- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular



İran’da siyasal ve toplumsal hoşnutsuzluk devam ediyor. Kitlelerin biriken öfkesi her vesileyle kendini dışa vuruyor. Mevcut yönetime muhalif olan ve geçtiğimiz Aralık ayında ölen Ayetullah Ali Montazeri’nin cenaze töreninin ve hemen sonrasına rastlayan Aşura anmasının on binlerce kişinin katıldığı bir gösteriye dönüşmesi bu hoşnutsuzluğun bir ifadesidir. Molla rejimi daha önceki gösterilerde olduğu gibi, bu sefer de kitleleri bastırmaya girişti, birçok insan ölürken, onlarcası tutuklandı ve bir o kadarı da yaralandı. Öyle gözüküyor ki, önümüzdeki dönemde de bu tip kitle gösterileri yaşanmaya devam edecek. Zira egemen sınıf içindeki kavga sürüyor ve on yıllardır kitlelere zulüm uygulayan koyu molla diktatörlüğü yerli yerinde duruyor. Molla rejiminin çelişkilerinin ne yönde çözüleceğini esas belirleyecek olan işçi sınıfı ise henüz örgütlü gücüyle ve sınıf kimliğiyle bu hareketin içine girmiş değildir.
Honduras’taki gelişmeler de gösteriyor ki, sertleşen sınıf mücadelesi ikliminde bütün gelişmeler işçi sınıfının önderlik kriziyle karakterize olmaktadır. Burjuva sol önderlikler, değil işçi sınıfının haklarını gerçekten geliştirebilmek için mücadele etmek, kendi iktidarlarını diğer burjuva güçlere karşı savunma konusunda bile acz içindedirler. Bu yüzden gelişen karşı-devrimci darbe tehditleri ve faşizm tehlikesi karşısında bu güçlerden anlamlı bir mücadele beklemek beyhudedir. İşçi sınıfı karşı-devrimci darbe tehditleri ve faşizm tehlikesine karşı sadece özgücüne ve örgütlülüğüne güvenmelidir, burjuva ve küçük-burjuva önderliklere değil.
22 Ekimde patlak veren ve ülkenin bütün üniversite kentlerine yayılan öğrenci protestoları bütün hızıyla devam ediyor. 29 Ekimde Avusturya Öğrenci Konseyi temsilcileri ile bir araya gelip talepleri dinleyen Bilim ve Eğitim Bakanı Johannes Hahn, görüşmeden bir gün sonra üniversiteler için 34 milyon euro ek ödenek ayrılacağını ve bu paranın öncelikle amfi ve dersliklerin bakım-onarım çalışmalarında kullanılacağını bildirdi.
22 Ekim gününden beri Viyana Üniversitesinin en büyük amfisi olan Audi Max salonu yaklaşık 700 öğrenci tarafından işgal altında tutuluyor. Ayrıca Viyana ve Salzburg’ta kitlesel öğrenci gösterileri planlanmış durumda. İşgal ve gösteriler ülkenin diğer üniversitelerine de yayılma eğiliminde. Graz Üniversitesinde de bir amfi öğrencilerin işgali altında bulunuyor. Ansızın patlak veren eylemlerin sebebi; burjuva hükümetlerin mevcut kriz yüzünden giriştiği banka ve şirket kurtarma operasyonlarına milyarlarca Euro ödenek ayırırken, eğitim ve bilim için ayırdığı bütçeyi sistematik olarak kısması ve bunun sonucu olarak eğitim kalitesindeki hissedilir düşüş.
Dünyanın en zengin, en sosyal ve en güvenli ülkelerinden birini yönetiyor olmakla eskiden beri pek böbürlenen Avusturya’nın şu veya bu partiye mensup kibirli burjuva politikacılarının karizması, patlak veren ekonomik krizin ülkenin sosyal ve ekonomik yaşantısını kısa bir süre içinde allak bullak etmesiyle birlikte fena halde “çizilmiş” bulunuyor.
Bir Orta Amerika ülkesi olan Honduras’ta, 28 Haziranda gerçekleştirilen darbe sonucunda ordu tarafından bir geçici hükümet atandı. Devlet başkanı Manuel Zelaya ise evine yapılan baskınla gözaltına alınarak apar topar Kosta Rika’ya sürgüne gönderildi. Darbeden hemen sonra sokağa çıkma yasağı ilan edildi, hükümetin bakanlarına ve kitle hareketinin başını çeken işçi ve köylü aktivistlere karşı tutuklama furyası başlatıldı.
Bu yazıda Avusturya gençliğinin içinde bulunduğu trajik durumla ilgili bir tablo ortaya koymaya çalışacağım. Fakat bu tablo aslında sadece Avusturya gençliğinin değil, genel anlamda özellikle gelişmiş kapitalist AB ülkelerindeki genç nüfusun da içinde bulunduğu durumu yansıtmaktadır. Çünkü Avusturya’nın gelişmiş kapitalist bir Orta Avrupa ülkesi olma konumundan ötürü, bu ülke üzerinde yapılan gözlemler ve elde edilen izlenimler üç aşağı beş yukarı diğer benzer gelişmişlik düzeyinde olan AB ülkelerine de genelleştirilebilir.
Avusturya devlet radyo ve televizyon kuruluşu ORF’nin internet sitesinde yayınlanan bir haber, bazen egemen sınıfların ne kadar “dürüst” ve “realist” davranmak zorunda kaldıklarının güzel bir örneği olması açısından oldukça ilginç. İnsanların yaşadıkları sosyal-ekonomik ortamın insan sağlığına olan dolaylı-dolaysız etkileriyle ilgili olarak Oxford Üniversitesi sosyal-epidemoloji uzmanı David Stuckler başkanlığında bir araştırmacı grubu, AB üyesi 26 ülkede şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir bilimsel araştırma yapmışlar.
12 Haziranda yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, köklü çelişkilerle yüklü İran’da toplumsal bir patlamayı tetiklemiş durumda. Açıklanan sonuçlara göre Mahmud Ahmedinecad toplam oyların %63’ünü, Mir Hüseyin Musevi ise %34’ünü aldı. Böylece ikinci tura kalmadan mevcut cumhurbaşkanı Ahmedinecad seçimleri bir kez daha kazanmış oldu. Ancak “reformcu” olarak adlandırılan Musevi ve Mehdi Karrubi seçimlere Ahmedinecad tarafından hile karıştırıldığını öne sürerek sonuçları tanımadıklarını ilan ettiler ve hemen akabinde ise, sayısı yüz binleri bulan kitleler polislerin, Devrim Muhafızlarının ve paramiliter bir örgütlenme olan besic’lerin (gönüllü İslam savaşçıları) açık terörüne rağmen meydanlara inerek öfkelerini dışa vurdular.
Emperyalist planların hayata geçmesi, zaten varolan sorunlara yeni sorunlar ekleyecektir. Bu planlar, halkların kendi kaderlerini tayin etmesine dayalı çözümler içermediklerinden, getirilen her çözüm son tahlilde suni ve tepeden kalmaya mahkûmdur ve geçici olacaktır. Ayrıca emperyalist-kapitalistlerin arasındaki çıkar çatışmalarının sonu da olmadığından, her daim yeni sorunlar kışkırtılacak ve halklar birbirine düşürülmeye çalışılacaktır. Yıllarca özerk olarak varolmuş ve sonra da bağımsızlığını ilan etmiş Dağlık Karabağ’ın, Ermenistan dâhil hiçbir ülke tarafından tanınmamış olması buna örnektir. Güya sorunun çözümü amacıyla taraflar bir araya gelmekte, ABD, Rusya, Fransa gibi emperyalist güçler işin içine burunlarını sokmakta, ama halkların talepleri kaale alınmamaktadır.
Nisan ayı başlarında Abruzzo kentini sarsan depremde yaşamını yitiren 300’e yakın insanın yasını tutan ve çadırlarda yaralarını sarmaya çalışan halka İtalya Başbakanı Berlusconi şu sözlerle seslendi: “Bunu haftasonu tatili saymak lazım!” Yasalarda yaptığı düzenlemelerle göçmenlere karşı baskıların artmasına, faşist saldırganlığın tırmanışa geçmesine zemin hazırlayan Berlusconi, depremzedelere yönelik yaptığı bu açıklamayla insan yaşamına ne kadar önem verdiğini de gözler önüne sermiş oldu.
İktidar ortağı Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller Hareketi gibi küçük-burjuva partiler ise, temsil ettikleri kaypak ideolojinin gereği olarak bütün bu oyunlara açık ve net bir tavır koymaktan acizler. Avusturya Komünist Partisi, sahip olduğu büyük maddi güce rağmen (dünyanın en zengin KP’si) enternasyonalist-Marksist bir devrimci öncü rolü oynayabilecek kapasite ve ideolojiden çok uzak. Hızla yükselen toplumsal huzursuzluk ve muhalefeti körükleyip doğru yöne kanalize edecek bir öncü şu anda en önemli eksik. Ancak kesin olan bir şey var; o da Avusturya’nın önümüzdeki aylarda daha birçok sosyal-politik gelişmeye gebe olduğu.
Hindistan, kapitalizmin bir avuç azınlık için akıl almaz bir zenginlik, yüz milyonlarca insan içinse korkunç bir sefalet ürettiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Uzay teknolojisine sahip bir ülkede bin yıllık kast sistemi halen mevcudiyetini sürdürebiliyorsa, çileciliği ve sefaleti kutsayan ilkel bir din halen güçlü bir şekilde varlığını korumaya devam ediyorsa bunun temel nedeni kapitalizmdir. Bir tarafta dünyanın en karmaşık bilgisayar yazılımları üretilirken, hemen yanı başında 800 bin insan açıktan akan lağımları temizlemek için tuvalet temizleyiciliğiyle geçimini sağlıyorsa bunun nedeni kapitalizmdir.
Kapitalist düzenin sahibi burjuvazi ayıplarını örtebilmek için zavallı çarelere başvuruyor. Avusturya’daki süpermarketlerde alkollü içecek satın almak isteyen gençler artık 16 yaşından büyük olduklarını ispatlayabilmek için kasada kimlik göstermek zorundalar. Ne etkili bir çözüm!
Birkaç gün önce Avusturya Komünist Partisinin inisiyatifinde ve başka demokratik kitle örgütlerinin de katılımıyla gerçeklesen bir miting ve yürüyüş organize edildi. Eylemin sloganı “krizin faturası halka değil patronlara” idi. KPÖ’nün içinde bulunduğu malûm, ancak 7000 kişinin katılımıyla Viyana’daki hükümet binalarının önünde gerçekleştirilen bu eylem, KPÖ’nün pasif ve etkisiz konumu için bile bir başarıydı.
Avrupa Birliği’nin gelişmiş kapitalist ülkelerinden olan Avusturya da bu krizden nasibini aldı. İkinci paylaşım savaşı sırasında uğradığı işgallerden yakasını kurtardıktan sonra kurulan 2. Cumhuriyet, gerek Habsburg hanedanından miras kalan devasa servet sayesinde, gerekse Avrupa’nın yeniden yapılanması sürecinde elde ettiği ekonomik destek ve yardımlarla kısa sürede büyük bir ekonomik gelişme göstermiş, daha 60’lı yıllarda yurtdışından işgücü ithal etmeye başlamıştı.
25 Ocakta Bolivya’da yeni anayasa, 15 Şubatta ise Venezuela’da anayasa değişiklikleri için referandumlar yapıldı ve bu referandumlardan Evo Morales ve Chavez galip çıktı. Bolivya’da Evo Morales’in iktidara gelmesinin ardından oluşturulan Kurucu Meclis’in üç yıldan beri üzerinde çalıştığı yeni anayasanın halkın onayına sunulduğu referandumdan, anayasa lehine yüzde 61 “evet” oyu çıktı. Venezuela’da ise devlet başkanının iki dönemden fazla seçilmesini sağlayacak olan anayasa değişikliğini de kapsayan teklifler için seçmenlerin yüzde 54’ü “evet” oyu kullandı. Böylece mevcut devlet başkanı Hugo Chavez’in görev süresinin bittiği 2012 yılından sonra yeniden seçilebilmesinin önünü de açacak olan değişiklik halk tarafından da onaylanmış oldu.
6 Aralık gecesi Atina’da bir öğrencinin (15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos) polis tarafından silahla öldürülmesi tüm Yunanistan’ı sarsan bir isyan dalgası doğurdu. Bir haftayı aşkın bir süre boyunca hemen her gün, başta Atina olmak üzere, Yunanistan’ın dört bir köşesindeki kentlerde kitlesel protesto eylemleri, polisle çatışmalar, polis karakollarına baskınlar, devlet binalarına ve büyük sermayenin sembolü olarak görülen mağazalara saldırılar, ortaöğrenim okulları ve üniversitelere dek yüzlerce okulda boykot ve işgaller, radyo-televizyon kanallarının işgali gibi eylemler gece-gündüz dinlemeden sürdü. Eylem dalgası bu ilk yoğun evrenin ardından da son bulmadı ve halen devam etmekte.
Yunanistan işçilerinin ve öğrencilerinin başlattığı isyan ateşi tüm dünyada burjuvazinin korkusu haline geldi. Yunanistan’da başlayan ve Fransız burjuvazisinin reformunu geri çektiren sınıf mücadelesi, işçi sınıfının mücadelesinin uluslararası etkisini ortaya koyuyor.
Bu sistem içerisinde ne kadar eşitlik özgürlük naraları atılsa da, ezilen işçi-emekçi kesim biraz sesini yükselttiği zaman ağır saldırılara ve karalama kampanyalarına maruz kalmaktadır. Komşumuz Yunanistan’da yaşananlar bunun bir örneğini sunuyor. Yunanistan’daki isyan ve genel grev dalgası şüphesiz sadece Yunan patronların değil tüm dünya patronlarının yüreğine korku salmıştır.
6 Aralık Cumartesi gecesi Yunan polisi 15 yaşında bir liseli genci, Alexandros Grigoropoulos’u katletti. Bir grup silahsız liseli gencin polis karşıtı sloganlarına polisin verdiği yanıt gençlerin üzerine silah sıkmak oldu. Cinayetin gerçekleştiği yer, Atina merkezinde muhalif gelenekleri ile tanınan Exarchia Mahallesi idi. Cinayet sırasında binlerce genç çevrede yoğun olarak bulunan kafeteryalarda oturuyordu. Derhal sokaklara dökülen gençler sabaha kadar polisle çatıştı.
Burjuvazi ne kadar çabalarsa çabalasın, Obama’nın gerçek yüzünün ortaya çıkması çok uzun zaman almayacaktır. Siyah emekçilerin sevinç gözyaşları istismar edilerek, seçilmesi “devrim” olarak sunulan Obama da, tıpkı Bush gibi, krizin faturasını işçi sınıfına yüklemeye devam edecek, emperyalist savaşı derinleştirip yayacak, “terörizmle mücadele” adı altında milliyetçiliği ve ırkçılığı tırmandıracak, ezilenlerin, sömürülenlerin ve ayrımcılığa uğrayanların acılarını katmerlendirecektir. Ve çok geçmeden tarihsel gerçeklik, değişim ateşiyle yanan kitlelere bir kez daha kendini dayatacaktır: Devrimci değişimler ancak devrimlerle mümkündür!
Dünyanın en çeşitli etnik bileşimine sahip coğrafyalarından birisidir Kafkaslar. Farklı dillere, dinlere ve etnik kökenlere sahip çok sayıda halk, bin yıllardır bu coğrafyada iç içe geçmiş bir şekilde yaşamaktadır. Ne var ki, halkların gönüllü birlikteliği temelinde muazzam bir kültürel zenginliğin ifadesi olacak ulusal çeşitlilik, kapitalist-emperyalist sistemde, en azgın çatışmaların, boğazlaşmaların ve düşmanlıkların kanlı yatağına dönüştürülmektedir.
2003 Eylül ayında Bolivya hükümetinin çokuluslu petrol tekelleriyle imzaladığı doğal gaz satış anlaşmasının ardından, başta madenciler olmak üzere işçilerin ve yoksul köylülerin ayağa kalkmasıyla, ABD destekli Sanchez de Lozada hükümeti düşmüş ve Lozada ülke dışına kaçmıştı. O günlerden bu yana Bolivya’da kendi iniş-çıkışlarıyla devrimci öz taşıyan bir kitle seferberliği yaşanmakta. Ancak bu süreçte burjuvazinin karşı-devrimci faaliyeti de olgunlaşmış ve gelinen noktada kitle hareketinin kazanımları da tehlike altına girmiştir.
Seçim sürecinde birçok kişinin umudu olan Obama sermayenin sözcüsüdür ve onların sözünden dışarıya çıkamaz. Bu sistemde başa kim geçerse geçsin burjuvazinin egemenliği sürer. Onlar savaşa devam derlerse devam edilir. Çözüm ise işçi sınıfının örgütlü mücadelesinden geçmektedir.
13 yıldır savaş suçlusu olarak aranan Radovan Karadziç 21 Temmuzda tutuklandı. Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmasına başlanan Karadziç, Bosna-Hersek’te 1991-1995 yılları arasında yaşanan savaş süresince yaklaşık 250 bin kişinin ölümündeki siyasi rolü ve en az iki milyon sivilin ülkelerini terk etmek zorunda bırakılmalarına yol açan eylemler nedeniyle suçlanıyor.
Yeni devlet başkanı Raul Castro’nun (Fidel’in kardeşi) geçtiğimiz Temmuz ayında Küba parlamentosunda açıkladığı son kararlar, gerek burjuva basının gerekse sosyalist basının dikkatlerinin bir kez daha bu ülkeye çevrilmesine yol açtı. “Küba kapitalizme geri mi dönüyor” sorularını yeniden alevlendiren söz konusu kararlar, egemen bürokrasinin Küba’nın içinde bulunduğu duruma yönelik tespitlerinin yanı sıra sözde çözüm önerilerini de içeriyordu.
Bundan böyle Fransa’da 13 yaşından itibaren herkes, düzeni bozabileceği gerekçesiyle fişlenecek. Başbakana bağlı Karşı-Casusluk Biriminin (DST) ve Emniyet İstihbarat Örgütünün (RP) tek çatı altında birleştirilmesini öngören düzenlemeyle beraber, “kamu düzenini bozabilecek”, “parti ve derneklerde görevli”, “yaşları 13’ün üzerinde olan” herkese ait özel bilgiler, siyasi görüşleri, sosyal çevresi ve cinsel tercihlerine varıncaya dek kayıt altına alınacak.
İran, ABD emperyalizmiyle süregiden çekişmeleriyle, nükleer silah geliştirme çalışmalarıyla ve şeriat rejimi üzerine yapılan tartışmalarla gündeme geliyor. Geçtiğimiz haftalarda Ahmedinecad Türkiye ziyareti vesilesiyle medyanın gündemini magazinel bir tarzda işgal etti. Elbette burjuva medyada, bölgenin güçlü kapitalist ülkelerinden biri olan İran’da patronların ve mollaların baskı ve sömürü düzeninin sadece kadınlara değil, işçilere, emekçilere ve Kürtlere de tam bir cehennem hayatı yaşattığından söz edilmedi. İran’dan derlediğimiz birkaç haber, sadece “şeriat” denilerek sınıfsal özü gözlerden uzak tutulan rejimin sınıfsal niteliğini apaçık sergiliyor.
Avrupalı ve ABD’li seçkinlerin “huzur” ülkesi diye tanımlamayı pek sevdikleri Nepal’de, Kurucu Meclis (Anayasa Meclisi) seçiminin sonuçları, gerçekte ülkede “huzur” sahibi tek kesim olan egemen sınıfı alabildiğine sarstı. Çünkü, 10 Nisan 2008’de yapılan seçimin galibi, monarşinin sona ermesini savunan Nepal Komünist Partisi (Maoist) oldu. NKP(M), 1996 yılında başlattığı “Uzun Erimli Halk Savaşı”nı, Nisan 2006’da gerçekleştirilen ve bir milyon insanın sokaklara döküldüğü 19 günlük ayaklanma ile kitlesel bir seferberliğe dönüştürmüştü.
İsrail sokakları, bizde “kasap havası” diye bilinen hava nagila yani “haydi neşelenelim” şarkısının nağmeleriyle inlerken, Ortadoğu’nun geri kalanında tam bir yas havası hâkim. Çünkü yüz yılı aşkın bir zamandır Ortadoğu emperyalist devletler için bir paylaşım alanı ve bu yüzden de savaşlar hiç eksik olmuyor. Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan’daki durum herkesin malûmu. Sırada Suriye ve İran var.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nde apartheid dönemini aratmayan saldırılar yaşanıyor. Güney Afrika’nın Johannesburg ve Cape Town kentlerinde Mayıs ayı boyunca 50’ye yakın siyah göçmen işçi katledildi. Katledenler Güney Afrika’da yıllarca ırkçı apartheid uygulamasına maruz kalan siyah Güney Afrikalılardı. Katlettikleri de yıllarca onlardan yardımlarını esirgememiş yoksul siyah komşularıydı.
Fas’ın en büyük kenti Casablanca filmlere konu olmuş bir kenttir. Ama 27 Nisan günü yaşanan bir olayla bu kent filmlerin değil, insanlığa kapitalizm tarafından çektirilen acıların sahnesi oldu. 155 işçinin çalıştığı bir yatak fabrikasında çıkan yangında 55 işçi yanarak hayatını kaybetti.
Fransa’da sağcı hükümetin “eğitim reformu” adı altındaki saldırılarına karşı öğretmenlerin ve öğrencilerin yükselttikleri protestolar devam ediyor. Öğrenciler geçtiğimiz günlerde Paris’te iki büyük gösteri düzenlediler. 15 Nisandaki gösteriye 40 bin, 17 Nisandakine ise 30 bin öğrenci katıldı.
Amerika’da 2008’in sonlarına doğru yeni bir başkan seçilecek. Daha doğrusu halk kendisinin seçtiğini zannederken, aslında büyük sermaye yeni bir başkan “atayacak”. Bir sirk gösterisini andıran seçim sürecinin birinci ve en uzun safhasını oluşturan aday seçimleri 2008’in Ocak ayından itibaren başladı ve Haziran ayına kadar da sürecek. Kasımda seçilecek olan yeni başkan Ocakta göreve başlayacak ve Amerikan emperyalizmi de kaldığı yerden işine devam edecek. ABD’nin ve dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıflar açısından ise değişen bir şey olmayacak. Sömürü, sefalet ve savaşlar daha da katmerlenerek artacak.