- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



Linç girişimleri Türkiye açısından yeni olmadığı gibi, TC devletinin de sicili bellidir. “Sabrı taşan vatandaş”ların öfkesini kusması ve devlet yetkililerinin anlayışlı bir tavırla bu “tepki”leri sahiplenmesi ve saldırganları himaye etmesi durumu, sermaye düzeni tarafından uzun yıllar boyunca ihtiyaç hissedildiğinde sistemli biçimde kullanılmış bir mekanizma. Bu durum linç uygulamalarının altında yatan nedenleri, egemen sınıfın hangi ihtiyaçlarını karşıladığını ve şovenizmle zehirlenen ve kışkırtılan güruhların nelere hizmet edebileceğini ortaya koymayı gerektiriyor.
AKP’nin ordu karşısında tarihen mağdur burjuva kanadın temsilcisi konumunda olması onu bir demokrasi havarisi kılmıyor. Aslında A. Altan gibilerin dillendirdiği değişim arzusu haklı bir arzu olsa bile, bunun ancak örgütlü kitlelerin mücadelesi sayesinde sağlanabileceği de bilinmeli. Bugün burjuva çerçevede cereyan edecek sınırlı değişimlerin dahi yalnızca üstten, şu ya da bu burjuva politikacının “cesareti” veya “dürüstlüğü” sayesinde bahşedilmeyeceği ve kitle mücadelesinin alttan bindireceği basınç sayesinde gerçekleşebileceği de yeterince açık olmalı. Üstelik Türkiye benzeri ülkelerin tarihi, Kürt sorunu vb. gibi kangrenleşmiş sorunlarda burjuva değişimlerin, yani tarihsel burjuva reformların ancak devrimci kitle mücadelesinin yan ürünü olarak sağlanabileceğini fazlasıyla gözler önüne seriyor. O nedenle, liberal demokrat yazarların yakın geleceğe dair çizdikleri pembe tabloların hoş yanları olsa bile, bunların her seferinde can sıkıcı çatırtılarla parçalanmasına da hiç şaşmamak gerek!
Kent ve çevre sorunlarının kalıcı ve insanca çözümü tümüyle insanı, doğayı ve tarihi gözeten bir kent ve çevre planlamasından geçmektedir. Ama böylesi kaygılar sermayenin esas kaygısı olan kâr kaygısına ters olduğu gibi, planlama da öz olarak onun anarşik piyasa ve rekabet mantığına uymaz. Ya biri ya öbürü! Gerçek tercih, gerçek seçim buradadır. Kâr, israf, vurgun, talan, yıkım mı, emekçi kitlelerin kendi elleriyle hayata geçirdiği demokratik bir planlama mı? Para ve iktidar sahibi bir avuç egemenin insafına terk edilmişlik mi, kaderimizi kendi ellerimize almamız mı?
Türkiye işçi sınıfı Kürt halkının ulusal, demokratik taleplerini desteklemeli, onun kendi kaderini tayin etme hakkını savunmalıdır. Katliamlar, yargısız infazlar ve “faili meçhul” cinayetler, ancak Kürt halkının ve işçi sınıfının mücadelesiyle aydınlatılabilir, sorumlulardan hesap sorulabilir ve bir daha yaşanmasının önüne geçilebilir. Bunun için de, yasal ve yasadışı egemenlik aygıtlarıyla burjuva sömürü ve zorbalık düzenini tarihin çöplüğüne atmaktan başka çare yok.
Amerika’da 2008’in sonlarına doğru yeni bir başkan seçilecek. Daha doğrusu halk kendisinin seçtiğini zannederken, aslında büyük sermaye yeni bir başkan “atayacak”. Bir sirk gösterisini andıran seçim sürecinin birinci ve en uzun safhasını oluşturan aday seçimleri 2008’in Ocak ayından itibaren başladı ve Haziran ayına kadar da sürecek. Kasımda seçilecek olan yeni başkan Ocakta göreve başlayacak ve Amerikan emperyalizmi de kaldığı yerden işine devam edecek. ABD’nin ve dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıflar açısından ise değişen bir şey olmayacak. Sömürü, sefalet ve savaşlar daha da katmerlenerek artacak.
Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948’de ilan ettiği, bu sene 59. yılı kutlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kökleri iki buçuk asır öncesine dayanıyor. İlk “İnsan hakları” bildirgesi 12 Haziran 1776’da ilan edilen Virginia İnsan Hakları Bildirgesi’dir.
Bugün işçi sınıfı siyasal olarak zayıf durumdadır. O nedenle anayasa değişikliği sürecine damgasını basacak yahut taleplerini burjuvaziye dayatacak bir durumu yoktur. Bu da değişikliklerin işçi sınıfının hak ve özgürlüklerinden ziyade, egemenler arasındaki mücadelelerle doğrudan bağlantılı hususlarda odaklanacağı anlamına gelecektir.
Erken genel seçimin yaklaşması, devrimci ve sosyalist çevrelerde seçimlere ilişkin takınılacak tutum sorununu da tartışma gündemine soktu. İşçi sınıfının mücadele tarihi ve deneyimlerine, hatta daha dar anlamda Bolşevik mirasa sahip çıkma ve bu miras ışığında davranma iddiasında olan birçok çevre, seçimlere ilişkin olarak son derece farklı tutumlar ortaya koymaktadırlar. Boykot tutumunu savunanlardan, bağımsız aday çıkaranlara, değişik ittifak ve blok siyasetleri çerçevesinde başka bağımsız adayları destekleme çizgisi izleyenlere ve parti olarak seçime katılanlara kadar uzanan bir yelpaze ortaya çıkmış durumda.
Statükocu-devletçi burjuva güçler ile liberal geçinen AB’ci burjuva güçler arasında şiddetlenen tepişme ve ortaya çıkan kriz, Türkiye’deki burjuva demokrasisinin dar çerçevesini ve sınıfsal özünü bir kez daha gözler önüne serdi. Ön cephede ağırlıklı olarak asker-sivil bürokrasinin yer aldığı statükocu güçler, tarihsel mevzilerini –devlet-siyaset üzerindeki hâkimiyetlerini– kaybetmemek için her türlü anti-demokratik yönteme başvuruyorlar.
Cezaevleri modern sınıf mücadeleleri tarihi boyunca düzen karşıtı mücadelenin bir konusu ve hedefi olmuştur. Büyük devrimci isyanların birçoğunda devrimci kitlelerin baş hedeflerinden birinin özellikle siyasi tutsakların tutulduğu cezaevleri olması bunun sembolik bir göstergesidir. Fransız Devriminde ünlü Bastille Kalesi devrimci kitleler tarafından fethedilmiş ve siyasi tutsaklar salıverilmiş, 1917’de Rusya’da Şubat devriminde de Peter ve Paul Kalesi ayaklanan askerlerin baskınına uğramış ve yine siyasi tutsaklar özgürleştirilmiştir. Hiç şüphe yok ki gün gelip devran döndüğünde Türkiye’de de devrimci kitleler, başta F-tipi cezaevleri olmak üzere burjuva diktatörlüğünü sembolize eden utanç yuvalarını yerle bir edecektir.
Demokrasi sorununun temel çözümü proleter sosyalist devrimin konsey tipi örgütsel mekanizmalarında olmakla birlikte, işçi sınıfı birtakım demokratik reformlar için mücadeleyi elden bırakmaz. Özellikle işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren, sınırsız grev, gösteri, eylem, örgütlenme özgürlüğü ve sosyalist basın için özgürlük gibi temel noktalarda, düzen çerçevesinde elde edilebilecekler konusunda yanılsamalara kapılmaksızın var gücüyle mücadele eder. Bu mücadele Lenin’in de hep belirttiği gibi işçi sınıfının demokrasi okulundaki eğitimini oluşturur.