- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
2007 yılının son ayları Avrupa genelinde yaygın grevlere sahne oldu. Burjuvazinin işçi sınıfının bazı sosyal kazanımlarını hâlâ tam olarak elinden alamadığı ve bu nedenle de ısrarla her fırsatta reform adı altında saldırı paketlerini gündeme getirdiği Kıta Avrupa’sındaki pek çok ülkede, çalışma koşullarındaki sorunlar ve düşük ücretler gibi sebeplerle gerçekleştirilen grevlere milyonlarca işçi katıldı.
Bu tarihsel kesitte hayata geçen politikaların anlattığı gerçek, TC burjuvazisinin kendi çıkarlarını hayata geçirebilmek için emperyalist güçlerin genel planlarına uyumlu davrandığıdır. Bugün de bu durumun özü değişmemiştir. SSCB yıkılmış ancak kapitalizmin genel ekonomik krizinin derinleştiği koşullarda emperyalistler arası paylaşım kavgası kızışmıştır. TC de bu paylaşım kavgasında tarafını netleştirmeye ve bu doğrultuda üzerine düşenleri yerine getirmeye uğraşmaktadır. Lübnan’a asker gönderme ve daha sonra buna benzer konularda ortaya konulacak tavırlar, emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında payına düşeni artırma kaygısının ifadesidir.
Faşizmin iktidar oluşunda ve II. Emperyalist Dünya Savaşının insanlığa çektirdiği acılarda Sovyet bürokrasisinin tutumunun da payı vardır. Stalinist bürokrasi dünya komünist hareketi üzerindeki hegemonyasını korumak ve kendi iktidarını pekiştirmek için, Fransa’da, İspanya’da, İtalya’da, Yunanistan’da işçi devrimlerinin önüne geçti. Tarihin bu gerçeklerini göz önünde bulundurduğumuzda, Stalinist bürokrasinin faşizme karşı zaferinden söz etmenin ne kadar yanlış olduğu ortadadır. Enternasyonalist komünistlerin görevi, böylesi boş “zafer” nutukları atmak değil, işçi sınıfı içerisinde kök salmış ve Bolşevizmin ideolojik mirasına sahip çıkan bir partinin olmadığı koşullarda uğranılan tarihsel yenilgi dönemlerinden dersler çıkarmaktır.
Bugün mafya ve kapitalist devletler aynı bütünlüğün parçalarıdır ve birbirlerinden ayrılamazlar. Yani mafya örgütlerinin faaliyetleri devletlerin engellemek isteyip de engellemeyi başaramadığı faaliyetler değildir. Mafyaya yönelik çeşitli dönemlerde düzenlenen operasyonlarsa mafyayı ortadan kaldırmak amacıyla değil, devletin mafya üzerindeki denetimini pekiştirmek için yapılır. Yıllardır yapılan tutuklamalara ve "çökertilen" mafya örgütlerine rağmen yeraltı faaliyetlerinin artarak sürmesi, kapitalistlerin niyetlerinin mafyayı ortadan kaldırmak olmadığının en açık göstergesidir.
‘68 denince akla hep bu yıllarda yükselen gençlik hareketi geliyor. Ancak gençlik hareketindeki bu yükselişin asıl zeminini oluşturan işçi hareketindeki yükseliş ise unutuluyor ya da ona ikincil bir önem atfediliyor. Oysa ‘68 Mayısı ile simgelenen dönem, bir gençlik isyanından, sokak çatışmalarından, üniversitelerin işgalinden ibaret değildir. Bu dönemde, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun geniş kesimleri ayağa kalkmış ve pek çok ülkede devrim/karşı-devrim kamplarında kutuplaşma belirginleşmişti. Üstelik burjuva ideologlarının devrimci isyanın üzerini örtmek için yüzeysel ve simgesel olanı üste çıkartma gayreti ile öne sürdükleri gibi, öğrenci hareketleri de sadece cinsel özgürlük ya da bireysel özgürlük peşinde değildi. Dünyayı değiştirmenin mümkün olduğu duygusu her yeri sarıp sarmalarken, radikalleşen öğrenci hareketi, burjuva kurumları ve bürokratik sol anlayışları karşısına almıştı.
Uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı verdiği kurtuluş mücadelesinin simgesi olan 1 Mayıs, tarihsel kökeni itibarıyla, mücadele eden proletaryanın devrimci yaratıcılığının göstergelerinden birisi aynı zamanda. Dünyanın her yerinde eşzamanlı olarak işçilerin eylem yapmaları fikri, sekiz saatlik işgünü mücadelesinin aracı olarak gündeme gelmiş ve bu talebin pek çok yerde hayata geçirilmesini sağlamıştı. 1 Mayıslarla yaygınlaşan kitleler halinde iş bırakıp kendi taleplerini burjuva sınıfa haykırma yönteminin sağladığı özgüven, işçi sınıfı mücadelesinin ilerlemesinde önemli bir kaldıraç oldu.
Kapitalizmin derinleşen krizi ile birlikte istikrarsızlığın dünyanın pek çok bölgesinde hayatın bir parçası olmasına sebep olan emperyalistler arası rekabet, gün geçmiyor ki yeni bir çatışmanın kıvılcımını ateşlemesin. İşçi sınıfının kazanımlarına yönelik dünya çapındaki saldırıların ve yoksullaşmanın önemli boyutlara ulaştığı bugünlerde, Büyük Ortadoğu Projesinin eli kanlı mühendisi ABD, hegemonyasını koruma gayreti ile dünyanın dört bir köşesine “demokrasi” ihraç etme şampiyonluğuna devam ediyor. “Demokrasi” ithal etmek zorunda kalan son ülke de ABD’nin “arka bahçesi”nin yoksul ada-devletlerinden Haiti oldu. ABD’nin desteği ile 1994’te Haiti’nin ilk seçilmiş Devlet Başkanı olan Aristide, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına engel olmaya başladığı noktada ABD ve yerli işbirlikçileri tarafından alaşağı edildi.
Terörle mücadele argümanı ve bu mücadelenin gereği olduğu öne sürülen düzenlemeler, emperyalizmin yeni bir dünya düzeni oluşturma stratejisinin temellerinden birisi haline geldi. Kapitalistler daha fazla “savaşçıl” yöntemler kullanmak durumunda kaldıkça, bunun sonuçlarına maruz kalan işçi sınıfının mücadele gücünü tırpanlamak için onu “terörle mücadele” terörü ile yıldırmaya uğraşıyorlar. Çünkü derinleşen krizle birlikte işçileri kapitalizmin yeni politikalarına razı edebilmenin daha “yumuşak” araçlarını yitirmeye başlayan burjuvazinin, işçi sınıfını kontrol altında tutabilmek için terörize etmeye ihtiyacı var.
Kendi ulus-devletini kurduktan sonra Türkiye burjuvazisi de kendi nüfuz ve egemenlik alanını arttırmasını sağlayacak yayılmacı istemlerini koşullar uygun oldukça gündeme getirmiş ve bu istemlerin peşinde koşmuştur. Şüphesiz yayılmacı arzulara sahip olmak henüz emperyalist bir devlet olduğunuz anlamına gelmez. Tıpkı Lenin’in Birinci Dünya Savaşına yayılmacı niyetlerle girdiğini belirttiği, ancak gerçek anlamda emperyalist bir ülke olarak değerlendirmediği Rusya gibi, pek çok kez yayılmacı niyetlerini hayata geçirmiş ya da geçirmeye çalışmış TC de henüz emperyalist bir devlet sayılamaz. Niyetinin bu olduğuna ve bu konuda gayretkeş olduğuna şüphe yok, ancak henüz emperyalist hiyerarşide hakim noktalarda olmadığı da açık. Türkiye burjuvazisi, emperyalist hiyerarşide bulunduğu mevkideki olanaklarla yetinmek ve ancak fırsat bulduğu zaman bu olanakları zorlamak durumundadır. Emperyalist hiyerarşi içerisinde daha gerilerde yer alan Türkiye gibi kapitalist ülkeler zaman zaman emperyalist iştahlarının kabarmasıyla çeşitli maceralara da kalkışsalar, eninde sonunda büyük emperyalist güçlerin çıkarlarına ters düşen meselelerde uzun vadede başarılı olma şansına sahip değillerdir.
Kapitalist sistemin derin çelişkileri, emperyalist çağda siyasal yükselişlerin ve alçalışların ani değişimlerle birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkmasına yol açar. Bu, devrimci ve karşı-devrimci dönemlerin birbirlerini izleyen süreçler halinde sık sık toplumsal mücadele gündemine gelmesi demektir. Bu yüzden her devrimci süreçte parti önderliğinin rolü olağanüstü bir önem kazanır. Komünist partilerin böylesi durumlardaki zayıflıkları, kararsızlıkları, hazırlıksızlıkları ve liderliğin hataları yenilgiye giden yolu döşer. Her keskin değişim toplumun kaderini devrimci partinin ellerine verir. Lenin iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceğini söylerken, devrimci partinin rolünün öneminin altını çiziyordu. İşte Alman Devrimi böylesi bir devrimci partinin olmaması ve inisiyatifi reformist Sosyal Demokrat Parti liderlerinin ele geçirmesi sonucu boğulmuştur.
Akıldışılık ve çürüme, toplumsal hayatın bütün alanlarına her geçen gün daha fazla hakim oluyor. Kapitalist üretim tarzı, bir taraftan insanlığın kurtuluşunun maddi olanaklarını yaratmayı sürdürse de, diğer taraftan emekçi kitleleri dünyanın her yerinde felâketlerin bin bir türüne maruz bırakmaya devam ediyor. Sermayenin dillendirmekten bıkmadığı kurtuluş vaatleri ise, işçi sınıfı için yeni cehennem azaplarından başka sonuçlar vermiyor. Yaratılan yanılsamalardan biri de gelişmiş kapitalist ülkelerde işçileri sorunsuz bir refah ortamının beklediğidir. Boş propagandalara kanıp gelişmiş ülkelere kapağı atmak için çabalayan binlerce işçi, göç yollarına düşüyor. Kapitalizmin sahte cennetlerine kurtuluş umudu ile akın eden bu göçmen işçi kitleleri, kapitalist düzenin sorunlarını en berbat sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalan emekçi kesimlerin başında geliyor.
Seattle ve Washington ile başlayıp, sonrasında Davos, Melbourne, Prag ve Nice’te varlığını iyiden iyiye hissettiren eylemler aslında gerçek bir anti-kapitalist siyasal-toplumsal programdan ve örgütlenme tarzından yoksundu.