- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



AKP’nin ordu karşısında tarihen mağdur burjuva kanadın temsilcisi konumunda olması onu bir demokrasi havarisi kılmıyor. Aslında A. Altan gibilerin dillendirdiği değişim arzusu haklı bir arzu olsa bile, bunun ancak örgütlü kitlelerin mücadelesi sayesinde sağlanabileceği de bilinmeli. Bugün burjuva çerçevede cereyan edecek sınırlı değişimlerin dahi yalnızca üstten, şu ya da bu burjuva politikacının “cesareti” veya “dürüstlüğü” sayesinde bahşedilmeyeceği ve kitle mücadelesinin alttan bindireceği basınç sayesinde gerçekleşebileceği de yeterince açık olmalı. Üstelik Türkiye benzeri ülkelerin tarihi, Kürt sorunu vb. gibi kangrenleşmiş sorunlarda burjuva değişimlerin, yani tarihsel burjuva reformların ancak devrimci kitle mücadelesinin yan ürünü olarak sağlanabileceğini fazlasıyla gözler önüne seriyor. O nedenle, liberal demokrat yazarların yakın geleceğe dair çizdikleri pembe tabloların hoş yanları olsa bile, bunların her seferinde can sıkıcı çatırtılarla parçalanmasına da hiç şaşmamak gerek!
Kürt sorunu bağlamında son haftalarda yaşananlar sorunun ne denli çetin olduğunu ve derme çatma çözüm söylemleriyle çözüm yoluna koyulamayacağını bir kez daha gösterdi. Aylardır sürdürülen onca “açılım” söylemine rağmen çözüm yolunda dişe dokunur adımlar atmayan düzen cephesi, bu yetmezmiş gibi DTP’yi kapatarak yine Kürtleri cezalandırmayı seçmiştir. Atasözü köklü tarihsel gerçeği ne de bilgece dile getirmiş: Alavere dalavere Kürt Memed nöbete!
“Nefes: Vatan Sağolsun” filmi, geçtiğimiz haftalarda gösterime girdi ve beklendiği gibi yüksek bir izleyici kitlesine ulaştı. Apoletli medya, tam da kendisinden beklendiği gibi filmi şişirdikçe şişirdi ve olabildiğince ilgi uyandırmaya çalıştı. İlker Başbuğ’undan Deniz Baykal’ına kadar statükocu-Kemalist cephenin tüm önde gelen şahsiyetleri, “halkın arasına karışarak” filmi izlediler ve ne kadar beğendiklerine dair konuşmalar yaptılar.
Çeşitli sendikaların, meslek odalarının ve politik çevrelerin desteğiyle oluşturulan İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, Gazze saldırısının birinci yılında, İsrail Konsolosluğu önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Levent Metro istasyonundan konsolosluk önüne kadar yapılan yürüyüş boyunca atılan sloganlarla, İsrail’in saldırgan politikaları ile Türkiye’nin işbirlikçi tutumu protesto edildi.
Tuzla Demokrasi Platformu 20 Aralıkta Aydınlı Mahallesinde, “Dersim 38’i ve Katliamları Tartışıyoruz” konulu bir halk toplantısı örgütledi. Mutlu düğün salonunda yapılan toplantıya İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel ve Tunceli Dernekleri Federasyonu adına İbrahim Karakaya katıldı.
Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP’nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen’in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler’e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular.
2006 yılında Terörle Mücadele Kanununda (TMK) yapılan bir değişiklikle 18 değil, “15 yaşın üzerindeki çocuklar hakkında açılan davalar da ağır ceza mahkemelerinde yargılanır” hükmü getirilmişti. Türk devleti o günden bu yana 3 binden fazla sayıda çocuğu bu yasa vesilesiyle çeşitli cezaevlerinde, çok ağır ve kötü koşullarda hapsetmiş bulunuyor.
21 Kasımda, Tuzla Demokrasi Platformu bileşenleri, CHP’nin işçi, Alevi ve Kürt düşmanı politikalarını teşhir etmek üzere CHP Tuzla teşkilatı önünde bir protesto gerçekleştirdiler. Cumartesi günü gerçekleştirilen eyleme UİD-DER, Deri-İş, Limter-İş, DTP, ESP, EMEP, CUN-DER, ÇAL-DER, Mayısta Yaşam, KÖZ ve TUGEV katıldı.
Faşist “Türk Solu” çetesi geçen haftalarda Taksim’de bir eylem tertipledi. Eyleme katılanlar, kudurgan bir şovenizmle ellerinde tuttukları dövizlerle, attıkları sloganlarla darbeci zihniyetin dışındaki herkese “idam” isteğini haykırdılar. “Dağa çıkanı da, çıkaranı da, dağdan indireni de asacağız” diyerek bu sloganı derginin kapağına da taşıdılar.
Bu toprakların en önemli sorunlarından birisi Kürt sorunudur ve bu soruna karşı takınılması gereken tavır sınıf mücadelesi açısından bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir. Bildiğimiz üzere son günlerin en fazla konuşulan ve tartışılan konularının başında “Kürt açılımı” geliyor. Hükümetin giriştiği bu açılım toslanılan duvarlar sonucunda şimdilik “milli birlik projesi” olarak adlandırıldı. Tabii ki bu “açılım”a düzen içinden ve çeşitli sol, sosyalist çevrelerden değişik tipte tepkiler geldi.
Öncesinde, Kürt hareketiyle, onun atacağı adım konusunda bir mutabakat sağlanmış gibi gözükmesine ve hükümetin bu izlenimi açıktan reddetmeyen beyanlarına rağmen, bu adımın atılmasıyla yaşananlar, istisnasız tüm burjuva çevreler gibi AKP’yi de ürkütmüş, yalpalatmış ve sürece geçici bir ara verilmesi noktasına getirmiştir. Ne var ki, gelinen noktada, gerek uluslararası konjonktür ve basınçlar gerekse de Kürt hareketinin ulaştığı düzey ve aşağıdan bindirdiği basınç nedeniyle, Kürt sorununda burjuva devletin artık eski geleneksel politikalarla yola devam etmesi neredeyse imkânsızdır. Kürt sorununda bir yol ağzına gelinmiş durumdadır ve gerek iç gerekse de dış dinamikler nedeniyle bu süreç inişli-çıkışlı ve gelgitli de olsa ilerlemek zorundadır.
Kürt sorununun çözülmesi doğrultusunda Türkiye’ye giriş yapan Barış Grubu, 19 Ekimde DTP’nin ve demokratik kitle örgütlerinin Taksim’de gerçekleştirdiği yürüyüşle selamlandı. Taksim Meydanında toplanan binlerce insan, Galatasaray Meydanına kadar coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirdi.
Taksim’de binlerce insan, 28 Eylülde Diyarbakır’ın Lice ilçesinde katledilen 12 yaşındaki Ceylan Önkol için bir araya geldi. 15 Ekim akşamı, Yasemin Göksu ve İlkay Akkaya’nın söylediği Urfa türküsüyle başlanan yürüyüşte 3 binden fazla insan vardı.
Bıraktık kendine Marksist diyenleri, kendine demokrat diyenler bile, Lenin’in ifadesiyle, “ayrı ayrı dillerin tam özgürlüğünü kayıtsız şartsız tanımalı ve hangisi olursa olsun bu dillerden biri için ayrıcalığı reddetmelidir”. Anadilde eğitim hakkının da bunun en temel uygulamalarından birisi olması gerektiği apaçıktır.
Taksim tramvay durağında bir araya gelen çok sayıda siyasi çevre, Ceylan Önkol’un askeri birlikten açılan havan atışıyla hayatını kaybetmesini, düzenledikleri basın açıklamasıyla protesto etti. “Ceylan Önkol’un Katili Devlettir, Katillerden Hesap Soracağız” pankartı arkasında toplanan kitle, ellerinde Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol’un fotoğraflarını taşıyarak “Yaşasın Halkların Kardeşliği” sloganını haykırdı.
Düzenin egemenleri, on yıllardır, “etrafı düşmanlarla çevrili, dış mihraklar tarafından parçalanmak, yer altı ve yer üstü kaynaklarına el konulmak istenen cennet vatanımız Türkiye” masalıyla emekçi kitlelerin bilincine korku düşürmeye, onu tutsak almaya çalıştılar ve halen de çalışıyorlar. Bu korkunun üretilmesinde 85 yıldır devletin resmi ideolojisi olan Kemalizmin özel bir rolü vardır. Unutmayalım ki, Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaşın topluma kabul ettirilmesi de bu korku zemini sayesinde mümkün olmuştur ve olabilmektedir.
İstanbul Galatasaray Meydanında bir araya gelen Barış ve Demokrasi Platformu bileşenleri, 11 Eylülde 4 ayrı ilde başlatılan ve 10 DTP’linin tutuklanması ile sonuçlanan operasyonu protesto ettiler.
Diyarbakır, Şırnak, Mardin ve Van’da 11 Eylül sabahı 15 DTP’li belediye başkanı ve başkan yardımcısı evlerine baskın düzenlenip gözaltına alındı. DTP il ve ilçe örgütleri, belediye başkanlarının evlerine yapılan baskınları 12 Eylül günü, başta Diyarbakır, Şırnak, Mardin ve Van olmak üzere birçok kentte yaptıkları basın açıklamalarıyla protesto ederek gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmalarını istediler.
Bugünlerde başlatılmış görünen “açılım” süreci fiiliyatta nasıl ilerlerse ilerlesin, işçi sınıfına düşen, bir yandan ısrarla ilkesel olarak UKKTH’yi ileri sürmek bir yandan da onu somut süreçle bütünleyici biçimde demokratik talepleri ileri sürerek açılım penceresini sonuna kadar zorlamaktır. Sürecin çelişkilerine, Türkiye kapitalizminin yayılmacı planlarına ve büyük emperyalist güçlerin niyetlerine işaret etmek, Kürt halkının, nihai çözüm olmasa bile, bu süreçten birtakım kazanımlarla çıkmasını engelleyici bir tutumun dayanağı yapılamaz. Ana vurguyu emperyalistlerin “melun planları”na yapmak, ezen ulus konumundaki ve şoven önyargılarla dolu Türk emekçilerin bu önyargılardan kurtulmasına değil, aksine onların daha da pekişmesine hizmet eder.
Elazığ’da askeri birlikte meydana gelen ve 4 askerin ölümüyle sonuçlanan olay, ordu içerisinde insan hayatına ne kadar önem verildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Bugüne kadar benzer şekilde düzinelerce vaka yaşandığı halde, hepsi “eğitim zayiatı” olarak gösterilerek üzerleri örtülmüştü. 17 Ağustosta yaşanan bu olay, 27 Ağustosta bir gazetede haber yapılmamış olsaydı, diğerleri gibi örtbas edilecekti.
Salı günü böyle bir siyasi atmosferde Dünya Barış Günü kutlamaları yapıldı. Birçok yerde yürüyüş ve basın açıklamaları yapılırken, en çok ilgi çeken eylemler İstanbul ve Diyarbakır’da yapılan barış mitingleriydi. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi’nin “Onurlu Bir Barışa Evet” sloganıyla gerçekleştirdiği mitinge yüz binden fazla insan katılırken, İstanbul’daki barış mitingi Kadıköy Meydanında gerçekleştirildi.
Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu, 1 Eylül Dünya Barış gününde Kadıköy İskele Meydanında yapılacak olan mitinge çağrıda bulunmak için, Kartal Meydanında meşaleli yürüyüşün ardından basın açıklaması yaptı.
Barış İçin Demokratik Çözüm Platformu, yaklaşan 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Gazi Mahallesinde meşaleli bir yürüyüş düzenledi. Genci yaşlısıyla bir araya gelen mahalleli, saat 21’de eski karakol önünde toplanıp ortak sloganlar eşliğinde yürüyüşe başladı.
Çin’de, Temmuz ayı içerisinde alevlenen Uygur isyanı, Türkiye’de özellikle burjuva siyasal çevrelerde geniş bir ilgiye mazhar oldu. MHP’li ve BBP’li faşistlerden radikal İslamcılara, Kemalist CHP’den AKP’ye tüm gerici burjuva koro, konu hakkında ikiyüzlü ve demagojik değerlendirmeler yapmaktan ve birbirlerini suçlamaktan geri durmadılar. Diğer taraftan sosyalist solun bir bölümü de, bu sorun karşısında doğru bir tutum sergileyemedi.
Tamil halkının ulusal özgürlük mücadelesi 50 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Ancak geçtiğimiz Mayıs ayında Sri Lanka ordusu, bu mücadelenin başını çeken Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) adlı örgüte ve harekete ağır bir darbe vurdu. Ordu güçleri, Tamil Kaplanlarının kontrolündeki tüm bölgeleri ele geçirdiklerini, militanların büyük bir kısmını “etkisiz hale getirdiklerini”, hareketin kurucu liderini öldürdüklerini ve iç savaşın artık sona erdiğini, bölgede bundan sonra “barış ve huzur”un hüküm süreceğini açıkladılar. Sri Lanka hükümeti bu açıklamalar eşliğinde zaferini ilan ederken, Tamil Kaplanları da askeri açıdan yenilgiye uğradıklarını açıkladı.
Birçok ilde olduğu gibi İstanbul’da da, Barış Anneleri İnisiyatifi öncülüğünde, “askeri operasyonlar durdurulsun, Kürt halkının talepleri kabul edilsin” talebiyle “çadır” eylemi gerçekleştirildi. Artan askeri operasyonların son bulmasının ve PKK’nin çatışmasızlık kararına cevap verilmesinin istenildiği çadır eylemlerine DTP milletvekilleri de destek verdiler. İstanbul’daki eyleme müdahale eden polis, çadır kurulmasına izin vermedi. Polisin engelleme çabalarına rağmen çadır eylemi Kadıköy İskele Meydanında bir basın açıklamasıyla başladı. Kadıköy rıhtımında gün boyunca Kürtçe ezgiler söylenip, zılgıtlar çekildi. Anneler sık sık “Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi” sloganını haykırdılar. Çadır eylemi sırasında DTP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik.
Kürt sorununun çözülmesi için hükümetin adım atması ve barışın sağlanması talebiyle DTP, “Demokrasiye, Barışa ve Çözüme Çağrı Yürüyüşü” adıyla İstanbul dâhil çeşitli illerden bir yürüyüş başlattı. İstanbul’dan başlatılan yürüyüş Diyarbakır’da gerçekleştirilecek mitingle sonlanacak. Eylemin ilk ayağı olarak 9 Temmuzda DTP Fatih İlçe Örgütü önünde 400 araçlık konvoyla bir araya gelen DTP’liler kitlesel bir basın açıklaması gerçekleştirdiler.
Kürt çocukları, son dönemde kendilerine yönelik artan şiddeti ve işkenceyi Galatasaray Lisesinin önünde yaptıkları eylemle kınadılar. Ellerinde, 21 Kasım 2004’te babasıyla birlikte polisler tarafından katledilen Uğur Kaymaz’ın fotoğraflarını taşıyan çocuklar, uygulanan şiddeti protesto etmek için dövizler de taşıdılar.
27 Haziran Cumartesi günü, kayıp yakınları 222. kez Galatasaray Lisesinin önünde bir araya geldi. Kayıpların faillerinin bulunması ve yargılanması talebiyle gerçekleştirilen eylemlerde, her hafta bir kişinin nasıl kaybedildiği anlatılıyor ve dosyasının Ergenekon dosyasına eklenmesi için başvuruda bulunuluyor. Kayıp analarına destek her geçen hafta büyüyor.
Burjuva cumhuriyet, kurulduğu günden bugüne Kürt halkı üzerindeki baskısını hiçbir zaman eksik etmemiştir. Kürt halkının demokratik taleplerini faşizan yasalarla, uygulamalarla ezme yolunu seçmiştir. Burjuva düzen şiddetin her türlüsüne başvurmasına rağmen Kürt halkının onurlu kavgasını bitirememiştir. Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesi yükselip Kürt halkının mücadelesiyle birleşirse işte o zaman yağmacı burjuva devletten hesap tam sorulacaktır.
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının alevlendiği ve PKK’nin 1 Hazirana kadar eylemsizlik kararı aldığı kritik bir dönemde, Mardin’in Zanqirt köyünde (Bilge köy) 17’si kadın, 6’sı çocuk 44 kişinin makineli tüfeklerle taranarak katledildiği haberi geldi.
Mardin’de 44 kişinin ölümüne neden olan katliam, sanki ilk kez yaşanmış ve daha önce böyle bir katliam olmamış gibi günlerce tüm medyada tartışıldı. Burjuva yazar-çizer takımı, bu katliamı töre cinayetiymiş gibi lanse ederek gerçekleri saptırmaya çalıştı. Yaşananların Kürt halkının cehaletinden kaynaklandığını ileri sürecek kadar pervasızlaştılar. Koruculuğu sorgulamaktan alabildiğine çekinerek, Kürt halkına yönelik yıllardır uygulanan baskı ve imha politikalarının üzerini örtmeye çalıştılar.
DTP, 24 Mayısta, İstanbul Çağlayan Meydanı’nda, “DTP’yi Değil Silahları Sustur” şiarıyla bir miting gerçekleştirdi. Yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı mitinge aralarında UİD-DER, ESP, SDP gibi çeşitli demokratik kitle örgütleri, siyasal parti ve çevreler de destek verdi. Mitinge DTP Batman, Iğdır ve Doğubayazıt belediye başkanları da katıldı.
Son birkaç senedir Kürt sorununun sözümona çözülmesini içeren bir plandan söz edilmekte, Kürt kitlelere umutlar pompalanmakta, fakat çok geçmeden bunlar fos çıkmaktadır. Zira diğer temel siyasi konularda olduğu gibi, TC’nin Kürt sorunu konusundaki siyasetini belirleyen yüksek askeri bürokrasidir ve onun da geleneksel yaklaşımı şudur: “Kürt sorunu yoktur!” Rejim üzerindeki askeri vesayetin kalkmasını ve Avrupai bir parlamenter işleyişin egemen olmasını isteyen burjuva kesimler ve onların liberal yazar-çizer taifesi ise, meseleyi kültürel kırıntılar verilmesine indirgemektedirler.
Sanatçı ve yazarların oluşturduğu Çocuklar İçin Adalet Girişimi, 23 Nisanda Hakkâri’de polisin dipçikli saldırıyla bir çocuğu ağır bir şekilde yaralamasını, basın açıklamasıyla protesto etti. Çocuk Bayramında çocuklara saldıran polis, bir çocuğun ölümüne, onlarcasının da yaralanmasına neden oldu.