- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



Bu koşullarda, krizden şu ya da bu tempoyla (ister V ister U şeklinde olsun) çıkılmasından değil de, en iyi ihtimalle kısa ve cılız bir canlanma evresinin ardından uzun ve sancılı bir durgunluk dönemine saplanılıp kalınmasından, yani depresyondan resesyona (durgunluk) geçişten, krizin bu anlamda devam edeceğinden bahsetmek çok daha mümkün görünüyor. Büyük kapitalist ekonomilerin yüzde 1-2’lik büyüme öngörüleri aslında tam da bu resesyon sınırlarında kalınacağı anlamına geliyor.
Bunamış ve çökmekte olan bir sistemde yaşıyoruz. İnsanlık kontrol edemediği güçler tarafından yok oluşa sürükleniyor. Bu gidişe dur demenin tek yolu kapitalist sistemi yok etmekten geçiyor. İnsanlığın kurtuluşu, bu görevi yerine getirebilecek tek sınıf olan proletaryanın kendi siyasi egemenliğini kurmasına bağlıdır. Öz-örgütlülükleri temelinde iktidarını kuracak olan proletarya, insanların kendi yaşamları ve doğa üzerinde bilinçli bir denetim uyguladıkları akılcı bir sosyo-ekonomik sistemin temellerini atacak, yere düşen akıl ve bilim bayrağını bir kez daha göndere çekecek, özel mülkiyetin bilim ve teknolojiye vurduğu prangaları kırarak sınıfsız, sömürüsüz, özgürlük ve barış dolu bir dünyaya giden yolun kapılarını ardına kadar açacaktır.
Özellikle 2001 kriziyle birlikte Arjantin’de ortaya çıkan devrimci yükseliş içerisinde oynadığı rol bakımından işsiz işçiler hareketi birçok sol çevrenin abartılı değerlendirmelerine ve çarpıtmalarına temel oluşturmuştu. Bugün de krizle birlikte işsizler ordusunun kitlesel işten atılmalarla hayli kabarık sayılara ulaşması, bir kez daha böylesi bir hareketin imkânları ve sınırları hususunda bir tartışmayı alevlendirecek gibi görünmektedir. Bundan ötürü, Marksizmin işsizlere dair değerlendirmelerini ve bir işsiz işçiler hareketinin olanaklarına dair yaklaşımlarını hatırlamakta ve gerek Bolşeviklerin tarihsel deneyimine gerekse de güncel deneyimlere bu gözle bakmakta fayda var.
Birbirini besleyen işsizlik ve iktisadi kriz olguları, kapitalist üretim tarzının ne denli akıl dışı ve ne denli yıkıcı olduğunun en çarpıcı göstergelerini sergiliyor. Yaşanmakta olan kriz işsizliği çok daha yaygınlaştırıp yakıcılaştırdığından, gerek işsizliğin gerçek nedenlerinin gerekse de işsizliğe karşı hangi talepler ve yöntemlerle savaşılması gerektiğinin doğru kavranılması önem taşımaktadır.
Adını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olarak değiştiren Devlet İstatistik Enstitüsü, sadece adını değiştirmekle kalmadı, milli gelir hesaplama yöntemini de değiştirdi. AB’ye uyum kapsamında 2004 yılından beri sürdürülen çalışmaların sonuçları Mart ayı başında açıklandı.
Forbes dergisinin Mart başında açıkladığı dünya zenginler listesi, kapitalist sistemde bir avuç azınlığın nasıl milyarlarca insanın sefaleti üzerinden zenginliğine zenginlik kattığını bir kez daha kanıtlar nitelikteydi.
Sosyalist düşünce, toplumun yoksul ve diğer ezilen kesimlerinden yana tavır alan bir düşüncedir. Bu yüzden yoksulluk ve ezilme sorunu her zaman sosyalistlerin gündeminde olmuş ve sosyalistler bu sorunlara karşı çeşitli yaklaşımlar geliştirmişlerdir.
kapitalist üretim ilişkileri içerisinde görünüşte tüm insanlığın zenginliği olarak üretilen, gerçekte ise bir avuç mülk sahibinin sermayesi olarak büyüyen zenginliğin kaynağı da, milyarlarca emekçinin yoksulluğunun kaynağı da, ücretli emek ve sermaye sistemidir. İşgücünün işçinin hayatta kalmak için satmak zorunda kaldığı bir meta olduğu bu sömürü sistemine son verilmedikçe, toplumun bir kutbunda muazzam bir zenginliğin, diğer kutbunda ise ister mutlak ister göreli anlamda olsun yoksulluğun, yoksunluğun ve sefaletin birikmesi kaçınılmazdır.
Kapitalist üretim toplumun ihtiyacı gözetilerek değil, sadece daha fazla kâr elde etmek amacıyla gerçekleştirilir. Kapitalist toplumda pek çok ürün kapitalistlerin satabileceklerinden çok daha fazla üretildiği ve bunlara ihtiyacı olan yüz milyonlarca yoksul insan bulunduğu halde, bu ürünler onlara dağıtılmayıp imha edilir. “Uygarlıkta yoksulluk bolluğun kendisinden doğar.” Kapitalizm böylesine akıldışı bir sistemdir. Oysa işçi iktidarı altında, merkezi olarak örgütlenen işçi konseyleri, hangi ürünün ne kadar üretileceğine tüm nüfusun ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak karar verecek, bunu planlayıp hayata geçirecektir.
Özel mülkiyetin ve sınıfların var olduğu bir toplumda eşitlikten veya adil bölüşümden bahsedilemez. Kapitalist toplum rekabet ve işçi sınıfının yarattığı artı-değerin sömürülmesi üzerine kurulmuştur. Kapitalist üretim insanlar arasında eşit bölüşüm ve refah için değil kâr için yapılır. Kapitalizm yıkılmadan insanlığın kurtuluşu imkânsızdır. Kapitalizm var oldukça ülkeler arasında eşitsizlikler de var olacaktır. Zengin ve fakir ülke ayrımı kapitalizme özgü bir ayrımdır. Her ülkedeki esas eşitsizliğin kaynağı sömüren ile sömürülen sınıflar arasındaki eşitsizliktir.
Kapitalizm savaş, açlık, yoksulluk ve sefalet demektir. 21. yüzyılda bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen dünya, yoksulluğun getirdiği sorunlarla savaşmaktadır. Elbette bu hayatta kalma savaşının baş aktörü işçi sınıfıdır; çünkü yoksulluğu yaşayan sınıf biziz, dünya burjuvazisinin ise bir eli yağda bir eli balda! Dünya kaynaklarını hesapsızca har vurup harman savuruyor burjuva sınıf. Kapitalizmin bütün katliamlarına dur demenin tek yolu var; sınıflı toplum düzenine son vermek!
Kapitalizmde işçi sınıfının artan bir sefalet yaşamadığı, tersine yaşam standartlarının yükseldiği ileri sürüldü. Artık “Marx’ın zamanındaki gibi” paçavralar içinde gezinen, fabrika köşelerinde ya da barakalarda yaşayan, günde 18 saat çalışan işçiler yoktu! Oysa Marksizm işçi sınıfının mutlak anlamda sürekli yoksullaşacağından hiçbir zaman söz etmemiştir. Hatta ekonomik gelişmeye bağlı olarak işçi sınıfının yaşam düzeyinin geçmiş dönemlere oranla bir ölçüde yükselmesi de pekâlâ mümkündür. Aslında revizyonistlerin ve burjuva iktisatçıların “yoksullaşma” olgusu bakımından en sahtekârca davrandıkları nokta yoksullaşmayı bireyin mutlak yoksullaşması olarak ele almalarıdır.
Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), 2005 yılından itibaren işsizlik ve istihdamla ilgili istatistikleri üçer aylık dönemler üzerinden bir ortalama alarak her ay açıklamaya başladı. Şu ana kadar, Ocak 2005 ve Şubat 2005 verileri açıklanmış durumda. Bu veriler, burjuva medyada ve burjuva iktisatçılar arasında hararetli bir tartışma başlattı. Ne oluyordu da, bir taraftan Türk ekonomisi rekor üstüne rekor kırarak büyürken, aynı zamanda işsizlik de yeni rekorlara imza atıyordu?
İnsanın, hiç değilse gıda ürünleri üretimi bakımından, doğa üzerindeki egemenliği öyle bir aşamaya geldi ki, hava koşulları ne kadar olumsuz olursa olsun yaklaşık 6 milyar 300 milyonluk insan nüfusunun gıda ihtiyacının kat be kat fazlasını üretebilme potansiyeline sahibiz. Bugün dünyadaki gıda üretiminin, 10,5 milyar insanın sağlıklı beslenmesine yetebileceği hesaplanmaktadır.