


Avusturya’nın başkenti Viyana her yıl olduğu gibi bu yıl da kitlesel bir 1 Mayıs şenliğine sahne oldu. Reformist Sosyal Demokrat Parti’nin geleneksel hegemonyası altında bulunan işçi sendikalarının ve gençlik örgütlerinin ağırlıklı olarak temsil edildiği kutlamalara anti-faşist, anti-kapitalist, devrimci, demokrat, sosyalist grup ve örgütler katıldılar.
Unutmamak gerekiyor ki, kapitalist krizin işçi sınıfı cephesinde yarattığı etkiler olduğu yerde durmakta, hatta daha da ağırlaşmaktadır. Durum buyken Taksim’e fit olma lüksümüz yoktur. İşçi sınıfı örgütsüzdür ve aslında alana gelen işçiler de büyük oranda bu durumu yansıtmaktadır. 1 Mayıs birleşik ve kitlesel olmuştur olmasına, ama işçi hareketinin ağır örgütsel zaafları olduğu yerde durmaktadır.
Sosyalizm bir işçi hareketi hüviyeti kazanmadıkça bu tür savrulmalara, hastalıklara ne yazık ki daima tanık olacağız. Bu akımların, mevcut anlayışları ve duruşlarıyla işçi sınıfının mücadelesine verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Proleter devrimciler ekonomik ve sosyal planda yaşanan tüm proleterleşmeye rağmen bu topraklarda çok güçlü olan küçük-burjuva ruhun kendini yeniden üretme potansiyelini asla küçümsememelidirler. Her halükârda, nasıl ki Türkiye’de 1 Mayıs geleneğini ve Taksim’i yaratan küçük-burjuva devrimciliği olmamışsa, Taksim’in işçi sınıfı tarafından gerçek anlamda yeniden kazanılmasını sağlayacak olan da yine küçük-burjuva devrimciliği olmayacaktır. Bu görev işçi sınıfından kopmadan onu ileri çekmeye çaba harcayan proletarya devrimcilerinin gösterişten uzak emeğiyle olacaktır.
1 Mayıs işçi sınıfının kitlesel ve örgütlü gücünü burjuvaziye gösterdiği ve sol hareketin de işçi hareketiyle bağlarının düzeyini sergilediği bir gündür. Bu açıdan bakıldığında bu 1 Mayıs, işçi sınıfının kitlesel bir şekilde meydanlara çıkamadığı, sol hareketin de basiretsizliğinin alenen ortaya çıktığı bir gün olmuştur. Ne kapitalizme olan öfkeyi bilemiş, ne krizin faturasının işçi sınıfına kesilmesine dönük tepkiyi örgütlemiş, ne de tek tek fabrikalardaki grev ve direnişler burjuvazinin suratına indirilebilecek bir yumruğa dönüştürülebilmiştir. O halde bu kazanım neyin kazanımıdır? Ortada bir kazanan varsa, bunun işçi sınıfı olmadığı kesindir.
son birkaç yılda yaşananlar nedir? Nedir bu bazılarının kendini dev aynasında görme ve Taksim’i bu güçsüz halleriyle acilen fethetme merakı? Türkiye işçi sınıfının bu haklı mücadelesini burjuva güçler arasında yürüyen pis kapışmaya alet etmenin işçi sınıfına yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri olduğu ortadadır. Bu girdaba kapılanlar, başlangıçta olumlu gibi görünen bu hamlenin arkasını görememekteler. Çünkü son yıllarda yaşanan ekonomik kriz ve artan hak gaspları karşısında işçi sınıfı mücadelesinin hâlâ güçsüzlüğünün ve dağınıklılığının temel nedenlerinden biri, mücadeleden alabildiğine uzaklaşmış DİSK bürokrasisinin sınıfı kendi kaderine terk etme anlayışıdır.
Sosyal Demokrat Parti birçok işçi, kadın ve gençlik kuruluşu içinde kök salmış ve örgütlenmiş bulunuyor. Onun reformist, uzlaşmacı ve kaypak ideolojisi bu ülkede işçi sınıfı için diğer burjuva partilerinden daha fazla bir şey ifade etmemekle birlikte, bu parti hâlâ Bruno Kreisky zamanında izlediği Keynesçi politikaların ekmeğini yiyor. Bir de buna enternasyonalist-komünist bir öncünün yokluğu eklenince 1 Mayıs SPÖ’nün bayramı olup çıkıyor.
2009 1 Mayıs’ı geride kaldı. Dünyanın dört bir köşesinde milyonlarca işçi sokaklara dökülürken, Türkiye’nin de dört bir köşesinde onlarca il ve ilçede on binlerin katılımıyla 1 Mayıs kutlamaları yapıldı. Ama her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs kutlamalarının odağında sınıf mücadelesinin başkenti olan İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamaları yer aldı. Son iki yıldır yaşanan Taksim bunalımı tekrarlandı ve bu yılın 1 Mayıs’ına da damgasını vurdu. Böylece işçi sınıfının mücadele gündemindeki birçok konu gibi, ülkenin diğer kentlerindeki birçok kutlama da gölgede kaldı. Taksim tartışması dolayısıyla 1 Mayıs öncesi oluşan belirsizlik havası da çeşitli bakımlardan işçi kitlelerin 1 Mayıs gösterilerine katılımını olumsuz yönde etkiledi.
İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, aynı zamanda, sistem krizine karşı işçi sınıfının birleşik ve kitlesel bir tepki verme fırsatı olarak düşünülmelidir. Öte yandan bu fırsatın değerlendirilebilmesi için, öncelikle ve özellikle son yıllarda 1 Mayıslarda yapılan yanlışların farkına varılması ve gerekli derslerin çıkarılması zorunlu oluyor. Aksi takdirde 1 Mayıs’ın sınıf hareketinde bir toparlanmanın başlangıç noktası yapılması bir yana, onun anlamlı bir şekilde kutlanması dahi mümkün olmayacaktır.
Unutkanlık artık işçi sınıfı mücadelesinin başına iyice belâ olmaya başladı. Bu nedenle hafızayı sık sık tazelemekte yarar var. Biz Marksist Tutum olarak 2004 1 Mayısından beri, işçi sınıfı mücadelesini güçsüz düşüren ve sınıfın moralini bozan yanlış yaklaşımlara sürekli dikkat çektik, eleştirdik ve uyarılarda bulunduk. Bugün de aynı kapsamda uyarılarda bulunmayı ve yanlış bulduğumuz tutumları eleştirmeyi devrimci görev addediyoruz.
1 Mayıs 2008’de İstanbul’da yaşananlar, AKP karşıtı tüm kesimler tarafından şu ya da bu biçimde mahkûm edildi. AKP’nin anti-demokratik ve işçi düşmanı tabiatı bir kez daha ortaya çıktı. Sol hareketin birçok bileşeni, bu durumu “büyük bir politik kazanım ve zafer” olarak yorumladı. Ne var ki, AKP’nin teşhir olduğunu dile getirmekle sınırlı bir değerlendirme, işçi sınıfı hareketi açısından son derece yetersizdir, yanlışlara gebedir ve sorumluluktan kaçan bir anlama gelmektedir.
Can Dündar’ın NTV’de hazırlayıp sunduğu “NEDEN” adlı tartışma programında geçtiğimiz günlerde 1 Mayıs mitingi konu edildi. Programa katılan Hak-İş başkanı Salim Uslu’nun sarf ettiği sözler, sendika bürokrasisinin işçi hareketi içindeki uğursuz rolünü açık bir biçimde gözler önüne seriyordu.
Bizzat darbecilerin sözcülüğünü yapan CHP’ye, geçmişini AKP’nin hatırlatması bizi şaşırtmasın. Atalarımız ne güzel demişler böyle durumlar için: “Tencere dibin kara, seninki benden kara” diye. Her iki tarafın boynuzlarının birbirine dolandığı bu dönemde böyle tablolarla daha çok karşılaşacağız anlaşılan. Bir de bu tabloyu tamamlayan bir MHP var ki ikiyüzlülükte diğerlerinden aşağı kalır yanı yok.
2007 ve 2008 1 Mayısları şunu çok net gösteriyor ki; “Taksim”, hem sendika bürokrasisinin günahlarını hem de sosyalist solun sınıfın geniş kesimlerinden ne denli kopuk olduğu gerçeğinin üzerini örtmek için kullanılan bir şal haline getirilmiştir. Meseleyi değerlendirmek için elimizdeki temel ölçüt işçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütlülük düzeyidir. Bunu es geçen, hatta bunu değerlendirmesinin temeline oturtmayan her türlü yaklaşım niyet ne olursa olsun hafifliktir.
1 Mayıs öncesinde televizyonlarda biz işçileri korkutmak ve evlerimize hapsetmek için gösterilenlerin fazlasını o gün alanlara çıkan bizlere yaşattılar. Ne oldu yani, şimdi biz yaptıklarımızdan ve gelecekte de yapacaklarımızdan vaz mı geçmiş olduk?
Bugün de burjuva siyaset arenasında it dalaşının kızıştığı bir atmosferde işçi sınıfını benzer bir duruma düşürmemek için sınıf devrimcileri tüm gayreti göstermelidirler. Bunun için birleşik, kitlesel, coşkulu, işçi sınıfının daha geniş kesimlerinde mücadele şevki uyandırmaya hizmet edecek bir 1 Mayıs hedeflenmelidir. 1 Mayıs tek bir gün olarak algılanmamalı, öncesinde anlamlı etkinlik ve örgütlenmelerle mümkün olduğunca geniş işçi kesimleri yaygın biçimde bilinçlendirilmeye ve harekete geçirilmeye çalışılmalı, sonrasında da 1 Mayısın enerjisiyle bu çabalar daha da pekiştirilmelidir. Bu iradeyle güçlü bir 1 Mayıs için kolları sıvayalım!
İşçi sınıfı devrimcileri küçük-burjuva rekabetçiliğinden, duygusallıktan kendini arındırabilmeyi başarmış, serinkanlı bir duruş geliştirebilmelidirler. Bu tutum bizim küçük-burjuva toprağımızda özellikle önem taşımaktadır. Gelecek 1 Mayıslar ve diğer mevziler ancak bu tutum yaygınlaştığı ölçüde kazanılabilir.
Biz Marksist, enternasyonalist işçiler biliyoruz ki, işçi sınıfı asıl hedefine kilitlenip bu hedef doğrultusunda örgütlü gücünü yükselttikçe değil Taksim’i, tüm dünyayı kazanacaktır. Bunun içinse öncelikle dünyayı kazanmanın aracını yaratmak gerekiyor.
Önümüzdeki hedef, bu yıl Çağlayan ve Saraçhane eylemlerini gerçekleştiren işçi-emekçi kitlelerin, devrimcilerin elele vererek ve büyüyerek 1 Mayısları daha da ileriye taşımaları olmalı. Bolşevik kadrolar sınıfın 1 Mayıs bayrağını daha da yükseklere dikebilmek kararlılığıyla şimdiden çalışmaya atılacaklar. Önümüzde yeni bir mücadele dönemi açılıyor. İşçi sınıfı örgütlü gücünü yükselttiği ölçüde burjuvazinin dayatmalarına direnecektir. Sınıf içinde devrimci çalışma meyvelerini vermeye başladığında, burjuvazinin barikatları işçi kitlelerinin Taksim dahil büyük alanları doldurmasını asla engelleyemeyecek. İşçiler burjuvazinin yasaklarını delip geçecekleri gibi 1 Mayıslarda öldürülen tüm sınıf kardeşlerinin hesabını da soracaklar. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın!
Sendikaların tepelerine çöreklenmiş bu bürokratlar varken asla boş durmak yok. Onların göstermelik çağrılarına kanıp rehavete kapılmak yok. İşçileri fabrikalardan alanlara taşıyacak olanlar bizleriz. Yine o alanlarda birleşerek bürokratları sendikalardan defetmek de, militan sınıf mücadelesini geliştirmek de, 1 Mayısı burjuvazinin dayatmalarından kurtarıp "özgürleştirmek" de, biz komünist işçilerin çabalarıyla mümkün olacak. Biz işçiler ancak sendikalarımıza sahip çıkıp örgütlülüğümüzü pekiştirerek sendikalarımızdan bu asalakları defedebiliriz. Sendikalarımızı ancak militan sınıf sendikacılığı perspektifiyle gerçek mücadele örgütlerine dönüştürebiliriz. Önümüzdeki 1 Mayısa kadar koca bir yılımız var. Üstelik bizler için mücadele ile geçecek bir yıl. Hiçbir şeyi son ana bırakmadan her gün, her yerde, her alanda, her işyerinde ve her sendikada sınıf mücadelesini yükselt.
Bu 1 Mayısta Çağlayan meydanına çıkan işçi sınıfı, bazı olumlu gelişme ve eğilimler olmakla birlikte, genel olarak baktığımızda sorunlarına yaraşır ölçüde "çağlayamadı". Bu bize bir kez daha aynı temel sorunu, yani önderlik sorununu hatırlatmalı. Bu nedenle, mitinglerin, özellikle de 1 Mayıs mitinglerinin, toplumda biriken enerjinin akması için daha esaslı bir kanal olmasının yolu önderlik sorununu çözmekten, bu yolda güçlü, sahici adımlar atmaktan geçiyor.