Okurlarımızı işyerlerinde, sendikalarda, miting alanlarında, emekçi mahalle ve semtlerinde, okullarda yaşanan gelişmelere ilişkin gözlem ve düşüncelerini bizimle paylaşmaya çağırıyoruz. Bu amaçla açmış olduğumuz köşemizde okurlarımızın bu yöndeki katkılarına yer vereceğiz. Sitemizin dünya görüşüne ters düşmeyen ve dil açısından asgari yeterliliği olan metinler redaksiyon incelemesinden sonra yayınlanacaktır. Tüm okurlarımızı etkin bir katılıma çağırıyoruz.

Bataklığı Kurutmak

Gebze’den bir işçi

Hepimiz bir bataklığın ne tür zararları olduğunu az çok biliyoruzdur. Bu hastalık üreten çamur deryası sadece bulunduğu alanı etkilemekle kalmaz, yaymış olduğu mikroplar tüm canlıların yaşamını etkileyip salgın hastalıklara da yol açar. Kapitalizm denen bu üretim tarzı ve onun vahşi kâr amacı güden burjuva sınıfı da, aynı bir bataklık gibi, üretmiş olduğu hastalıklarıyla, zehir saçan fabrikalarıyla, nükleer silahlarıyla, savaşlarıyla, medyası ile, insanları yok etmekte, tıpkı tifo, sıtma gibi yayılmaktadır. Bugün Ortadoğu, Asya, Balkanlar, Güney Amerika, Afrika ve dünyanın birçok yeri bu salgının etkisi altında can çekişmektedir. Bunların dışında kalanlar ise, aynı havayı soluyarak sıranın kendilerine ne zaman geleceğini beklemektedirler.

Bu salgın hastalığın kökünde kapitalizm ve onun emperyalist yayılmacılığı yatmakta, kendisi çürürken dünyayı da bir yok oluşa sürüklemektedir. Salgın hastalıklar üreten kapitalist bataklık, bir avuç sömürücüyü zengin eden ekonomik krizleriyle ve savaşlarla ezilenlere yaşamı zehir etmektedir. 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşları yaşandı, bir üçüncüsü de yolda görünüyor. Her geçen gün işçi ve emekçi kitlelerin hakları ellerinden geri alınmakta, halklar arasına düşmanlık tohumları ekilmekte; sevginin yerini nefret, mutluluğun ve barışın yerini savaşlar, birlikteliğin yerini bireysellik almaktadır. Bizleri sömüren, yok eden, kendi dayattığı dünyaya esir eden bu kapitalist bataklığı hastalıklarıyla beraber yok etmek gerekir. Tabii bunu yapacak olan PROLETARYA’dır. Tüm dünyayı bu vahşi sömürü düzeninden kurtaracak olan işçi sınıfı ve onun mücadelesi olacaktır. Kapitalizmi yıkacak olan işçi sınıfı ve onun devrimci militan mücadelesidir. Biz tüm dünyayı istiyoruz. Nasıl ki kapitalizm dünyanın en ücra yerlerine yayılmışsa, işçi sınıfının ideolojisi Marksizm de her tarafa yayılmalı, tüm dünyanın ezilen, sömürülen işçi-emekçi kitlelerinin kurtuluşu olmalıdır. Evet, kapitalizm bataklığını dünya proleterlerinin nasırlı ellerinde yükselen KIZIL DEVRİM GÜNEŞİ SOSYALİZM kurutacaktır.

Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele bayrağını yükselt!

10 Mart 2008

Almanya'dan selamlar

Almanya’dan bir işçi

Ben üç kuruş maaş için gece gündüz demeden çalışan bir havaalanı işçisiyim. Dünyanın her yerinde olduğu gibi kendi sınıfımın yaşadığı sorunları ve dayatmaları Hanslarla, Joseflerle, Kemallerle birlikte yaşıyorum. Almanya’da her geçen gün artan milliyetçilik, işsizlik, artan hayat pahalılığı milyonlarca Alman işçisinin her geçen gün sabrını zorlamaya başlıyor. Geçen günlerde metal sektöründe başlayan grev uyarıları, otomotiv sektöründeki derin buhran, sağlık emekçilerinin eylemleri, Bonn Üniversitesindeki öğrenci eylemleri, yakın geleceğimizin dünyanın gerçek sahiplerine kollarını açacağını gösteriyor. Dünyanın bütün işçileriyle birlikte güneşi yakalayacağımız günlere biraz daha yaklaşıyoruz. Bütün yoldaşlara selamlar.

13 Mayıs 2007

Hep beraber mücadeleye!

Marksist Tutum okuru işsiz bir işçi

Çoğunuzun bildiği gibi 1 Mayıs, işçi ve emekçilerin burjuvaziye ve kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yükselttiği günlerden biridir. Burjuvaziye karşı alanlara çıkıp ona gücümüzü gösterdiğimiz bir gün. Ama ne yazık ki, 2007 1 Mayıs’ında (özellikle 1977 1 Mayısının otuzuncu yıldönümünde) Türkiye işçi sınıfı bu gücünü kendi burjuvazisine gösterememiştir. Açlığın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin ve sömürünün iyice arttığı ve bir üçüncü dünya savaşının kapıda beklediği şu günlerde 1 Mayıs’ta alanların dolması daha da anlam kazanmışken, işçi sınıfı bunu gerçekleştirememiştir.

1980 öncesinde yükselen işçi hareketi ile kazanılan haklarımız elimizden teker teker alınıyor. İşçilerin mücadele ile kazandıkları, gerektiğinde canlarını feda ederek elde ettikleri haklarının çoğu artık yok! 1977 1 Mayısında İstanbul’un nüfusu dört milyondu ve alanda beş yüz bin kişi vardı. 2007 1 Mayısında nüfusu on beş milyon civarında olan İstanbul’da meydanlarda otuz bin kişi dahi yoktu! Bu bile sınıf hareketinin ne kadar geride olduğunu ve kazanımların neden kaybedildiğini gösteriyor.

1800’lü yılların sonlarında Amerikan işçi sınıfının sekiz saatlik işgünü talebiyle yükselttiği ve canlarını vererek kazandıkları bu anlamlı günün değeri çok büyüktür. İşçi sınıfı her 1 Mayıs’ta bütün dünyada alanları doldurarak taleplerini haykırmakta ve burjuvaziye karşı gücünü göstermektedir. Ama çoğumuz 365 günün bir gününde bile kendi taleplerimizi haykırmak için meydanlara çıkmaktan kaçınıyoruz.

Fakat burjuvazi bir sınıf olduğunu ve karşısındakinin onun sonunu hazırlayacak işçi sınıfı olduğunu hiç unutmuyor. Her sene olduğu gibi bu sene de 1 Mayıs için olağanüstü önlemler aldı ve uyguladı. Kolluk güçlerini yine alanlara çıkılmasını önlemek için ve alanlara çıkanları korkutmak için kullandı. Medyanın günler öncesinden yayınlamaya başladığı çatışma görüntüleri aracılığıyla insanlar korkutulmaya çalışıldı. Ve bunda da başarılı olundu. Ama korkunun ecele faydası yok. İşsizlik bize, açlık bize, sefalet bize, sömürü bize, 403 liralık asgari ücret bize, savaşta cephede ölmek bize, para için bedenimizi satmak bize, organ mafyası bize ve daha yazamadığım nice pisliğiyle bu aşağılık ve çirkef düzende yaşamak ve inleye inleye ölmek bize. Evet, işçi ve emekçi kardeşlerim, bunlar kaderimiz değil! Bütün bunlar yaşadığımız kapitalist sistemdir! Dünyanın büyük bir kısmı bu sefaleti yaşarken, küçük bir asalak gurubu bütün zenginliği paylaşıyor. Kaderimiz kendi ellerimizdedir. Önümüzde iki seçenekten başka bir yolumuz yoktur. Ya bu aşağılık sistemi ortadan kaldırmak için birleşip örgütlü mücadeleye girip, onurlu bir yaşam süreceğiz ya da önümüze ne konursa onunla yetinip onursuz bir yaşam süreceğiz. Seçimini birincisinden yana yapan biri olarak, gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak için hep beraber mücadeleye diyorum.

Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü 1 Mayıs!

10 Mayıs 2007

Sınıf içi rekabeti kıralım!

Gebze’den bir metal işçisi

Merhaba dostlar. Bundan dört ay önce işten çıkartılmış bir işçiyim. Geçtiğimiz haftalarda yeni bir işe başladım. Sizlerle işyerinde tanık olduğum olayları paylaşmak istedim.

Fabrikaya girer girmez ilk göze çarpan şey makinelerin üzerinde yazılı olan spot yazılardı. Bu yazılarda mücadele, zafer, azim, rekabet, hırs gibi yazılar yazıyordu. Çalıştığımız hatlarda da takım lideri, takım lideri yardımcısı gibi statüler oluşturmuşlar. Gözlemlediğim kadarıyla artık fabrikadaki işçiler neye karşı, kime karşı mücadele edilmesi gerektiğini unutmuş, birbirleriyle mücadele ediyorlar. Herkes, ben daha iyi, daha çok çalışmalıyım diyerek, takım lideri veya yardımcısının yerine geçmek istiyor. Çoğu 10 dakika çay molasına bile gitmeyip çalışıyor. Onlar böyle yaptıkça sınıf bilinçsiz olmalarından dolayı kendileri için bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Ama burjuvaların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey yapmıyorlar. Nasıl da emeğimizin böylesine sömürüldüğünü unutup birbirleriyle rekabete giriyorlar. Burjuvazinin istediği tam da bu zaten. İnsanları birbirleriyle rekabete sokarak bencilleştiriyor, insanlar arasındaki insani diyaloglar kopuyor. İşçilerin kendi aralarındaki rekabetten, kendi aralarındaki mücadeleden dolayı sömürü sistemini tıkır tıkır işletiyor ve dolayısıyla da sınıf bilinçsiz kitleler yaratıyor.

İşe girdiğimin ikinci gününde ise öğlen yemeğinde yemekhane işçilerinin hepsi Osmanlı kıyafetleri giymiş, eski Osmanlı müzikleri çalıyordu. Bir köşede de Osmanlı ve TC bayrağı yan yana asılıydı. Böylelikle insanlara milliyetçilik zehrini aşılıyorlar. İşçiler de hallerinden çok memnun görünüyorlardı. Ne zamanki kendilerini sorgulamaya başlarlar, emeklerinin nasıl sömürüldüğünü, burjuvaların nasıl da bizleri birer metaya çevirdiklerini anlarlarsa o zaman kırarız kapitalizmin çarklarını.

15 Mayıs 2007

Marksist Tutum 5 yaşında

Bostancı’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Ben, bilinçsiz, örgütsüz, duyduğu her şeye inanan, kendi gücünü bilmeyen, işten eve, evden işe gidip, mücadeleden bihaber milyonları, yeraltında yaşayan, güneşin tadını, sıcaklığını bilmeyen, gözleri toprağın altında kalmaktan körleşmiş canlılara benzetiyorum. Bu körlükten kurtulup, olup bitenleri anlamaya çalışan işçilerin sınıf mücadelesine dair doğru kaynakları okuması gerekiyor. Kapitalist sistemin nasıl bir sistem olduğunu ve burjuva düzenin nasıl yıkılacağına ilişkin Marksist fikirleri özümsemesi gerekiyor.

Gerçek devrimci mücadelenin ve devrimci yayınların sayesinde işçiler bir sınıf olduklarını anlayabiliyor ve burjuvaziye karşı mücadele etmek için yüreklerini, emeklerini ortaya koyuyorlar. Kapitalist sistemi yıkmak için bilinçlenip örgütlendikçe nasıl kolektif davranıldığını, bireysellikten uzaklaşıldığını ve sabırlı bir mücadeleye katılındığını hep birlikte görüyoruz. Bunu sağlayan araçlardan biri de 5. yılını ve aslında bilincimizi dolduran, gözlerimizi açan MARKSİST TUTUM’dur.

Bugün milliyetçiliğin bu kadar pompalandığı bir ortamda işçilerin vatanının bütün dünya olduğundan, işçi sınıfının tarihsel deneyimlerinden, grevlerden, direnişlerden, ezilen halkların mücadelesinden Marksist Tutum’u okuyarak haberdar olup bilinçlendik. ‘80 darbesi sonrası ve Sovyetler yıkıldıktan sonra yaşanan gericilik dönemi ve emperyalist savaşlar çağında, sınıfımızın deneyimlerini Marksist bir yöntemle analiz eden yazılara ekmek-su gibi ihtiyaç duyuyoruz. Burjuva siyasetin ve kapitalist sistemin gerçek yüzünün görülebilmesi için de Marksist Tutum her yazısıyla belleğimizi açmaya devam ediyor. Parçaları birleştirip, yaşananları bütünlük içinde analiz edip, işçi sınıfına yol gösteriyor. İşçi sınıfına her yerde yalan söyleyen burjuva medyaya rağmen gerçekleri ve sınıfımız için ne anlama geldiğini bizlere kavratan Marksist Tutum’a teşekkür ediyoruz. Gerçekleri öğrenmeye ve öğretmeye, Marksist Tutum okumaya ve okutmaya devam edeceğim.

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık!

12 Mayıs 2007

Marksist Tutum’la beş yıl

Tuzla’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Marksist Tutum sitesi tam beş yılı geride bıraktı. Bir bahar günü, işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta yayın hayatına başladı marksist.com. Sınıfımızın o şanlı kavga gününde böyle bir sitenin açılması çok anlamlıydı. İlk kez marksist.com’a girdiğimde zengin içeriğini ve net sınıf duruşunu gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Marksist Tutum bu duruşunu ilerleyen yıllar içinde, içeriğini daha da zenginleştirerek hep korudu. Site, teorik, politik ve güncel gelişmeleri yorumlayan yazılarla dolup taştı. Güncel gelişmeleri Marksist bir bakış açısıyla değerlendirmek, günceli, geçmişe ve teorik olana bağlamak, Marksizmin bir kuram olarak daha kolay anlaşılmasını sağlıyor.

Marksist Tutum’un en temel özelliği, “Marksizm öldü” denilen bir süreçte ideolojik mücadeleyi yükseltmesi, Marksizm içinde biten ayrık otlarını temizlemesi ve işçi sınıfına Marksizmin berraklığını götürmesiydi. Devam eden aylar ve senelerde Marksist Tutum sitesi gerçekten de Marksizmin başvuru kaynağına dönüştü. Ortaya muazzam bir külliyat çıktı. Her geçen gün Marksist Tutum daha da zenginleşiyor. Üzerinde yaşadığımız topraklarda böylesi bir birikimin ortaya çıkması dikkat çekici bir gelişmedir ve eminim ki tarih bunu ileride yazacaktır.

Marksist Tutum gibi bir yayının varlığı biz işçiler için çok büyük önem taşıyor. İçinden geçtiğimiz ve solun ideolojik bilinç bulanıklığından kurtulamadığı bu karmaşık dönemde Marksist Tutum bizlere her açıdan rehberlik ediyor. Emperyalist savaş karşısında işçi sınıfının bağımsız sınıf siyasetini ortaya koyuyor ve Bolşevik geleneği sürdürüyor. Türkiye burjuvazinin iç kapışmaları karşısında işçi sınıfının nasıl bir tutum alması gerektiğini ortaya koyan Marksist Tutum, milliyetçiliğin yükseltildiği, solun da milliyetçilikten medet umduğu bir süreçte, katıksız enternasyonalist çizgisiyle işçi sınıfına yol gösteriyor. Beşinci yılını dolduran Marksist Tutum, sen çok yaşa ve biz işçilere devrimde yol göster!

5 Mayıs 2007

Kapitalizmde sorunlar biter mi?

Topkapı’dan Marksist Tutum okuru bir büro işçisi

Gündelik yaşamımızın içinde bin bir sorunla karşılaşıyoruz. Hepsini çözmeye çalışırken, sorunların içinde kaybolup gidiyoruz. Çünkü kapitalist sistem durmadan sorun üretmeye devam ediyor. İnsanlar sorunları tek başlarına çözebileceklerini sanıyorlar. Oysa sorunlar bir sistem tarafından, yani örgütlü bir güç tarafından üretiliyor. Demek ki sorunlar, ancak örgütlü bir mücadele ile çözülebilir. Çünkü örgütlü bir güce ancak örgütlü bir güç karşı koyabilir.

Amacı kâr elde etmek olan kapitalist sistem, üretim yaparken bunu insanların gerçekten ihtiyaçları için yapmaz. Onun yerine kâr edebileceği her şeyi meta haline getirip satarak bir üretim gerçekleştirir. Kapitalist sistem her şeyi ihtiyaç haline getirirken, sorunları da beraberinde oluşturur. Çünkü bu ihtiyaçlar karşılanmadığı takdirde sorun olacaktır. Eğer sorununuzu halletmek istiyorsanız, para bulup istediğinizi almak zorunda kalacak, böylece kapitalistlerin daha çok kâr elde etmesini sağlayacaksınız. Basit bir örnek olarak modayı ele alalım. Moda kapitalistlerin mallarını satmak için her sene yarattıkları bir taleptir. Bir yıl sarı saç modaysa bütün bayanlar saçlarını sarıya boyatmaya başlarlar. Moda bir model yaratır ve insanlar o modele benzemek için her şeyi yaparlar. Eğer model zayıf bir kadınsa, diğer kadınlar da zayıf olmaya çalışır ve derken kompleks ve psikolojik sorunlar beraberinde gelir. Bu defa devreye psikologlar girer, onlar da yaratılan bu sorun üzerinden paralar kazanır ve kurban sorunları hafifletilmiş şekilde yoluna devam eder! Kapitalizm daha fazla mal satmak için tüketimi körükler. Dünyada bir yıl içinde insanların kozmetik ürünlere harcadıkları para milyarlarca doları buluyor. Ancak milyarlarca dolar kapitalizmin kâr ihtiyacını karşılarken, insanlar sorunlarını giderebiliyor mu? Bayanlar saçlarını boyattıklarında ya da erkekler bir kilo jöleyi saçlarına sürdüklerinde, değişiyorlar mı, güzelleşiyorlar mı? Normalinde bu tip şeyler üretilmezse ne olur? Dünya batmaz herhalde. Ancak insanların bu tip ihtiyaçlarını belirleyen, içinde yaşadıkları toplumsal yapıdır.

Saçlarıma bir kilo jöle sürmeden dışarı çıkmazdım, niye? Kızlar beni beğenmez diye! Kızlar beni beğenecek diye az daha saçlarımdan oluyordum. İşin kötü tarafı kel olmak da sorun. İş böyle olunca yeni bir pazar alanı daha açılıyor. Meselâ saç ektirmek için insanlar milyarlarca para harcıyorlar. Oysa sorunlar çözülmez, sorun olmaktan çıkartılır. Bu da bizim bakış açımızın değişmesiyle olur. Eğer sistemin penceresinden bakmaya devam edersek, sorunlar sürekli devam eder ve bitmek bilmez. Kapitalizm yıkılmadan sorunlar bitmez. Sorunlar ancak sosyalist bir toplumda son bulacaktır. Meselâ ulusal sorun, açlık, trafik, kadın sorunu gibi. Çünkü bu sorunlara neden olan olgular ortadan kalkacaktır. Bizim bugün en büyük sorunumuz kapitalist sistemi yıkmaktır. Böyle bir sorunumuz olduğu için üzülmüyoruz. Kapitalizmi yıkmakla binlerce yıl süren ezilmişliğin hesabını sorma şansına sahip olduğumuz için şanslıyız. İşimiz zor ama başka çare var mı?

8 Aralık 2006

Devrim mücadelemizdedir

Esenler’den ilkokul öğrencisi bir MT okuru

Ben devrimle tanışmış bir çocuğum. Çok devrim yaptık ve yıkılmadık. Biz mücadele etmezsek faşistler bizi sömürürler. Bizi de yenmiş olacaklar ve hakkımızı vermeyecekler. O yüzden mücadele etmeliyiz. Mücadele etmezsek hakkımızı alamayız. O yüzden devrim yapmalıyız. Yani mücadele etmeliyiz. Ben çok devrim gördüm. Ama televizyonlarda kötü bir şey olarak tanımlıyorlar. Biz devrimin iyi bir şey olduğunu biliyoruz. Devrim çok güzel oluyor ve eğlenebiliyoruz ve hakkımızı almaya çalışıyoruz. 1 Mayısta insanları kavga ederken gösteriyorlar. Ama 1 MAYIS çok güzel geçiyor. Ben çok beğeniyorum. Artık bu dünyayı faşistlerin eline bırakmayacağız. Ve mücadele edeceğiz asla ve asla yıkılmayacağız.

Çünkü DEVRİM diye patlayacağız. Çünkü devrim hayattır. Emeğinin hakkını vermiyorlarsa zorla alacaksın arkadaş! MÜCADELE olmadan olmaz. Mücadeleni ne zaman yaparsan emeğinin karşılığını o zaman alırsın. Devrim yapmalıyız, bu zorunludur.

Devrim yapmazsak başımıza ne geleceğini anlayabilir misiniz? Lütfen bütün devrimlere katılmalıyız. Her zaman devrim yapın, DEVRİM YAPIN, DEVRİM YAPIN...

YAŞASIN 1 MAYIS!

YAŞASIN MARKSİST TUTUM!

YAŞASIN DEVRİM!

15 Kasım 2006

Her yerde haklı davamızı savunmalıyız!

Adnan Menderes Üniversitesinden MT okuru bir öğrenci

Uzun çabalar sonunda bu sene üniversiteye girmeye hak kazandım! Her şeyi bırakıp onca masraf yapıp buraya yerleştim. Önce pansiyon işleten hocalarla karşılaştım. Sonra da orijinal kitap almazsak, elimizdeki kitap fotokopileriyle derse girersek, sınıftan çıkarılıp devamsızlıktan sınıfta bırakılmakla tehdit edildim. Tabii sadece ben değil. Başka bir arkadaşımızın aldığı kitaplar orijinal olmadığı için 6 ay uzaklaştırma cezası almak üzere. Bu olanlara elbette bütün öğrenciler tepkililer ama korkuları daha ağır basıyor. İş bir şeyler yapmaya gelince herkes köşesine çekiliyor. Burada ve bütün üniversitelerde buna benzer birçok olayla karşılaşıyoruz. Sessiz kalmaya, korkup kaçmaya devam edersek tepemize binmeye devam edeceklerdir. Mücadelemizden ödün vermeden, her zaman ve her yerde haklı davamızı savunmalıyız. Sırtımızda bin bıçak olsa bile.

4 Kasım 2006

Sıra 14 Şubat’ta saldırın mağazalara!!!

Marksist tutum okuru bir büro işçisi

Yılbaşı geçti, bayram geçti, şimdi sıra 14 Şubat’ta. “Haydi işçiler alışverişe” diye bağırıyor burjuvazi radyolarda, gazetelerde, televizyonda. Nereye baksak 14 Şubat Sevgililer Günü ile ilgili bir şeylerin yazılıp çizildiğini görüyoruz. “Hediye alın yoksa sevgiliniz küser ya da sizin onu sevmediğinizi düşünür ha ona göre!”

Burjuvazi her şeye burnunu soktuğu gibi sevgililik ilişkisine de burnunu sokuyor. Her şeyin çıkar ilişkisine dönmesi ne büyük mutluluk, çünkü bundan kâr ediyorlar. Mallarını, ürünlerini satarak tüketiyorlar. Cicili bicili hediyeler, ihtişamlı takılar... Bütün bunlar niye? Sevgilimize sevgimizi bu şekilde mi göstermek gerek? Biz zaten karnımızı zor doyuruyoruz. Sevmek öyle hediye almakla olmaz, sevmek paylaşmak demektir. Sevmek çıkarsızca sevmektir. Ama tabii bu sistemde her şey çıkar ilişkisine dönüştürülmeli ki burjuvazi kâr etsin, bu düzen sürsün. Evet dostlar bizler asgari ücretle karnımızı doyuramazken burjuvazinin pisliklerine nasıl da alet oluyoruz.

Geçenlerde işyerinde arkadaşlar sevgiline ne aldın muhabbeti yapıyor, biri ben şunu aldım diğeri ben de şunu aldım diyor ve sonunda soru bana geliyor: Sevgiline ne aldın? Ben de “hiçbir şey” dedim. “Aaa olur mu, sen sevmiyor musun onu?” diye bir soru daha. Bunun üzerine ben de onlara bir soru sordum: Sevmek nedir, hediye almak mı? Hem de birilerinin kâr etmesi için, “bugün sevgililer günü gidin hediye alın” dendiği için hediye almak, sevgi mi sizce, dedim. Bir arkadaş “ne olursa olsun, ben hediye beklerim” dedi. Nedenini sorduğumdaysa hiçbir cevap veremedi. Bunun üzerine içimde tuhaf bir duygu uyandı, aslında insanlar neden hediye verdiklerini ve beklediklerini bilmiyorlar. Sadece burjuvazinin ve toplumun yaptığı basınçla nedensiz bir beklenti bu. Bu düzen sürdükçe de böyle nedensizce bekleyecek insanlar. Oysa biz işçiler böyle bomboş, saçma sapan şeyleri beklemek yerine mücadele ederek dolu dolu yaşamayı istemeliyiz. Yoksa insan ilişkilerinin çıkar ilişkisine döndüğü bir dünyada yaşamaya devam ederiz. Çıkar ilişkisi diyorum çünkü insanların duyguları parayla satın alınabilir hale geliyor. Yani aslında sevgiliniz bir kuyumcuya ya da lüks bir mağazaya gidip size bir şeyler aldığında aslında sizin de duygularınızı satın almış oluyor.

Bizlerin duygularının alınıp satılmadığı, insanca ilişkilerin yaşandığı bir dünya ancak ve ancak sosyalizmle kurulacak. Sosyalizm insan duygularının alınıp satılmadığı, çıkar ilişkisine dönüşmediği bir toplumdur. Sınıfsız bir dünya için el ele verelim. Dünyanın bütün işçileri el ele. İşçiler birlik olsa dünya yerinden oynar!

13 Şubat 2006

Sevgi hediye değil, emek, mücadele, dayanışma ve güven ister!

bir işsiz işçi

14 Şubat sevgililer günü! Kimi acaba ne hediye alsam diye düşünüp dururken, bazıları da maddi sıkıntılardan dolayı sevgilisine hediye alamama korkusuna kapılıyor! Öyle ya sevdiğine bir şey almalı, yoksa sevdiğin nereden belli olacak!

Seviyorsan ispat edeceksin! Nasıl mı? Aldığın hediyenin kalitesine ve fiyatına göre... Örneğin, Tokyo’da özenle yapılan bir sevgililer günü hediyesi! Pırlantalarla süslü, fiyatı mı, fazla bir şey değil, sadece 6 trilyon! Evet 6 trilyon. Çok seviyorsan, ya mücevherlerle süslü bir kolye veya son model araba. Eee seviyorsan alırsın! Ama seçme hakkın da çok. Al ama ne alırsan al! Şunu da unutma, sevgin aldığın şeye göre belli olur. Bu hediyeler öyle kuru kuru da verilmez ki! O eskidendi. Güzel bir yemeğe gidersin, göz göze bakışmaların içinde hediye verilir. Yeni adettir!

Evet dostlar, ne güzel değil mi birinin bizi sevdiğini beli etmesi ya da bizim birini sevmemiz. Fakat biz sevdiğimiz kişilere sevgimizi metalarla mı belli etmeliyiz? Sevgimiz böyle alınıp satılan bir şey mi? Yaşadığımız topluma yani kapitalist topluma baktığımız zaman nasıl ki her şey alınıp satılan bir metaya dönüştürülmüşse sevgi de bir metaya dönüştürülmüş durumda. Kapitalistler bizi cezbeden insani duygularımızı da bir pazar konusuna dönüştürmüş durumda. En insani duygularımızı sömürerek bir sürü günler yaratarak (anneler günü, babalar günü, doğum günü, öğretmenler günü, sevgililer günü vs.) elindeki mallarını elden çıkarıp kârına kâr katacağı bir pazar yaratmıştır. Ve bu özel günler geldiği zaman vitrinler süslenir: boy boy gazete afişleri, bir sürü reklâmlar, her yaşa her kesimin ekonomik durumuna hitap eden ürünler… Al, ama ne alırsan!

Oysa şu gerçek de gizlenemez durumdadır. Bu tam anlamıyla bir tüketim günüdür. Kapitalistlerin böyle günleri el üstünde tutmasının sebebi budur. Daha çok mal satmak, daha çok kâr elde etmek. Kapitalizm için her şey paradır. Aldığımız nefesten, attığımız adıma, içtiğimiz suya kadar. Marx “bir kapitalist gölgesini satamadığı ağacı keser” diyerek çok güzel anlatıyor aslında kapitalizmin cibilliyetini. Bu sözlerin ne kadar da doğru olduğunu görüyoruz günümüz kapitalist işleyişine baktığımız zaman.

Bir kapitalist için o günün önemini o gün elde ettiği kâr belirler. Eğer ki biz sevgimizi alınıp satılan meta parçalarının üzerine inşa edersek, bu inşaatın harcı biz, mimarı da kapitalistler olacak demektir. O zaman sonumuz hayrola!

Evet dostlar! Dostluklar da, sevgiler de kapitalistlerin arzuladığı üzere pazar konusu durumuna dönüşmüş durumda. Gerçek dostluklar, sevgiler alınıp satılan metalar olamazlar. Kalıcı sevginin yolu güven temelinde oluşur. Güven kendiliğinden oluşan bir şey değildir. Güven ancak ortak amaç için bir araya gelen ve bu amaç için mücadele eden insanlar arasında olur. Ve bu güveni sağlamadan sevgi kalıcı bir sevgiye dönüşemez. Bu en insani duygularımızın kapitalistlerin kâr konusu haline dönüşmesini istemiyorsak; gerçek sevgi, gerçek dostluklar için güven temelinde mücadele etmeliyiz. Sevgi hediyeler değil, emek, mücadele, dayanışma ve güven ister!

Güzel bir dünya, iyi bir gelecek için devrimci mücadele bayrağını yükselt!

6 Aralık 2006

Barış İşçiler Savaşırsa Gelir

Ankara’dan Marksist Tutum okuru

Irak'a demokrasi ve özgürlük getireceğim diye ezilenleri ve mazlum halkları katleden ABD, kana ve gözyaşına doymak bilmiyor. Emperyalistler arası paylaşım savaşının kızıştığı bir dönemde kimileri de suni gündemlerle "savaşa hayır", "yaşasın 1 eylül dünya barış günü" diyerek reformizmin borazanlığını yapıyor. Bugün kitlelerin gündemini bu tarz suni gündemlerle doldurmamalıyız. Emperyalist savaşın ve işgalin sona ermesi için sınıf bilincimizle kuşanıp ona göre savaşmalıyız. Yaşamın her alanında ona göre örgütlenmeliyiz. Lenin’in dediği gibi "kitlelerin bir adım önünde olmalıyız". İşçi sınıfına ve ezilenlere yönelik saldırıların arttığı bugünlerde Marksizmin ışığında bilinçlenip sınıfımıza kendi gündemimizi taşımalıyız. Marksist tutumumuzu kitlelere taşımalıyız.

Kirli savaşın ve gericiliğin yaşandığı bir dönemde ancak kirli bir barıştan söz edebiliriz. Barış işçiler savaşırsa gelir.

YAŞASIN BOLŞEVİZM!

YAŞASIN ENTERNASYONALİZM

4 Eylül 2005

BAK ne yapmaya çalışıyor?

Ankara Mamak'tan bir okur

Irak savaşının gündeme gelmesiyle birlikte çeşitli reformist yapılar tarafından oluşturulan Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu “Savaşa hayır”, “Başka bir dünya mümkün” gibi suni gündemlerle kitlelerin kafalarını bulandırıyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü nedeniyle bir bildiri yayınlayarak “biz savaşsız bir dünya istiyoruz” diye lafazanlıklar yapıyor. Bugün emperyalistler arası paylaşım savaşının kızıştığı, işçi sınıfa saldırıların arttığı bir dönemde “nasıl bir barış?” sorusu aklımıza takılmıyor değil.

Haksız savaşın sürdüğü bir dönemde ancak adil olmayan bir barıştan söz edebiliriz. BAK ve reformist çevrelerin söz düellosuna gelmeden bulunduğumuz alanlarda Marksizmin ışığını yayarak, Marksist tutumumuzla “emperyalist savaşa hayır”, “başka bir dünya mümkün bunun adı ise SOSYALİZM!” şiarını daha gür haykırmalıyız.

Emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı

18 Ağustos 2005

Saldırılara karşı sınıf dayanışmasını yükselt!

Ankara’dan bir Marksist Tutum okuru

Bugün egemen sınıf toplumun tüm kesimine saldırılarını arttırmış durumda. Cezaevlerinde devrimci tutsaklara dışarda ezilenlere, emekçilere saldırmaktadır. Eğitim Sen’in kapatılması kararıyla başlayan saldırı furyası DİSK Nakliyat-İşte örgütlenmek isteyen Coca-Cola işçisine saldırarak ayyuka çıkmıştır. Egemenler bugün toplumun tüm kesimini hedef almaktadır. Mercan’da katledien 17 kızıl karanfilin anmasına katıldıkları için Samsun’da birçok devrimciyi gözaltına alarak tutuklamıştır. Arkasından Adana’da da birçok devrimci gözaltına alınarak aynı komplolarla tutuklanmıştır. Yani devlet toplumun tüm kesimini hedef almaktadır. Bizim ise onlara cevabımız saldırılara karşı sınıf dayanışmasını yükseltmek olacaktır. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!

16 Ağustos 2005

Merhabalar

Ankara'dan yeni bir okur

Bugün İndymedia’da konut sorunuyla ilgili yazıyı okuyunca sitenizi ziyaret ettim ve cidden çok güzel bir site hazırlıyorsunuz. Elif Çağlı’nın 1 Mayıs değerlendirme yazısını okudum ve beğendim. 1 Mayıs tüm bir yılın muhasebesidir ve sınıf bilinçli işçiler bulundukları tüm alanlarda ona göre örgütlenmeli ve araçlar geliştirmelidir. Tarih sınıf savaşımları tarihidir. Burjuvazi bugün bütün gücüyle işçi sınıfına saldırmaktadır. İşçi sınıfının bugün örgütlenmekten başka bir alternatifi yoktur. O zaman bulunduğumuz her alanda kendi örgütlülüklerimizi yaratalım. Bugün Eğitim-Sen gibi en fazla üyesi olan sendikayı kapatmaya çalışan burjuvazi şimdi de Bes'e dava açtı. Yarın Ses, daha sonra da tüm sendikalar. Asıl amaç KESK'e yönelik bir saldırıdır. İşçi sınıfı dağınık ve örgütsüzdür. Ama bu örgütlülüğü sağlayabilecek bir güç var. O da işçi sınıfının kendisidir. Zincirlerimizden başka kaybedeceğimiz bir şey yok.

Sınıfa karşı sınıf savaşı!

20 Temmuz 2005

Mutluyum, artık pembe hayallerim değil gerçekçi umutlarım var!

Maltepe’den bir Marksist Tutum okuru

Ben özel sektörde çalışan bir işçiyim. Sizlerle Marksist fikirler sayesinde nasıl değiştiğimi paylaşmak istiyorum. Eminim pek çok işçi arkadaşım benim yaşadıklarımı hâlâ yaşamaya devam ediyor.

Dünya dönüyordu, bildik pembe hayallerim vardı: okumak, iyi bir meslek sahibi olmak, çoluk çocuğa karışmak vs. Etrafıma baktığımda evet herkes çalışıyordu, maaşını alıyordu. Geçim sıkıntısı da vardı elbet. Ama bu sıkıntı her daim boynumuza asılı duran bir kader değil miydi? Dünyanın bir köşesinde savaşlar vardı, insanlar ölüyordu. Açlıktan ölenler ya da sokakta kalanlar! Tüm bunlar yalnızca kötü şeylerdi, yalnızca acıydı. Ama bugün?

Marksist Tutum’un fikirlerini öğrenmeye başladığım günden bugüne pek çok şey değişti. Meğerse derin bir uykunun içinde boşa gün tüketiyormuşum. Önce işçi kavramı oturdu, sonra bir sınıf olduğumuz bilinci. Çalışıyorduk, okuyorduk ama kendi yararımıza değil burjuvazinin hizmetine. Geçim sıkıntısı bizim için bir kader değildi. Kader dediğimiz şey tam da kapitalist sistemin işçi sınıfını, bizleri prangaya vurmasıydı. Savaşlar ve bizim her daim teknolojik parıltılı bombaların ışığı altında ölmemiz burjuvazi içinmiş. Yıkılan her duvar, cansız yatan her beden burjuvazi için kâr demekmiş.

Eskiden bir “vatanım” vardı, bir de ölümü göze alacağım toprak sevdam. Ama bu sınırlar, bu vatan meğerse sermayeyi koruyan gümrük duvarlarından öte bir şey değilmiş. Milliyetçilik de onun kara sevdası.

Bu dünya artık pembe değil. Marksist Tutum beni derin uykudan uyandırıp aslında şöyle bir sallayıp özüme döndürdü. İnsan olmayı öğrendim. Nasıl sömürüldüğümüzü, burjuvazinin boyalı basınının, televizyonlarının bizleri her gün nasıl da sersemlettiğini gördüm. Dünyadaki en bilinçli yaratığın, insanın nasıl canavarlaştırıldığını ya da fabrikalarda nasıl robotlaştırıldığını. Ve yaşamın anlamını öğrendim. Ancak mücadeleyle, ancak Marksizmi özümseyip hayatımızı Marksizmin ışığında devrimci ateşle doldurduğumuzda insan gibi insanlar olabiliriz. Marksist Tutum gerçekleri tüm çıplaklığıyla önüme serdi, o yazdı ben okudum. İşçilerin vatanı yoktur! Özgürlük işçiler savaşırsa gelecek! Milliyetçi tutuma karşı Marksist Tutum! Kahrolsun kapitalizm, kahrolsun sömürü düzeni! Dünyanın bütün işçileri birleşin! Yaşasın Proletarya Diktatörlüğü, Yaşasın Enternasyonal!

Marksist Tutum tüm bu sloganlardan, hedeflerden bir milim dahi şaşmadı. Marksist Tutum önderliğinde bu hedeflere doğru bir adım atmak, her gün bunlar için uğraşmak vazgeçilmezimiz olmalı. O, bunları haykırıyor, biz de haykıralım. Marksist Tutumu okuyalım, okutalım.

25 Temmuz 2005

Tek yol mücadele etmek

Ümraniye’den Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi

Sizlerle tekstilde yaşanan sıkıntıları, nasıl bir iş ortamı olduğunu paylaşmak istiyorum. Ancak nereden başlayacağımı bilemiyorum, çünkü tekstil sektörü başlı başına sorun. İşyerlerinin birçoğunda sayılı üretim ya da barkotlu üretim denilen sistem işliyor. İşçiler bu sistemde kendilerinden istenen sayıyı çıkartmak zorundalar, çünkü aksi halde akşam paydos saatinden sonra ve molalarda bedava çalıştırılıyorlar. Patronlar için 15 dakikalık molada bir şeyler yemeniz ya da biraz dinlenmenizden çok, bir parçanın daha bedavaya üretilmesi önemli. Kameralı sistemde çalışıyoruz. Kameraların işçilerin güvenliği için değil, denetimi için konulduğunu herkes biliyor. Maaşlarımız zamanında yatmadığı gibi aynı sektörde çalışan birçok arkadaşımız sigortasız çalıştırılıyor. Haftada 45 saatten fazla çalışıyoruz ve sabahlara kadar mesailerin sürdüğü oluyor. İşbaşında konuşmak yasak, bu sektörde işveren temsilcilerinden küfürler işitilip, hakaretlere uğrayabiliyoruz. Yemekler birçok yerde kötü ve sağlıksız. Mesaiye kaldığımızda öğlen yediğimiz yemekten kalanlar tekrar önümüze geliyor. Sürekli kumaşların olduğu bir ortamda çalıştığımızdan birçoğumuz kumaşların boya ve tozlarından ağız yaraları ve alerjiye, solunum hastalıklarına yakalanıyoruz. Makineci arkadaşlarda sürekli kambur çalışmaktan bel ve boyun hastalıkları oluyor. Ayakta çalışmaktan kaynaklı varis gibi hastalıklar sık sık yaşanıyor. Ağır mesailerin ardından bayılmalar patronların gözünde normal sahneler gibi.

Tüm bunların bitebilmesi için tek çaremiz mücadele etmek. Biz de bunu yapacağız. Mücadelenin önemini ve nasıl mücadele edileceğini İşçi Öz-Eğitim gruplarından öğrendik. Oradaki çalışmalarla bu sorunu sadece bizim değil dünyada birçok işçinin ve sektörün yaşadığını öğrendik. Daha önce bu sorunu sadece tekstil işçileri yaşıyor zannediyordum, oysa bizim gibi ezilen birçok işçi var. Bunlara karşı koymanın tek bir yolu var, örgütlenmek.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

27 Haziran 2005

Yaz Okulları

Çukurova Üniversitesinden bir Marksist Tutum okuru

Güzel ülkemin gelişmiş üniversitelerinin birinde öğrencilerin bir çoğu yaz okuluna bu hafta içinde kayıt yaptırmak için bankalarda kuyruk bekliyor... Tabii birçoğunun o bankada kuyruğa girecek parası bile yok... Ve çoğu öğrencinin yaz okuluna kalmasının sebebi ders hocalarının arabalarının eskimesi. Ee aradan kocaman 1 yıl geçti! Gencecik beyinler burjuvazinin okullarında köreltiliyor... Aynı zamanda Eylülde üniversite kayıtları için de bayağı bir YTL lazım... Harçların ödenmesi gerek. Kısacası üniversiteler kapitalizm yuvası olmuş... PARAM YOK DERDİM YÖK... Kütüphanenin duvarında bir slogan...

Sevgilerimle

22 Haziran 2005

3. Paylaşım Savaşı ve Sosyal Demokrasi

bir Marksist Tutum okuru

Son dönemdeki hareketli siyasi ve ekonomik gelişmeleri incelediğimizde yakın gelecekte 3. paylaşım savaşının yaklaşmakta olduğunu öngörebiliriz. Kapitalizm derin bir kriz içerisinde ve bu derin krizden ancak yine bir dünya savaşıyla çıkmak isteyecektir. Bu yüzden “ulusalcı-dinci-şoven” rüzgârlar her geçen gün daha sert esiyor. Ancak dikkat etmemiz gereken, sistemin içinde yer alan “sosyal demokrat” partilerin de bu faşizan rüzgârdan pay kapmaya çalışmaları ve kitleleri yanıltmalarıdır. Hitler Almanya’da iktidara gelirken “sosyal demokrat”ların riyakârlığını kullanmıştır. Aynı şekilde, çok daha önce Lenin’in “Rus işçilerinden sonra sıra diğer Avrupa işçilerindedir” diyerek belirttiği Avrupa işçi hareketleri de burjuvaziyle işbirliği yapan “sosyal demokrat”lar yüzünden başarısızlığa uğramıştır. Yaklaşan 3. paylaşım savaşını da hazırlayanların en büyük yardımcıları “sosyal demokrat-liberal sol” kesim olacaktır. Bugün aynı Avrupa “sosyal demokrat ve liberal solcuları” Amerika’nın yaptığı kıyımlara ve katliamlara ya da Irak’ın işgal edilmesine karşı tam bir ikiyüzlü tutum takınıyorlar!

Evet, 3. paylaşım savaşı yaklaşıyor... ABD Orta Asya’daki sinsi yayılma politikalarını sürdürüyor. Rusya ve Çini kuşatarak ve enerji kaynaklarını ele geçirerek 15-20 yıl sonrasının süper gücü olacak olan bu devletleri bu açıdan kontrol altında tutmak istiyor. Yükselen “Çin kapitalizmi”, her gün daha da ulusalcılığa sarılan Putin’in Rusyası ve bunları kullanarak kendini korumaya çalışan İran... Çok detaylı anlatmaya gerek yok, zaten gerçek Marksistler de bunları fazlasıyla biliyor... Dikkat çekmek istediğim şey çevremizdekileri sistemin uşağı olan “sosyal demokrat-liberal solcu”lara karşı uyarmak ve onların zihin bulandırmalarına karşı uyarmak ve bu uğurda her yerde mücadele etmektir... Bütün dünya emekçilerine ve devrimci yoldaşlarıma sevgiler...

Devrimci teori olmadan devrimci mücadele olmaz!

27 Mayıs 2005

Artık Zalimin Zulmüne Dur Demeli

bir Marksist Tutum okuru

Zalim kendi karanlık yüreğinde taşıdığı o bitmez tükenmez korkusundan dolayı yaratır zulümü. Zulüm korkuyu korku zulümü azdırır. Gözünü kar hırsı bürümüş, elleri kan içindedir. Vahşetini takar koluna gelir kapıya. Aydınlık bilinçlerin yarattığı cesaret karşılar onu. Tarihin uzun koşusunda düşmenin ve kalkmanın o billur şarkısında bir senfoniye dönüşür. Büyüyerek birikerek gelir dikilir zulmün karşısına.

Zalimi biz yarattık yüzyıllardır. Bizim emeğimizdir onu var eden. Yoldaşlar silahları üretiyoruz kendimize doğrultuyoruz. Emperyalistlerin kan gölüne çevirdiği ırak sokaklarına ve dünyanın başka bölgelerindeki kanlı savaşlara bakın. Onların çıkarları uğruna ürettiğimiz silahları nasıl da kendi sınıf kardeşlerimizi yok etmek için kullanıyorlar, kullandırtıyorlar bize. Oysa onlar nasılda sinsice sırıtıyorlar ve ellerini ovuşturuyorlar. Onlar tv kanallarında kıçını açanların örttüğü katil yüzlerdir. Aydın bilinçlerin yarattığı cesaret artık zalimin zulmüne dur demeli. Yoksa zalimin vahşeti kar uğruna bizim yarattığımız silahlarla dünyayı kana boğmaya devam edecek.

16 Nisan 2005

Gelecek bizi çağırıyor

Kuzey Kürdistan'dan bir üniversiteli genç

Biliyorum, daha çok çabalamalı, üretici olabilmeli; daha çok okumalı ve de okur mektubu göndermeli.

Öğrenmek için sabırsızca okuyorum. Bildiklerimle hiç mi bir şey yazamam? Ama kendimi biraz rahat hissetsem!

Bu bir görev ama; rahat hisset ya da hissetme kendini. Yazacaksın. Okur mektuplarını her hafta düzenli olarak göndermelisin, belki de. Kendin için bazı kotaları uygulamaya koymak en iyisi. O zaman deneyimsizliğini de, tüm tutukluğunu da atacaksın böylece üstünden.

Aslında öncelikle, "Marksist Tutum"la ilgili, beni çeken ve bağlayan her şeyiyle ve tüm farklılıklarıyla ilgili edebi ve biraz da felsefi bir yazı yazmak ne kadar da doğru ve yerinde olurdu. Bunu düşünüyorsun da neden yürürlüğe sokamıyorsun, öyleyse?! "Ama iyi olmasını istiyorum" diyorsun; fakat ortaya bu kötüdür diyebileceğin taslakların bile yok. Sorun, belki tembellik, belki hazır oluşluk düzeyinin azlığı, belki de başarısız görünme kaygısı, belki de bunların tümü ve belki de hiçbiridir. Asıl sorun kişilik özelliklerinle ilgili de olabilir, belki yavaşsın. Daha hızlı düşünebilirsin; girişken olmaman için hiç bir neden göremiyorum. Unutma, sorunun ne olursa olsun bu bir görevdir ve bu bilinçle hareket etmelisin. Temel sorunun, evet asıl sorun, görev bilinci eksikliği.

Daha çok üretmeli ve bunları davaya, davana sunmalısın. Beklememelisin. Zaman çok değerli ve bunu en iyi şekilde değerlendirmelisin. Bu istek ve irade sende var, görüyorum. Eksik olan bunu bilince çıkartamaman. Zaman çok değerli ve boşa harcayacak zaman yok. Yoldaşlarına ve davana sunabileceğin çok şey var; bunları açığa çıkarmanın vaktidir. Bu bir zorunluluktur.

Görev bizi çağırıyor!

Ya şimdi, ya şimdi!

 

Çı qasi xweş e ku merıv

bıxebıte jı bone

şoreşé, jı bone rızgariya

mırovati, jı bone sosyalizmé.

 

insanın,

mücadele için,

insanlığın kurtuluşu için,

sosyalizm için çabalaması ne güzel!

15 Şubat 2005

Sakarya’dan merhaba!

Sakarya'dan Marksist Tutum okuru bir öğrenci

Herkese Sakarya’dan merhaba! Öncelikle belirtmeliyim ki yazdıklarım pek iç açıcı değil. Ancak, birçoğumuzun ortak sorunları olduğundan paylaşma gereği duydum.

Üniversitelere gelene kadarki süreçte hep üniversitelerin yalnızca bize gösterilen yüzünü gördük, bize anlatılan o ütopyayı düşledik. Güya üniversite bizim için ayrı bir dünya olacaktı; ancak gerçekliği, yani üniversitelerin yaşanılan yüzünü göremedik. Evet, şimdi tam ortasındayız o yaşamın. Gerçeklerin hiç de anlatılanlar gibi, burjuva medyada bize düşletilenler gibi olmadığını görüyoruz.

Burada hiçbir şey kolay değil; bir yanımızda oturmamıza, kalkmamıza, şeklimize şemailimize karışan "reisler", bir yanımızda bize sürekli olarak milliyetçiliği aşılamaya çalışan faşist ders hocaları. Dört bir taraftan burjuvazinin ablukası altındayız. Burada rektöründen tutun da öğretim görevlilerine, yurt müdüründen tutun da temizlik çalışanlarına kadar herkes milliyetçi, ülkücü. Elbette bu bir rastlantı olamaz. O halde bu yapıyı düzenleyen kurum nedir? Ülkücü faşistler istedikleri her an yurdun belli bir katını kapatıp, toplantılar düzenleyip yurdu inletirken sesini dahi çıkartmayan hatta onları destekleyen yurt yöneticileri, bizim en ufak bir siyasi yazı okumamıza nasıl karışırlar? Bizim düşüncelerimize nasıl zincir vururlar? Veya vurabileceklerini mi zannediyorlar! Bunları bir bir sormalıyız kendimize, bizler özgürce düşünemedikten, tepki göstermedikten sonra cansız bir varlıktan, bir robottan ne farkımız kalır ki? O halde burjuvazinin yaptırım gücü olan devlete ve onun bir organı olan YÖK’e kendimizi ezdirmeyeceğiz. Nasıl kapitalizm bir bütünlülük içinde işliyorsa biz de ona karşı bir birliktelik, örgütlülük içinde mücadele edeceğiz. Doğru, Sakarya’da henüz böyle bir örgütlülükten söz edilmesi mümkün değil, ama ben umutluyum ve elimden gelen her şeyi yapacağım.

Burası belki okunacak bir yer değil, ama üniversiteye hazırlanan arkadaşlara buraya gelmeyin demiyorum, ısrarla buraya gelin. Belki görüşüm açısından şu an yalnızım, ancak sizleri buraya yalnızlığımı gidermek için çağırmıyorum. Burada kazanılacak çok şey var, burada kapitalizmin o çürümüşlüğünü çok rahat bir şekilde görebilmekte insan. Herkes bir şeylerden şikâyetçi, ancak dile getirmekten korkmakta, daha doğrusu birliktelikten yoksun oldukları için çözüm bulamamaktalar. Bir örgütlülük oluşturulduğunda burada her şey değişebilir. Bu birlikteliği oluşturmak için, mücadele etmek için gelin arkadaşlar…

15 Ocak 2005

Kapitalist eğitimi unut, kendi sınıfının eğitimine bak!

İstanbul'dan Marksist Tutum okuru bir dershane öğrencisi

Ben üniversiteye hazırlanmakta olan bir öğrenciyim fakat okulda değil özel bir dershanede eğitim görerek hazırlanıyorum, çünkü eğitimi okulda alamadım. Okul bana ne çalışma koşullarını sunabiliyor ne de sınavda çıkacak sorulara ilişkin bir bilgi verebiliyor. Bu kokuşmuş kapitalist sistem bir yandan “parasız eğitim” adı altında bizlerden para toplarken, bir yandan da yüz milyonlarca lirayı dershanelere akıtmak zorunda bırakıyor. Ben şimdi bunların altında yatan nedenleri çok iyi biliyorum. Elbette şu anda şanslı bir azınlığın içinde sayılırım, çünkü kendim gibi birçok işçi-emekçi çocuğu bu fırsata sahip değil. Üstüne üstlük 2 milyona yakın öğrenci sınava giriyor ve sadece 450 bini bir eğitim programına yerleştiriliyor. Hem de ne eğitim!

Genç kuşaklar aileden başlayıp, çevrede, okulda burjuvazinin silahlarıyla köreltiliyor. Bilmek istediği şeylerden bile soğutulup bir kefen içine sokuluyor. Kendi düşünceleri ve haklarından söz etse politika yapıyorsun diye söz hakkı verilmiyor. Öğrenmek istediği şeylerden soğutulup kapitalizmin altına gömülüyorlar. Kapitalizmden güzel bir gelecek bekleyip sömürüldüğünün farkında olamıyorlar, zira bu sistem güzel bir eğitim ve güzel bir hayat hayalleriyle biz genç kuşağın beynini yıkıyor. Bu da sermayenin bize verdiği armağanlardan biri.

Neyse ki ben kapitalizmin bizi dışarıdaki rekabetçi, altta kalanın canı çıksın diyen ortama hazırladığını artık görebiliyorum. Bu sistemin bizlere kazandırabileceği bir şey yok. Parasız, eşit, bilimsel, anadilde ve toplumun tümüne yönelik bir eğitim için kolları sıvamak gerekir. Ve bu da kendi sınıfımızın eğitimini almaktan geçiyor.

15 Ocak 2005

Belçika’dan merhaba

Belçika’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Ben Belçika’da çalışan ve burada doğan 35 yaşında bir işçiyim. Babam maden işçisiydi ve şu anda emekli. Ankara’dan geliyoruz. Brüksel Yüksek Okulunda sosyal kanun eğitimi gördüm ve 7 senedir bir fabrikada çalışıyorum. Sosyalist sendikada görevliyim. Ben Karl Marx’ın bütün kitaplarını ve teorisin okudum ve doğru bularak benimsedim.

Siteniz çok güzel bir site. Umarım bütün işçiler birleşir, çünkü birleşemezsek durumumuz çok kötü.

Biraz buradan haberler vereyim. Şu anda işverenlerle sendikalar arasında büyük toplu sözleşmeler başladı. Yapılan toplantılarda işverenlerle sendikalar bir araya gelip 2 senenin sorunlarını ve iki tarafın önerilerini orta koyuyorlar ve anlaşmaya çalışıyorlar. Çok büyük sorunlar var. Şöyle bir sıralayayım:

- emeklik yaşının 65’ten 70’e çıkarılması

- ön emekliğin (halihazırda bir işçi 57 yaşına girdiği an ön emekliliğe hak kazanabiliyor) kaldırılması

- maaşların iki seneliğine dondurulması

- şu anda Belçika’da bir fabrikada fazla mesai yapılacağı zaman ilk önce sendika görevlisinden izin alınması gerekiyor; bunu da kaldırmak istiyorlar.

- şu anda iş haftası 38 saat; bunu 40 saate çıkarmak ve ücretleri aynı bırakmak istiyorlar. Yani aynı paraya 2 saat fazla çalışılacak.

Daha da var ama bu yazdıklarım en önemli olanlar. Bu nedenle 21 Aralıkta büyük grev ilan edildi. Herkes yapılacak yürüyüş için Brüksel’de toplanıyor.

Dünya haline gelirsek… İşçilerin birleşmesinin zamanı geldi, ama ne yazık ki daha da çok parçalanıyoruz. Kapitalizmin globalleşmesi herkesi etkiliyor. Ve zayıf kalan ülkeler, Çin, Hindistan ve Türkiye gibi devletler işçilerin örgütlenmesini sürekli engellemeye çalışıyorlar. Çünkü ilk etapta iş önemli bu devletler için, işçinin sömürülmesi değil.

Benim amacım ve isteğim ilk etapta bütün devletlerde işçi örgütleri kurulması ve bunların güçlendirilmesidir. Bir misal: geçen sene Ford fabrikasını ziyaret için İzmit’e gittim. Oradaki durumu görünce patronlardan daha çok nefret etmeye başladım. Orada da sözde bir sendika vardı ama işçilerin hiçbir güvencesi yoktu.

Karl Marx şunu söylemişti: İşçiler birleşin ki güçlü olasınız, aksi takdirde sizleri parçalayıp sömürecekler.

Selamlar

15 Aralık 2004

Kapitalistler İşbaşında!

Kartal’dan Bir Marksist Tutum Okuru

Türkiye burjuvazisi uluslararası pazardan pay kapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Dünyanın hemen her ülkesinde yatırımlar yapıyor. Ancak sadece yatırımlarla kalmıyor. Gittiği her yere burjuva ideolojisini de götürüyor. Bu sermayedarlardan biri de Cem Boyner.

Cem Boyner 1955 İstanbul doğumlu bir burjuva. Orta öğrenimini Robert Kolej’de, yüksek öğrenimini Boğaziçi üniversitesi İşletme bölümünde tamamlamış. TüSİAD başkan yardımcılığı ve başkanlığı yapmasının yanı sıra, 1995 yılındaki genel seçimlere Yeni Demokrasi Hareketi onun genel başkanlığında katıldı. Halen, Boyner Gurubu Yönetim Kurulu Başkanlığını yapıyor.

Cem Boyner Mısır’ın ardından, 2 Aralıkta Rusya’nın Başkenti Moskova’da yeni bir mağaza daha açtı. Açılışta aynen şunları söylüyordu:

“Ruslar 70 yıldır eşit yaşamışlar ve eşitlikten bıkmışlar. Rusya’da şimdi müthiş bir kırmızı halı talebi var. Herkes özel olmak ve bunu göstere göstere yaşamak istiyor. Meselâ yeni zengin bir Rus, kırmızı Ferrarisini Moskova’daki en lüks lokantanın tam da giriş kapısının önüne, girişi kapatacak şekilde park edip, anahtarını da cebine koyarak içeri giriyor. Garsonlar arabayı başka yere çekmek için anahtar istediklerinde de vermemekte direniyor.”

Bitmedi... Boyner eşitlikten bıkmak yetmiyor dercesine, açıklamalarına devam ediyor...

“Rusya mağazamızı açarken bütün personeli Ruslardan seçtik. Ancak onları müşteriye çok özel servis vermek üzere eğitmemiz çok zor oldu. Meselâ ayakkabı reyonundaki personel, ‘şimdi ben müşteriye ayakkabı giydirirken yere mi eğileceğim’ diye soruyor. Tabii eğileceksin, ayakkabı başka türlü giydirilemez ki.... Açılışta onlara örnek olsun diye ben de Rus müşterilerimiz önünde yerlere eğileceğim...” (Milliyet Gazetesinden aktaran Meral Tamer, 02/12/2004)

Boyner ve diğerleri hemen her fırsatta Ekim Devrimini karalıyorlar. İnsanlar arasında eşitlik olamayacağını, kimilerinin sermaye sahibi, zengin ve üstte olduğunu, kimilerinin de mülkiyetsiz, yoksul ve boyun eğen olduğunu dile getiriyorlar. İnsanlar arasındaki ilişkilerde yalnızca sermayenin, paranın önemine vurgu yapıyorlar ve ona ulaşabilmek için boyun eğmek dahil her şeyin meşru olduğunu göstere göstere anlatıyorlar.

Geçtiğimiz Kasım ayında şanlı Ekim Devriminin 87. yılını geride bıraktık. Devrim ile birlikte Rus işçileri insanlık tarihinde unutulmayacak bir ilke imza atmışlardı. İlk kez işçiler iktidarı ele geçirmişlerdi. Devrimin işçilere öğrettiği en temel ders, sömürüsüz, özgür ve eşitlikten yana bir dünya kurmak oldu.

Rus işçilerin devrimden önce ve sonra gösterdiği mücadele, paylaşım, örgütlenme ve bilinç hâlâ insanlığın aşamadığı eşsiz bir kahramanlık örneğidir. Nice işçi devrimden önce, nicesi de devrimden sonra açlığa, yoksulluğa, tutsaklığa ve kurşunlara göğüs gerdi. Ancak Rus işçi sınıfı yalnız kaldı ve yenildi. Rus bürokratik diktatörlüğü 70 yıl boyunca bu devrimin devasa mirasını kemirdi durdu. Yeni kuşaklara devrim diye kendi çıkarlarını dayattı. Ve nihayet çöküp gittiğinde, o mirasın inanılmaz izleri hâlâ Rus işçilerin hafızasından silinebilmiş değildi.

İnsanlar arasındaki eşitsizliğin, savaşların, sömürünün kaynağı kapitalizmdir. Kapitalizm bizlere “ya boyun eğ ya da boyun eğdir” ilkesini egemen kılmak istiyor. Kapitalizmin özü hiçbir zaman değişmedi, değişmeyecek: işçi sınıfının emek gücünü sömürmek, insanlar (sınıflar) arasındaki eşitsizliği büyütmek.

Bizi sömüren, insanlıktan çıkaran bu düzenden kurtulmak için devrimci Marksizmin, Ekim Devriminin ve dünya işçi sınıfının saflarında yerimizi alalım.

EŞİT, ÖZGÜR VE İNSANCA BİR DÜNYA İÇİN İŞBAŞINA!

KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ!

10 Aralık 2004

“Küçük alazlar” ve okur mektupları

İstanbul’dan bir Marksist Tutum okuru

Şansı kendi payıma, siteyi ilk çıktığı günden beri takip ediyorum. Tıpkı diğer arkadaşlar gibi savunulan fikirleri mümkün olduğunca fazla insana yaymaya ve anlatmaya çalışıyorum, zira ilk günden beri o “küçük alazlar”ın burada saklı olduğundan bir an bile şüphe duymadım.

Site, soğukkanlılıkla değerlendirildiğinde, kendi içinde gerek taktikleri gerekse de uzun vadeli hedefleri bakımından birçok aşamadan geçmiştir, ama benim değinmek istediğim, sitenin “okur mektupları” bölümü. Özellikle Akın Erensoy’un son yazısını okuduktan sonra, birbirinden kopuk görünen birtakım konular bir bütün oluşturdu. Hatırlıyorum, neredeyse ilk bir sene “okurlarımızdan” köşesi yoktu. Tam tarih veremesem de, bir müddet daha seyrekçe güncellenen bir bölüm olarak kaldı. Ancak, çok uzunca bir süredir sitede yazıdan daha çok okur mektubu çıkmaya başladı!

Bu mektupların üç güzel özelliği var kanımca: Birincisi, okur mektubu deyince ilk planda akla gelebilecek türden yazılar olmamaları. Özgül bir yere yazılmış, kişiye veya siteye özel hitap mektupları değil bunlar. İkincisi, bıraktım farklı şehirleri, siteyi takip eden insanlar olarak farklı yerellerde mücadele ediyor olmamızdan kaynaklı, başka yerlerde olup bitenlerden bu sayede ilk elden bilgiye ulaşabiliyoruz. Bildiğimiz bir gerçeği görüyoruz ki, diğer arkadaşlarımız da boş durmuyor ve bu bizleri bir kat daha mücadeleye sevk ediyor. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, mektupların bahsettiğim yazıda geçenleri doğrulayıcı ve ileriye daha da umutla bakmamızı sağlayan bir içeriğe, niteliğe sahip olmaları. Sitede bir şeyler yazılıp çiziliyor ve bunlar sağır kulaklara çarpmıyor. Bizden önceki yoldaşların azimle ve inatla sürdürdükleri, önlerine günün ödevlerini koyarak karamsarlığa kapılmadıkları, yani devrimci sabır gösterdikleri mayalanma dönemi, kanımca daha şimdiden meyvelerini vermeye başlıyor; ben mektuplarda bu gerçekliği görüyorum. Mektupların istisnasız hepsi, sitedeki fikirleri içine sindirmiş.

“Artık üzerinde yükseldiğimiz bir birikim var,” sözünü kanıtlarcasına, mektuplar besbelli verilmeye çalışılan devrimci Marksist fikirleri benimsemiş ve en önemlisi bu teoriyi birebir olaylara uygulayabilen insanların elinden çıkıyor.

İlk günden beri bizi umutsuzluğa terk etmeyen ve güvenimizi tazeleyen fikirlerimizin doğruluğu oldu. Günbegün bu fikirleri öğrenip, yeni yeni insanları bu fikirlere kazandıkça devrimci inancımız daha da artıyor. Birbirinden yalıtılmış, kendi kişisel sorunlarını toplumun genel sorunlarından bağımsız düşünen, gelecekten umutsuz bir toplumun orta yerinde; aynı amaçlar uğruna bir araya gelmiş, birbirine bağlı büyük bir “aile” (ileriki tolumun “ailesi”!) yaratılıyor ve ben buna bizzat yaşayarak, emek vererek ve o bütünle var olan, o bütünün parçalarından birisi olarak şahit oluyorum. İşte bu bağlamda hiç kimsenin şüphesi olmasın, o “büyük çabanın önemi günbegün daha iyi” kavranıyor. Biz bugün geriye baktığımızda, neyse ki yoldaşlarımız hayatta suların yükseleceği anı iyi kolladılar diyebiliyoruz. Öğreniyoruz ve öğretiyoruz.

Varsın ne olacaksa olsun, zaferi nasıl olsa bizim taraf kutlayacaktır!

23 Kasım 2004