Okurlarımızı işyerlerinde, sendikalarda, miting alanlarında, emekçi mahalle ve semtlerinde, okullarda yaşanan gelişmelere ilişkin gözlem ve düşüncelerini bizimle paylaşmaya çağırıyoruz. Bu amaçla açmış olduğumuz köşemizde okurlarımızın bu yöndeki katkılarına yer vereceğiz. Sitemizin dünya görüşüne ters düşmeyen ve dil açısından asgari yeterliliği olan metinler redaksiyon incelemesinden sonra yayınlanacaktır. Tüm okurlarımızı etkin bir katılıma çağırıyoruz.

Yürümek

Marksist Tutum okuru bir kadın tekstil işçisi

Yokluğun ne olduğunu bilmeyen bir çocuktum. Ta ki babam iflas edip her şeyini kaybedene kadar. Babam bunun üzüntüsüyle kendisini yıllarca yatıracak bir hastalığa yakalandı. Benim de yaşam ve ekmek kavgam böylece başlamış oldu. Annem ikimize de iş bulmuş, çalışacaktık. Sabah işe gitmek için kalktığımızda daha güneş doğmamıştı bile, şaşkınlığım bu ilk dakikalarda başlamıştı. İşyerinin servisine bindiğimizde işçilerin kimi uyuyor, kimisi cam şişelere doldurdukları çaylarını yudumlayarak kahvaltılarını yapıyorlardı. Nasıl bir yere gittiğime dair hiçbir fikrim yoktu. Öyle heyecanlıydım ki. Servis büyük bir binanın önünde durdu, indik. Bir süre sonra bir düdük çaldı. Bu işbaşı ziliydi. İçeri girdik.

İlk girdiğimde o dev makinelerin karşısında nasıl korktuğumu sizlere anlatamam. Ama Elif Çağlı’nın şu dizeleri duygularıma tercüman olur sanırım: “Bir masal ejderi, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap devi kükrüyor sandım.” Öylesine korkmuştum ki yüreğim içimde çırpınıyordu. Ustabaşı elime bir süpürge verdi. O dev makinelerden dökülen üzümleri süpürmemi söyleyip gitti. Dakikalar saatler geçiyor ama ben hâlâ dökülen üzümleri süpürmek için çabalıyordum. Hiç bitmeyecek gibi geliyordu. Bir yandan da korkan gözlerle etrafa bakıyordum. 11 yaşında çocuk gözleriydi bu korkuyla bakan gözler. Bu gözlerden çok görmüşüzdür eminim. İşte dostlar benim işçilik hayatımda böyle başladı. Daha sonra da hayatım hep böyle fabrikalarda geçti.

Aradan yıllar geçiyordu ama hayata dair hiçbir şey değişmiyordu. Her gün birbirinin aynıydı. Hayatımın hep böyle geçeceğini, bunun kader ve zorunluluk olduğunu düşünüyordum. Ta ki birileri işçi olduğumu, sömürüldüğümü ve bunun nedenlerini bana anlatıp, anlattıklarını da Marksist Tutum’un fikirleriyle pekiştirip, yaşadığımız dünyanın değişebileceğini ve bu yaşadıklarımızın kader olmadığını anlatana kadar. İlk zamanlar anlatılanlar bana imkânsız gibi geliyordu ama sabırla anlattılar, öğrettiler, gerçekleri gösterdiler. Evet, gerçekleri görmüştüm artık, değişebilirdi bu dünya, bunun olması için sınıf mücadelesini iyi kavrayıp, dostlarıma sıkıca tutunup mücadele etmek gerekti. O zamandan beri artılarımla eksilerimle mücadeleye ve dostlarıma sıkı tutunmaya çalışıyorum.

Fakat bu mücadele yolunda yürümek o kadar zor ki! Taşlı, çamurlu, engebeli, yokuşlu bu yolda yürümek nehirde akıntıya karşı yüzmek gibi. Zaman zaman ayağın burkuluyor, bazen taşlara takılıp düşüyorsun, sonra yeniden kalkıp yola devam ediyorsun, bazen de çamura saplanıp kalıyorsun, tek başına çıkamıyorsun, işte o zaman dostlarını yanında görmek, ellerini tutup kurtulmak yeniden doğmaya benziyor. Bazen yokuşta yoruluyorsun, durup düşünmeye başlıyorsun işte o zaman sana uzanan elleri düşünüyorsun geçmişi geleceği düşünüyor bu mücadelenin haklılığını ve meşruluğunu düşünüyorsun kısacası tüm hayatın gözünün önünden geçiyor.

Ben de böyle zamanlarda geçmişi düşünüyorum. Annemin yaptığı kuru makarnayla karnımı doyurmak için ekmek yediğimi düşünüyorum. O dev canavarların karşısında korkan bakışlarımı. Bunları hiç unutmadım. Makarnayla ekmek yenir mi? Biz yiyoruz işte. Tam bu sırada Nazım ustanın dizeleri geliyor aklıma: “İnsanlarım, ah benim insanlarım, hâlbuki açsınız, etle ekmekle beslenmeye muhtaçsınız, insanlarım, ah benim insanlarım ,ve beyaz bir sofrada bir kere bile doyasıya yemek yemeden göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.” Nazım ustanın da dediği gibi bu her dalı yemiş dolu dünyanın nimetlerinden tüm insanlık faydalanmalı. O yemişleri biz işçiler de yemeliyiz diye düşünüyorum. Fabrikaları, o bir dudağı yerde bir dudağı gökte canavarları ve o canavarların yediği binlerce sınıf kardeşlerimi düşünüyorum. O dev canavarların karşısında nasıl da mücadele ettiğimi, ter döktüğümü düşünüyorum. Tam da bu sırada bir ses kalk diyor sana ve kalkıp yola devam etmek için çabalıyorum. Kendime şöyle diyorum: Bu yolda karşıma ne çıkarsa çıksın yürümeliyim! Kendim için, yaşamak için, yeni bir dünya için yürümeliyim!

Eğer kapitalizmin bataklığına düşmüşsen bu bataklıktan çıkmak için sana uzanan elleri sıkıca tutamamışsan, bataklıkta batıp yok olup gidersin. yokuşta tek kalmışsan kalkıp yürümek oldukça zor, bunun ne demek olduğunu yaşamadan hiç kimse bilemez. Bunu yaşamak için de dostlarına sıkıca tutunmalı. Bir dost sözüdür: “Tek bir tuğladan duvar olmaz, birçok tuğladan olur, tek başına hiçbir işe yaramazsın.” Yani biz işçiler ya örgütlüyüzdür her şeyizdir ya da örgütsüzdür hiçbir şeyizdir.

Ben yaşadığım sürece bunun olmaması için, o bataklığa düşmemek için, bunun uğruna her şeyi yapmak için çaba sarf edeceğim. Bu yolda önüme ne çıkarsa çıksın onu yolumdan kaldırıp atıp yoluma devam edeceğim. Bunu söyleme gücünü ve cesaretini bu mücadeleye olan inancımdan ve dostlarıma olan güvenimden alıyorum. Yürümeliyim ekmekle makarna yediğim günlerin, güneşi görmediğim günlerin, korkan gözlerimin hesabını sormak için, güzel günler için yürümeliyim, yürümeliyiz!

Yürümek

Yürümeyenleri arkanda

Boş sokaklar gibi bırakarak yürümek

Kelleni orta yere

Yüreğini avucunun ortasına koyarak

Yürümek

Dost omuz başlarını

Yanı başında bilerek yürümek

Bilerekten gülerekten yürümek

4 Mart 2010

Eşitlik mi? Külahıma Anlat!

Marksist Tutum okuru bir kamu emekçisi

George Orwell, Sovyetler Birliği’ndeki adı “sosyalizm” kendisi bürokratik diktatörlük olan hilkat garibesi sistemi hicvettiği “Hayvanlar Çiftliği” adlı kitabında, oluşan sınıfsal farklılaşmayı ezilen sınıf açısından kabul edilebilir kılmak için kurallar dizisinin geçirdiği evrimi güzel bir şekilde anlatır. Önce “bütün hayvanlar eşittir”, bu Sovyetler Birliği’nin ilk kuruluş dönemine, yani işçi devletine tekabül eder; sonra “bazı hayvanlar daha eşittir” kuralı hâkim olur, bu da bürokratik diktatörlüğe tekabül eder.

Aslında burjuva Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşananları kavramak açısından da defalarca okunması gerekli olan bir eserdir “Hayvanlar Çiftliği”. Yargıda yaşanan son gelişmeler biz sınıf bilinçli işçilere bir kere daha “bazı hayvanların daha eşit” olduğu gerçeğini gösteriyor.

Oysa Anayasanın 10. maddesi şöyle buyurmaktadır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

Bu devlet organlarından biri olan HSYK (Hâkimler Savcılar Yüksel Kurulu) Erzincan Cumhuriyet Baş Savcısının Erzurum özel yetkili savcıları tarafından sorgulanıp hâkim karşısına çıkarıldıktan sonra tutuklanması üzerine derhal harekete geçerek özel yetkili savcıların yetkisini kaldırdı. Bu özel yetkili savcılar bir zamanların DGM savcılarından başka bir şey değildir. Bu savcılar dün olduğu gibi bugün de devrimcilere ve Kürt halkına, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısına yapılan uygulamanın misliyle fazlasını uygulamaktadırlar. Ama bir kere bile olsun HSYK devreye girip DGM savcılarının ya da özel yetkili savcıların yetkisini bu yüzden kaldırmamıştır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, “bazı hayvanlar daha eşittir”!

Anayasanın 10. maddesinde yazılan eşitlik ilkesinin burjuva eşitlik ilkesi olduğu bir kere daha kanıtlanmıştır. Burjuva eşitlikten anlamamız gereken basittir. İktidar kavgasına girmiş olan statükocu kesimden biri diğer tarafın gazabına uğrarsa, devlet organları eşitlik ilkesi adına devreye girer. Sıra devrimcilere, Kürtlere ve hatta hakkını arayan sıradan bir işçiye geldiğinde ise burjuva eşitliğin eşitsizlik tarafı uygulanır.

Sınıflar ortadan kaldırılmadığı sürece eşitliğin varlığından bahsetmek sadece burjuvazinin eşitlik anlayışından bahsetmek demektir. Dolayısıyla kim burjuva düzen sürdükçe eşitlik olduğundan bahsediyorsa bunu sınıf bilinçli işçilerin külahına anlatması gerekir.

Ancak mücadele eden işçiler eşitliğin gerçekten ne demek olduğunu kavrayabilir. Mücadele ettikçe de eşitliğin en iyi uygulayıcıları onlar olabilir. Gerçekten eşit davranmak ve davranılmak istiyorsak işçi sınıfının mücadele saflarına katılmamız gerekiyor.

Mücadele eden eşitlik seviyesine ulaşır!

24 Şubat 2010

Yolumuz Güneşe Gidiyor

Yolumuz Güneşe Gidiyor


Eyyy

İşçi kardeşlerim!

Yolumuz güneşe gidiyor.

Güneş kadar güzel,

       Güneş kadar sıcak,

Güneş kadar aydınlık bir gelecek için

                                Çıktık yola.

Yıllardır sürüyor yolculuğumuz

Yıllardır sürüyor kavgamız

Bu yolda düşenler de oldu

                               Düşürülenler de…



Hatırlıyor musun?

         Uzun sakallı ihtiyarı

                            Ve kavga yoldaşını…

Onlar gösterdiler bize

         Güneşe giden yolu.

Onlarla beraber çıktık yola

Ve hâlâ onlarla beraber yürüyoruz bu yolda



Sonra 20. yüzyıl

Ne büyük bir çağ

Karanlığı yırtan ışığımız daha da büyüdü

Çoğaldık, 

Milyonlarla yürümeye başladık

Lenin, Rosa ve Karl, 

Troçki ve Mustafa Suphi

Ve daha niceleri güneşe giden yolu 

                  Daha da aydınlattı.



Dört yıldızı

Güneşten koparıp karanlığa kurban ettiler.

20. yüzyıl ve aylardan Ocak 

Dört yıldız Ocakta düştü karanlığın içine

Hunharca katledilen Rosa’nın sözleri hâlâ kulaklarımda

“Vardım, Varım, Var olacağım!”



1921 

Kânunusani 28

Karadeniz’in karanlık sularında

Katlettiler Mustafa Suphi 

            Ve on dört yoldaşını 



Yoldaş Lenin

Büyük bir çınar gibi 

                           Düştü



Yıldızları yok etmekle 

Sanmasınlar 

Güneşe giden yolu kestiklerini

Hava ne kadar karanlıksa

                   Yıldızlar o kadar parlar

Marx’tan Lenin’e

             Rosa’dan Troçki’ye

Güneşe giden yolda hâlâ ışıklarını 

                  Gönderirler bizlere.

Bu ışık 

      Asla sönmeyecek olan 

Marksizmin ışığı 





                                               Bir metal işçisi



21 Ocak 2010

Soğumamalı Sımsıcak Yüreklerimiz

Soğumamalı Sımsıcak Yüreklerimiz


Zalim dünyanın çocuklarıydık

Zulümle büyüyen 

Öğrendik ki zulmün büyütemediği çocuklar da var 

Günahkârların yaktığı cehennem ortasında 

Bükük boyunlu çocukların kirli gerdanlarında 

Dinmeyen gözyaşlarının parıltısında 

Cenneti gördük

Ve tanrı hikâyelerine secde etmedik

Yürümek için bir nefeslik takat gerekirken 

Sırat’a cambaz olamama maruzatındaydık

Melekler yıkamazken kılıçtan keskin köprüleri

Biz köprü altı cehennemi üşüttük

Dünya güneş etrafında pervaneyken 

Biz kadehlere doldurduğumuz günün sarhoşluğunda 

Yanlış adreslerdeki Azrail’i defetme telâşındaydık

Ellerimizin yakınlığıyla yaratılanların uzaklığıydı

Beni sana yabancılaştıran 

Ve yaratmak mahsusken yalnız bize 

Yaradan’a sığınmak gafletiyle 

Umudun en umutsuz haline sarıldık her gece

Ölüm hasretini anımsatsa da 

Umutsuzluğa uyandığımız sabahlar

Ölmeyi hiç istemedik

Soğumamalıydı sımsıcak yüreklerimiz

Yapması ve yıkması gereken ellerimiz

Toprak dolu avuçları hissedemeyecek kadar aciz olmamalıydı

En güzel yerindeyken hikâyelerin küstürüp çocukları

Susulmamalıydı

Ve biz asırlardır hayata dargın çocuklara

Rüyada görülemeyen gerçeklerin öyküsünü anlattık

Yüreklerimiz döküldükçe parlayan çelik kızılında hâlâ sımsıcak

Ve yaratan ellerimizin görkemiyle sarsılan kahpe düzen 

Bir nasırlı tokadın şiddetiyle yıkılacak



                                           Ş.K. 









15 Aralık 2009

Aydın Erdem’in Katledilmesi Mersin Üniversitesi’nde Protesto Edildi

Mersin Üniversitesi’nden bir grup Marksist Tutum okuru

Mersin Üniversitesi’nde “Güneşe Giden Yolda Özgürleştiler” pankartı altında bir araya gelen 700’ü aşkın yurtsever, demokrat ve devrimci öğrenci, Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem’in polis kurşunu ile öldürülmesini protesto etti. 14 ve 15 Aralık tarihlerinde dersler boykot edildi. Fen-Edebiyat Fakültesi önünde toplanan öğrenciler, “Aydın’ın Hesabı Sorulacak!” , “Faşist Polis Hesap Verecek!” , “Aydın Erdem Ölümsüzdür!”, “Şehid Namirin” sloganlarını atarak ve Kürt halkının yıllardır yaşadığı katliamları ve acıları dile getiren dövizler taşıyarak rektörlük binası önünde oturma eylemi gerçekleştirdiler.

Rektörlük önünde yapılan açıklamada, “Aydınların, Mahsunların hedef seçilmesi tesadüf değildir. Onlar bu ülkede eşitlik ve özgürlük mücadelesi verdikleri, varlıklarını ve onurlarını korumaya çalıştıkları için faşist bir zihniyet tarafından katledildiler. Bu yaşananlar, ‘kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır’ diyen zihniyetin devamıdır. Ancak bu ülkenin tarihinde yaşanan antidemokratik uygulamalar, Kürt halkının insanlık ve var olma mücadelesini sonlandıramayacaktır” denildi. Saygı duruşunun ardından Kürtçe ve Türkçe sloganlar atılarak ve marşlar söylenerek eylem sonlandırıldı.

18 Aralık 2009

Bu Kavgada Yaşamını Yitirmiş Tüm Devrimciler Ölümsüzdür!

Esenyurt’tan iki kadın işçi

Onlar birer karanfildiler! Dünyayı ve hayatı güzelleştirmek, insanın insanı sömürmesini yok etmek için yaşamlarını ortaya koydular. Yürekleri daima bu kavga uğruna çarptı. Bunlardan biri de sokak ortasında polis tarafından kurşunlanarak vahşice katledilen Alaattin Karadağ’dır. O da bu sisteme kafa tutmuş devrimcilerden birisidir. Bizleri işkenceyle öldürmekle yok edeceğini sanan insan görümüne bürünmüş canavarlar yanılıyorlar, hem de çok yanılıyorlar. Bu mücadelede binlerce devrimcinin canına kastedildi, işkencelerde öldürüldü, idam sehpalarında asıldı. Ama mücadele hiç bitmedi ve bitmeyecek! Bu yolda yaşamını yitirmiş hiçbir devrimciyi unutmayacağız. Bu katliamlar bizi mücadeleden soğutmuyor, tam tersine daha da öfkelendirip mücadeleye sıkı sıkı sarılmamıza ve düşmanımızı iyice bilmemize yol açıyor.

Bizden korkuyorlar bundandır baskıları, haklılar da, onları korkularında boğacak olan bizleriz, verdiğimiz devrim mücadelesidir. Yüreğimizi gösterebilmek mümkün olsaydı, içinden bu sisteme olan kinimiz fışkırırdı. Bu mücadele kapitalizmi yıkıp insanın insanca yaşayacağı bir toplum yaratana kadar var olacaktır. Bizler bu sistemi değiştirmek için mücadele eden işçileriz ve inanıyoruz hak ettiğimiz gibi bir dünya yaratacağız! “Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

29 Kasım 2009

Doğum Değil Ölüm Sıraları

Doğum Değil Ölüm Sıraları


“Badem gözlüm beni unut,

Bu gemi bir kara tabut. 

Lumbarından girer ölüm

Bu dünya bir kara tabut.” 



Ne deniz, ne kara 

Ölüm her yerde,

Genç bedenler

Koşamaz oldu



21 Kasım Uğur’un ölüm yıldönümü

Uğurlar, Ceylanlar sıra numaralarıyla anılır oldu.

Doğum değil ama ölüm sıraları

1, 3, 18, 300, 301, 302…342, ….

Hepsinin bir katledilme sırası var. 



İlk “daye” demesinin değil

İlk sokakta koşmasının değil,

İlk isyan ateşini alıp serhildana koşmasının değil, 

Katil devlet tarafından katledilmelerinin sırası bu.



İlk kurşuna dizilmesinin,

Üstüne havan topu düşmesinin,

Gecenin gelen karanlığında kaybolmasının

Bir sırası var, 

Kürt çocuklarının ölüm sırası var.



Yaşatmadılar ve yaşatmayacaklar!

Ama

Biz bir olursak eğer

Avucumuzdan kayıp giden yaşamlar değil

Bir çocuğun sevinci kalacak

Gazete sayfalarından bakan, 

“Neden?” diye soran badem gözler değil

Bir avuç mutluluk kalacak. 







                           Marksist Tutum okuru bir kadın işçi





1 Aralık 2009

Faşist “Türk Solu” Çetesi Tahrik Peşinde

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru

Faşist “Türk Solu” çetesi geçen haftalarda Taksim’de bir eylem tertipledi. Eyleme katılanlar, kudurgan bir şovenizmle ellerinde tuttukları dövizlerle, attıkları sloganlarla darbeci zihniyetin dışındaki herkese “idam” isteğini haykırdılar. “Dağa çıkanı da, çıkaranı da, dağdan indireni de asacağız” diyerek bu sloganı derginin kapağına da taşıdılar.

Adı ilk defa duyanları yanıltmasın, “Türk Solu” faşist bir çetedir. Solla ilişkisi yoktur. Komünist, Ermeni ve Kürt düşmanı bolca yazı, derginin sayfalarında yer alıyor. Dergi derin devletin statükocu kanadı tarafından finanse ediliyor ve Ergenekon’un darbeci emellerinin propagandasını yapıyor.

Dergi her sayısında özel olarak Kürt sorununa değinerek okurlarını, Kürt siyasetçiler başta olmak üzere Kürt halkına karşı pogromlara davet ediyor. Irkçılık artık öyle bir noktaya vardırılmıştır ki, Kürtlerle alış-veriş yapanlar, lahmacun yiyenler, Kürt müziği dinleyenler veya herhangi bir Kürt ile konuşanlar dahi bölücü, hain ve Kürt oyuncağı olmakla itham ediliyor. Bu faşist çete, halklar arasında nefret, kin ve düşmanlık tohumlarını böyle ipe sapa gelmez şeylerle inşa etmeye çalışıyor.

Faşist örgütlenmelerin kitle tabanı sağlamak için başlangıç aşamasında ikiyüzlüce sol söyleme sarıldığı bilinir. Açlık, yoksulluk ve dış düşman tehdidi üzerinden sözde bir anti-emperyalist hatta anti-kapitalist demagojik propaganda yaparak, huzursuz kitleler üzerinde meşruiyet kazanılmaya çalışılır. Bu tür örgütler, tanınmış sosyalist isimlerin ardına gizlenerek devrimci pozlar takınırlar. İşte “Türk Solu” dergisi de Che Guevara’yı, Deniz Gezmiş’i, Mahir Çayan’ı, Nazım Hikmet’i kendi faşist emelleri için, milliyetçi ve darbeci fikirlerini satmak amacıyla camekânda kullanıyor. Sözde bir Amerika düşmanlığı yaparak anti-emperyalist olduğu yalanını yutturmaya çalışıyor.

25 Ekim günü Taksim’de düzenlediği eylemde faşist “Türk Solu” çetesi, Kürt sorununda demokratik açılıma dair gelişmelere ateş püskürdü ve idam cezasını geri getireceklerini haykırdı. Faşist güruh kendileri gibi faşist kan emici, Kürt düşmanı olmayan herkesi asacakları tehdidinde bulundu.

Unutmayalım ki düşman uyumuyor ve insanlığın başına yeni felâketler örmek için idam nutukları atıyor. Yarın sermayenin bu çeteleri tıpkı geçmişte Almanya’da olduğu gibi işçi sınıfı mücadelesinin üzerine salması pekâlâ mümkündür. Sola ilgi duyan genç kesimleri, sol semboller kullanan faşist tuzaklara karşı bilinçlendirmek için devrimci örgütlenme çalışmamızı büyütmeliyiz.

11 Kasım 2009

“Kürt Açılımı” ve İşçiler

Gebze’den işsiz bir işçi

Bu toprakların en önemli sorunlarından birisi Kürt sorunudur ve bu soruna karşı takınılması gereken tavır sınıf mücadelesi açısından bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bildiğimiz üzere son günlerin en fazla konuşulan ve tartışılan konularının başında “Kürt açılımı” geliyor. Hükümetin giriştiği bu açılım toslanılan duvarlar sonucunda şimdilik “milli birlik projesi” olarak adlandırıldı. Tabii ki bu “açılım”a düzen içinden ve çeşitli sol, sosyalist çevrelerden değişik tipte tepkiler geldi.

Statükocu kanadın politikaları, hâlihazırda ellerinde bulunanları da yitirmemek üzerine kurulu. Bunun için en güçlü olduklarını düşündükleri ülkenin batı bölgelerinde Kürt sorununun çözülmemesi için her tür melanete başvuruyorlar. Peki ya kimi sol ya da sosyalist çevreler neden karşı çıkıyor bu çözüm arayışlarına? Kimileri buna “ABD emperyalizminin planı” olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyor, kimileri bunun yanında aslında “Kürt mücadelesinin toplumsal mücadeleye engel olduğunu” savunuyor, kimileri ise Kürt halkı adına ahkâm kesip “aslında şöyle yapmalılar, böyle yapmalılar” diye akıl veriyor. Savundukları siyaset bu önemli konuda onları böyle ele veriyor, gerçek düşünceleri böylece açığa çıkıyor diye düşünüyorum. Milliyetçilik bu, ne zaman ve nerede karşınıza çıkacağı belli mi olur?

Bugün Türk burjuvazisi alt-emperyalist bir ülke olarak bölgede daha fazla güç elde edebilmek ve planlarını yürütebilmek için bazı “açılımları” yapmak zorunluluğu hissediyor. Bu açılımlara hazırlıklı ve istekli olmayan statükocu kesimin yaşam kaynaklarından bazıları da kurumaya başlamıştır. Fakat unutulmaması gereken Kürt açılımının yapılmasının en önemli nedenlerinden biri de bu mücadelenin ulaştığı uluslararası boyuttur. Yani Kürt halkı yıllardır yaşadığı onca acıya, katliama, gözyaşına rağmen mücadelesini sürdürmüş ve bugüne taşımıştır. Ve bugün verili durum Türk burjuvazisine “açılımı” dayatmıştır.

Kapitalizmin temel eğilimlerini görmek istemeyenler Kürt açılımının neden yapıldığı hakkında da gerçeklikten oldukça uzak görüşler ortaya koymaktadır. Kürt halkının acılarını yok sayarak, mücadelelerini küçümseyerek onlara oturdukları yerden ahkâm kesenler tarih önünde nasıl hesap verecekler? Ulusal mücadeleyi toplumsal mücadele ile karıştırarak ortadaki meseleyi bulamaç haline getirenler, bu yanlış görüşleri durumu yeterince kavrayamayan genç işçilere aktarıp sapla samanı birbirine karıştırıyorlar. Bunu sadece ve sadece ABD emperyalizminin bir planı olarak görüp konuşmak Türk şovenizmi yapmakla eşdeğerdir. Bu gibi bulanık söylemlere sınıf mücadelesinin öncüleri ve tarihi gerekli cevabı vermiştir. Lenin, Ulusal Sorun adlı eserinde, UKKTH bağlamında şöyle söylemişti: “bir emperyalist güce karşı ulusal kurtuluş mücadelesinde, bazı durumlarda bir başka büyük gücün aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanması hali de, sosyal-demokratların ulusların kendi kaderini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.” Ama bugün bazıları bir ulusal sorun karşısında şoven bir yaklaşımı genç işçilere benimsetmeye çalışıyorlar.

Dostlar, Kürt mücadelesine dair biz sınıf bilinçli işçilerin temel görevi Kürt halkının ulusal taleplerine kulak vermek ve milliyetçi şoven yaklaşımlara karşı çıkmaktır. Burjuvazinin gelinen noktada vermek zorunda kaldığı kimi haklara “burjuvazinin lütfuna ihtiyacımız yok” tarzıyla yaklaşmak oldukça sakattır. Bizler bu hakların alınması ve açılan gediğin daha da genişletilmesi için mücadele yürütmeliyiz. Bugün halkların kardeşliği temelinde konuşmalar yapmak sınıf bilinçli işçilerin görevidir. Ve ancak bu temelde yürürsek bir süre sonra Kürtler de gerçek kurtuluşu yani sınıf mücadelesini anlamaya kavramaya çalışır. Yıllardır kendilerine Türk denilmesini kabullenemeyen Kürt halkı, Türkiye’nin batısından bazılarının şimdi de illâ sosyalist olmalısın dayatmasını herhalde kabullenmeyecektir. Aksini iddia etmek ham hayalden başka bir şey değildir. Gönüllülük temelinde bir birlik için var gücümüzle mücadelemizi sürdürmeli, gönüllülüğün esasının Kürtleri gerçekten anlamaya çalışmaktan geçtiğini bilmeliyiz.

Kahrolsun Milliyetçilik ve Şovenizm!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

12 Kasım 2009

Uludağ Üniversitesi’nde 6 Kasım Eylemleri

Bursa’dan bir grup öğrenci

12 Eylül faşizminin üniversitelerdeki karanlık izi olan YÖK, kuruluş yıldönümü vesilesiyle, Uludağ Üniversitesi öğrencileri tarafından eylemlerle protesto edildi.

İlk eylem İktisadi İdari Bilimler Fakültesi önündeki Sevgi Meydanından yapılan yürüyüşle başladı. Eyleme katılan 50 kişilik grup “YÖK’e Hayır!” yazılı bir pankartla Mediko-Sosyal önüne doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca, “YÖK postalla geldi, isyanla gidecek!”, “YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek!”, “YÖK-polis-medya bu abluka dağıtılacak!”, “Müşteri değil öğrenciyiz!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!”, “Sermaye defol üniversiteler bizimdir!”, “Faşizme karşı omuz omuza!” sloganları atıldı.

Mediko-Sosyal önünde yapılan basın açıklamasında YÖK teşhir edilirken, mücadelenin büyütülmesi gerektiği vurgulandı. Açıklamanın sonunda ise şunlar söylendi: “Bugün YÖK şahsında yaşanan tüm saldırıların asıl kaynağı emperyalist-kapitalist düzendir. Dolayısıyla da sorunlarımızın gerçek ve kalıcı çözümü, emperyalist-kapitalist düzenin tek alternatifi olan sosyalizmdedir.”

İlk eylem halaylarla bitirilirken, akşam saat 6 sularında da şehir merkezinde meşaleli eylem düzenlendi. Orhangazi Parkında yapılan eylem basın açıklamasıyla sona erdi. Bu eylemler Anti-kapitalist Öğrenciler, DGH, Dev-Genç, Devrimci Gençlik Birliği, Ekim Gençliği, Ekmek ve Özgürlük, Genç Sen, Genç Sol, ÖGD, SGD ve YDG tarafından örgütlendi.

Başka bir eylemse Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, Emek Gençliği ve TKP tarafından gerçekleştirildi. Bu grup saat 12.30’da Mediko-Sosyal önünde toplanarak Rektörlük binasına yürüdü ve burada basın açıklaması yaptı.

7 Kasım 2009

İstanbul’da YÖK’e Karşı Öğrenci Protestoları

İstanbul’dan Marksist tutum okuru bir üniversite öğrencisi

İstanbul’da 6 Kasım vesilesiyle YÖK karşıtı eylemler Beyazıt Meydanında gerçekleştirildi. İlk protesto Eğitim-Sen İstanbul Üniversiteler Şubesi tarafından yapıldı. Eğitim-Sen’in ardından sırasıyla Devrimci Öğrenci Birliği, çeşitli siyasi çevrelerin oluşturduğu YÖK Karşıtı Öğrenciler, Üniversite Öğrencileri, okuldan uzaklaştırılmalarını protesto amacıyla okul önünde demokrasi çadırı kuran öğrenciler ve Genç-Sen protesto eylemlerine katıldılar. Katılımın düşüklüğüne rağmen bütün grupların eylemleri coşkuyla geçti. Beyoğlu Kumpanya grubunun İstanbul Üniversitesi önünde oynadığı “Paranız Batsın” adlı tiyatro oyunu beğeni ile izlendi.

Protestolarda her grup kimi farklılıklara rağmen benzer taleplerle eylemlere katıldı. Öğrenciler faşist rejimin ürünü olan YÖK’ün kaldırılmasını, anadilde-parasız-bilimsel eğitim hakkının tanınmasını, öğrenciler üzerindeki soruşturma, cezalandırma ve polis baskısının kaldırılmasını, üniversitelerin ticaretleştirilmesine son verilmesini talep ettiler.

Öğrenciler düzenledikleri YÖK karşıtı eylemlerde taleplerini haykırdıkları çeşitli sloganlarla da dile getirdiler: “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Faşizmi Döktüğü Kanda Boğacağız”, “Gençlik Gelecek, Gelecek Sosyalizm”, “Parası Eğitim, Parasız Sağlık”.

Bu yıl yapılan eylemlere öğrenci velileri, öğretim üyeleri ve liseli öğrenciler de destek verdi. YÖK karşıtı mücadelenin bütün toplum kesimlerine yayılması, kamu emekçileri sendikalarının yanı sıra işçi sendikalarının da eylemlere destek vermesi gerekiyor. Kuşkusuz, eylemlere katılmayan yüz binlerce üniversite öğrencisini harekete geçirmek de temel görevlerden biri olmalı.

Acı da olsa kimi gerçekleri burjuvazinin siyasi temsilcileri çok açık dile getiriyorlar. Tayyip Erdoğan’ın “üniversite bitiren herkes iş bulacak diye bir şey yok!” diye uyarıda bulunmasını, mücadeleden uzak duran, işçi olmayacağını düşünen ve sınıf atlama hayalleri kuran her öğrencinin iyi düşünmesi gerekiyor. Kapitalist sistem içinde ne diploma ne de üniversiteler kurtuluşun kapısıdır. Her geçen gün işçi ve emekçi gençlere kapanan üniversite kapıları ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle yeniden herkese açılabilir. Kendimizi bireysel kurtuluş hayallerine kaptırmamanın en iyi yolu örgütlü mücadelenin içinde yer almaktan geçiyor.

7 Kasım 2009

YÖK Kaldırılsın

Ankara Üniversitesinden bir öğrenci

YÖK’ün kuruluş yıldönümü olan 7 Kasımda, Ankara’da, üniversite öğrencileri ve çeşitli sendikalar bir araya gelerek YÖK’ü protesto ettiler. DİSK’e bağlı Genç-Sen’in düzenlediği ve Renta işçilerinin de destek verenler arasında yer aldığı eylemde yaklaşık 1500 kişi vardı. Dikimevi’nden başlayıp Kolej Kavşağı’nda son bulan yürüyüşte sık sık “YÖK kalkacak polis gidecek üniversiteler bizimle özgürleşecek”, “Be zıman jiyan nabe”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

YÖK 12 Eylül’ün bir kalıntısıdır. Bundan tam 28 yıl önce, 6 Kasım 1981’de, 12 Eylül cuntası tarafından bütün üniversitelerin yönetim kurulları tasfiye edilerek yerlerine bizzat askeri cuntanın atadığı rektörler getirildi. Ve şu an da biz işçi çocukları hâlâ bunun acısını çekiyoruz. Faşizmin ürünü olan bu baskı aygıtını ortadan kaldırmak ve üniversiteleri bilimin özgürce üretildiği kurumlar haline getirmek için işçi emekçi çocukları bir araya gelip mücadele etmeliyiz.

7 Kasım 2009

Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez

Şahintepe Mahallesinden bir işçi

Merhaba işçi arkadaşlar,

Ben Şahintepe Mahallesinde yaşayan bir işçiyim. Yaşadığım mahalle işçi mahallesi olduğundan dolayı buradaki yerel ve toplumsal sorunları tek tek anlatma gereği duymadım, çünkü ben şunu çok iyi biliyorum ki dünyanın her yerinde biz işçilerin sorunları birbirinden pek de farklı değil arkadaşlar.

Eğitim, sağlık, ulaşım gibi sosyal haklarımızın elimizden alınması yetmezmiş gibi şimdi de yaşamsal ihtiyaçlarımız olan barınma hakkımıza göz dikilmiştir. “Kentsel dönüşüm projesi kapsamında kaldığı”, “kaçak olduğu”, “imara aykırı yapıldığı”, “depreme dayanıksız olduğu”, “su havzası içinde kaldığı”, “sit alanında yapıldığı” gibi gerekçelerle evlerimiz yıkılmaya çalışılıyor. Bunun sonucunda ya sokağa atılıyoruz ya da ödeme imkânının zor olduğu, uzun yıllar borçlanarak sahibi olacağımız, bahçesiz kutu gibi binalarda yaşamamız öneriliyor. Evet arkadaşlar, patronlar bizleri gün boyu fabrikalarda sömürmekle yetinmiyorlar, onlar gerçek anlamda şu an bizim soframızdaki tek parça ekmeğimize dahi göz dikmiş durumdadırlar.

Kentimizi halkın ihtiyacına göre değil, patronların ihtiyacına göre şekillendirenlere karşı birleşip mücadele edilmesi gerektiğini bilmeliyiz. Birleşmek ve ortak hareket etmek dışında bir seçeneğimiz de yoktur arkadaşlar. İşte tam da bu noktada biz işçiler, gerek çalıştığımız fabrikalarda gerekse yaşadığımız mahallelerde örgütlenmek zorundayız. Çünkü patronlar sınıfı tüm gücüyle üzerimize çöreklenmiştir. Arkadaşlar, tarih işçi sınıfının örgütlendiğinde, bu açgözlü patronları nasıl alt ettiğini bizlere defalarca göstermiştir.

YAŞADIĞIMIZ GEZEGENDE İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜ GÜCÜ DIŞINDA, HİÇBİR GÜÇ BİZLERE KURTULUŞU GETİRMEYECEKTİR. Evet işçi kardeşlerim bu asla inkâr edilemez bir gerçektir. Ve ben buradan haykırmak istiyorum: “ÖRGÜTLÜ BİR HALKI HİÇBİR KUVVET YENEMEZ!”

29 Ekim 2009

Korkuları olanlar kaybedecek!

Korkuları olanlar kaybedecek!


Hayat çelişkilerle doludur

Bir sorgulamaya başladı mı insan

Bir bir çözülmeye başlar bütün çelişkiler 

Tıpkı bir çorap söküğü gibi

Yakaladın mı ipin ucunu doğru yerden

Sen çektikçe o gelir

Ve bir sonuç çıkar ortaya, sorgulamaların ardından

Onlar ve biz!

Bir sorgulamaya başladı mı insan

Çözülmeye başlar çelişkiler

Bütün bilinmezlikler ve belirsizlikler,

Çözülür!

Çözülür insanın beynindeki düğüm 

Set koyduğumuz düşlerimiz ve hep sınırları olan hayallerimiz

İşte bütün bu engelleri, yıkar geçer “bilinç” denilen fırtına

Ve sınır tanımaz düşlerimiz 

Olmaz gayri gerçekleşmeyecek hayallerimiz

İstedikçe isteriz,

İnsanlık için en iyi olanı 

İşte bundan korkuyorlar!

Kendi sınıfımız için bir şeyler istememizden 

Zaten bizim ürettiğimiz ama onların olan 

bütün güzellikleri

Yaşayacak olmamızdan korkuyorlar

Ayrıcalıklarının ortadan kalkmasından,

Sömürü çarklarının artık işlememesinden,

Düzenlerinin ve saltanatlarının bir gün 

ama mutlaka bir gün

Yerle bir edilmesinden,

Yani onlarsız biz olmasından korkuyorlar!



Korksunlar ya!

Kaybedecekleri çok şeyleri olan onlar

Bizimse “zincirlerimizden başka hiçbir şeyimiz yok”

Korksunlar ya!

Korksunlar sevgili işçi kardeşim!

Bilinçlenmemizden, birleşmemizden

Ve yüz yıllardır biriken sınıf kinimizden

Korkuyorlar!

Korksunlar tabii, korksunlar, 

Çünkü çekilen acıların çalınan yarınlarımızın, hesabını sormaya 

Ve onların defterini dürmeye geliyoruz!

İşte bu yürek bunun için atıyor! 



                                                                 Esenler’den bir işçi













15 Ekim 2009

Binler Ceylan İçin Haykırdı!

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru

Taksim’de binlerce insan, 28 Eylülde Diyarbakır’ın Lice ilçesinde katledilen 12 yaşındaki Ceylan Önkol için bir araya geldi. 15 Ekim akşamı, Yasemin Göksu ve İlkay Akkaya’nın söylediği Urfa türküsüyle başlanan yürüyüşte 3 binden fazla insan vardı.

Yürüyüş boyunca gür sesle atılan sloganlar ve konuşmalarla katiller lanetlendi. Ceylan’ın resminin basılı olduğu dövizler taşınırken, hep bir ağızdan şu sloganlar atıldı: “Ceylan’ın katili Ergenekon devleti”, “katil devlet hesap verecek!”, “Hepimiz Kürdüz DPT’liyiz!”, “Edi bese, dur de, dur de, ölümlere dur de!”, “Ceylan’ın hesabı sorulacak”, “barışa uzanan eller kırılsın!”, “Onlar savaş istiyorlar, ya biz!”, “Ölüm değil çözüm!”, “Savaşa hayır!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!” Yapılan konuşmalarda, Ceylan’ı katledenlerle Hrant Dink’i katledenlerin aynı güçler olduğu söylenerek “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz” sloganı da atıldı.

İki saat süren yürüyüş boyunca, “Kaza değil cinayet, sorumlular yargılanacak” ve “Ceylan’ı öldüren militarizm, susma militarizmi sorgula” yazılı pankartlar taşındı. Megafondan atılan, “Ceylan için ses çıkar” sloganı alkışlar, zılgıtlar ve ıslıklarla tamamlandı. Yürüyüş sırasında 1 dakikalık oturma eylemi yapıldı.

Onlar engerekler ve çıyanlardır

Onlar ekmeğimize, aşımıza

Göz koyanlardır

Tanı bunları, tanı da büyü

Onlar halkların, işçilerin kardeşliğine göz koyanlardır. Onları iyi tanıyıp mücadeleyi yükseltelim. Daha fazla Ceylan’ın katledilmemesi için bütün ülkelerin işçileri birleşelim!

21 Ekim 2009

Uludağ Üniversitesinde Formasyon Eziyeti

Bursa Uludağ Üniversitesinden Marksist Tutumcu öğrenciler

Geçtiğimiz haftalarda, devletin fen-edebiyat fakültelerine formasyon hakkı tanımasıyla birlikte, birçok öğrenci formasyon (öğretmenlik) hakkına kavuştu. Ancak okuduğumuz üniversitenin keyfi uygulamaları yüzünden yine çok sayıda öğrenci bu haktan faydalanamıyor. 2, 3 ve 4. sınıflara tanınan bu haktan sadece 2. sınıf öğrencileri faydalanabiliyor. Bahaneleri ise ders verecek hoca sayısının azlığı. Halbuki gerçek neden rektörlük ve hoca çekişmeleri. Burjuvazi içindeki kavga üniversitelere yansıyor, bu durum ise öğrencileri mağdur etmekten başka bir işe yaramıyor.

Diğer bir olumsuz durum ise öğrencilerin örgütsüzlüğü. Öğrencilerin büyük bir bölümü örgütsüz olduğu için haklarından da bihaber durumdalar. İşsizlik ve gelecek kaygısının olmadığı bir dünyada yaşamak istiyorsak örgütlü mücadeleye katılmalı ve bu mücadeleyi tüm varlığımızla benimsemeliyiz.

16 Ekim 2009

Mersin’de “IMF-DB” Karşıtı Eylemler

Mersin’den bir grup öğrenci

Mersin Üniversitesinde, 5 Ekim günü 100’e yakın öğrenci IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye toplantılarını basın açıklamasıyla protesto etti. Basın açıklamasında “IMF ve Dünya Bankası yıllık toplantılarını yapmak için Türkiye’ye geliyor. Onlar Türkiye’ye aç ve yoksul halkı, işçileri sömürmeye geliyor. Bu suç örgütlerini ülkemizden kovalım. Kahrolsun IMF, İşbirlikçi AKP” denerek IMF ve Dünya Bankası protesto edildi.

6 Ekim günü ise yine Mersin’de EĞİTİM-SEN, KESK, SES, GENÇ-SEN ve çeşitli parti ve derneklerden katılan 150’den fazla kişi AKP il binası önüne yürüyerek basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasına Mersin Serbest Bölgeden birkaç direnişçi işçi “Sesimizi Duyan Yok mu?” yazılı dövizler taşıyarak geldiler. “Krizin Yükü Patronlara” sloganının atılmasıyla basın açıklaması son buldu.

8 Ekim 2009

İzmir’de 12 Eylül Mitingi

İzmir’den Marksist Tutum okuru bir işçi

Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi İzmir’de de 12 Eylül faşist darbesi birtakım etkinliklerle protesto edildi. 12 Eylül Cumartesi günü saat 15.30’da sendikalar, çeşitli parti ve grupların katılımıyla Kenan Evren’in Hava Kuvvetleri Komutanlığındaki evinin önünde “12 Eylül Yargılanacak” yazan pankart açılarak bir basın açıklaması yapıldı. Saat 18.00’da Basmane Meydanından başlayan yürüyüş ise, yağmura rağmen çok daha geniş bir katılımla Konak Meydanında yapılan basın açıklamasıyla sona erdi. Yaklaşık dört bin kişinin katıldığı yürüyüşte, dikkat çeken şey, gençlerin ve kamu emekçilerinin yoğun katılım göstermesi, fakat DİSK’in alanda görünmemesiydi.

İşçi sınıfının ve sol hareketin örgütsüz ve darmadağınık olduğu bu süreç, 12 Eylül’ün mazide kalan tatsız bir olay olmadığını, aksine etkileri hâlâ süren ve tam anlamıyla aşılamamış bir darbe olduğunu gösteriyor. Gerek Karşıyaka Belediyesi tarafından işten çıkarılan ve sayıları üç yüzü bulan Kent A.Ş. işçilerinin, gerekse de faşizmden en fazla zarar görmüş işçi örgütlerinden biri olan DİSK’in alanda olmayışı da bunun bir göstergesidir.

13 Eylül 2009

İstanbul’da 1 Eylül Barış Günü Mitingi

Marksist Tutum okuru bir üniversite öğrencisi

Bir süredir hükümet “açılım” adı altında Kürt sorununda birtakım adımların atılacağından ve bu konuda bir çalışma yürütüldüğünden söz ediyor. Ancak böyle bir şeyin haberi bile statüko yanlısı güçlerin öfkeyle kabarmalarına ve sağa sola zehirlerini saçmasına yetmiş bulunuyor. Her gün haberlerde boy gösteren statükocu burjuva parti liderleri, Kürt sorunu diye bir sorunun aslında olmadığına, sorunun dış mihraklar tarafından yaratıldığına dair yalanlar söylemeye devam ediyorlar. Çözüm olarak, Kürt halkına karşı sürdürülen haksız savaşın daha şiddetli şekilde yürütülmesini öneriyorlar. Öbür taraftan kendini sözde demokrasi kahramanı ilan eden AKP hükümeti ise bir taraftan göz boyamaya çalışırken öbür taraftan operasyonları devam ettiriyor. Bu da patronlar ve onların hükümetinin Kürt sorunun çözümü konusunda ne kadar samimi olduklarının bir göstergesi.

Salı günü böyle bir siyasi atmosferde Dünya Barış Günü kutlamaları yapıldı. Birçok yerde yürüyüş ve basın açıklamaları yapılırken, en çok ilgi çeken eylemler İstanbul ve Diyarbakır’da yapılan barış mitingleriydi. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin “Onurlu Bir Barışa Evet” sloganıyla gerçekleştirdiği mitinge yüz binden fazla insan katılırken, İstanbul’daki barış mitingi Kadıköy Meydanında gerçekleştirildi. Mitinge DTP, DÖKH (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) , DTP İstanbul Kadın Meclisi, UİD-DER, BDSP, Eğitim-Sen, KESK, TMMOB , EMEP, ÖDP, SDP ile birlikte çeşitli dernek ve dergi çevreleri katıldı.

On bini aşkın kişinin katıldığı miting ölen devrimciler için saygı duruşu ile başladı. Açılış konuşmasını Tertip Komitesi adına DTP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Dursun Yıldız gerçekleştirdi. “Barış ve Demokratik Çözüm Platformu” ortak açıklaması ise KESK İstanbul Şubeler Platformu dönem başkanı Hatun İldemir tarafından yapıldı. İldemir konuşmasında “açılım” tartışmalarından söz etti ve “Kürt sorunu Türkiye’nin sorunudur” dedi. İldemir, Kürt sorununu çözememiş bir Türkiye’nin barışı ve istikrarı tesis edemeyeceğini söyledi. Kürt sorununda İmralı’nın muhatap alınması gerektiğini ifade etti.

İldemir’in konuşmasının ardından aydınlar adına Haluk Gerger bir konuşma gerçekleştirdi. Gerger konuşmasında, şovenizmin ve şiddetin bütün ülkeyi sardığını belirterek, Kürtlerin özgürlüğünün Türklerin de kurtuluşu olacağını söyledi. DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel ise İçişleri Bakanı Atalay’ın açıklamalarını talihsizlik olarak değerlendirdi. Hükümete samimiyet çağrısı yapan Tuncel, PKK’nin çatışmasızlık kararını bayram sonuna kadar uzattığını söyledi. Tuncel, yıllardır Kürt sorununun güvenlik sorunu olarak görüldüğünü belirterek, “Kürt sorunu güvenlik sorunu değil Türkiye halklarının özgürlük sorunudur” dedi. Tuncel, Kürt sorununda öncelikli olarak anayasanın değişmesini, operasyonların durdurulmasını ve anadilde eğitim hakkının tanınmasını istedi. AKP’nin eski söylemine dönmesi halinde Türklerden de Kürtlerden de kabul görmeyeceğini söyledi. Tuncel, Kürt sorununda 1 Ekime kadar olumlu bir adım atılmasını ve Öcalan’ın yol haritasına yol verilmesini istedi.

2 Eylül 2009

Barış İçin Meşaleli Yürüyüş

Aydınlı’dan bir işçi

Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu, 1 Eylül Dünya Barış gününde Kadıköy İskele Meydanında yapılacak olan mitinge çağrıda bulunmak için, Kartal Meydanında meşaleli yürüyüşün ardından basın açıklaması yaptı.

26 Ağustos akşamı Kartal Meydanında bir araya gelen platform üyeleri (DTP, EMEP, ESP, HALKEVLERİ, ÖDP, EĞİTİM-SEN üyeleri) bankalar caddesinden Kartal Meydanına meşaleli yürüyüş yaptı. Yaklaşık 150 kişilik grup, “Analar gözyaşı istemiyor”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Savaşa Değil Barışa Bütçe”, “Biji Bıratiya Gelan”, “Silahlar Sussun Operasyon Dursun”, “DTP’yi Susturma Silahları Sustur”, “Biji Aşiti” sloganları eşliğinde yürüyüş yaptı. Basın açıklamasında, Kürt sorununda barışçıl bir çözümün önüne geçmek için çatışma ortamı yaratıldığını ifade eden platform üyeleri, bu çatışma ortamının son bulmasını ve barış istediklerini açıkladılar. Son olarak platform üyeleri, “1 Eylülde Kadıköy’de Kürt sorununun demokratik çözümü, bir arada yaşam ve barış, adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerimizi ortaklaştıralım. Hep birlikte barış ve kardeşlik türkülerimizi söyleyelim” diyerek 1 Eylülde yapılacak mitinge katılım çağrısında bulundular.

27 Ağustos 2009

Gazi Mahallesi Barış İçin Yürüdü

Gazi Mahallesi’nden bir işçi

Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu, yaklaşan 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Gazi Mahallesinde meşaleli bir yürüyüş düzenledi. Genci yaşlısıyla bir araya gelen mahalleli, saat 21’de eski karakol önünde toplanıp ortak sloganlar eşliğinde yürüyüşe başladı.

“Adil, Onurlu, Demokratik Barış için 1 Eylül’de Kadıköy’e” pankartı ile Cemevi’ne doğru yapılan yürüyüşte meşaleler yakıldı. Cemevi önündeki basın açıklamasında, Kürt sorununun çözümünün dünya barışına katkı yapacağı belirtildi. Türkiye devletinin anti-demokratik ve baskıcı uygulamaları eleştirilerek, “kendi halklarına barış ve özgürlüğü sağlayamayan bir zihniyetin Filistin ve Lübnan’da ya da dünyanın başka bir yerinde barışı sağlaması ne kadar samimidir” denildi.

Eylem 1 Eylül günü Kadıköy’de yapılacak mitinge çağrı ile sonlandırıldı.

27 Ağustos 2009

Barış Anneleri Ankara’daydı

Tuzluçayır’dan bir grup işçi

11 Ağustos'ta Ankara'ya gelen Barış Anneleri, hükümetten ve Genelkurmay’dan silahların artık susturulmasını istediler. "Silahlar Sussun Taraflar Konuşsun" pankartıyla Genelkurmay önüne yürümek isteyen Barış Anneleri; polis engeliyle karşılaşınca Güvenpark'ta bir saatlik bir oturma eylemi gerçekleştirdiler. Yapılan eyleme DTP, KESK, SES, İHD Ankara şube yöneticileri de destek verdi. Saat 11'de başlayan eylemde "İmralı'ya kulak verin", "kalıcı bir barış için operasyonları durdurun", "bu kanı durdurun barış eli havada kalmasın", "çözümün adresi İmralı", "asker anası gelin savaşı birlikte durduralım", "Kürt Türk hiçbir ana ağlamasın" gibi dövizler taşıyan Barış Anneleri eylemin ardından kısa bir açıklama yapıp şehirlerine dönmek üzere ayrıldılar.

12 Ağustos 2009

ÖSS Çilesi Devam Ediyor

Gazi’den bir işçi

Her yıl olduğu gibi bu yıl da yaklaşık iki milyon öğrenci ÖSS sınavlarına girdi. İyi bir gelecek umuduyla üniversiteye girmek isteyen milyonlarca genç birbirleriyle kıyasıya bir yarışın içine sürüklendi. Ancak sınava milyonlarca genç girse de, alınacak öğrenci sayısı belliydi. Sınava giren iki milyona yakın öğrenciden sadece birkaç yüz bin öğrenci üniversiteye girerken geri kalanlar sınava girmekle kaldılar. Peki durum bu kadar açıkken milyonlarca genç bu cenderenin içine niçin sürükleniyor? Neden böyle bir sınav var, neden öğrenciler arasında ölesiye bir rekabet var? Her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki rekabet de kapitalist sömürü düzenin bir kuralı.

Bir yıl boyunca bütün zamanını test çözmek ve ders çalışmakla geçiren milyonlarca genç acaba üniversiteye girdiklerinde kurtulmuş oluyorlar mı? Tabii ki olmuyorlar çünkü nasıl sınava girenlerin küçük bir bölümü okuma imkânı yakalıyorsa, mezun olan öğrencilerin de küçük bir kısmı bir iş bulabiliyor. İş bulabilenlerin büyük bir bölümü de çok düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Diğer taraftan büyük imkânlara sahip burjuva çocukları için böyle bir sorun yok. Geri kalan binlerce öğrenci birçok sınav ve mülakattan geçerek işe alınıyorlar. Örneğin 10 kişinin alınacağı bir işe binlerce işsiz başvurmakta! Yani ÖSS sınavında çektikleri çilenin bir o kadarını da üniversiteyi bitirdikten sonra işe girmek için çekiyorlar.

İş sadece öğrencilerin bu alanda yaşadıkları zorlukla kalmıyor. Üniversiteye girmek için senelerini ders çalışmakla geçiren öğrenciler hem sosyal hayattan kopuyor, hem de büyük hayal kırıklıkları yaşıyorlar. Üniversiteye giremeyen binlerce genç psikolojik travmalar yaşıyor. Böylece kapitalistler için kârlı bir alan daha doğmuş oluyor. Bu çilenin bir boyutu. Diğer bir boyutu ise kapitalist sömürü düzeninin, herkesin alması gereken eğitimi kârlı bir alana dönüştürmesi, yani eğitimi paralı hale getirmesi. Çile sadece sınava girmekle bitmiyor. Kazanabilmek için okullarda verilen eğitim yetersiz olduğu için para verip bir dershaneye gitmek gerekiyor. Böylece kapitalist düzen eğitimi paralı hale getirmenin yolunu döşemiş oluyor.

Devlet okullarında verilen eğitim etkisizleştirilerek paralı eğitim fiili bir durum haline getirilmiş oluyor. Sınavı kazanabilmek için dershaneye gitmek, para ödemek bir seçenek haline getiriliyor. Mevcut eğitimle sınavı kazanamayacağını düşünen milyonlarca öğrenci her yıl milyarlar harcayarak dershanelere gidiyor. Bugün eğitim kapitalistlerin en kârlı sektörlerinden biri. Bugün eğitim, ÖSS, OKS, KPPSS gibi sınavlara hazırlanan milyonlarca öğrencinin para ödediği devasa bir sektör haline gelmiştir. Örneğin ilköğretim öğrencilerinin OKS sınavına hazırlanmak için harcadıkları para yıllık 7 milyar dolar iken 2004 yılı verilerine göre öğrencilerin ÖSS sınavı için harcadıkları para yıllık 8,4 milyar dolar. Bütün bu veriler kapitalist sömürü düzeninin eğitimi bir sektör haline getirip muazzam kârlar elde ettiğini ortaya koymaya yetiyor. Milyonlarca genç ve aileleri iyi bir gelecek umuduyla kandırılıyor. Öğrenciler birbirleriyle amansız bir yarış içine giriyor, emekçi aileler çocuklarını okutabilmek için bin bir güçlük çekiyor ve sonuç hüsran oluyor. Peki neden eğitim paralı oluyor? Eğitim hakkı tıpkı sağlık hakkı, yaşam hakkı gibi insanların en doğal hakkı değil midir? Ancak ne var ki, kapitalist sistemde asıl olan insanların hakları ve ihtiyaçları değildir. Tek gaye kâr elde etmektir. Her şeyi meta haline getirip satan burjuva düzen bilgiyi de meta haline getirip satarak kâr elde ediyor.

İnsanların eğitim, sağlık, barınma, konut gibi temel gereksinimlerinin ücretsiz karşılanması gerekirken, burjuva düzende bunlar büyük paraların döndüğü sektörler haline gelmiştir. Eğitimin paralı hale getirilmesi demek, parası olmayanın eğitim hakkının elinden alınması demektir. Bu açıdan bakarsak, milyonlarca işçinin asgari ücret aldığı bir yerde yeterli eğitimi aldığımızı kim söyleyebilir ki?

Oysa kâğıt üstünde eğitim parasız ve devlet tarafından veriliyor gözükmektedir. Ancak fiili olarak eğitimin paralı hale geldiğini ve emekçilerin elinden bu hakkın giderek alındığını herkes biliyor. İyi bir gelecek kapitalist sistemin dayattığı ÖSS sınavında değil, işçi sınıfının örgütlü mücadelesindedir. Parasız ve bilimsel eğitim ancak hayatı yaratan işçi sınıfının verdiği mücadeleyle olacaktır. Gençlerin kurtuluşu burjuvazinin sunduğu sahte hayallerde değil örgütlü sınıf mücadelesindedir. Gençler olarak kapitalist sistemin yarattığı bu rekabetten kurtulmalı; eğitim, sağlık konut gibi bütün ihtiyaçlarımız için işçi sınıfının kızıl bayrağı altında mücadeleye atılmalıyız.

Yaşasın devrimci mücadelemiz!

Parasız, bilimsel, anadilde eğitim!

15 Temmuz 2009

YÖK’ün Yaz Mesaisi

İstanbul’dan Marksist Tutum Okuru Üniversite Öğrencileri

İşçi sınıfının örgütsüz oluşundan güç alan burjuvazi her türlü sosyal hakkımıza saldırmaya devam ediyor. Neo-liberal politikalar doğrultusunda yalnızca sağlık, iş güvencesi, işsizlik sigortası gibi haklarımızı gasp etmekle kalmıyor eğitim hakkımızı da elimizden almaya kalkıyor. Sanki üniversitelerde şimdiye kadar bedava okuyormuşuz gibi burjuvazinin kiralık sözcüleri her gün televizyonlarda “eğitim paralı hale getirilmeli” diye çığırtkanlık yapıyor. Paralı eğitimin eğitim kalitesini arttıracağına dair yalanlarla kitlelerin kafasını bulandırıyorlar. Kendi çıkarlarına dokunulduğunda en halis demokrat kesilen bu sözde bilim insanları, iş öğrencilerin haklarına geldiğinde dillerinden düşürmedikleri demokrasi söylemlerini birden unutuveriyorlar. Son yapılan har(a)ç zammı da bu durumun en güncel örneklerinden biri.

7 Temmuz günü yapılan açıklamaya göre üniversite har(a)çlarına 1. öğretim %8, ikinci öğretim ise %100 ile %500 arası değişen zamlar yapıldı. Yeni zamlardan esas etkilenenler har(a)ç paralarını çıkarabilmek için gündüzleri çalışıp, akşamları ders gören ikinci öğretim öğrencileri oldu. Zaten normalin iki katı harç ödemek zorunda bırakılan bu öğrencilerin mağduriyeti daha da arttı. YÖK’ün zam yapmak için öğrencilerin tatilde olduğu yaz aylarını beklemesi de ayrıca dikkate değer bir durum; böylelikle öğrencilerin olası tepkilerinin örgütlü hale gelmesi zorlaştırılıyor. İşçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda öğrenci gençliğin bu tip saldırıları tek başına püskürtmesi mümkün değildir. Parasız eğitim bizim en temel haklarımızdan biridir. Ancak işçi sınıfı örgütlü mücadelenin gerisinde durdukça üniversitede eğitim alabilmek işçi-emekçi çocukları için ancak bir hayal olarak kalabilir. Bu yüzden parasız, bilimsel, anadilde eğitim için mücadele bayrağını yükseltelim.

10 Temmuz 2009

Mayınlar Kimin İçin?

Marksist Tutum okuru bir metal işçisi

Suriye sınırına döşenmiş olan mayınlı arazinin temizlenmesi ve bu arazinin nasıl kullanılacağı tartışmaları iyice alevlendi. Mayınları kim temizleyecek? Temizlenmiş arazi nasıl kullanılacak? Bu tartışmalar işçi-emekçi kitlelerden ve bölge halkından bağımsız olarak yürütülüyor. Egemen sınıfın siyasal temsilcileri tartışmaya devam ederken, Meclise sunulan mayın tasarısı AKP milletvekillerinin onayıyla kabul edildi.

Burada şu soruyu sormak gerekmez mi: Neden o araziye mayınlar döşendi? Mayınlı arazinin varlığı kimlerin işine yarıyordu? Bugün değişen nedir ki mayınların temizlenmesine karar veriliyor? NATO’nun direktifleri doğrultusunda TC hükümeti 2011 yılına kadar bu bölgeyi mayınlardan arındırmak zorunda. Ayrıca mayın döşemek temizlemekten daha kolay olsa gerek ki TC ordusu bu zahmetli olan temizleme işini üstüne almak istemiyor.

Temizleme işine o toprakları uzun bir süre kullanması karşılığında İsrail’in de talip olduğu ortaya çıkınca kıyamet koptu. Bu tartışmaların öncesinde yaşananlara dikkat çekmek gerek asıl olarak. Hakkâri’de yola döşenmiş mayınların patlaması nedeniyle askerlerin yaşamını yitirmesi sonucu Kürtlere ve DTP’lilere yönelik baskılar arttı ve milliyetçilik yine körüklenmek istendi. Kürt ulusal sorununun barışçıl temellerde çözümünün dillendirildiği bir dönemde sözümona “çözüm getireceğiz” diyen AKP hükümeti ve cumhurbaşkanı Hakkâri’de yaşananları göstererek “Mayınlı saldırı kalleşliktir” demeye başladı. Nedense ateşkes sürecinin yaşandığı dönemlerde ölen asker sayısı artıyor. Hem de mayınlı saldırı sonucu! İyi de yıllardır kendilerinin yapmış oldukları şey aynı değil mi? Bugün temizleyelim dedikleri mayın döşeli arazi nedeniyle kaç kişi yaşamını yitirdi, kaç insan sakat kaldı? Bir toprak parçasına tohum yerine niçin mayın ektiler? Neden Suriye sınırı ya da neden Kürtlerin yoğun olduğu sınır bölgeler?

Her burjuva devletin kalın kırmızıçizgilerle çizilmiş sınırları bulunmakta. Bu mayın tarlaları da olsa olsa komşu ülkeyle aralarına koymuş oldukları bariyerlerdir. Egemen sınıf kendi sömürü düzeninin devamı için “ulusal güvenlik” adına mayınları döşedi. Hakkâri’de yaşananlar karşısında “mayınlı saldırı kalleşliktir” diyenler kendilerinin yıllardır yaptıklarına “vatan savunması” diyebiliyorlar.

Parlamentodaki Kürt milletvekilleri çatışmasızlık sürecinin uzatıldığı bu süreçte sorunun barışçıl yollarla çözümü için operasyonların ve baskınların durdurulmasını istediler. Fakat egemen sınıfın temsilcileri “silah bırakması gereken ordu değil” diyerek ne kadar barış istediklerini, ne kadar sorunun çözülmesi için adım attıklarını gösterdiler. Mayınlı arazinin temizlenmesi için yapılan tartışmalar devam ederken “mayınlı saldırı kalleşliktir” diyen cumhurbaşkanı, devletin döşediği mayınlar yüzünden ölenleri, sakat kalanları düşündü mü acaba? Ya da yıllardır sürdürülen haksız savaş nedeniyle ölen on binlerce insanın yaşam hakkı yok muydu? Mayınlar sonucu ölümler sadece ordudaki askerlerde mi oldu? Askerlerin kendilerini mayınlara karşı koruyabilecekleri mayın detektörleri var. Fakat sınır bölgesindeki halkın mayın tarlalarında yaşananlara son vermesini engelleyecek hiçbir cihazları yok. Halkın mayınlar nedeniyle ölmesi kalleşlik değil mi?

Neden mayınların temizlendiği alanın bölge halkı tarafından tarım için kullanılması gündeme gelmiyor? Egemenlerin çıkarı neyi gerektiriyorsa öyle yapılıyor.

Egemen sınıf kendi çıkarları gereği dünyayı kan gölüne bile çevirmeyi göze alabilmektedir. Atom bombalarıyla, her türlü nükleer ve konvansiyonel silahlarla insanlığı ve doğayı yok oluşa sürükleyen egemen sınıf, kalleşlikten bahsediyor. Oysa asıl kalleşlik onların ezilen ve sömürülen kitlelere karşı yaptıklarıdır. Mayınlı bölgeye ilişkin başlayan tartışmalarda şunu çok iyi bilmek gerekiyor: her ulusun egemen sınıfları kendi sınıf çıkarlarına göre politika yapıyor. Mayınlı arazinin temizlenmesinde olsun, Kürt sorununun çözümünde olsun, egemen sınıf ve onun temsilcileri kendi menfaatlerine göre hareket etmeye devam ediyorlar. Onlar toplumsal çıkarları değil kendi sınıfsal çıkarlarını düşünüyorlar. O nedenle yaşananlar karşısında somut sormak gerek soruyu; bu tartışmalar, bu politikalar, bu mayınlar kimin işine yarıyor?

11 Haziran 2009

Mardin’deki Katliamın Sorumlusu Burjuva Devlettir

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Kürt coğrafyasında ölüm kol geziyor. Mardin’in Zanqırt köyünde bir düğünde korucuların gerçekleştirdiği katliam sonucu çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 44 Kürt katledildi. Bu katliam koruculuk sisteminin nasıl bir ölüm makinesine dönüşmüş olduğunu gösteriyordu. Bölgede devlet tarafından korunup kollanan ve sayıları 75 bine yaklaşan bu ölüm makineleri, tecavüz, faili meçhul cinayet, adam kaçırma, köy yakma, zorla mala el koyma ve uyuşturucu ticareti başta olmak üzere suçun her türlüsüne bulaşmışlardır. Fakat her defasında “iyi çocuklar” aklanmış ve yeni suçların işlenmesine zemin hazırlanmıştır. Arkalarında devletin gücünü hisseden ölüm makineleri, bu fiili dokunulmazlık zırhının da arkasına sığınarak Mardin katliamını gerçekleştirdiler.

Peki, Mardin’de yaşanan trajedi sonrası düzen cephesi ne dedi? Daha olay aydınlanmadan, deliller toplanmadan, tanıklar dinlenmeden, olay yerine dahi gidilmeden, ülkeyi yönetenler olayın bir kız isteme meselesinden kaynaklandığını söyleyerek olayı “töre” olgusuyla açıkladılar. Medya korucuların kullandıkları silahların devletin verdiği silahlar olduğuyla hiç mi hiç ilgilenmedi. Olay yeriyle karakol arasındaki mesafe 6-7 dakika olmasına rağmen jandarmanın olay yerine neden 2 saat sonra geldiğiyle de öyle. Burjuva medyanın tamamına yakını olayı “töre” cinayeti adı altında vererek magazinleştirdi. Bu şekilde gerçeklerin üzerinden atlanıldı ve gerçekler hasıraltı edildi.

44 kişinin katledilmesi burjuva basında koruculuk sisteminin kaldırılmasını her ne kadar gündeme taşıdıysa da son söz iktidar tarafından söylendi: Koruculuk sisteminin kaldırılması mümkün değil! Mardin’de yaşanan olayın ardından Van’da silah bırakan 26 korucu, askerin baskısı sonucu görevlerine devam etmek zorunda kaldı. Devlet koruculuk sistemini kaldırmıyor. Çünkü koruculara daha ihtiyacı var. Kaldıramazlar. Çünkü Kürt halkının mücadelesi sürüyor. Sürdükçe de ölüm makineleri iş başında olacak.

Burjuva cumhuriyet, kurulduğu günden bugüne Kürt halkı üzerindeki baskısını hiçbir zaman eksik etmemiştir. Kürt halkının demokratik taleplerini faşizan yasalarla, uygulamalarla ezme yolunu seçmiştir. Burjuva düzen şiddetin her türlüsüne başvurmasına rağmen Kürt halkının onurlu kavgasını bitirememiştir. Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesi yükselip Kürt halkının mücadelesiyle birleşirse işte o zaman yağmacı burjuva devletten hesap tam sorulacaktır.

10 Haziran 2009

“100 Bin Kişiydiler”

Marmara Üniversitesinden bir öğrenci

Metin Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı, 1990-91 grevini ve sonrasındaki Ankara Yürüyüşünü konu alan “100 Bin Kişiydiler” belgeseli 1 Haziranda Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde ilgiyle izlendi. 70 dakika süren belgeseli yaklaşık 30 kişi izledi. Yönetmen-Yapımcı Metin Kaya’nın da davet edildiği gösterime bölüm hocaları da katıldı.

18 ay süren çekimlerde toplam 120 kişi ile röportaj yapılmış. Dönemin sendikacıları, işçileri, işçi temsilcileri, işçi komiteleri, esnafı, dönemin çalışma bakanı İmren Aykut, dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut ve DYP genel başkanı Süleyman Demirel ile söyleşiler yapılmış.

Belgeselde, Süleyman Demirel’in “Yürüyüş devletin kontrolünden çıkmıştı, Maden-İş’in kontrolüne girmişti” ve “Hükümet ciddi tedirgin olmuştu” şeklindeki açıklamaları dikkat çekiciydi. Ayrıca Turgut Özal’ın “Madenleri kapatırız” şeklindeki tehdidi de düşündürücüydü. Filmde, sınıf dayanışmasının ne denli önemli olduğu, işçilerin birlik olduğunda neleri başarabileceği vurgulanmış. Ankara’ya yürüyen işçilerin “güvenliğini sağlayan” erlerin duygulanıp ağlamaları, ayakkabıları aşınan işçilere çapa yapan köylülerin kendi ayakkabılarını vermeleri, konakladıkları kentlerde halkın işçilere evlerini açması, cezaevinin önünden geçerken mahkûmların sloganlarla işçilere destek vermesi… Tüm bunlar, işçi sınıfı mücadelesinin haklılığını, bilinçli ve örgütlü mücadelede işçi sınıfının önünde hiçbir engelin olamayacağını gösteren güzel örneklerdi. Film sonunda bir işçinin “ölüme dahi gitmeye hazırdım” demesi, işçilerin nasıl bir mücadele potansiyeline sahip olduklarını gösteriyor.

Filmin ardından sorulara yanıt veren Metin Kaya, yeni projeleri hayata geçirmek istediğini söyledi. Sorulan bir soru üzerine Kaya, Şemsi Denizer ve Mustafa Özbek gibi kişilerin önüne, sendika bürokrasisinin egemenliğinin önüne ancak devrimci bilinçli bir örgütlülük ile çıkılacağını söyledi. Ve ancak tabandan gelen bir örgütlülük ile sendikal demokrasinin tam anlamıyla sağlanabileceğini belirtti.

10 Haziran 2009

Mardin Katliamı ve Koruculuk Sistemi: Gerçekler Direngendir!

Gebze’den Marksist Tutum okuru bir işçi

Mardin’de 44 kişinin ölümüne neden olan katliam, sanki ilk kez yaşanmış ve daha önce böyle bir katliam olmamış gibi günlerce tüm medyada tartışıldı. Burjuva yazar-çizer takımı, bu katliamı töre cinayetiymiş gibi lanse ederek gerçekleri saptırmaya çalıştı. Yaşananların Kürt halkının cehaletinden kaynaklandığını ileri sürecek kadar pervasızlaştılar. Koruculuğu sorgulamaktan alabildiğine çekinerek, Kürt halkına yönelik yıllardır uygulanan baskı ve imha politikalarının üzerini örtmeye çalıştılar.

Devlet tarafından oluşturulmuş bir milis örgütlenmesi olan koruculuk sisteminin tarihi, bu topraklarda Osmanlı’nın son dönemlerine dayanıyor. 1890’da Abdülhamit tarafından kurulan Hamidiye Alayları, Ermenilerin taleplerini bastırmak ve onları baskı altında tutmak için kuruldu. Geçmişte halkları birbirine düşman edip kırdıran egemenler, bugün de bu politikadan vazgeçmiş değildirler. Türkiye’deki koruculuk sistemi de Kürt halkının haklı mücadelesini bastırmak için Özal’ın başbakanlığı döneminde 26 Mart 1985’te yasallaşmıştı. Devlete göre bunun amacı “bölge halkını PKK’den korumak”tı. Fakat niyetin ne olduğu açıktı. Amaç Kürt halkını baskı ve kontrol altında tutmaya çalışarak ve asimile ederek, yürütülen haklı mücadelenin önüne geçmekti. Bunun için Kürtlerden oluşan ve devlet eliyle silahlandırılan birlikler oluşturuldu. Buna da “koruculuk sistemi” adı verildi. Birçok Kürt korucu olmaya zorlandı, korucu olmayı kabul edenler köylerinde kalabildi. Korucu olmayı reddedenlerinse evleri yakıldı, işkenceden geçirildi ve öldürüldü. Zaten insanları asimile etmenin yollarından biri, kendi kültüründen uzaklaştırmak ve bunun için farklı bölgelere göç ettirmek değil midir? Yüzyıllardır yaşadıkları bölgelerden göç etmek zorunda kalan halkın mallarına korucular tarafından zorbalıkla el konuldu. Hatta seneler sonra tekrar köylerine dönen insanlara bile işkenceler yapıldı ve de haraç ödemeye zorlandılar.

OHAL’in uzun zaman önce kaldırılmasına rağmen, bu sistemin hâlâ devam ettirilmesi de ayrı bir muamma. Bugün doğuda 22 ilde toplam 47.819 geçici, 32 ilde 24.088 gönüllü toplam 71.907 korucu bulunuyor. Yoksul köylüler bu işi ekonomik zorluklar nedeniyle seçmek zorunda kalıyor. Ama irili ufaklı aşiret ağaları, baskı yoluyla kendi hegemonyalarını kurmak ve maddi-manevi çıkarları için korucu oluyorlar.

Sonuç olarak burjuvazi, kapitalizmin bekasını sağlamak için her yola başvuruyor. Emekçileri milliyetçilikle zehirleyip peşine takmaya çalışıyor. Halkları birbirine kırdırarak kendi emellerine alet ediyor. Bu gücü de emekçiler olarak bizlerin örgütsüz ve dağınık olmamızdan alıyor. Farkında olmamız gereken şey tüm dünya işçilerinin ve emekçilerinin çıkarlarının aynı olduğudur. Emperyalist güçler nasıl ki çıkarları doğrultusunda birlikte hareket ediyorsa, bizlerin de kendi ortak çıkarlarımız için birlikte hareket etmemiz gerekiyor. Kapitalistlerin çıkarları için cephelerde birbirimizi boğazlamak yerine bu düzeni alaşağı etmeliyiz. Bunun için de mücadele bayrağımızı yükseltmeliyiz. Unutmayalım ki tarih hep aynı çizgide ilerlemez.

Milliyetçiliğe karşı enternasyonalizm bayrağını yükselt!

1 Haziran 2009

Kayıplarımızı Unutturmayacağız!

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru

“Siz ne biçim anne babasınız? Çocuklarınızı dağa siz gönderiyorsunuz. Artık dağlarda çiçek açmıyor. Devlet neyle sorumlu? Ekmeğiyle aşıyla sorumlu... Bunlarsa kayıpların sorumlusu değilmiş gibi, bizmişiz gibi bize dava açıyorlar. Asıl biz davacıyız. Keşke ben okuyaydım da adaleti, refahı ben size öğreteydim.” 23 Şubat 1995’te gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Murat Yıldız’ın yakını Hanife Yıldız, devletin kayıplar karşısındaki umursamazlığını, faillerin bulunması için harcadıkları çabalar karşısında verilen cevabı ve yaşadıkları baskıları bu sözlerle dile getirdi.

30 Mayısta 218’inci kez Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelen Cumartesi Anneleri, oğullarını, kızlarını, kocalarını kaybedenler bulununcaya kadar eylemlerine devam edeceklerini belirtiyorlar. Kayıp yakınlarına destek vermek üzere eylemde hazır bulunan Bilgesu Erenus, Tevfik Fikret’in yüz yıl önce aynı okulun giriş kapısına kendini zincirlediğini, fakat bu eyleminin bilinmediğini söyledi. Erenus, “Tarih yeterince tekerrür ettirildi, artık biz, emekçi halklar ve sınıf bakışlı aydınlar olarak tarihimizi kendimiz yazmak zorundayız. Bunu başardığımızda, bugün 218. kez oturduğumuz bu alan, Tevfik Fikret ve sizlerin onurlu anısına, Zulme ve Gericiliğe Direniş Alanı olarak anılacaktır” dedi.

Erenus’un konuşmasından sonra, kayıp ailelerinin mücadelesine destek vermek için İHD İstanbul Şubesine bağlı olarak oluşturulan Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon adına bir basın açıklaması okundu. İHD Ankara Şube Başkanı Gökçe Otlu’ya kayıplarla ilgili yaptığı bir açıklama nedeniyle dava açıldığı hatırlatılarak, “devlet halen kayıp kişileri ve onların başına neler geldiğini araştıranlar hakkında soruşturma açmayı, failleri bulmaya tercih ediyor. Bu hukuk dışı uygulamalar karşısında, bizleri yıldırıp susturmak isteyenlere buradan sesleniyoruz. Tüm gözaltı ve kayıplardan siz de sorumlusunuz” denildi. Açıklamanın devamında, 10 Temmuz 1994’te kaybedilen İbrahim Çelik ve oğlu Edip Çelik’in dosyalarının Ergenekon davası kapsamına alınmasının isteneceği vurgulandı.

İbrahim Çelik ve oğlu Edip Çelik’in nasıl kaybedildikleri de anlatıldı: “1994 yılının 10 Temmuz akşamı saat 8 sularında İbrahim Çelik’in Batman-Soğuksu’daki evinin kapısını 4 maskeli kişi tarafından çalındı. İbrahim’e Abdullah Şeker’in arandığını ve nerede olduğunu sordular. Şeker’in tütün nakliyatı yapmaya gittiğini ve evde olmadığını söylediğinde yerini göstermesi için beraberlerinde götürdüler İbrahim’i. Durumdan şüphelenen oğlu Edip de babasının peşinden gitti. Bir daha ikisinden de haber alınamadı. Akrabaları karakola sorduklarında, ‘gidin Apo sizi kurtarsın’ yanıtını aldılar.”

Bu kayıpların sorumlusu olarak, dönemin OHAL valisi Ünal Erkan, Batman Emniyet Müdürü Öztürk Şimşek, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Başbakan Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yanı sıra Hizbullah cellâtları Talat Rüzgar, Aziz Önlük, İlhan Önlük, Resul Güneş ve Çetin Dursun’un da yargılanması istendi.

30 Mayıs 2009

ÖSS Delirtti!

Gazi Üniversitesinden bir öğrenci

Her sene milyonlarca öğrenci hayatlarının sınavı olarak gördükleri ÖSS’ye giriyor. 3 saatlik sınavı tüm hayatlarının bir kurtarıcısı olarak görüyorlar adeta. Çünkü sistem çarklarını böyle kuruyor. Her yıl bir yarışın içinde koşturulan milyonlarca genç, hayattan tüm bağlarını koparıp bütün bir seneyi sınava adıyorlar. Sonrası ise malûm: diplomalı işsizlik. Çok az üniversite mezunu iyi bir iş bulabiliyor, bulabilenlerin çoğu da senelerce okudukları bölümle ilgili bir iş bulamıyor. Yani artık üniversite mezunları da “ne iş olsa yaparım abi” diyor. Üstelik bu durum var olan kriz koşullarında çok daha belirginleşiyor.

İşte bu ve benzer sebeplerle, bir grup lise öğrencisi, 20 Mayısta, Ankara’da, Yüksel Caddesinde, “ÖSS’ye İNAT YAŞASIN HAYAT” pankartının ardında kısa bir yürüyüş ve basın açıklaması yaptı. Saat 15’te başlayan eylemde bazı öğrenciler ayakkabılarını boyunlarına asmış, ellerinde testler, ayakları çıplak halde yürüyüp “ÖSS bizi delirtti” dövizlerini taşıdı. Eylemde sık sık “ÖSS’ye İnat Yaşasın Hayat”, “Çıplak Ayaklar Özgürlüğe Yürüyor” sloganları atıldı.

Yapılan basın açıklamasında ise öncelikle sınav sisteminin sürekli değişmesine yönelik tepki dile getirildi. “Kimimiz bu yarışta kafayı yedik, kimimiz delirdik, kimimiz aile baskısına maruz kaldık, kimimiz yaşamayı unuttuk. Zihnimiz tutsak, okullar adeta birer hapishane” açıklamasıyla da yaşadıkları sorunları dile getirdiler. Anadilde eğitimin yasak olmasına, eğitimin paralı hale getirilmesine karşı “çıplak ayaklar olarak özgürlüğe yürüdüklerini” söyleyen öğrenciler, “ÖSS kalksın, yaşasın politeknik eğitim” diyerek taleplerini ifade ettiler. Eylem, 9 Haziranda sınavsız üniversite talebiyle Meclis’e yapılacak yürüyüşün duyurusuyla sona erdi.

31 Mayıs 2009