- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



Burjuvazinin sağlık ve genel olarak sosyal güvenlik alanındaki saldırıları sadece Türkiye’yle sınırlı değildir elbette. Bu saldırılar, çeşitli emperyalist kurumların da yönlendiriciliğiyle tüm dünyada organize ve eşgüdümlü bir şekilde yürütülmektedir. Devlete sağlık ve sosyal güvenlik alanlarından el çektirme ve trilyonlarca dolarlık bu alanı ilaç tekellerinin, sigorta şirketlerinin, özel “sağlık” kurumlarının dizginsiz sömürüsüne açma politikası, 1980’lerden bu yana hızlanarak ilerletilen saldırı politikalarının bir uzantısıdır. Emekçilerin primleriyle ve vergileriyle yaratılan kaynaklar, her yıl daha fazla oranda özel hastanelere ve ilaç tekellerine akıtılmakta, tekeller bunun yanı sıra vergi indirimleriyle ve başka bin bir türlü mekanizmayla desteklenip büyütülmektedir. Buna karşılık insanlığın ezici bir çoğunluğu halen en temel sağlık hizmetlerinden bile yoksun durumdadır.
Sağlık insanın vazgeçilmezlerinden biridir. Ama ticari olarak, sağlık sektörü de sermaye sınıfının vazgeçilmezleri arasındadır. Devleti bu alandan süpürerek pastayı mideye indirmeye çalışan burjuvazinin arzuları, örgütlü işçi sınıfının tepkisi olmadığı sürece, hiçbir engele takılmadan gerçekleştirilecek. Buna izin vermemenin tek yolu burjuvaziye karşı örgütlü mücadele yürütmekten geçiyor. Tüm dünyada beslenme, konut, sağlık, ulaşım ve eğitim hakkından ücretsiz faydalanabilmek, kendi kaderimizi kendi ellerimize almakla mümkün olacaktır ancak.
Bir diğer sorun da işçilerin en çok başvurduğu devlet ve sigorta hastanelerinin teknik donanımı ve kapasitesidir. Bu hastanelere on yıllardır hiçbir ciddi yatırım yapılmadı. Türkiye’de sağlık harcamalarının bütçedeki payı %4 civarındadır. Ülkenin artan nüfusuna rağmen bu rakam 48 yıldır yerinde sayıyor. Sağlık harcamaları OECD ülkelerinin beşte biri düzeyinde. Üstelik yeni yasal düzenlemelerle “paran kadar sağlık” anlayışı iyice pekiştirildi.
AKP hükümeti, iktidara geldiği ilk günden itibaren, neo-liberal kapitalist saldırı programının en kararlı uygulayıcısı oldu. Sağlık alanındaki saldırı programının bir ayağı, yeni sosyal güvenlik yasasının kabul edilmesiyle başarıya ulaşmış oldu. Bu saldırı programının bir diğer ayağını da, ilk ortaya atılışı birkaç yıl öncesine denk düşmesine rağmen ancak bugün Meclise sevk edilmiş olan “Tam Gün” ve “Kamu Hastane Birlikleri” yasaları oluşturuyor.
Kapitalist sistem çürüdükçe ve krizi derinleştikçe daha da saldırganlaşıyor. İnsanlığa ölümü, acıyı, açlığı, yoksulluğu olağan durumlar olarak sunuyor. Sermayenin bekçileri olan hükümetlerse, işçilere, yaşam ve çalışma koşullarını daha da geriye götürecek yasal düzenlemeleri dayatıyorlar azgınca.
AKP hükümeti SSGSS yasasını meclisten geçirmeyi başarmış bulunuyor. Böylece işçi sınıfının sermayenin uzun yıllardır süren saldırıları karşısındaki kayıplar listesine yeni ve kalın bir satır daha eklenmiş oldu. İşçi hareketinde bir süredir yaşanan kıpırdanma, yasa tasarısına muhalefet sürecinde de gelişerek belirli bir basınç yaratmışsa da, yasanın geçmesine engel olunamamıştır.
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü resimdeki afişi birçok işçi mahallesine asmış. Veremli hastaları bulmak, tedavisi için imkânlar sağlamak ve hastalığı en aza indirmek için yol kat etmekmiş amaç.
Burjuvazinin has temsilcisi ve neo-liberal politikaların yılmaz uygulayıcısı olan AKP’nin gerçek yüzü SSGSS Yasası ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu yasayla burjuvazi bir kez daha işçi ve emekçileri kavgaya davet ediyor. İşçi sınıfı bu davete birleşik mücadeleyle yanıt vermek zorundadır. Saldırıların geri püskürtülebilmesi ancak militan sınıf mücadelesinin yükseltilmesiyle mümkündür.
Dev-Sağlık-İş’in 17 Kasımda Abdi İpekçi parkında düzenlemiş olduğu mitinge yaklaşık 450 kişi katıldı. Mersin’den, Antalya’dan, Adana’dan, Diyarbakır’dan, Kocaeli’den gelen işçilere, Türk Tabipler Birliği Tıp Öğrencileri kolunun da destek vermesi, mitingi daha coşkulu bir hale getirdi. Mitinge katılanların yaş ortalamasının oldukça genç olması ve bunların mitinge işten atılma tehlikesini göze alarak katılmaları da önemliydi.
Şu an Türkiye’de gündemde olan sosyal güvenlikle ilgili yasa tasarılarına karşı henüz yeterli bir işçi sınıfı muhalefeti ne yazık ki yok. Bunun işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğündeki büyük gerilemeden kaynaklandığını uzun boylu anlatmaya gerek yok. Ancak mevcut sınırlı muhalefetin önemli bir bölümü de sorunu kapitalizmin doğasıyla sağlam ve tutarlı biçimde ilişkilendirmekten uzak. Ya sorun basitçe hükümetlere (ve özellikle AKP hükümetine), ya IMF ve Dünya Bankası’yla yapılan anlaşmalara ya da neo-liberalizme indirgeniyor. Hâl böyle olunca da çözüm olarak ulusalcı ve devletçi renkler taşıyan bir “sosyal devlet” perspektifi öne çıkıyor.
İşçilerin yüzyılı aşkın bir mücadele sürecinde elde ettiği kazanımlarına gözünü diken patronlar sınıfı, 80’li yılların başından itibaren yürüttüğü neo-liberal politikalarla işçi sınıfının haklarına karşı başlattığı taarruzu kesintiye uğratmadan sürdürüyor ve sınıfın kazanımlarını bir bir gasp ediyor.