırlıksızlık içinde bulunduğunu ve bunda II. Enternasyonal reformizminin ve şovenizminin nasıl etkili olduğunu çarpıcı bir dille anlatan bu roman, bugünün genç kuşaklarının hafızalarının tazelenmesine katkıda bulunacaktır.
Militarizme karşı mücadele bir bütün olarak dünya kapitalizmine ve onun siyasi-iktisadi-askeri aygıtlarına yönelmelidir. İşçi sınıfının enternasyonalist komünist perspektifi, militarizmi üreten ve her geçen gün insanlığı daha büyük savaşların içine çeken emperyalist-kapitalist sistemi hedef alır. Proletaryanın bilincinde militarist tehlikeyi canlı tutmak istiyorsak, önce kendi burjuva devletimizin ordusunu, onun sürekli silahlanmasını teşhir etmek zorundayız. Bölgesinde hegemonik güç olmaya soyunan, emperyalistleşme niyetleri besleyen, “BOP”un merkez ülkesi olarak emperyalist savaşın aktif taraflarından biri olma hevesi içindeki TC ve ordusuna karşı mücadele edilmeden emperyalizme karşı savaşım verilemez. Böyle bir mücadele perspektifi, mücadelenin örgütsel biçim ve araçlarını da yaratmayı, bunu dünya ölçeğinde inşa etmeyi zorunlu kılar.
Emekçi yığınların bu kan ve barut atmosferinde ayağa kalkması ezilen ulusların emekçi kitlelerinin hareketinin proletaryanın mücadelesiyle birleşmesi “Büyük Ortadoğu”yu bir devrimci buhran sürecine itecektir. “Büyük Ortadoğu” sonuna kadar devrim, karşı-devrim anaforuna çekilecektir. Böyle bir gelişme döneminde ise ya proletarya başında bir devrimci önderlik bularak devrimi başarıya ulaştıracak veya karşı-devrim başarı kazanarak proletaryanın devrimci hareketini ezecektir. Karşı-devrimin gelişimi ve başarılı olması toplumsal hareketin ezilmesi, ezilen ulusların boynuna vurulan boyunduruğun sıkıştırılması ile sonuçlanacak ve koyu bir gericilik dönemi başlayacaktır. Sınıf mücadelesi basıncından kurtulan emperyalistler kapitalizmin krizini çözmek için savaşı daha da genişleteceklerdir. Kapitalizm bir dönem için yeniden soluklanma ortamı bulacaktır. Şurası açıktır ki dünya tarihi yeni bir döneme girmiştir ve genişletilmiş emperyalist paylaşım olan “Büyük Ortadoğu Projesi” ancak proletaryanın devrimci iktidarıyla parçalanabilir.
Bugün için bürokrasinin ve dolayısıyla da burjuvazinin sendikal harekete egemen olduğu doğrudur, fakat bu durum değişmez değildir ve değiştirilmek zorundadır. Burjuvazi bizleri kendi hukukunun çizdiği sınırlara uymaya zorluyor. Bunlara uymadığımız takdirde polisiyle ve mahkemesiyle tehdit ediyor, sindirmeye çalışıyor. Oysa burjuvazinin yasaları değişmez değildir, örgütlü ve devrimci sınıf mücadelesiyle bu yasalar işçi sınıfının lehine değiştirilebilir. Ayrıca da burjuva düzenin belirlediği dar çerçeve işçilerin devrimci mücadelesiyle paramparça edilebilir. Unutmayalım ki, işçi hareketi meşruluğunu burjuva yasalardan değil, işçi sınıfı mücadelesinin tarihsel haklılığından ve gücünden almaktadır. Bizi kurtuluşa götürecek tek yol ise örgütlenmek ve gücümüzü birleştirmekten geçmektedir.
Tüm Ortadoğu’da ve Irak’ta gerçek çözüm, mücadeleyi burjuva ufukla sınırlamamak ve toplumsal devrime ilerletmekten geçer. İşçi sınıfı siyasal iktidarı ellerine almadan kapitalizmin getirdiği belâlardan kurtulamaz. Bölgeye barışın gelmesinin ve emperyalizmin bölgeden defedilmesinin biricik yolu proletaryanın sovyetik iktidarını kurmasından geçmektedir. Irak işçi sınıfının iki cephede başlatacağı bir mücadele sovyetik iktidarın kurulmasıyla sonuçlanabilir ve bu gelişme tüm Ortadoğu Sovyetler Cumhuriyeti’nin yolunu açabilir. Kapitalist-emperyalizme karşı başlayan mücadele gerek Filistin gerekse Kürt halkına gerçek özgürlüğü de sunacaktır. Irak işçi sınıfı emperyalist-kapitalizme karşı mücadele ederken Kürt halkının özgürlüğünü tanımalı, onun taleplerini savunmalı ve Kürt ulusal mücadelesini sınıf mücadelesiyle birleştirerek toplumsal devrime doğru ilerletmelidir. Bu mücadelede Paris Komünü ve 1917 Ekim Devrimi yolumuza ışık tutacaktır. O halde, Irak’ta savaş sloganlarımız “yerli ve yabancı kapitalistlere, emperyalistlere karşı proleter devrim bayrağını yükselt!” olmalıdır.
Emperyalistlerin cehenneme çevirdikleri Ortadoğu’da haritası çıkartılmamış yol kalmadı adeta. Ama yine de bir “çözüm”den söz edilemiyor. Hâlâ, emperyalistler peş peşe “yeni” “yol haritaları” piyasaya sürüyorlar. Emperyalist hegemonya mücadelesinin tarafları, ayrı renk ve tonlarda (!) bir “yol” gösteriyorlar Filistin halkına. Görünürde ise, İsrail Siyonist devletinin Filistin halkının üzerine yağdırdığı bombalardan, yıkılan evlerden, ölen emekçilerden başka bir şey yok.
Emperyalist savaşlar sürecinde, milliyetçilik-yurtseverlik, ulusal çıkarların savunulması, anayurdun savunulması gibi burjuva ideolojik argümanlara karşı doğru yaklaşımın önemi bir kat daha artıyor. Üzerinde yaşadığımız topraklar için bu görev daha da yakıcıdır. Türkiye'de burjuva devlet, Kürt ulusal hareketine karşı sürekli işçileri-emekçileri kışkırtmakta ve düşmanlık tohumları ekmektedir. Kürt halkı yok sayılmakta ya da "kültürel hak" kırıntılarıyla susturulmaya çalışılmaktadır. Türk kapitalistlerinin emperyal niyetlerine karşı savaşmak, Kürt emekçilerinin yanında ve şovenizmin karşısında olmayı gerektirir. Kürt ve Türk emekçilerinin kaynaşıp kardeşleşmesi, işçi sınıfının birliğinin önündeki engellerin kalkması ve Türk milliyetçiliğine-yurtseverliğine karşı mücadele, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını tanımaktan geçer. Kürt halkının kendi kaderini kendi özgür iradesi ile kararlaştırmasını, ikircimsiz, özürsüz, koşulsuz bir şekilde savunmadıkça, hiçbir komünist ezen ulus milliyetçiliğinden kurtulmuş olamaz.
İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne hazırlanması mümkün olmayacaktır. O halde Marksist devrimciler açısından öncelikli görevin ne olduğu çok açıktır: Sınıf savaşımının her alanında işçi sınıfına öncülük edebilecek ve onu devrime hazırlayacak enternasyonalist komünist bir önderliğin inşası için sınıf hareketi içinde kararlı ve inatçı bir çalışma yürütmek.
ABD ve İngiliz emperyalist savaş makinaları Irak halkının üzerine tomahawk füzeleri yağdırırken, Türk burjuvazisinin kalemşorları tozu dumana katmış savaş güdüsüyle dizlerini dövüyorlardı. Çünkü burjuva meclisten savaş tezkeresi geçmemişti ve Türkiye savaşa resmen girmemişti. Günlerce kitlelerin bilincini esir aldılar ve ABD’nin yanında savaşa girdiğimizde neler kazanacağımızı ballandıra ballandıra anlattılar. Efendim, 24 milyar dolarlık bir kredi gelecek, ABD Türk üslerinde girişeceği inşaatlara dolar akıtacak, Türkiye Irak paylaşılırken masada olacak ve savaşın ganimetinden pay alacaktı. Bir düşünün, krizde olan Türkiye ekonomisi krizden çıkacak, milli gelirimiz artacak, yani her şey “çok güzel olacak”tı! Ama, işte olmadı.
İşçi sınıfı küçük-burjuvazi gibi, geçmişe özlem duyup sulu gözlerle, nostaljik iç çekişlerle, tarihin tekerleğini geriye döndürme savaşı veren bir sınıf değildir. İşçi sınıfı sosyalizm mücadelesinde tüm dünya kapitalizmini parçalamayı amaçlar. Onun kurtuluşu ne yerel ne ulusal ne de bürokratik diktatörlüklerdedir. İşçi sınıfının toplumsal kurtuluşu ancak ve ancak dünya üzerindeki tüm ulus-devletlere yani kapitalizme son vermekle mümkündür.
Sınıf mücadelesi tarihi, işçi hareketinin kendiliğinden yükselişinin siyasal iktidarın alınmasıyla sonuçlanacağını savunanların bir yanının anarşizm, öteki yanının ise reformizm olduğunu sıkça göstermiştir. Devrimci bir önderlik yoksa iktidar fethedilemez ve dalgalar halinde gelen işçi hareketi aynı ölçüde geriye çekilir. Devrimin ürünü olan sovyetler, karşı-devrimin sularında boğularak yok olur. Aynı şekilde Marksist bir Enternasyonal önderlik yoksa, devrim gerçekleşse dahi, ortaya çıkan işçi devletinin yaşatılıp kazanımlarının korunması mümkün olamaz. Bugün aslolan böyle bir Enternasyonalin inşasına güç vermektir.
Devlete hakim olan sivil-asker Kemalist bürokrasi, yıllardır devam eden ayrıcalıklarını laiklik kisvesi altında savunuyor. Laikliği siyasal bir üst-kimlik olarak kullanan ve söz konusu yapısal değişimlerle siyasal egemenliğini yitireceğini bilen Kemalist bürokrasi çığlığı basıyor: Laiklik elden gidiyor, Türkiye yeni bir İran olabilir! Bu bağlamda, siyasal İslâmın şekil değiştirdiği ve şeriat İran’ının parçalanma sürecine girdiği bir dönemde, İran devrimini incelemek önem kazanıyor. Olayları tarihsel materyalist bir anlayışla incelemek ve İran’ın tarihsel gelişimini, o dönemin sosyal-siyasal koşullarını anlamak gerekir. Bu, İran’da şeriatın ne gibi koşullarda ortaya çıkan bir fenomen olduğunu ve Türkiye’de neden şeriatın hakim olamayacağını tarihsel bir perspektifle ortaya koyacaktır.
Latin Amerika’da tutuşan ateş tüm coğrafyayı sararak büyüyor. Dünya ekonomisinin içine girdiği daralma ve kriz dönemi, en sorunlu bölgelerde kendini tüm çıplaklığıyla açığa vuruyor ve sömürülen kitleler kapitalist sistemin saldırılarına karşı tepki gösteriyor; toplumsal muhalefet alabildiğine artıyor. Bugüne kadar askeri darbeler ve iç çalkantıların en sık yaşandığı Latin Amerika, özellikle 1990’lardan itibaren işçi sınıfının giderek etkisini arttırdığı bir süreç yaşıyor.
İşçi sınıfı tarihinden öğrenmiş bulunuyoruz ki; proletarya içinde kök salmış, sendikaları kendi önderliği altına almış, sınıfın en devrimci, en fedâkâr kesimleri içinde örgütlenmiş, kararlı, disiplinli, kurmayları olan, saldırıya uğradığında dağılmadan ricat edebilecek kadar esnek bir yapıya sahip bir enternasyonal parti olmadan proletarya asla ve asla politik iktidarı fethedemeyecektir. Devrim dünya devrimine genişlemedikçe, proletarya dünya ölçeğinde iktidarı ele geçirmedikçe, bir ülke ile sınırlı kalan devrim boğulacaktır ve bazen SSCB’de olduğu gibi garabet rejimler yaratacaktır. ... Unutmayalım, Ekim proleter devrimi 85 yıl sonra hâlâ günümüze ışık tutuyor; yolumuzu aydınlatıyor.
Savaş, emperyalist sistemin anarşik doğasından kaynaklanan ve tekrar edip duran bir olgu olarak kendini gösteriyor. Bu bağlamda küçük-burjuva pasifistlerinin genel olarak “savaşa hayır” demeleri, savaşın insanlığı yok edecek bir gerçeklik oluşunu ortadan kaldırmıyor, engellemiyor. Savaş, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşmasından kaynaklanıyorsa, onu durdurmanın yolu, emperyalist savaşı burjuva düzene karşı bir savaşa çevirmekten, işçi sınıfının mücadelesini kapitalist sistemin temellerine yöneltmekten geçiyor.