- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



işçi sınıfı sömürü düzenine karşı mücadele bayrağını yükseltmediği sürece devlet bütçelerinden burjuvaziye aslan payı, işçi sınıfına ise kırıntılar düşecektir. Çünkü burjuva devlet bütçe planlamasını yaparken, hizmetinde olduğu burjuva sınıfın çıkarlarını göz önünde bulundurur. İşçi sınıfına ayrılan paysa ancak onun örgütlülüğü ve bilinçli mücadelesi arttığı oranda artabilir. Tüm modern sınıf mücadelesi tarihi bunu açıkça göstermektedir.
Burjuvazinin sağlık ve genel olarak sosyal güvenlik alanındaki saldırıları sadece Türkiye’yle sınırlı değildir elbette. Bu saldırılar, çeşitli emperyalist kurumların da yönlendiriciliğiyle tüm dünyada organize ve eşgüdümlü bir şekilde yürütülmektedir. Devlete sağlık ve sosyal güvenlik alanlarından el çektirme ve trilyonlarca dolarlık bu alanı ilaç tekellerinin, sigorta şirketlerinin, özel “sağlık” kurumlarının dizginsiz sömürüsüne açma politikası, 1980’lerden bu yana hızlanarak ilerletilen saldırı politikalarının bir uzantısıdır. Emekçilerin primleriyle ve vergileriyle yaratılan kaynaklar, her yıl daha fazla oranda özel hastanelere ve ilaç tekellerine akıtılmakta, tekeller bunun yanı sıra vergi indirimleriyle ve başka bin bir türlü mekanizmayla desteklenip büyütülmektedir. Buna karşılık insanlığın ezici bir çoğunluğu halen en temel sağlık hizmetlerinden bile yoksun durumdadır.
Eylül ayında Avrupalı çiftçiler süt fiyatlarının düşmesini gerekçe göstererek milyonlarca litre sütü tarlalara döktüler. Belçika’da üç milyon litre süt, Hollanda-Almanya sınırında ise 500 bin litre süt tarlalara döküldü. Üstelik bunlar Avrupa çapında 40 milyon litrelik süt dökme eyleminin bir parçasıydı sadece. Nitekim süt dökme eylemi Ekim ayında Belçika’da devam etti. AB’nin tarım politikalarını protesto eden çiftçiler yine binlerce litre sütü sokağa döktü.
Sağlık insanın vazgeçilmezlerinden biridir. Ama ticari olarak, sağlık sektörü de sermaye sınıfının vazgeçilmezleri arasındadır. Devleti bu alandan süpürerek pastayı mideye indirmeye çalışan burjuvazinin arzuları, örgütlü işçi sınıfının tepkisi olmadığı sürece, hiçbir engele takılmadan gerçekleştirilecek. Buna izin vermemenin tek yolu burjuvaziye karşı örgütlü mücadele yürütmekten geçiyor. Tüm dünyada beslenme, konut, sağlık, ulaşım ve eğitim hakkından ücretsiz faydalanabilmek, kendi kaderimizi kendi ellerimize almakla mümkün olacaktır ancak.
Kısa süre önce, Tayland’ın güneyinde, bir kamyonun arkasındaki konteynırda 54 Myanmarlı “kaçak” göçmen işçi boğularak öldü. 20 Çinli işçinin, Morecamble Körfezinde kabuklu deniz canlısı toplarken gelgite kapılarak ölmesi, ABD sınırını geçmeye çalışırken her yıl ortalama 400 kişinin öldürülmesi, batan botlarda yüzlerce göçmenin boğularak ölmesi gibi birçok olay ise hatırlanmıyor bile. Bu trajedileri yaşayanlar, burjuvazi için, gazete “haber”lerinin ya da istatistik verilerinin içinde birer sayı olmaktan başka bir şey ifade etmiyorlar. Yaşamayı başarıp ücretli köle olmaya hak kazananların payına ise sefaletten başka bir şey düşmüyor.
Bu koşullarda, krizden şu ya da bu tempoyla (ister V ister U şeklinde olsun) çıkılmasından değil de, en iyi ihtimalle kısa ve cılız bir canlanma evresinin ardından uzun ve sancılı bir durgunluk dönemine saplanılıp kalınmasından, yani depresyondan resesyona (durgunluk) geçişten, krizin bu anlamda devam edeceğinden bahsetmek çok daha mümkün görünüyor. Büyük kapitalist ekonomilerin yüzde 1-2’lik büyüme öngörüleri aslında tam da bu resesyon sınırlarında kalınacağı anlamına geliyor.
Emekçilerin yaşadığı toprakları terk ederek daha gelişmiş ülkelere göç etmesi kapitalizmin yarattığı koşulların kaçınılmaz sonucudur. 300 milyondan fazla insan daha iyi bir yaşam umuduyla göçmen olarak yaşamaktadır. Göçmen işçiler emperyalistler için hem ucuz işgücü kaynağı, hem de kapitalizmin kitlelerde yarattığı tepkinin kanalize edildiği bir hedef durumundalar.
Üçüncü sınıf köşe yazarlarından anlı şanlı iktisat profesörlerine ve kabarık unvanlı ekonomi bürokratlarına kadar tüm burjuva ideologların üzerinde hem fikir oldukları ve anti-komünist propagandada da sık sık kullandıkları bir argüman, “insan ihtiyaçlarının sınırsız, buna mukabil kaynakların kıt olduğu” argümanıdır. On yıllar boyunca ekonomi denilen şey burjuvazi tarafından bu şekilde tanımlanmış, küçük revizyonlardan geçerek tüm ders kitaplarında bu şekliyle yer bulmuştur. Üniversite düzeyindeki ekonomiye giriş derslerinin ilkinde, hocaların öğrencilere ekonominin tanımı diye öğrettikleri şey de budur.
TÜİK ekonomiyle ilgili yeni verilerini geçtiğimiz ayın başında açıkladı. 2009 yılının ilk üç ayına ait olan istatistikler, ekonominin %13,8 oranında küçüldüğünü gösteriyor. 2008’in son çeyreğinde ise ekonomi %6,2 küçülmüştü.
Bir diğer sorun da işçilerin en çok başvurduğu devlet ve sigorta hastanelerinin teknik donanımı ve kapasitesidir. Bu hastanelere on yıllardır hiçbir ciddi yatırım yapılmadı. Türkiye’de sağlık harcamalarının bütçedeki payı %4 civarındadır. Ülkenin artan nüfusuna rağmen bu rakam 48 yıldır yerinde sayıyor. Sağlık harcamaları OECD ülkelerinin beşte biri düzeyinde. Üstelik yeni yasal düzenlemelerle “paran kadar sağlık” anlayışı iyice pekiştirildi.
AKP hükümeti, iktidara geldiği ilk günden itibaren, neo-liberal kapitalist saldırı programının en kararlı uygulayıcısı oldu. Sağlık alanındaki saldırı programının bir ayağı, yeni sosyal güvenlik yasasının kabul edilmesiyle başarıya ulaşmış oldu. Bu saldırı programının bir diğer ayağını da, ilk ortaya atılışı birkaç yıl öncesine denk düşmesine rağmen ancak bugün Meclise sevk edilmiş olan “Tam Gün” ve “Kamu Hastane Birlikleri” yasaları oluşturuyor.
Bunamış ve çökmekte olan bir sistemde yaşıyoruz. İnsanlık kontrol edemediği güçler tarafından yok oluşa sürükleniyor. Bu gidişe dur demenin tek yolu kapitalist sistemi yok etmekten geçiyor. İnsanlığın kurtuluşu, bu görevi yerine getirebilecek tek sınıf olan proletaryanın kendi siyasi egemenliğini kurmasına bağlıdır. Öz-örgütlülükleri temelinde iktidarını kuracak olan proletarya, insanların kendi yaşamları ve doğa üzerinde bilinçli bir denetim uyguladıkları akılcı bir sosyo-ekonomik sistemin temellerini atacak, yere düşen akıl ve bilim bayrağını bir kez daha göndere çekecek, özel mülkiyetin bilim ve teknolojiye vurduğu prangaları kırarak sınıfsız, sömürüsüz, özgürlük ve barış dolu bir dünyaya giden yolun kapılarını ardına kadar açacaktır.
Kapitalizmin küresel ekonomik krizi tüm tahripkâr etkileriyle birlikte derinleşerek devam ediyor. Yoğunlaşan kitlesel işten atmalar sonucu katlanarak artan işsizlik, düşen ücretler ve yaşam standartları gitgide ağır bir karabasan gibi dünya işçi sınıfının üzerine çökmekte. Kapitalizmin sözcü ve ideologları bir yandan gözden saklanamayacak kadar belirgin hale gelmiş gerçekler karşısında mızrağı çuvala sığdıramamanın sancısıyla kıvranmaktalar.
Özellikle 2001 kriziyle birlikte Arjantin’de ortaya çıkan devrimci yükseliş içerisinde oynadığı rol bakımından işsiz işçiler hareketi birçok sol çevrenin abartılı değerlendirmelerine ve çarpıtmalarına temel oluşturmuştu. Bugün de krizle birlikte işsizler ordusunun kitlesel işten atılmalarla hayli kabarık sayılara ulaşması, bir kez daha böylesi bir hareketin imkânları ve sınırları hususunda bir tartışmayı alevlendirecek gibi görünmektedir. Bundan ötürü, Marksizmin işsizlere dair değerlendirmelerini ve bir işsiz işçiler hareketinin olanaklarına dair yaklaşımlarını hatırlamakta ve gerek Bolşeviklerin tarihsel deneyimine gerekse de güncel deneyimlere bu gözle bakmakta fayda var.
Marksizm işçi sınıfının siyasal mücadelesinin hedefini burjuva devleti parçalamak ve yerine öz-yönetim organları (sovyetler, konseyler, şuralar vb.) üzerinde yükselen işçi iktidarını, yani işçi devletini kurmak olarak ortaya koyar. Özel mülkiyetin işçi sınıfının egemenliği altında devletleştirilmesi, kapitalist düzen altındaki devletleştirmelerden tamamen farklı bir içerik taşır. Kapitalist devlette devletleştirme, burjuvaziye kaynak aktarma yöntemidir. Zarar eden ya da batma durumuna gelen işletmelerin bedeli burjuvaziye ödenir. Burjuvazi hem yükten kurtarılır, hem de daha kârlı alanlara yatırım yapabilmesi için ona sermaye aktarılmış olur. İşçi devletinde ise devletleştirme, sömürüyü ve sömürücü sınıfları ortadan kaldırmak amacıyla yapılır. İşçi devleti, egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryadır. İşçi devletinin mülkiyeti, işçi sınıfının ortak mülkiyetidir. İşçi devleti üretim araçlarına el koyarken burjuvaziye herhangi bir bedel ödemez.
IMF’li IMF’siz tüm kapitalist programların karşısına konabilecek ve işçilerin çıkarlarını ifade edecek yegâne siyaset de işçilerin iktidarını hedefleyerek ortaya konabilir. Kapitalizm iyileştirilebilir ve içerisinde işçi sınıfının köklü sorularına çözüm bulunabilir bir sistem değildir. Bütünüyle ortadan kaldırılmadıkça da işçi sınıfına uyguladığı zulmü arttırarak sürdürecektir. Bu nedenle IMF ile birlikte tüm burjuvaziyi defetmedikçe sorunlardan kurtuluş yoktur. Çözüm işçilerin iktidarındadır.
Birbirini besleyen işsizlik ve iktisadi kriz olguları, kapitalist üretim tarzının ne denli akıl dışı ve ne denli yıkıcı olduğunun en çarpıcı göstergelerini sergiliyor. Yaşanmakta olan kriz işsizliği çok daha yaygınlaştırıp yakıcılaştırdığından, gerek işsizliğin gerçek nedenlerinin gerekse de işsizliğe karşı hangi talepler ve yöntemlerle savaşılması gerektiğinin doğru kavranılması önem taşımaktadır.
Kapitalist dünya ekonomisinin bugünlerde yaşamakta olduğu kriz, kapitalist sistemin bütünsel anlamda tarihsel bir bunalım içinde olduğuna dair en son ve en güçlü kanıtı oluşturuyor. Sermayenin düşen kâr oranlarını tekrar yükseltmek için uzun yıllardır işçi sınıfına karşı dünya ölçeğinde yürüttüğü açık taarruz da, son yıllarda şiddetlenerek gelişen yeni emperyalist savaş süreci de kapitalizmin bu uzun dönemli ve bunalımlı iniş eğrisinin ifadeleriydi.
Yakın geçmişte ekonomik krizlerden nasibini fazlasıyla alan ve burjuva blok içindeki iktidar tepişmelerinden yakasını kurtaramayan Türkiye gibi bir ülkede krizin etkileri yoğun biçimde yaşanacaktır. Krizin dalgaları Türkiye kıyılarına daha da vurdukça, “krizin bize dokunmayacağı” yolunda uzun süre boşa böbürlenen AKP iktidarı güç yitirecektir. ABD’si Türkiye’si vb. hepsinde geçerli olmak üzere, finans kapital tüm burjuva iktidarlardan tamamen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda bir ekonomik düzenleyici olarak hareket etmelerini talep edecektir.
Ekonomik kriz her geçen gün etki alanını yaygınlaştırıp daha da derinleşirken, burjuva medya günün 24 saati, borsadaki düşüşten, doların fırlamasından, yüz milyarlarca dolarlık kurtarma paketlerinden söz ederek krizin vurduğu tekeller için sızlanıyor. Bankalar patır patır batıyormuş, otomobil tekelleri çok zor durumdaymış, bunları kurtarmak için devlet elini taşın altına sokmalıymış!
Kapitalizm çöküyor mu anlamına gelen tartışmalara ilişkin olarak Marksist perspektifi hatırlatmakta yarar var. Kapitalizm, yukarıda dile getirdiğimiz tüm çıkmazlarına, tüm çöküş eğilimlerine, çürümekte oluşu gerçekliğine rağmen, devrimci işçi sınıfının bilinçli ve örgütlü darbesiyle çökertilmediği sürece kendiliğinden çökmeyecektir. Lenin’in ısrarla vurguladığı üzere, kendi haline bırakıldığı sürece, kapitalizmin çözüm bulamayacağı hiçbir kriz, hiçbir açmaz yoktur. İşçi sınıfı tarafından yıkılmadığı sürece kapitalizm tüm insanlığı yeni felâketlere sürükleme pahasına eninde sonunda bir çıkış yolu bulacaktır. Yeni felâketlerden kurtulmanın tek yolu, kapitalizme bitirici darbeyi vurmak üzere işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyini yükseltmekten geçiyor. Gün, daha da büyük bir inanç ve kararlılıkla bu görevi yerine getirme günüdür.
Önümüzdeki dönemde krizin daha da derinleşeceği, üretim alanında çok daha sarsıcı etkilerinin olacağı apaçıktır. Daha şimdiden devasa ürün stokları birikmiş, kârlar düşmüş, fabrikalar üretimi durdurmaya başlamış ve yeni yatırımlar ertelenmiş durumdadır. Kredi olanaklarının ortadan kalkmasıyla, bu süreç daha da derinleşecektir. Büyük bankaların ardından devasa fabrikaların iflası da hiç uzak değildir. Tüm bunlar işçi sınıfı açısından tek bir anlama geliyor: İşsizliğin çığ gibi büyümesi, ücretlerin tepe taklak aşağı düşmesi, tüm sosyal hakların fiilen ortadan kaldırılması, sefaletin diz boyu artması. Hiç kuşkusuz tüm bunlara, anti-demokratik uygulamaların, yabancı düşmanlığının, faşizmin ve emperyalist saldırganlığın burjuvazi eliyle yükseltilmesini de eklemeliyiz. Bir önceki kriz halen devam eden bir emperyalist savaş sürecini tetiklemişti, bu kriz, onu daha da keskinleştirecek, daha da yaygınlaştıracak ve insanlığı felâkete bir adım daha yaklaştıracaktır. Tüm bunların önüne geçmek için, işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünü ve iktidar mücadelesini ilerletmekten başka hiçbir yol yoktur. Komünistlerin görevi de budur.
158 yıllık Amerikan bankası Lehman Brothers’ın batması kapitalistleri paniğe sürüklemiş durumda ve birçok tekel de batmayla karşı karşıya. Borsalar çöküyor, kriz anında dünyanın öbür ucunda hissediliyor. Bir yandan Ortadoğu ve Kafkaslar üzerinden yürüyen emperyalist savaş ve kutuplaşma, bir taraftan ekonomik kriz.
Şurası çok açık ki, sahip oldukları olanaklar, örgütlülük düzeyleri ve mücadele deneyimleri açısından, bu tür önyargıların kırılması ve birliğin önünün açılması görevi öncelikle ileri kapitalist ülkelerin işçi sınıfına düşmektedir. İleri ülkelerin işçileri, gerek kendi ülkelerindeki göçmen işçilerin gerekse de daha geri ülkelerdeki sınıf kardeşlerinin örgütlenmesine katkıda bulunarak, onlara mücadele deneyimlerini aktarmalı ve destek olmalıdırlar. Göçmen işçilere karşı burjuvazinin pompaladığı milliyetçi ve ırkçı düşüncelere teslim olmak yerine, onları da örgütlülüklerine ve mücadelelerine katarak güçlenme yoluna gitmelidirler.
Kapitalist sistem çürüdükçe ve krizi derinleştikçe daha da saldırganlaşıyor. İnsanlığa ölümü, acıyı, açlığı, yoksulluğu olağan durumlar olarak sunuyor. Sermayenin bekçileri olan hükümetlerse, işçilere, yaşam ve çalışma koşullarını daha da geriye götürecek yasal düzenlemeleri dayatıyorlar azgınca.
Asıl adı “İş Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı” olan ve “İstihdam Paketi” olarak anılan yasa tasarısı geçtiğimiz günlerde Mecliste kabul edildi. Başta TÜSİAD olmak üzere tüm sermaye çevreleri hükümetin bu paketi bir an önce Meclisten geçirmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı.
AKP hükümeti SSGSS yasasını meclisten geçirmeyi başarmış bulunuyor. Böylece işçi sınıfının sermayenin uzun yıllardır süren saldırıları karşısındaki kayıplar listesine yeni ve kalın bir satır daha eklenmiş oldu. İşçi hareketinde bir süredir yaşanan kıpırdanma, yasa tasarısına muhalefet sürecinde de gelişerek belirli bir basınç yaratmışsa da, yasanın geçmesine engel olunamamıştır.
Dünyayı pençesinde kıvrandıran kapitalizm canavarı, kanını emerek hayat bulduğu emekçi sınıfları her geçen gün bir felâketten diğerine sürüklemeye ve milyonların canını almaya devam ediyor. Irak ve Afganistan’ı cehenneme çeviren emperyalist savaş kısa sürede dünya ölçeğinde derin bir ekonomik krizle bütünleşirken, fahiş biçimde artan gıda fiyatlarıyla korkunç bir hal alan açlık da bu felâket tablosunu tamamlıyor.
Yaşlı yerküremiz yeni bir isyan dalgasına tanık oluyor. Gözbebekleri dışarı fırlamış aç insanlar, üzerlerine sıkılan kurşunlara ve kafalarına inen polis coplarına aldırmadan, bir dilim ekmek bulabilmek için her yere saldırıyor, polisle çatışıyor, hükümet deviriyorlar. Mısır’dan Haiti’ye kadar 30’dan fazla ülkede yüzbinlerce insan sokaklara dökülmüş durumda.
Adını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olarak değiştiren Devlet İstatistik Enstitüsü, sadece adını değiştirmekle kalmadı, milli gelir hesaplama yöntemini de değiştirdi. AB’ye uyum kapsamında 2004 yılından beri sürdürülen çalışmaların sonuçları Mart ayı başında açıklandı.
Önümüzdeki süreç, gerçekten de büyük altüst oluşlara gebedir. Ancak bu altüst oluşun sınıf mücadelesinin yükselmesini ve devrimci durumların ortaya çıkmasını içerdiğini de unutmamak gerekiyor. Savaşın nasıl gelişeceğini tayin edecek olan temel etmen kesinlikle sınıf mücadelesidir. Eğer işçi sınıfı uluslararası düzeyde örgütlü bir güç olarak ayağa kalkarsa, kapitalizmin bunalımına devrimci bir cevap verir ve savaştan bir işçi devrimi doğar.
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü resimdeki afişi birçok işçi mahallesine asmış. Veremli hastaları bulmak, tedavisi için imkânlar sağlamak ve hastalığı en aza indirmek için yol kat etmekmiş amaç.
Devletin finansmanının hangi sınıfların sırtına yüklendiğine ve kaynakların hangi sınıflara akıtıldığına dair önemli bir gösterge oluşturan devlet bütçeleri, burjuva hükümetlerin izledikleri ekonomik ve sosyal politikaların genel bir özetini sunarlar. Bu nedenle de bütçeler burjuvazi kadar işçi sınıfını da yakından ilgilendirirler.
Burjuvazinin has temsilcisi ve neo-liberal politikaların yılmaz uygulayıcısı olan AKP’nin gerçek yüzü SSGSS Yasası ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu yasayla burjuvazi bir kez daha işçi ve emekçileri kavgaya davet ediyor. İşçi sınıfı bu davete birleşik mücadeleyle yanıt vermek zorundadır. Saldırıların geri püskürtülebilmesi ancak militan sınıf mücadelesinin yükseltilmesiyle mümkündür.