- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



22 Ekimde patlak veren ve ülkenin bütün üniversite kentlerine yayılan öğrenci protestoları bütün hızıyla devam ediyor. 29 Ekimde Avusturya Öğrenci Konseyi temsilcileri ile bir araya gelip talepleri dinleyen Bilim ve Eğitim Bakanı Johannes Hahn, görüşmeden bir gün sonra üniversiteler için 34 milyon euro ek ödenek ayrılacağını ve bu paranın öncelikle amfi ve dersliklerin bakım-onarım çalışmalarında kullanılacağını bildirdi.
22 Ekim gününden beri Viyana Üniversitesinin en büyük amfisi olan Audi Max salonu yaklaşık 700 öğrenci tarafından işgal altında tutuluyor. Ayrıca Viyana ve Salzburg’ta kitlesel öğrenci gösterileri planlanmış durumda. İşgal ve gösteriler ülkenin diğer üniversitelerine de yayılma eğiliminde. Graz Üniversitesinde de bir amfi öğrencilerin işgali altında bulunuyor. Ansızın patlak veren eylemlerin sebebi; burjuva hükümetlerin mevcut kriz yüzünden giriştiği banka ve şirket kurtarma operasyonlarına milyarlarca Euro ödenek ayırırken, eğitim ve bilim için ayırdığı bütçeyi sistematik olarak kısması ve bunun sonucu olarak eğitim kalitesindeki hissedilir düşüş.
Dünyanın en zengin, en sosyal ve en güvenli ülkelerinden birini yönetiyor olmakla eskiden beri pek böbürlenen Avusturya’nın şu veya bu partiye mensup kibirli burjuva politikacılarının karizması, patlak veren ekonomik krizin ülkenin sosyal ve ekonomik yaşantısını kısa bir süre içinde allak bullak etmesiyle birlikte fena halde “çizilmiş” bulunuyor.
Bu yazıda Avusturya gençliğinin içinde bulunduğu trajik durumla ilgili bir tablo ortaya koymaya çalışacağım. Fakat bu tablo aslında sadece Avusturya gençliğinin değil, genel anlamda özellikle gelişmiş kapitalist AB ülkelerindeki genç nüfusun da içinde bulunduğu durumu yansıtmaktadır. Çünkü Avusturya’nın gelişmiş kapitalist bir Orta Avrupa ülkesi olma konumundan ötürü, bu ülke üzerinde yapılan gözlemler ve elde edilen izlenimler üç aşağı beş yukarı diğer benzer gelişmişlik düzeyinde olan AB ülkelerine de genelleştirilebilir.
Avusturya devlet radyo ve televizyon kuruluşu ORF’nin internet sitesinde yayınlanan bir haber, bazen egemen sınıfların ne kadar “dürüst” ve “realist” davranmak zorunda kaldıklarının güzel bir örneği olması açısından oldukça ilginç. İnsanların yaşadıkları sosyal-ekonomik ortamın insan sağlığına olan dolaylı-dolaysız etkileriyle ilgili olarak Oxford Üniversitesi sosyal-epidemoloji uzmanı David Stuckler başkanlığında bir araştırmacı grubu, AB üyesi 26 ülkede şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir bilimsel araştırma yapmışlar.
Nisan ayı başlarında Abruzzo kentini sarsan depremde yaşamını yitiren 300’e yakın insanın yasını tutan ve çadırlarda yaralarını sarmaya çalışan halka İtalya Başbakanı Berlusconi şu sözlerle seslendi: “Bunu haftasonu tatili saymak lazım!” Yasalarda yaptığı düzenlemelerle göçmenlere karşı baskıların artmasına, faşist saldırganlığın tırmanışa geçmesine zemin hazırlayan Berlusconi, depremzedelere yönelik yaptığı bu açıklamayla insan yaşamına ne kadar önem verdiğini de gözler önüne sermiş oldu.
İktidar ortağı Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller Hareketi gibi küçük-burjuva partiler ise, temsil ettikleri kaypak ideolojinin gereği olarak bütün bu oyunlara açık ve net bir tavır koymaktan acizler. Avusturya Komünist Partisi, sahip olduğu büyük maddi güce rağmen (dünyanın en zengin KP’si) enternasyonalist-Marksist bir devrimci öncü rolü oynayabilecek kapasite ve ideolojiden çok uzak. Hızla yükselen toplumsal huzursuzluk ve muhalefeti körükleyip doğru yöne kanalize edecek bir öncü şu anda en önemli eksik. Ancak kesin olan bir şey var; o da Avusturya’nın önümüzdeki aylarda daha birçok sosyal-politik gelişmeye gebe olduğu.
Kapitalist düzenin sahibi burjuvazi ayıplarını örtebilmek için zavallı çarelere başvuruyor. Avusturya’daki süpermarketlerde alkollü içecek satın almak isteyen gençler artık 16 yaşından büyük olduklarını ispatlayabilmek için kasada kimlik göstermek zorundalar. Ne etkili bir çözüm!
Birkaç gün önce Avusturya Komünist Partisinin inisiyatifinde ve başka demokratik kitle örgütlerinin de katılımıyla gerçeklesen bir miting ve yürüyüş organize edildi. Eylemin sloganı “krizin faturası halka değil patronlara” idi. KPÖ’nün içinde bulunduğu malûm, ancak 7000 kişinin katılımıyla Viyana’daki hükümet binalarının önünde gerçekleştirilen bu eylem, KPÖ’nün pasif ve etkisiz konumu için bile bir başarıydı.
Avrupa Birliği’nin gelişmiş kapitalist ülkelerinden olan Avusturya da bu krizden nasibini aldı. İkinci paylaşım savaşı sırasında uğradığı işgallerden yakasını kurtardıktan sonra kurulan 2. Cumhuriyet, gerek Habsburg hanedanından miras kalan devasa servet sayesinde, gerekse Avrupa’nın yeniden yapılanması sürecinde elde ettiği ekonomik destek ve yardımlarla kısa sürede büyük bir ekonomik gelişme göstermiş, daha 60’lı yıllarda yurtdışından işgücü ithal etmeye başlamıştı.
6 Aralık gecesi Atina’da bir öğrencinin (15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos) polis tarafından silahla öldürülmesi tüm Yunanistan’ı sarsan bir isyan dalgası doğurdu. Bir haftayı aşkın bir süre boyunca hemen her gün, başta Atina olmak üzere, Yunanistan’ın dört bir köşesindeki kentlerde kitlesel protesto eylemleri, polisle çatışmalar, polis karakollarına baskınlar, devlet binalarına ve büyük sermayenin sembolü olarak görülen mağazalara saldırılar, ortaöğrenim okulları ve üniversitelere dek yüzlerce okulda boykot ve işgaller, radyo-televizyon kanallarının işgali gibi eylemler gece-gündüz dinlemeden sürdü. Eylem dalgası bu ilk yoğun evrenin ardından da son bulmadı ve halen devam etmekte.
Yunanistan işçilerinin ve öğrencilerinin başlattığı isyan ateşi tüm dünyada burjuvazinin korkusu haline geldi. Yunanistan’da başlayan ve Fransız burjuvazisinin reformunu geri çektiren sınıf mücadelesi, işçi sınıfının mücadelesinin uluslararası etkisini ortaya koyuyor.
Bu sistem içerisinde ne kadar eşitlik özgürlük naraları atılsa da, ezilen işçi-emekçi kesim biraz sesini yükselttiği zaman ağır saldırılara ve karalama kampanyalarına maruz kalmaktadır. Komşumuz Yunanistan’da yaşananlar bunun bir örneğini sunuyor. Yunanistan’daki isyan ve genel grev dalgası şüphesiz sadece Yunan patronların değil tüm dünya patronlarının yüreğine korku salmıştır.
6 Aralık Cumartesi gecesi Yunan polisi 15 yaşında bir liseli genci, Alexandros Grigoropoulos’u katletti. Bir grup silahsız liseli gencin polis karşıtı sloganlarına polisin verdiği yanıt gençlerin üzerine silah sıkmak oldu. Cinayetin gerçekleştiği yer, Atina merkezinde muhalif gelenekleri ile tanınan Exarchia Mahallesi idi. Cinayet sırasında binlerce genç çevrede yoğun olarak bulunan kafeteryalarda oturuyordu. Derhal sokaklara dökülen gençler sabaha kadar polisle çatıştı.
13 yıldır savaş suçlusu olarak aranan Radovan Karadziç 21 Temmuzda tutuklandı. Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmasına başlanan Karadziç, Bosna-Hersek’te 1991-1995 yılları arasında yaşanan savaş süresince yaklaşık 250 bin kişinin ölümündeki siyasi rolü ve en az iki milyon sivilin ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmalarına yol açan eylemler nedeniyle suçlanıyor.
Bundan böyle Fransa’da 13 yaşından itibaren herkes, düzeni bozabileceği gerekçesiyle fişlenecek. Başbakana bağlı Karşı-Casusluk Biriminin (DST) ve Emniyet İstihbarat Örgütünün (RP) tek çatı altında birleştirilmesini öngören düzenlemeyle beraber, “kamu düzenini bozabilecek”, “parti ve derneklerde görevli”, “yaşları 13’ün üzerinde olan” herkese ait özel bilgiler, siyasi görüşleri, sosyal çevresi ve cinsel tercihlerine varıncaya dek kayıt altına alınacak.
Dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri koşullandıran ve belirleyen şey, kapitalizmin içine düştüğü tarihsel bunalım ve bunun bir sonucu olan emperyalist savaştır. Emperyalist çürüme ve siyasal gericilik özellikle emperyalist savaş dönemlerinde daha belirgin bir biçimde açığa çıkıyor. Militaristleşme, anti-demokratik yasaların yürürlüğe konması ve polis devleti uygulamaları bu dönemlerin özgün karakteridir. Bu dönemlerde gericilik burjuva siyasetinin her rengine damgasını basar.
Fransa’da günlerdir süren isyan dalgası çağımızın patlayıcı karakterini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’nin kapağı Avrupa’ya atınca dünya dertlerinden kurtulacağını sanan her kim varsa Fransa’ya iyi baksın. O “uygar”, o “demokratik” Fransa’da kapitalizmin çirkin dişleri nasıl da sırıtıyor. O refah görüntüsünün altındaki sefalet, o demokrasi görüntüsünün altındaki polis devleti tüm çirkinliğiyle açığa çıkmış durumda. Paris sokaklarında eli silahlı polisler, gözaltına alınan 1500’den fazla kişi, sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı…