- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
Sınıf mücadelesinin gerektirdiği çetin devrimci görevleri üstlenmeyi gönüllü olarak kabullenen ve bunun gerektirdiği devrimci yaşam tarzını içtenlikle benimseyen Marksist devrimciler için, enternasyonalist komünist nitelikte bir devrimciler örgütünün inşası görevinin ne denli önemli olduğu açıktır. İşçi sınıfının tarihsel çıkarları uğruna mücadeleyi göze almış ve kendini her bakımdan bu göreve hazırlamış sağlam bir devrimciler örgütü yaratılmaksızın, ne işçi sınıfının öncüsünün devrimci-komünist tarzda eğitilip örgütlenmesi, ne de sınıfa dayanan uzun soluklu, devrimci-komünist bir çalışmanın lâyıkıyla yürütülebilmesi mümkün olacaktır! Bunlar olmadığı takdirde ise, o hep sözü edilen ve arzulanan, gerçekten devrimci bir proletarya partisinin Bolşevik-Leninist temellerde inşası başarılamayacaktır. Bugün işçi sınıfı içinde anlamlı bir çalışma yürütmeyi ve sınıf içinde devrimci çekirdekler oluşturmayı önüne temel görev olarak koymayan örgütlenmelerin, bir süre sonra kendi içlerine kapanmaları ve küçük-burjuvaca vıdı vıdılarla tekrar tekrar bölünmeleri ve kendilerini yiyip tüketmeleri kaçınılmaz bir “kader” olacaktır!
Burjuva devletin yıllardan beri süregelen yalana, inkâra, baskı ve şiddete dayalı bu kadim politikaları, ne sorunları ortadan kaldırabilmiş ne de tarihsel gerçekleri buharlaştırabilmiştir. Tam tersine, gerçekler daha da direngenleşirken, sorunlar daha da ağırlaşıp kangrenleşmiştir. Bugün artık bu sorunlar, baskıcı yöntemlerle daha fazla bastırılamaz ve daha fazla ertelenemez bir hale gelmiştir. Toplumsal ilerlemenin önünde gerçek bir engel teşkil eden bu sorunlar, mutlaka çözülmeyi beklemektedir. Dolayısıyla, bu sorunları çözmeyen ya da çözümüne engel olan burjuva partilerin bizzat kendilerinin çözüleceğinden hiç kuşkumuz olmasın. Bu bağlamda, AKP’yi bekleyen akıbetin de bundan başka bir şey olmayacağını söylemek bir kehanet olmayacak.
ABD emperyalizmi ve yerli finans-kapital patentli faşist saldırılar sürüp giderken ve CIA’nın, kontrgerillanın örgütlediği “ölüm mangaları” etrafa ölüm saçarken, bu faşist tırmanışı durdurabilecek tek kitlesel güç olan işçi sınıfının pasif konumda bırakılışı, solda iyice moral bozukluğuna yol açmış ve hızla kendi başının çaresine bakma eğilimleri gelişmişti. Oysa tıpkı işçiler gibi, solun önemli bir bölümü de başlangıçta CHP’nin faşizme karşı kendileriyle birlikte mücadele edeceğine gerçekten umut bağlamıştı. Hatta bu nedenle seçimlerde DİSK gibi onlar da CHP’yi aktif olarak desteklemişlerdi. Fakat olayların içinde CHP’nin gerçek yüzünü gördükten ve bu partinin artan faşizm tehlikesi karşısında hiçbir şey yapmadığını ve yapamayacağını anladıktan sonra, kendi başlarının çaresine bakmaya başlayacaklardı.
İşçi hareketinin böylesine yükseliş içinde olduğu bir dönemde sol politik örgütlerin de tek tek işçilerle ve sendikalarla kurdukları bağlar işçi hareketinin politikleşmesine önemli bir ivme kazandırıyordu. Bunun en somut göstergesi, DİSK’e bağlı sendikaların tabanında yaşanan hızlı politikleşmeydi. Bu dönemde işçi sınıfının en ileri, en politikleşmiş unsurlarını bünyesinde barındıran DİSK, tabanındaki bu bilinç sıçramasından aldığı güçle ülkenin politik yaşamında giderek daha etkin bir rol oynamaya başlayacaktı.
Bu dönemde işçilerin fabrikalarında, patron uşaklarının yüreğine korku salar bir biçimde başları dik gezmeleri ve her koşul altında sendikal örgütlülüklerini yaşatma kararlılığı içinde olmaları, onların “kerameti kendinden menkul” işçiler olmasından değil, politik olarak örgütlenmiş işçiler oluşundandı. Maden-İş sendikasını mücadeleci, militan bir sınıf sendikası haline getiren, onun tabanındaki örgütlü sosyalist işçilerin (TKP’lisi, TİP’lisi, TSİP’lisi, Dev-Yol’lusu vb.) varlığı ve bu işçilerin fabrikalarda daha gerideki işçilere öncülük etmeleri ve kavgada onlara sınıf cesareti aşılamalarıydı.
Mehmet Sinan'ın yazısının 11.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın yazısının 10.bölümünü yayınlıyoruz
Mehmet Sinan'ın yazısının 8.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın yazısının 7.bölümünü yayınlıyoruz
Mehmet Sinan'ın yazısının 6.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan’ın yazısının beşinci bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan’ın yazısının dördüncü bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan’ın yazısının üçüncü bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan’ın yazısının ikinci bölümünü yayınlıyoruz.
(Mehmet Sinan’ın yazısının ilk bölümünü yayınlıyoruz.)
ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana bölgede yaşanan gelişmeler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte ve egemen sınıfın temsilcilerini ortak çıkarlar etrafında birleşmeye ve giderek birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Düzenin savunucusu ve temsilcisi konumunda olan güçler (asker-sivil bürokrasi ve burjuva siyasetçiler) kendi aralarındaki çelişki ve çatışmaları ikinci plana itmeye ve temsilcisi oldukları sömürü düzeninin ortak çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye yönelmektedirler. Daha düne kadar devletin doruğunda iktidar kavgasına tutuşan ve bu amaçla birbirlerine çeşitli tuzaklar kuran statükocu asker-sivil bürokrasi ile iktidar partisi AKP, bölgedeki gelişmelere ve Kürt sorununa yönelik olarak giderek “aynı ağızdan” konuşmaya ve “birlik-beraberlik” gösterilerinde bulunmaya başlamışlardır.
Emperyalist iştahı kabarmış olan Türkiye’deki kimi “askeri” ve “sivil” burjuva kesimler, medya aracılığıyla yürüttükleri yoğun bir şovenizm ve savaş kışkırtıcılığı propagandasıyla, toplumu yakın bir savaş psikolojisine sokmuş bulunuyorlar.
Cumhurbaşkanının da içinde yer aldığı statükocu devlet güçleri ile AKP hükümeti arasındaki sürtüşme son dönemlerde o boyutlara varmıştı ki, sanki iki ayrı hükümet ya da iki ayrı iktidar odağı varmış gibi bir durum çıkmıştı ortaya. Bir yandan devlet içinde fiili bir özerkliğe sahip olan, diğer yandan OYAK sayesinde kapitalist ekonomide güçlü bir konum elde etmiş bulunan TSK’nın bu “özgün” durumu, hiçbir Batı ülkesinde rastlanmayan bir durumdu kuşkusuz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 13.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 12.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 11.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 10.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 9.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 8.bölümünü yayınlıyoruz
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 7.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 6.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 5.bölümünü yayınlıyoruz.
Marx, Doğu ve Batı uygarlıklarının kapitalizm öncesi gelişim çizgilerini incelerken, bu iki uygarlık çizgisi arasında (gerek mülkiyet biçimleri ve üretim ilişkilerinin, gerekse toplumsal ve politik yapıların oluşumu bakımından) esaslı farklılıkların bulunduğu gerçeğini saptamıştı. Sonunda her iki uygarlık çizgisi de kapitalizme varmıştır. Ama, bunlar arasındaki tarihsel gelişim farklılığı, kapitalizm öncesinde olduğu gibi, kapitalizme geçtikten sonraki ekonomik, toplumsal ve politik süreçlerde de kendini güçlü bir biçimde hissettirmeye devam etmiştir. Nitekim, şu an incelemekte olduğumuz Osmanlı toplumunun evrim çizgisi de bu gerçekliğin canlı bir örneğini sunmaktadır bizlere.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 3.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 2.bölümünü yayınlıyoruz.
Mehmet Sinan'ın çalışmasının 1.bölümünü yayınlıyoruz.
Kendisini dünyaya 'parlamenter demokratik' bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.
Güneş elbette ki balçıkla sıvanamaz. Güneşin altında şeyler neyse odurlar. Emperyalizm aşamasına ulaşmış ve çoktan çürümeye yüz tutmuş kapitalizm de öyle. Sahte rakibi ya da sahte anti-tezi (bürokratik diktatörlükler) ortadan kalkınca, kapitalizm öylece kala kaldı ortada. “Rakipsiz" kalan kapitalizm, artık pisliklerini, habis yanlarını saklama gereğini bile duymuyor. Bürokratik rejimler henüz ayaktayken ve sözümona kapitalizme rakip bir düzen oluştururlarken, kapitalizm kendini bunlarla kıyaslayarak aklamaya çalışırdı. Bürokratik rejimlerin anti-demokratik niteliği, ekonomik geriliği, kapalılığı vb. kapitalizmin kendi düzenine paye çıkarıp, olumlamak için tersinden kullandığı argümanlardı. Kendi üstünlüğünü, rakibinin eksikliklerini açıklayarak kanıtlamaya çalıştı yıllarca. Ama şimdi, nicedir yalnız ve bütün zaaflarıyla ortadadır.
1960-71 dönemi, Türkiye sol hareketinin tarihinde çok önemli bir kesiti oluşturmaktadır. Gerçekten de bu dönem, uzun yılları kapsayan bir örgütsüzlük ve suskunluktan sonra, Türkiye’de sosyalist hareketin yığınlara açıldığı, aydınları, gençliği, öncü işçileri kucaklayarak ilk kez kitleselleşmeye başladığı tarihsel bir dönemdir. Solda genel bir yükselişin yaşandığı 1960’lı yıllar, aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinde teorik, politik ve örgütsel sorunların ilk kez canlı ve yoğun biçimde tartışıldığı yıllar olmuştur. Şurası bir gerçek ki, 60’larda başlayan ve “sosyalist“ sistemin çöktüğü 90’lara kadar uzanan dönemde, Türkiye’de ortaya çıkan onlarca sol politik örgütlenmenin ideolojik ve teorik temelleri esas olarak 1961-71 dönemindeki tartışmalar içinde oluşmuştur.
Karşımıza dikilen en önemli sorun milliyetçi zaaflar sergilemek bakımından Türk solunun yapısında bugün de değişen çok fazla bir şeyin olmamasıdır. Bugün de kendini sosyalist, hatta komünist olarak tanıtan pek çok eğilim, günümüze damgasını basan çok ciddi gelişmeler karşısında devrimci Marksist bir tutum takınmaktan ve buna uygun bir siyasal çizgi izlemekten uzak duruyorlar. Onlara soracak olursanız, gerek Avrupa Birliği konusunda, gerekse Kıbrıs ve Kürt sorununun çözümü konusunda “ulusal çıkarları" savunan statükocu bürokratlarla ve statükocu “milli" burjuvalarla aynı safta olmak, yurtseverliğin (milliyetçiliğin bir başka ifade biçimidir bu) bir gereğidir. Ve de tabii, yurtseverlik de sosyalist olmanın vazgeçilemez bir ön şartıdır(!). Evet bu da bir “sosyalizm" anlayışıdır ama, bize göre bu sosyalizmin Marksizmle uzak yakın bir ilgisi yoktur.
"Başta Sovyetler Birliği olmak üzere, 'reel sosyalizm' diye adlandırılan ülkelerin sosyo-ekonomik yapısı ve devletin sınıf karakteri üzerine geçmişte pek çok tartışma yürütüldü. ... Tartışmada öne çıkan ve en çok anlaşmazlık konusu olan teorik sorun, kapitalizmden komünizme geçiş dönemi (proletarya diktatörlüğü) ile komünizmin alt ve üst aşamalarının nasıl ayırt edilip tanımlanacağı sorunuydu." Mehmet Sinan, yazısında, merkezciliğin bu teorik soruna yaklaşımını Marksist temellere dayanarak eleştiriyor.
Elif Çağlı'nın Marksizmin Işığında adlı kitabı bu yılın başında Tarih Bilinci Yayınları tarafından yayınlandı... Kitapta ele alınan konular ve yürütülen tartışmalar bizi on beş yıl öncesine götürüyor ve o dönemde SSCB ve Doğu Avrupa'da yaşanan fırtınalı olayları, Gorbaçov'un estirdiği değişim rüzgârlarını ve bu gelişmeler üzerine Türk solunda yapılan hummalı tartışmaları yeniden hatırlamamızı sağlıyor.