Kapitalist toplum, temelde iki sınıftan oluşur: İşçi sınıfı ve burjuvazi. Bir de bunların arasında yer alan, kendi emeğiyle geçinen ya da küçük bir mülkiyeti veya sermayesi bulunan insanlardan oluşan küçük-burjuvazi vardır. Bu küçük-burjuva sınıf kapitalist toplumda iki temel sınıfın arasında, yalnızca toplumsal bakımdan değil politik bakımdan da yalpalar durur. Bir yandan daha büyük kapitalistlerin elinde bir oyuncak haline gelir, sürekli elindeki küçücük mülkiyeti de kaybetme tehdidiyle yüzyüzedir, işçileşme kaderinden kurtulmak için çırpınır durur. Diğer yandan kendisi de mülkiyetini genişletmek, sermayesini büyütmek için olağanüstü bir çaba göstermek azmindedir. Bir taraftan işçi sınıfına yakındır, öbür taraftan hayal dünyasında burjuvalar arasında dolaşıp durur. Bu sınıf her gün ölüp küllerinden yeniden doğar. Son derece yıkıcı bir rekabetin basıncı altında yaşar. Dağınıktır, bireysel varoluş çabası içerisindedir, kolektif kapitalist üretim sürecinin bir parçası olmayıp, onun müsamaha gösterdiği kılcal çatlaklarda yaşamaya çalışır. Bu sınıfın kapitalizmi yıkabilmesi mümkün değildir, çünkü onun ayaklarındaki küçücük de olsa mülkiyet prangası bunun önünde bir engel teşkil eder.
Bu durumda kapitalizmi yıkma görevini üstlenebilecek tek sınıf proletaryadır. Küçük-burjuvazinin tersine işçi sınıfı her gün artma eğilimindedir ve gerçekte de artar. Küçük-burjuvazi ya da kimilerinin deyişiyle orta sınıflar kapitalizm tarafından her geçen gün eritilen bir sınıfken, proletarya bizzat kapitalizmin bir ürünüdür, onun tarafından yaratılmıştır ve proleterler olmadan kapitalizm diye bir şey de olamaz. İşçi sınıfının ayaklarında, küçük-burjuvaziyi binbir iplikle kapitalist düzene bağlayan mülkiyet prangası yoktur. Tüm zenginliği yaratmasına rağmen sahip olabileceği yegâne şey, tekrar satmak zorunda olduğu işgücüdür. Dağınık değildir. Toplumun en kalabalık sınıfı olarak üretim ve dolaşım süreci içerisinde küçük ya da büyük yığınlar halinde bir aradadır. Aralarındaki ücret rekabetini kolektif davranma ve kolektif mücadele sayesinde kolaylıkla aşma yeteneğindedir. Üretim sürecindeki kolektifliğini, toplumsal-siyasal alana da taşıma yeteneğindedir ve bu yeteneğini defalarca kanıtlamıştır. Tüm bunlar proletaryanın devrimci bir potansiyele sahip olduğuna ve doğru bir devrimci önderlik altında bu potansiyelini aktif hale geçirebileceğine işaret eder. Bu nedenledir ki, kapitalizmde tek tutarlı devrimci sınıf işçi sınıfıdır.
İşçi devriminin tarihte görülen tüm devrimlerden ayırt edici yönleri vardır. 1789 Fransız burjuva devrimi gibi devrimler, geniş halk kitlelerinin katılımıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen, bir sınıf egemenliği biçiminin yerine bir başka sınıf egemenliği biçimini geçirmiştir. Tüm bu tür devrimlerde, iktidar, toplumun küçük bir azınlığının elinden bir başka azınlığın eline geçmiştir. Bu devrimlerin hepsinde iktidar, ezilen emekçi sınıflar tarafından değil, sömüren mülk sahibi sınıflar tarafından ele geçirilmiştir. Bu nedenle de tüm bu devrimler yeni sömürü ilişkilerinin önünü açmış, bürokratik devlet aygıtlarına dayanmış devrimlerdir. Ve hepsi, yerel, bölgesel ya da ulusal devrimlerdir.
İşçi sınıfının gerçekleştireceği devrim tüm bu yönlerden kendisini ayırt eder. İşçi devrimi özü itibarıyla uluslararası bir devrimdir. Biçim olarak ulusal alanda başlasa bile, orada durup bekleyemez, uluslararası alana yayılmak, burjuvaziyle nihai hesaplaşmasını bu alanda yürütmek ve zaferini dünya çapında kazanmak zorundadır. İşçi devrimi, yeni bir sömürü ilişkisini geliştirmez, tersine varolan tüm sömürü biçimlerini ortadan kaldırmaya girişir. Çünkü işçi devrimi, üretim araçlarının özel mülkiyetinin şu biçiminin yerine bu biçiminin getirilmesini hedeflemez. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti tümüyle ortadan kaldırmayı ve böylelikle bunların topluma ait hale gelmesini, tüm toplumun çıkarları doğrultusunda kullanılabilmesini amaçlar. İşçi devrimiyle tarihte ilk defa üretici sınıflar yönetici sınıf haline gelir. Bu nedenle de, artık bir sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki baskı aygıtı olan bürokratik bir devlete duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Sömürülenler iktidarı kendi ellerine aldıklarında, eski sömürücü azınlığın tekrar başını kaldırmasını engellemek için pahalı ve karmaşık devlet aygıtlarına ihtiyaç duymayacaklardır. Silahları kendi ellerine almaları ve örgütlü davranmaları bunun için yeterli olacaktır. Demek ki, eski dönemlerden tamamen farklı olarak iktidar artık toplumun çoğunluğunun ellerine geçecektir. Böylelikle yeni bir sınıf egemenliğinin koşulları da ortadan kalkacaktır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla sınıflar ve onunla birlikte devlet de yok olup gidecektir.
Hayır değildir. Çünkü işçi sınıfı ulusal bir sınıf değildir. İşçi sınıfının çıkarları da ulusal sınırlarla belirlenen çıkarlar değildir. Çeşitli uluslardan burjuvalar birbirleriyle kaçınılmaz bir rekabet içerisindedir. Bu rekabet onların kapitalist düzenlerinin yasasıdır. Düzenleri bu rekabetten beslenir, bu rekabet kapitalist sistemin ilerleyişinin lokomotifi durumundadır. Oysa hangi ulustan olursa olsun işçiler arasında rekabetin nesnel bir temeli yoktur. Çeşitli ulusların işçileri birbirlerine düşürüldüğünde, bu, kaçınılmaz olduğu için değil, işçiler burjuvazinin etkisinden kurtulamadıkları için böyle olmuştur. Tüm çıkarları ortak olan dünya işçilerinin mücadeleleri de kurtuluşları da bir ve ortaktır. İşçi sınıfının kurtuluşu yerel ya da ulusal bir sorun değil, uluslararası toplumsal devrim sorunudur. İşte bu anlamdadır ki işçilerin vatanı yoktur. İşçiler mücadelelerini kendilerine ait olmayan bir vatanla sınırlı tutmamayı öğrendiğinde, işte o zaman dünya yerinden oynayacaktır.