- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



Rus Marksistlerine Mektup
Ted Grant
26 Nisan 1999
Uluslararası işçi sınıfının 20. yüzyıldaki hareketlerinin bütünsel tarihi bizi, işçi sınıfının ve onun örgütlerinin gelişim çizgisine bakmamız açısından zengin bir malzemeyle donatmaktadır. İşçi hareketleri üzerine on yıllar süren çalışmalardan şu kaçınılmaz sonucu çıkardım: İşçi kitleleri toplumu dönüştürmek üzere mücadele arenasına çıktıklarında ilk etapta geleneksel kitle örgütlerinin çekim alanına girerler. Bu olgunun nedenini anlamak zor değil. İşçi kitlelerinin, hatta sınıfın ileri unsurlarının bile büyük bir kesimi, kitaplardan değil sadece deneyimlerinden ve özellikle de büyük olayların deneyimlerinden öğrenirler. Dolayısıyla, her işçi kuşağı acı deneyimlerle geçmişin derslerini yeniden öğrenmek zorunda kalır. Güçlü ve eğitimli bir Marksist eğilim varsa, sınıfın doğru sonuçlara varma süreci önemli ölçüde kısaltılabilir. 1917’de Bolşevik Partinin durumu buydu. Ne var ki Bolşevik Partinin başarısı hiçbir şekilde peşinen güvence altına alınmış değildi.
Bolşevikler her ne kadar kendilerini Rus işçi sınıfının I. Dünya Savaşı öncesindeki ana partisi olarak kabul ettirmiş olsalar da (1912-1914 döneminde örgütlü işçi sınıfının 1/4 ilâ 1/5’lik bir kısmını oluşturuyorlardı), Şubat 1917’de, devrimin başlarında, küçük bir azınlık durumuna düşmüşlerdi. Savaştan kaynaklanan sorunlar –kitlelerin bastırılması, genel seferberlik, başlangıçtaki yurtseverlik dalgası, gizlilik– Bolşeviklere diğer partilerden daha büyük darbe vurmuştu. Devrimin başlangıcında sahnedeki büyük çoğunluğu politik olarak eğitimsiz kitleler oluşturuyordu. Kitleler Bolşevikleri tanımıyorlardı. Ün salmış kişilere, “sol” ve “sosyalist” görünen parlamenter önderlere yakınlaşıyorlardı. Devrimin ilerleyişi içerisinde kitleler kendi çıkarları için mücadele eden önderler ve partilerle, kendilerine ihanet edenleri birbirinden ayırt etmeyi yavaş yavaş öğrendiler. Bu basit bir süreç değil, art arda gelen bir yakınlaşma dizisiydi. Kitlelere ve kitle örgütlerine doğru bir yaklaşımları olmasaydı, Bolşevikler Ekim’de asla iktidarı alamazlardı.
Kendilerini doğru bir program, doğru bir politika ve doğru ve esnek taktiklere dayandıran Bolşevikler, Lenin ve Troçki’nin önderliğinde, Şubatta sadece 8000 kişiden oluşan zayıf örgütlerini, Ekimde milyonlarca işçi ve köylüye iktidarı almalarında önderlik edebilen bir kitle partisine dönüştürmeyi başardılar. Ama pek çok sorun vardı. İlk aşamalarda, Lenin’in Nisanda Rusya’ya dönüşüne kadar, Stalin-Kamenev çizgisini takip eden parti liderleri bir bocalama geçirmiş ve Geçici Hükümet içindeki “ilerici” burjuvaziyi destekleme doğrultusundaki oportünist politikayı –diğer bir ifadeyle Lenin’in yaşamı boyunca mücadele ettiği sınıf işbirlikçi politikayı– benimsemişlerdi. Ancak Partinin Nisan konferansında son noktasına varan keskin bir parti içi mücadeleden sonra Lenin’in ısrarlı baskısı altında katıksız bir devrimci politikaya geri dönüldü. Bu mücadele Ekim Devriminin başarıya ulaşabilmesinin önkoşuluydu.
Ne var ki, proletaryanın önderliğinin doğru bir politika benimsemesi tek başına devrimi gerçekleştirmeye yeterli değildi. İktidarı fethetmeden önce kitleleri fethetmek gerekiyordu. Lenin’in Ekim devrimine götüren dokuz aylık dönemdeki politikasının gerçek anlamı budur. Bu (devrim için) kitle örgütlerinden ayrı durarak ve işçi sınıfına uzaktan vaaz vererek değil, tersine Şubattan itibaren kitleleri temsil eden kurum olan sovyetlere en aktif ve en enerjik biçimde katılarak başarılmıştı. Ancak başlangıçta, hatta Ağustos-Eylül aylarına kadar, Bolşevikler sovyetlerde küçük bir azınlık olarak kaldı; sovyetler, Geçici Hükümeti desteklemekte olan SR’ler ve Menşeviklerin egemenliği altındaydı. Lenin, “sabırla açıkla!” sloganıyla, Bolşeviklere sovyetlerde çoğunluğu kazanmak için çalışmayı önermişti. (Rus yoldaşlarımız için bugün de fena bir öğüt değil bu.)
“Bütün iktidar sovyetlere” sloganı herkesçe bilinir. Fakat Hegel’in bir keresinde işaret ettiği gibi, bilinen şeylerin önemi mutlaka anlaşılacak diye bir şey yoktur. “Bütün iktidar sovyetlere” sloganının gerçek içeriği neydi? Gerçek devrimci eğilim olan Bolşeviklerin yalnızca küçük bir azınlık olduğu gerçeğinden hareket eden Lenin, hâlâ Menşevik ve SR önderlerin etkisi altında bulunan işçi çoğunluğuna şöyle sesleniyordu: Biz Bolşevikler diyoruz ki, barışı, ekmeği ve toprağı ve ezilen ulusların sorunlarına adil bir çözümü elde etmenin yegâne yolu, burjuvaziden kopmak ve iktidarı sovyetlerin ellerine vermektir. Ama biz azınlıktayız. Henüz tüm düşüncelerimizi kabul etmiyorsunuz. Size çok abartılı ve çok zor gözüküyor. Pekâlâ. O zaman sizin önderleriniz, SR’ler ve Menşevikler iktidarı alsın. Büyük bir çoğunluğa sahipler. İktidarı hemen yarın alabilirler. Bunu yapsınlar! Yalnızca toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin çıkarlarını yansıtan ve savaşı uzatan burjuva partilerine neden ihtiyaç duyalım? Önderlerinize burjuvaziden kopmalarını ve iktidarı kendi elerine almalarını söyleyin! Ve ekliyordu Lenin: Eğer bunu yapacak olurlarsa, garanti ederiz ki, iktidar mücadelesi, sovyetler içinde çoğunluğu ele geçirmek üzere yapılan barışçıl bir mücadeleye indirgenmiş olacaktır.
Lenin’in esnek taktikleri sayesinde, Bolşeviklerin Sovyetler içerisindeki sabırlı çalışması, önceleri Menşevik ve SR önderleri destekleyen işçileri kazanmayı başardı. Lenin’in yöntemlerinin, oportünist işçi önderlerine karşı mücadelenin yalnızca onları alenen teşhir ederek ve aşağılayarak başarılabileceğini sanan anarşizmle ya da histerik ultra-solculukla hiçbir ortak noktası yoktur. Lenin, Menşevik ve SR önderleri kendi taleplerini savunmaya zorlayarak, tabanla önderlik arasına derin bir çizgi çekti. Böylece bu önderler tüm işçi sınıfı gözünde pratik içerisinde tedricen teşhir oldular. Yaz aylarında gerçekleşen Kornilov ayaklanması kilit rol oynayan bir dönüm noktasıydı. Bolşevikler derhal sovyet önderlerine, asıl düşman olan Kornilov’a karşı mücadelede bir birleşik cephe önerdiler. Üstelik de Menşeviklerin ve SR’lerin, yalnızca Bolşeviklerin baskı altına alınmasında ve iftiraya uğramasında gericilerle işbirliği yapmakla kalmayıp, Lenin’in tutuklanmasını talep ettikleri Temmuz günlerinden sonra açıkça karşı-devrimci bir rol oynamış olmaları rağmen. Lenin, buna rağmen, işçileri oportünistlerin etkisinden kurtarmanın ve bu oportünistleri pratik içerisinde teşhir etmenin bir aracı olarak, oportünist önderlere birleşik bir cephe –kuşkusuz programatik bir blok değil, Kornilov’a karşı eylem birliği– önermenin gereğini anlamıştı. Bolşevik Partinin sovyetlerde (ve en önemli sendikalarda) Ekim Devriminin hemen öncesinde belirleyici bir çoğunluk kazanmasını ve böylelikle başarılı bir ayaklanmaya girişilebilmesini sağlayan şey de yalnız ve yalnız bu politikaydı.
Lenin, –sosyalizm ya da komünizm için değil– devrimin ertesi günü için, kapitalizmle sosyalizm arasındaki geçiş dönemi için, Engels’in çok önceleri açıkladığı gibi sözcüğün bilinen anlamıyla bir devlet (yani çoğunluğun bir azınlık tarafından baskı altına alınması için oluşturulmuş devasa bir bürokratik ucube) olmayan, oldukça basit, işçi iktidarının son derece demokratik bir organı olan işçi devleti için (dahası bu devlet, ortadan kalkmak için tasarlanmış ve üretici güçlerin gelişimi işgününde genel bir indirimi, yaşam standartlarında ve eğitimde bir yükselişi olanaklı kılar kılmaz kendisini toplum içerisinde çözülmeye bırakan bir devlettir) dört temel koşul ileri sürmüştü.
Neydi Lenin’in dört koşulu? 1) Tüm kamu görevlilerinin özgür ve demokratik seçimlerle belirlenmesi ve görevden alınabilmesi. 2) Hiçbir kamu görevlisinin vasıflı bir işçiden daha yüksek bir ücret almaması. 3) Sürekli ordunun yerini silahlı halkın alması. 4) Tedrici olarak tüm rutin devlet görevlerinin sırayla herkes tarafından yerine getirilmesi; herkes bürokrat olduğunda hiç kimse bürokrat olamaz. Stalin döneminde bu koşulların hepsi lağvedildi. Devlet, milyonlarca memurun –özellikle de lider elitin– çıkarlarını ve iktidarını, politik olarak mülksüzleştirilmiş bir duruma indirgenen işçi sınıfına karşı korumak üzere şekillendirilmiş bürokratik bir hilkat garibesi haline geldi. Ekim Devriminden geriye sadece tek bir kazanım –kuşkusuz çok önemli bir kazanımdır– kaldı; Stalin ve bürokrasi sayesinde değil, tam tersine onlara rağmen, SSCB’nin emsali görülmemiş ve muazzam bir ilerlemesini sağlayan ulusallaştırılmış planlı ekonomi.
Stalin, Ekim Devrimini gasp edip ona ihanet eden bürokrasi ile Bolşevik-Leninizmin gerçek fikirlerini savunmak için savaşan Troçkistler arasına kanlı bir çizgi çekti. Yine de Troçki ve yoldaşları Komünist Enternasyonal’den atıldıklarında bile kendilerini Komünist olarak tanımlamaya devam ettiler ve yüzlerini, şüphesiz işçi demokrasisi ve proleter enternasyonalizmi lehine bir savaşım vermek üzere Komünist Partilere döndüler. Ne var ki o dönemde bu kapı sımsıkı kapatılmıştı. SSCB’nin ilk beş yıllık kalkınma planının ve sanayileşmenin –ki Stalin’in muhalefetine karşı bunu önce Troçki savunmuştu– başarısı, bürokrasinin tüm bir dönem boyunca kendi konumunu pekiştirebildiği anlamına geldi.
Ne var ki Troçki’nin de öngördüğü gibi, öylesine korkunç gerilik koşullarında devrimin yalıtılmasının bir sonucu olarak iktidara yükselen ve Leninizmin ve Ekim’in tüm geleneklerine ihanet eden ayrıcalıklı devlet memurları kastı, ulusallaştırılmış planlı ekonominin de –Ekim Devriminin geride kalan yegâne kazanımının– altını oydu. Bunlar, kabarık maaşlar ve ayrıcalıklarla tatmin olmadılar, kendilerini üretim araçlarının sahibine dönüştürmeye, böylelikle de kendi servet ve ayrıcalıklarını kendi çocuklarına miras yoluyla aktarabilir bir hale gelmeye heveslendiler. Zaten bu yaratıkların ruh halleri ve yaşam tarzları Batı burjuvazisininkine benziyordu. Ceplerinde Komünist Parti kartlarını taşıyorlardı, fakat sosyalizmle, komünizmle veya işçi sınıfıyla hiçbir ortak yanları yoktu. En sonunda da, tıpkı bir adamın trenin sigara içilen kompartımanından sigara içilmeyen kompartımanına geçmesi gibi, kolaylıkla kapitalizme geçtiler.
Dünya işçi sınıfı hareketi tarihindeki en büyük ihanetti bu. Bununla karşılaştırıldığında Sosyal-Demokrat önderlerin 1914’deki ihaneti çocuk oyunu kalır. Yıkılan rejimi “sosyalizm” olarak nitelendirenler böylesine korkunç bir şeyin nasıl gerçekleşmiş olabileceğini asla açıklayamazlar. Gerçek şu ki Stalin, Krusçev, Brejnev ve Gorbaçov rejiminin Marx ve Lenin’in anladığı sosyalizmle hiçbir ortak yanı yoktur. Varolan iğrenç bir bürokratik karikatürdü. Troçki, bir insan vücudu oksijene nasıl ihtiyaç duyuyorsa ulusallaştırılmış planlı ekonominin de demokrasiye öyle ihtiyaç duyduğunu açıklamıştı. Bu demokrasi burjuva parlamenter demokrasinin bir karikatürü değil, Lenin ve Troçki’nin 1917’de tesis ettiği gerçek işçi demokrasisi olmalıydı. Sanayinin, toplumun ve devletin her düzeyinde işçi sınıfının denetimi ve demokratik katılımı olmaksızın, planlı ekonomiyi sabote eden ve altını kazıyan rüşvet, dolandırıcılık ve kötü idarenin tüm lanetlikleriyle birlikte bir ayrıcalıklı bürokrasinin yükselişi de kaçınılmazdır. Kaos ve sabotaj öyle bir raddeye yükseldi ki, Sovyet ekonomisi gelişti ama modern, karmaşık ve sofistike bir mekanizma haline geldi. İşte 1965’lerden itibaren SSCB’deki büyüme oranlarındaki gerilemenin sırrı budur. ABD, Almanya ve Japonya’daki toplam bilim adamlarından daha fazla bilim adamına sahip olan SSCB, aynı sonuçları elde edemiyordu. Brejnev’in son yıllarında büyüme oranının sıfır olmasıyla rejim için idam kararı verilmişti.
Oysa mahkûm edilen sosyalizm veya komünizm değil, bizim Stalinizm dediğimiz bürokratik totaliter karikatür idi. Sovyet ekonomisinin sorunlarını çözmenin yegâne yolu, Lenin’in Devlet ve İhtilal’de çerçevesini çizdiği ve 1919’da parti programında özetlenen Sovyet demokrasisinin ilkeleri temelinde işçi sınıfının (aydınlar, bilim adamları, mühendisler ve diğerleriyle birlikte) sanayii, bilimi ve devleti harekete geçirebilmesini olanaklı kılmaktı.
SSCB’nin çöküşü ve sözde Komünist Partinin eski önderlerinin oynadığı öldürücü rol, komünist hareket içerisinde tamamen farklı bir duruma yol açtı. Eski monolitik kontrol artık aynı kapsamda işletilemez. Üye tabanı özellikle de gençlik şüphelerle dolu. Yükselen bir eleştiri ve sorgulama ruhu söz konusu. Fakat önderlerin hiçbir yanıtı yok. Stalinizm okulunda eğitim gördüklerinden, sorulara örgütsel önlemler ve manevralarla yanıt veriyorlar. Artık Komünist Partiler devletin bir parçası değiller. Ama bu Leninist bir konuma dönüldüğü anlamına gelmiyor. Tam tersine ne politik ne de örgütsel alanda Bolşevik Partinin geleneklerini izlemiyorlar. RFKP liderlerinin tavırları ve açıkça anti-Leninist politikaları, dürüst komünistler arasında her yerde hoşnutsuzluğun yükselmesini teşvik ediyor. Peki alternatif ne?
Gerçek alternatif, Lenin’in ölümünden sonra Stalinist gericiliğe karşı Ekim’in lekesiz geleneğini –işçi demokrasisinin ve proleter enternasyonalizminin Leninist geleneklerini– savunmak için mücadeleye kalkışan bir adam tarafından açıklanmıştı. Troçki ve yoldaşları, yani Bolşevik-Leninistler, bu yüzden baskı ve iftiralara uğradı, hapsedildi ve katledildiler. Stalin bu yolla tarihin düğümünü çözebileceğini ve otantik Bolşevizm geleneğini tamamen yok edebileceğini düşündü. Ama köklerini işçi sınıfının gereksinimlerinden ve toplumsal gelişimin gerçekliğinden alan bir fikri asla öldüremezsiniz.
RFKP liderleri gerçek komünistler olsalardı, Leninist bir siyasetin peşinden gitselerdi, Rusya çoktan yeni bir devrimin arifesinde olurdu. Fakat tüm sorun şurada ki; Zyuganov ve RFKP liderlerinin Bolşevizmin yöntemleriyle, politikalarıyla ve programıyla hiçbir ortak yanı yoktur. En büyük ironiyse Zyuganov’un kendisini büyük bir devlet adamı ve “realist” görmesindedir. Gerçek bunun tam tersidir. Onun sözümona gerçekçiliği, burjuvazinin farklı temsilcileriyle değişken manevralara girişmekten ibarettir. Piyasa ekonomisine dört elle sarılmış durumdadır, üstelik de bu ekonomi dünya çapında kendi sınırlarına ulaşmışken ve de Rusya’da hızla çöktüğü bir dönemde.
Rusların çoğu serbest piyasa denen şeyden ve onun tüm uygulamalarından rahatsızdır. Moskova ve Petersburg’daki balon ekonomiden geçici olarak yarar sağlayan küçük-burjuvazinin geniş kesimleri bile, 1998 yazındaki çöküşle yanılsamalardan kurtuldular. “Her şey eskiden daha iyiydi” diyen bir ruh hali gittikçe yayılıyor, yani halk kitleleri ulusallaştırılmış bir planlı ekonomiyi –ama demokratik bir rejimle birlikte– memnuniyetle karşılayabilir. Eğer RFKP liderleri böyle bir programı savunsaydı, şüphesiz kitle desteği kazanırlardı. Fakat böylesi bir programın arkasında durmaya hazır değiller.
Tüm Doğu Avrupa’da ve eski Sovyetler Birliği’nde eski Stalinist liderler en zararlı rolü oynadılar. Dün, devasa bir bürokratik, totaliter karikatürü “sosyalizm” olarak savundular ve böylelikle de sosyalizmi işçilerin ve gençliğin gözünde bir pisliğe çevirdiler. Bugün aktif bir şekilde kapitalizmi savunuyorlar. Polonya gibi, kitlelerin kapitalizm kâbusunu protesto ederek kendilerine oy verdikleri yerlerde bile, bu liderler kapitalist gangsterlere karşı harekete geçmeyi reddettiler, kokuşmuş “reform” paçavralarına sımsıkı sarıldılar ve böylece gericiliğin geri dönüşünün yolunu döşediler. Bu insanlar öylesine yozlaşmışlar ki, eski Stalinist rejime geri dönüşü bile savunmaktan acizler. Bu bir rastlantı değil. İşçi sınıfından duydukları korkuyla yaşıyorlar ve biliyorlar ki eski bürokratik rejimi yeniden kurmak niyetiyle bile olsa kapitalizme karşı harekete geçecek olsalar, iktidarı uzun süre ellerinde tutamayacaklardır. Totaliter bir rejimi yeniden kurmanın temeli yoktur; işçi sınıfı çok güçlüdür ve ayrıcalıklı bir bürokrasinin yönetimini uzun süre uysal bir şekilde kabul etmeye hevesli olmayacaktır. Sovyetleri oluşturmak, işçi denetimini tesis etmek, kamu görevlilerinin ayrıcalıklarını ve gelirlerini sınırlamak ve gerçek bir işçi demokrasisini inşa etmek, diğer bir ifadeyle Lenin ve Troçki’nin programına geri dönmek doğrultusunda hareketler ortaya çıkabilir. Tam da bu yüzden sözümona komünist liderler burjuvaziyle yollarını ayırıp kendilerini işçi sınıfı hareketine dayandırmayı reddediyorlar.
RFKP liderleri, çürük ve yoz Rus burjuvazisini mülksüzleştirmek üzere kendilerini işçi sınıfına dayandırmaktan kaçınarak, işçi sınıfının önünde devasa bir engel haline geldiler. Yine de burada bariz bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Stalinizmin tarihine ve RFKP liderlerinin savunduğu politikaların Lenin’in politikalarıyla hiçbir ortak yanı olmamasına rağmen, RFKP kitle desteğini almıştır ve bu destek artma eğilimindedir. Neden? Yanıtı gayet açık: çünkü güçlü bir alternatif yok. “Serbest piyasa reformu” (yani kapitalist karşı-devrim) denen şey tarafından hayal kırıklığına uğratılmış ve kızgın durumdaki kitleler, kapitalizme ve gerici ve yoz Yeltsin kliğine karşı tepkilerini ifade etmenin bir yolunu arıyorlar. Seçimlerde tepkilerini dışa vurmak için başka nasıl oy kullanmaları beklenebilir? Aslında RFKP’ye oy vermek, kapitalizme karşı çıkma çabasını ifade ediyor. Sekter hatalara düşmek ve kendimizi Rusya’da sola yönelen işçi katmanından yalıtmak istemiyorsak, bunun hesaba katılması zorunludur.
Süreci pratikte serpilip gelişeceği şekliyle görmemiz gerekir. Bu da demek oluyor ki, olayları, küçük bir grubun, bir sektin bakış açısından değil, işçi sınıfının gözünden görmeye çalışmak zorundayız. İşçi sınıfı kendisini asla küçük örgütlenmeler kanalıyla ifade edemez; bu örgütlerin programları yüzde bin doğru olsa bile. Böylesi grupların varlığına dikkat bile etmezler. Kaçınılmaz olarak kendilerini kitle örgütleri aracılığıyla ifade ederler. Kitleler tekrar ve tekrar RFKP’ye (ve kısmen de RKRP’ye) yüzlerini dönecekler, çünkü başka alternatifleri yok. Zyuganov ve şürekasının açıkladığımız sebeplerle iktidara gelmek istememesine ve anti-kapitalist bir politikayı hayata geçirmeyişinin mazereti olarak kullanabileceği bir koalisyona girmeyi tercih etmesine rağmen, belli bir noktada işçi sınıfı harekete geçecek ve bunları enselerinden tutup iktidara fırlatacaktır. Bu durum hemen akabinde tabanda bir kriz ve bir dizi bölünmeler ortaya çıkaracak ve işçilerin ve gençliğin en iyi unsurları sola kayarak gerçek bir devrimci politika arayışına gireceklerdir. Eğer bu iç ayrışma öncesinde yeterli sayıda unsura sahip gerçek bir Leninist eğilim mevcutsa, sol kanada Bolşevik-Leninist fikirler aşılamak ve kitlesel bir komünist akım ve ardından da bir parti oluşturmak mümkün olacaktır. Bu da, hem Rusya’daki durumu hem de uluslararası durumu bütünüyle dönüştürebilir.
Kitle örgütleri sorununa biçimsel olarak değil, somut ve diyalektik olarak yaklaşmalıyız. Zyuganov ile komünizme oy verdiği inancıyla dürüstçe RFKP’ye oy atan bir işçiyi birbirinden ayırt etmek zorundayız. RFKP’nin tabanında bürokratların ve kariyeristlerin yanı sıra devrimci bir yol arayan dürüst komünistler de var. Bu unsurlara ulaşmanın bir yolunu bulmak, onların anlayabileceği bir dilden konuşmak, onları Leninist programa kazanmak gerekir. Aynı şey RKRP için de geçerlidir. Burada da liderliğin Stalinist politikalarına rağmen pek çok işçi ve genç gerçek bir Komünist politika aradıkları için partiye katıldılar, ama aradıklarını bulamadılar. RKRP üyeleri Rusya’da gelişen devrimde şüphesiz çok önemli bir rol oynayabilirler, ama bir koşulla: eğer Stalinizmin yanlış politikalarıyla radikal bir şekilde yollarını ayırıp Bolşevik Partinin ve Ekim Devriminin fikirleri uğruna, yani Lenin ve Troçki’nin fikirleri uğruna mücadele ederlerse.
İşçilerin kendilerini küçük örgütlerle ifade edemeyeceği gerçeği, sendika cephesinde neler olup bittiğini analiz etmek suretiyle Rusya’da da kolayca ispat edilebilir. Eski rejimin yıkılmasının ardından her tarafta “bağımsız” küçük sendikalar bitiyordu. Pek çok sol kanat işçi ve genç, eski Stalinist “sendikalar”ı reddederek bu sendikalara katıldılar. Stalinist rejimde, bu tip örgütler hiçbir şekilde birer sendika değil, tıpkı “Komünist” Parti gibi, bürokratik-totaliter devletin birer organıydılar. Bunların işlevi işçileri temsil etmek değil, onları denetim altında tutmak, onlara bekçilik etmekti. Lenin’in sendikalar konusundaki siyasetine bütünüyle aykırıydı bu. Lenin, sendikaların bir işçi devletinde bile devletten bağımsız olması gerektiğinde ısrar etmişti.
On yıllık deneyimin ardından bugün artık Rusya’daki “bağımsız” denilen sendikaların bir muhasebesini yapmak hem mümkün hem de gereklidir. FNPR’nin yerini almak üzere yaptıkları bütün o büyük planlara ne oldu? Tam bir maskaralıkla sona erdi. Birkaç istisna dışında bu grupların neredeyse hepsi yozlaşarak çürüdü ve işçi sınıfı içerisinde ya çok az ya da hiçbir temele sahip olmayan burjuvazi yanlısı gerici örgütlenmeler haline geldiler. Diğer yandan FNPR, devletten büyük ölçüde ayrıştırıldı (en azından artık eski rejimdeki konumuna sahip değil; burjuva devlet ve sendika bürokrasisi arasındaki bağlar elbette “en özgür” kapitalist ülkelerde bile mevcuttur). Şüphesiz FNPR liderliği RFKP liderliğinden daha hakiki bir proleter siyaset izlemiyor. Fakat milyonlarca işçi, Shmakov ve şürekası nedeniyle değil, tersine onlara rağmen bu örgütte kalmaya devam ediyor. İşçiler kitlesel bir tüm-Rusya sendika örgütüne duyulan ihtiyacı anlıyorlar. Dahası, işçiler birbiri ardına çeşitli bölgelerde, sendikaları yerel düzeyde ele geçirmiş, eski bürokratları başlarından defetmiş ve FNPR’yi gerçek bir işçi sendikasına dönüştürmeye başlamış durumdalar. Bu durum, önümüzdeki dönemde bütünüyle serpilip gelişecek olan bütün sürece işaret ediyor. Bu, Lenin’in, komünistlerin işçileri kazanmak için en gerici sendikalarda bile çalışmak gerektiğine ilişkin argümanının doğruluğunu bütünüyle ispatlıyor.
Son çalışmalarından biri olan Emperyalist Çürüme Çağında Sendikalar’da, Troçki, sendika bürokrasisinin devletle organik olarak kaynaşma eğilimi gösterdiğini açıklar. Biz bu eğilimi Rusya dahil pek çok ülkede görüyoruz. Shmakov ve diğer FNPR liderleri, burjuvazi ve devletle, kendi ayrıcalıklarını güvence altına alacak ve mücadele etme gereğini ortadan kaldıracak bir uzlaşmaya varabilecekleri yanılsamasına sahipler. Bu ahmakça bir yanılsamadır. Kendilerinin en büyük realist olduklarını hayal eden reformist liderlerin her zaman en kötü ütopyacılar oldukları anlaşılmıştır. Dünya kapitalizminin genel krizi ve Rusya’daki üretici güçlerin tam bir çöküşü böyle bir uzlaşma için alan bırakmamaktadır. Rusya’da iktidar sorununu gündeme getirecek olan büyük mücadeleler kaçınılmazdır. Sendikalar tepeden tırnağa sarsılacaktır. Liderler ya kitlenin basıncıyla mücadelenin başına geçmeye zorlanacaklar ya da bir kenara itiliverecekler ve yerlerine kavgaya hazır unsurlar geçecektir. İşçiler mücadelenin gidişatı içerisinde kendi örgütlerini dönüştürecektir. Bu süreç bazı alanlarda çoktan başlamıştır ve devam edip derinleşecektir.
Sendika liderlerinin taşın altına ellerini sokmayarak hükümetle anlaşmaya varmaya çabalamaları tabandaki hoşnutsuzluğu provoke ediyor. İşçiler buna grev komiteleri ve tabanda sovyetik komiteler oluşturarak cevap verdiler. Sovyetlerin inşası doğru ve gerekli bir adımdır ve işçiler birbiri ardına çeşitli alanlarda bu adımı attılar ya da atma sürecindeler. Bu adım, her şeye rağmen hâlâ 1905 ve 1917’nin devrimci geleneğini kendilerine referans noktası olarak alan Rus proletaryasının yanılmaz sınıf içgüdüsünü göstermektedir. Unutmayalım ki, sovyetler başlangıçta, genişletilmiş grev komitelerinden, eylem komitelerinden başka bir şey değildir. Bu yüzden şimdi Anzhero-Suzhdensk gibi Rusya’nın pek çok bölgesinde sözde kalmış olsa da sovyetler şehri ele geçirmişlerdir. Önümüzdeki dönemde bu örnek pek çok başka bölgede de izlenecektir.
Ancak sovyetlerin ve grev komitelerinin oluşturulması önemli olsa da, bu Rus işçilerinin yüzleştiği temel sorunu çözmemektedir. Kendi başlarına ve kendiliğinden, sovyetler hiçbir şeyi çözmez. Belirleyici olan şey, onlara önderlik eden partidir. Şubat 1917’de işçiler ve askerler, sovyetleri inşa ederek devrim yolunda muazzam önemde bir adım atmışlardı. Fakat sovyetler Menşeviklerin ve SR’lerin ellerinde bir hiç durumuna düşürüldüler. İşin aslı, bir aşamada (Temmuz yenilgisinin ardından) Lenin bu örgütleri “karşı-devrimci sovyetler” olarak tanımlamış ve geçici olarak “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganının yerini “Bütün İktidar Fabrika Komitelerine” sloganının almasını savunmuştur. 1918 Kasımında Almanya’da, sovyetler, devrime ihanet ederek iktidarı burjuvaziye teslim eden Sosyal Demokrat liderlerin ellerindeydi. Bu koşullarda sovyetler kısa sürede çözüldü ve adeta geçici bir olguya dönüştü. Bolşevik Partisi ile Lenin ve Troçki’nin önderliği olmasaydı Rusya’da da aynısı olacaktı. Doğaldır ki sovyetlerin mümkün olan en geniş ölçekte kurulmasını coşkuyla destekleriz, tüm işçi komitelerinin yerel, bölgesel ve ulusal temelde birbirine bağlanması için çağrı yaparız. Fakat bu, eğitilmiş ve çelikleşmiş kadrolara sahip bir devrimci partinin inşası ile el ele yürümeli. Bu kadroların sadece kavgaya hazırlanmış olmaları yetmez, Marksizm-Leninizm temelinde dimdik durmaları gerekir.
Bazıları, “parti önemli değildir”, “işçilerin partiye ihtiyacı yoktur; parti bürokrasiye yol açar” vb. gibi şeyler söylüyorlar. Bu ölümcül bir hatadır. Uluslararası işçi hareketinin tüm tarihi devrimci bir partiye duyulan ihtiyacı göstermektedir. Anarşizm hiçbir çözüm yolu öneremeyecek bir acizliğin, iktidarsızlığın dışa vurumudur. Şüphesiz dürüst işçilerin ve gençlerin anarşizme yönelmesinin sebebi, Stalinizme ve gerek siyasal gerek sendikal alanda varolan önderliklerin bürokratik ve sınıf işbirlikçi politikalarına duydukları tepkilerdir. Bu, anlaşılabilir ama son derece hatalı bir tutumdur. Kötü bir önderliğe verilecek yanıt “önderliğe hayır” değil, işçilerin davasına layık bir önderliği yaratmaktır. Bunu yapmayı reddetmek, politik mücadeleden geri durmak ve “hepsinin canı cehenneme” demek çok radikal gözükebilir ama pratikte tam tersi sonuçlara yol açar. Sınıf işbirlikçi politikaya karşı savaşabilmek için alternatif bir devrimci siyaseti ve bunun yanı sıra devrimci bir eğilimi oluşturmak gerekir.
Troçki bir keresinde anarşist teori için “anarşizm delik deşik bir şemsiyeye benzer, yağmur yağdığında işe yaramaz” demişti. Bu iddiayı doğrulayacak pek çok örnek yaşanmıştır. En trajik olanı 1936’da İspanya’da yaşandı. CNT’li anarşist işçiler faşizme karşı mücadelede kahramanca bir rol oynadılar. Temmuz 1936’da barikatları yükselttiklerinde sadece sopa, bıçak ve eski av malzemeleriyle silahlanmış olmalarına rağmen faşistleri yendiler. Sovyetleri ve işçi milislerini kurdular, fabrikalarda işçi denetimini tesis ettiler. CNT ve POUM (eski Troçkistlerce yönetilen merkezci bir parti) Barselona’daki tek güçtü. Sonrasında tüm Katalonya işçilerin eline geçmişti. Katalonya’nın burjuva başkanı Luis Companys gerçekten CNT’yi iktidarı almaya davet etti! Fakat anarşist liderler iktidarı almayı reddetti ve fırsat uçup gitti. Hemen sonrasında bu baylar ve bayanlar burjuva Halk Cephesi hükümetine bakan olarak katılmakta hiç tereddüt etmediler, ki İspanya’daki bu hükümet 1917 Rusya’sındaki Geçici Hükümet ile aynı rolü oynuyordu. Bu tutum devrimin yenilgisinin yolunu döşedi. İspanya işçi sınıfı 40 yıl boyunca Franco diktatörlüğü altında yaşamak zorunda kaldı.
Ancak anarşizme en vurucu yanıtı Arnavut Devriminin kaderi veriyor. Arnavut kitleler sözde piyasa reformunun (Rusya’dakine çok benzer ama ondan daha büyük ölçekteydi) çöküşünün getirdiği kâbusun sonucunda kendiliğinden isyan ettiler. Ne bir örgüt vardı, ne önderlik ne de bilinçli bir plan. Çıplak ellerle kışlalara hücum ettiler. Ordu kardeşleşti (sadece askerler değil subaylar da), kışlaların kapılarını açtılar ve silahları halka dağıttılar. Özellikle güneyde devrimci komiteler oluşturuldu ve silahlı milisler ayaklanmayı bir kasabadan ötekine yaydılar. Berişa’nın yolladığı gerici güçler silahlı halk tarafından hezimete uğratıldı. Kamyonlar dolusu askerin, devrimi destekleyen sloganlar atarak caddelerde dolaştığı başkent Tiran’a girmelerinin önünde hiçbir engel yoktu.
İşte burada önderliğin önemi açıklığa kavuşuyor. İktidarı alma ve toplumu dönüştürme perspektifine sahip bir devrimci önderliğin olmaması sebebiyle isyancılar Tiran’ı almayı başaramadılar. Yerel bölgelerine geri çekilerek Berişa’ya kendi güçlerini kuzeyde toparlayabilme imkanı verildi. Doğan boşluğa, Fatos Nano’nun önderlik ettiği sözde Sosyalist Partinin eski Stalinistleri adım attılar. Doğu Avrupa’nın diğer tüm eski “Komünist” liderleri gibi Nano da sosyalizme, hatta Stalinizme dönme perspektifine bile sahip değildi. Bu liderlerin hepsi “piyasa”ya ve “demokrasi”ye, yani kapitalizme kucak açıyorlar. Arnavutluk’un durumunda bu aynı zamanda emperyalizme de kucak açmak anlamına geliyordu. Amerikalı ve Avrupalı emperyalistler Arnavutluk olaylarından korkuya kapıldılar ve İtalya ve Yunanistan’ın hizmetkârlığıyla müdahale etme girişiminde bulundular. Fakat yabancıların devreye girmesi tek başına Arnavutluk Devrimini tasfiye etmek için yeterli değildi. Bu Fatos Nano’nun ve Sosyalist Partinin eski-Stalinistlerinin vazifesiydi. Karşı-devrimi “demokratik” bir görüntü altında gerçekleştirerek 1918 Almanya’sındaki Noske ve Sheidemann’la aynı rolü oynadılar. Arnavutluk Devrimi özellikle Lenin’in ve Bolşevik Partinin işçi demokrasisine ve enternasyonalizme dayanan programıyla sonuçlandırılabilseydi, bu Balkanlarda sosyalist devrimin başlangıcı olabilirdi. Nano’nun tek bir sözü yeterliydi. Kitleler hızla işi bitirecekti. Bir işçi demokrasisi örneğinin, Kosova, Sırbistan, Bosna, Yunanistan ve bütün Balkanlardaki işçiler ve gençlik üzerinde sarsıcı bir etkisi olurdu. Yabancıların devreye girmesi diye bir sorun olmayacaktı, tersine tüm komşu ülkelerdeki gerici burjuva klikler, kendi ülkelerinde devrimlerle yüz yüze geleceklerdi. Fakat Fatos Nano’nun böyle bir devrimi gerçekleştirmeye hiç niyeti yoktu.
Arnavutluk Devriminin yenilgisi sadece Arnavutluk halkı için değil tüm Balkanlar için feci sonuçlar doğurdu. Arnavutluk’un eski “komünist”leri, iktidarı almayı reddederek Berişa’nın kendi zeminini yeniden inşa etmesi için açık kapı bıraktılar. Kendisini her türden katile, hırsıza, uyuşturucu baronlarına ve çeşitli pisliklere dayandıran Berişa, iktidarı almaya teşebbüs etti. Bu Arnavut kitlelere bir uyarıdır. O sıralar Berişa, “Kosova Kurtuluş Ordusu” denen güçleri silahlandırarak entrikalara girişiyordu. Kosovalı mültecilerin yoksullaşan Arnavutluk’a bugünkü göç dalgası, iç krizi derinleştirecek ve gericilik için yeni olanaklar yaratacaktır. Emperyalizmin kuklası olarak hareket eden Nano, NATO’ya da kapıları açtı. Arnavutluk’un silahlı bir taraf haline getirilmesi süreci, ülkeyi Yugoslavya’yla savaşa sürükleme riskini barındırıyordu. Bu durum kitleler için yeni bir kâbus olurdu. Ya Kurtuluş Komiteleri? Devrimin başlangıcında esin kaynağı olarak rol oynayan bu devrimci komiteler değil miydi? Artık bu komitelere dair hiçbir şey duymuyoruz. Sessizliğe ve iktidarsızlığa gömüldüler. Gerçek bir devrimci önderliğin, berrak bir iktidar perspektifinin yokluğunda bu sonuç kaçınılmazdı. Bu, Arnavutluk Devrimi için her zaman bir ölüm-kalım sorunuydu. Bunu en başta söylemiştik. Aynı şeyler Rusya için de fazlasıyla geçerlidir. Ya Rus işçileri kendi güçlerine ve örgütlülüklerine dayanarak iktidarı ellerine alacaklar ya da er geç en korkunç gericiliğin yolu döşenmiş olacak. Bu Lenin’in 1917’de bahsettiği felâket tehlikesidir. Şimdi biz de aynı tehlikeyle karşı karşıyayız. Yegâne alternatif Lenin’in programıdır, Rusya’da ve uluslararası ölçekte sosyalist devrim programıdır.
Lenin’in programı proletaryanın burjuvaziden, özellikle de onun liberal kanadından tam bağımsızlığı temeline dayanır. Menşeviklerin ve SR’lerin sınıf işbirlikçiliğine karşı Bolşeviklerin ortaya koydukları perspektif işçi iktidarı idi. “Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganının anlamı budur. Bu perspektif Zyuganov ve diğer RFKP liderlerinin bugün uyguladığı politikalara ne kadar da ters!
Proletarya enternasyonalizmi söz konusu olduğunda daha büyük bir tezatlık vardır. Marksizm ya enternasyonalisttir ya da bir hiçtir. Daha hareketimizin şafağında Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun sayfalarında şöyle yazıyorlardı: “İşçilerin vatanı yoktur.” Marx ve Engels’in enternasyonalizmi, bir kapris ya da duygusal mülahazaların bir sonucu değildi. Bu ilke, kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişmesi olgusundan kaynaklanır; farklı ulusal ekonomilerden ve pazarlardan tek, bölünmez ve karşılıklı bağımlı bir bütün ortaya çıkar: dünya pazarı. Marksizmin kurucularının bu parlak öngörüsü bugün mükemmel bir biçimde doğrulanmıştır. Dünya pazarının ezici hakimiyeti çağımızın en belirleyici olgusudur. Tek başına hiçbir ülke, ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun –ne ABD, ne Çin, ne de Rusya– dünya pazarının muazzam çekim alanının dışında ayakta kalmayı başaramaz. Aslında SSCB’nin çöküşünün nedenlerinden biri de buydu.
“Tek ülkede sosyalizm” gerici teorisi tüm tarihsel gelişime karşı durmaktadır. Böyle bir fikir Marx, Engels ya da Lenin’in hiçbir yazısında bulunamaz. Kalkış noktası Marksizm olanlar için bu fikir tiksindiricidir. Lenin Rus Devrimini, kendi başına işleyen bir eylem olarak değil, dünya devriminin ilk adımı olarak ele aldı. 1917’den sonra sayısız vesileyle, devrimin diğer ülkelerde, özellikle de gelişmiş Batı ülkelerinde zafer kazanmadığı durumda Rus Devriminin hayatta kalamayacağını belirtmişti. Bugün Lenin’in öngörüsünün doğru olduğu görülmüştür.
Lenin tüm yaşamı boyunca şovenizme, özellikle de nefret ettiği Rus şovenizmine karşı savaştı. Bugün Rusya’daki sözde komünist liderlerin konuşma ve makalelerini karakterize eden korkunç Rus şovenizmini görseydi dehşete düşerdi. Lenin’in adını (eğer hatırlıyorlarsa) ağızlarına almaya cüret eden bu şahsiyetler, ağızlarından çıkan her kelimede Leninizmin ruhuna tecavüz etmektedirler. Komünist gösterilerde anti-semitik (Yahudi karşıtı) sloganlara müsamaha gösterilmesi suç değil midir? Rezillik değil midir? Komünist liderler nasıl oluyor da kendilerini feodal gericiliğin ve batıl inançların ilkel kalesi Rus Ortodoks Kilisesinin inançlı birer üyesi ilân ediyorlar? Bu alçaklıkları komünizmle eşleştirmek Lenin’in hatırasına karşı işlenen en iğrenç suçtur.
Şu anda Rusya’nın işçileri ve gençleri NATO’nun Yugoslavya’daki cani saldırganlığına karşı harekete geçiyorlar. Bu eylemlerinde yalnız değiller. Birçok Batı ülkesinde de militan bir savaş karşıtı hareket var. Roma’da yüz bin kişilik savaş karşıtı gösteri düzenlendi. Yunanistan’da her gün savaş karşıtı gösteriler oluyor, bu gösterilerden biri NATO kamyonlarından oluşan bir konvoyu geri döndürmeyi başardı. Yunan Deniz Kuvvetlerindeki denizciler, savaş durumuna geçme doğrultusundaki emirlere uymayı reddettiler. Sendikalar emperyalist saldırganlığa karşı harekete geçmeye başlıyor. Almanya’nın en büyük sendikası IG Metal savaşa karşı çıktı. 500 sendika temsilcisinin yaptığı görüşmede, Milan’da genel grev çağrısı yapmak üzere bir toplantı düzenlenmesi kararı alındı. Messa bölgesinde dört saatlik bir genel grev gerçekleşti. Yunan demiryolu işçileri eğer Yugoslavya’ya kara birlikleri gönderilirse birliklerin ve levazımın yerine ulaşmasını engellemek üzere genel grev örgütleneceği konusunda NATO’yu uyardı. Tüm bunlar eyleme geçen proletarya enternasyonalizmidir!
Rus işçileri ve gençliğin bir bölümü içerisinde ABD emperyalizmine karşı muhalefet ilerici bir olgudur. Fakat bu Lenin’in siyasetine dayandırılmalı, milliyetçi çizgiye çekilmemelidir. Gerici güçler Rus işçilerinin sağlıklı içgüdülerinden kendi amaçları için yararlanmaya yelteniyorlar. Lenin bize proletaryanın daima sınıf bağımsızlığını koruması ve bayrağını, burjuva ve küçük-burjuva güçlerin bayrağıyla karıştırmaması gerektiğini öğretmiştir. Lenin, enternasyonalizmi, sınıf bağımsızlığını ve devrimi savundu. İlerici bir dış politika yürütmenin ilk koşulu, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesidir. İlk talebimiz burjuvaziyle yolları ayırmaktır. Yugoslavya’nın emekçi halkına yardım etmenin en iyi yolu işçi sınıfı güçlerini birleştirerek Rusya’daki gerici burjuva rejime son vermek, gerçek bir işçi demokrasisi ve sovyet iktidarı rejimine geri dönmektir. Ardından Rus işçileri Doğu Avrupa’daki gerici kapitalist rejimlerin yıkılmasına yardım ederek ve devrim mücadelesini bizzat NATO ülkelerine taşıyarak Yugoslav işçilerine gerçek bir yardım sağlayabilirler. Bu sadece Yugoslavya’yı değil, bizzat Rusya’yı da korumanın yegâne yoludur.
RFKP liderleri gerici güçlerle açıkça flört ederek Rus işçilerine bir felâket hazırlıyorlar. Gerçekte, Leninist bir politika –yani enternasyonalizm ve sınıfın bağımsızlığı politikası– uygulamamalarının bahanesi olarak Rus şovenizmini teşvik ediyorlar. “Kötü” (yabancı) kapitalistler ve “iyi”, “yurtsever” (Rus) kapitalistler olduğu şeklinde yanlış bir düşünceyi yayıyorlar. Böylece, kapitalizme verdikleri tavizlerin üstünü örtmek için işçilerin gözünü kör etmeyi ümit ediyorlar. Bu yolda yalnızca yeni felâketler vardır. Gerçeği söylemek gerekir: Kapitalizm temelinde işçi sınıfı için bir çıkış yoktur. Yalnızca yabancıları değil tüm kapitalistleri mülksüzleştirerek, işçi sınıfının demokratik yönetimi ve denetimi altında ulusallaştırılmış bir planlı ekonomiyi yeniden kurmak şarttır. Bunu becerememek kaçınılmaz olarak vahşi gericiliğin yolunu döşeyecektir.
Kapitalizm dünya ölçeğinde krizdedir. Ne bir kökü ne de bir perspektifi bulunmayan cılız, dejenere ve çürük Rus kapitalizminin krizi bu gerçekliğin keskin bir ifadesinden başka bir şey değildir. Krizler daha yeni başladı. Asya’daki çöküş sürüyor ve derinleşiyor, Rusya’ya ve Brezilya’ya yayılıyor. Brezilya krizi Latin Amerika’ya yayılıyor ki, bu bizzat ABD’yi tehdit ediyor. ABD, Avrupa, Japonya ve Çin arasındaki gerilimler dünya ticareti sorunları üzerine şiddetleniyor. Her yerde vahşi bir pazar kavgası yaşanıyor. Asya’da ve dünyanın diğer taraflarında satılamayan devasa mal stoklarının oluşması, fiyatları ve kâr marjlarını baskı altına alıyor. ABD’deki hisse senedi fiyatlarındaki aşırı değerlenmenin her an bir ekonomik yıkım yaratma potansiyelini tüm bu problemlere ekleyebiliriz. Dünya kapitalizminin eski güç kaynağı Japonya derin bir krizde, Alman ekonomisi yavaşlıyor. ABD’deki iktisadi patlamanın kaçınılmaz çöküşü, 1930’lardan beri dünya ekonomisindeki en derin bunalımı üretecektir. Bu durum zaten ciddi bir güç kaybına uğramış ve şoka dayanması mümkün olmayan Rus kapitalizmi açısından feci sonuçlar doğuracaktır.
Kapitalizmin Batıdaki stratejistleri geleceğe korkuyla bakıyorlar. Dünya piyasalarının en büyük spekülatörlerinden biri olan George Soros yazdığı yeni kitabında kapitalist sistemin kendisini yok edeceğini öngörüyor. Tabi ki durum bu değil. Kapitalizmin nihai krizi diye bir şey yoktur. (Bu yanlış teori Stalinizm tarafından 1929-39 döneminde uygulanan ultra-sol “üçüncü dönem” politikalarını haklı göstermek üzere ileri sürülmüştü.) Lenin kapitalist sistemin kendi kendine çökmeyeceğini açıklamıştır. Kapitalizm işçi sınıfının bilinçli eylemiyle yıkılmak zorundadır. Tam da bu yüzden bir partiye gereksinim vardır. Proletarya yıkmadığı sürece kapitalizm her zaman krizlerden bir çıkış yolu bulur. Sorun çıkışın nasıl olacağıdır. Rusya’da durum şudur: Eğer işçiler iktidarı almazlarsa mümkün olan tek çözüm (en azından bir süre için) emekçi sınıfların diktatörlüğün demir ökçesi altında ezilmesi olacaktır. Krizin derinliği göz önüne alındığında, başka bir çıkışın mümkün olabileceğini hayal etmek ahmaklıktır. Fakat böyle bir perspektif işçi sınıfını tüm gücüyle mücadele etmeye kaçınılmaz olarak zorlayacaktır.
Batı yeni bir Ekim’den korkmakta ve Yeltsin’i ayakta tutmak için Rusya’ya –şimdilik– para yağdırmaktadır. Nafile! Dejenere Rus burjuvası, Rus işçilerini sömürürken paraları üretime yatırmayıp İsviçre ve Almanya’daki banka hesaplarına gönderiyor. Bu arada ekonomi daha derin krizlere ilerlerken giderek daha fazla iflâs, sefalet hatta açlık üretiyor. Kapitalizmin SSCB halklarına vaat ettiği “özgürlüğün” gerçek anlamı budur.
Rus emekçiler kapitalizm kâbusundan gereken sonuçları zaten çıkardılar. Toplumu değiştirmek üzere mücadele çağrısını bekliyorlar, ama çağrı gelmiyor. Leninist siyasetin yerine sadece parlamenter entrikalar, bakanlıklar, koalisyon politikaları ve manevralar revaçta. Liderler, bağımsız işçi hareketine, sovyetlere ve grev komitelerine dayanacaklarına, sınıf işbirlikçiliğine ve “ulusal birlik” gibi boş sloganlara dayanıyorlar. Ulusal birlik, at ile binicisinin birliğine benzer. Binici atını kamçılamakta sakınca görmez. Bu komünizm değil onun anti-tezidir. Bu politika, işçi sınıfını geri tutup onu burjuvaziye tâbi kılma politikasıdır ve kaçınılmaz olarak Rus emekçi sınıfının ve Rus halklarının yenilgisine, iflâsına yol açacaktır.
Lenin’le birlikte Ekim zaferinin mimarı olan Lev Troçki 1938’de insanlığın krizinin son tahlilde proletaryanın önderlik krizine indirgendiğini yazmıştı. Ne kadar doğru sözler! Bugün Rus işçi sınıfı 1917’dekinden bin kat daha güçlüdür. Emekçi halk köklü bir değişim arzu etmektedir. RFKP’ye desteğin artmasının başka bir sebebi yok. Ama şu kendine komünist diyenlerle sendika liderleri, hareketi geri tutabilmek, bankerlerin ve kapitalistlerin yıpranan egemenliğini desteklemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İncil’deki şu cümle akla geliyor: “Senden ekmek istedim, bana taş verdin.”
Bugün Sovyetler Birliği’nin yıkılma sebeplerini anlamayı arzu eden bir komünist, aradığı yanıtları sadece Lev Troçki’nin yazılarında bulabilir. 1936’da yazılan ve Marksist düşüncenin başyapıtlarından biri olan İhanete Uğrayan Devrim, günümüze kadar uzanan süreci hayrete düşüren bir doğrulukta öngörüyor.
Şüphesiz Troçki’nin fikirleri hakkında bilgi edinmeyi arzu eden bir Rus komünistinin önünde önemli psikolojik engeller yükselmektedir. Ömrü boyunca devrimci olan, Ekim Devrimine önderlik eden, Kızıl Orduyu kuran, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin en temel manifestolarını ve tezlerini yazan Troçki, üç kuşak boyunca sürdürülen sistematik yalan, iftira ve tahrifat kampanyalarında “Leninizmin en büyük düşmanı” ve Hitler’in ajanı olarak resmedilmiştir. Daha da kötüsü, bugün Rusya’da kendilerini Troçkist olarak tarif eden bazı kimseler Troçkizmin öylesine kötü bir karikatürünü temsil ediyorlar ki, ilişki kurdukları her komünist işçiyi kendilerinden derhal soğutuyorlar. Bu asla Troçki’nin yöntemi değildi. O da tıpkı Lenin gibi “sabırla açıklama” ilkesine dayandı. Her zaman delillerle ikna etmeyi tercih etti. Gerçek şu ki Lenin ve Troçki’nin fikirleri, yöntemleri ve gelenekleri esasen aynıydı. Bu iddia, Troçki’nin yazıları üzerinde çalışma zahmetine katlanan her dürüst şahıs tarafından kolayca test edilebilir.
Troçkizmin, diğer bir ifadeyle katıksız Bolşevik-Leninizmin, Rusya’daki komünist hareketten zorla koparılmasından on yıllar sonra, komünist partilerin tabanına ulaşma yolu artık açılmıştır. Bu yol üzerinde Rusya’daki komünist hareketin kurtuluşu uzanmaktadır. Öncü işçiler ve komünist örgütlenmeler Bolşevik-Leninist programı benimsediklerinde sorun çözülmüş olacak. Bu süreci gerçekleştirmek için iki şey gerekir: İşçi sınıfının büyük olaylar içerisinde deneyim kazanması, sabırlı ve sistematik bir açıklama çalışması ve kadroların oluşturulması. Bu çalışma bugün, Rus Sol Muhalefetinin gerçek mirasçısı olan Rus Troçkistlerinin oluşturduğu Workers' Democracy (İşçi Demokrasisi) grubu tarafından yürütülmektedir.
Rusya’nın işçileri! Rusya’nın komünistleri! Bu gidişe dur deme zamanıdır! Lenin’in fikirlerine ve programına dönme zamanıdır! Bir değişim için birlikte mücadele etmek şarttır. Sınıf işbirlikçiliğine, burjuvaziyle flörte son! Bağımsız proletarya siyaseti için ileri! Sadece Ekim’in, sovyet iktidarının, işçi demokrasisinin ve enternasyonalizmin programı bize yol gösterebilir. Rus işçilerine önerdiğimiz program budur. Tüm dürüst komünistleri bu bayrak etrafında, Bolşevik-Leninizmin, Lenin ve Troçki’nin programı etrafında birleşmeye davet ediyoruz.
Londra, 26 Nisan 1999
[Bu yazının İngilizce orijinali www.marxist.com adresinde yer almaktadır.]