Elif Çağlı

Bonapartizmden Faşizme

Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili





2.Bölüm

Faşizm: Finans kapitalin kanlı diktatörlüğü

Marx’ın Bonapartizm analizinin, olağanüstü burjuva rejimlerin genel özelliklerinin kavranabilmesi bakımından ne denli önemli olduğu açıktır. Ama Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya ve Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde, finans kapitalin devrimci işçi sınıfına, kitlelerin demokratik haklarına kanlı saldırısıyla belirginleşen bir başka olağanüstü yönetim fırtınası yaşanmaya başlanır. Bu gelişme, İtalya’da Mussolini’nin liderliğinde örgütlenen karşı-devrimci hareketin adıyla[32] anılıp siyasal literatüre yerleşir ve böylece Bonapartizm gerçeğinin yanı sıra faşizm olgusunun da Marksist açıdan ele alınması, aydınlatılması ve faşizme karşı mücadele hattının belirlenmesi gerekli hale gelir.

Faşizm sorunuyla ilgili ayrıntılara geçmeden önce çok kısaca belirtmek gerekirse, faşizmi, finans kapitalin işçi sınıfının devrimci mücadelesini ezip parçalamaya yönelik kanlı diktatörlüğü olarak tanımlayabiliriz. Fakat daha baştan hatırlatalım, bu ve faşizme ilişkin benzeri tanımlarda yer alan finans kapital vurgusu (ya da aynı gerçekliği anlatmak bakımından kullanılan büyük sermaye, tekelci burjuvazi gibi kavramlar), onun emperyalizm çağında burjuva düzenin hegemon gücü olması bakımından önem taşır. Yoksa burjuva düzen devam ettiği sürece, burjuvazi bir bütün olarak egemen sınıf olmayı sürdürür. Burjuva devletin olağan biçimi (parlamenter burjuva rejim) bu gerçekliğin siyasal alandaki yansımasıdır.

Burjuva devletin olağanüstü bir biçimi olarak faşizm de, yalnızca finans kapitalin çıkarlarını değil bir bütün olarak burjuva düzenin bekasını garanti altına almaya çalışır. Stalinist faşizm anlayışının sözcülüğüne soyunan Dimitrov’ların yaptığı gibi, faşist devlet biçiminin sınıf temelini daralttıkça daraltmak ve yalnızca finans kapitalle sınırlamakla da yetinmeyip, onun içinde de “en … en … en” kesimlerine indirgemek, faşizm gerçeğini bilinçli olarak çarpıtmak anlamına gelir. Stalinist Komintern’in bundan muradının, burjuvaziyle işbirliğine dayanan Halk Cephelerine gerekçe icat etmek olduğu devrimci Marksizm cenahında yeterince açıktır.

Faşist devlet biçimine geçiş ihtiyacı sermayenin gündemine durup dururken girmez. Faşizm, kitlelerin devrimci mücadelesinin alabildiğine yükseldiği ve burjuvazinin yüreğine korku saldığı, devrimci güçlerle karşı devrimci güçler arasındaki çatışmanın günlük yaşamın bir parçası haline geldiği, burjuva düzenin baştan aşağı devrimci bir krizle sarsıldığı muazzam bunalımlı bir sürecin ürünüdür. Fakat bu tür bir bunalım ilânihaye sürüp gidemez, neticede o ya da bu yönde çözülmek zorundadır. Devrim bu bunalımın işçi sınıfı lehine çözümüdür. Faşizm ise burjuvazinin karşı-devrimci çözümüdür.

Faşizmin tarihsel olarak, burjuvazinin tekelci aşamaya ya da mali sermaye sentezine sıçrama sancıları çektiği bir döneme denk düştüğü iddia edilmiştir. Bu doğru değildir. Zira faşizm, zaten emperyalist aşamaya yükselmiş dünya kapitalizminin, işçi sınıfının devrimci tehdidiyle derinleştirilmiş bunalım koşullarında gündeme getirdiği karşı-devrimci saldırıdır. Faşizm, kapitalizmin tekelci gelişmesine içkin emperyalist rekabetin ve yayılmacı eğilimlerin kucağında yaşanan derin ve keskin bir bunalımın ürünüdür. İrili ufaklı çeşitli kapitalist ülkelerde büyük sermaye yüz yüze geldiği yıkıcı bunalımları, (gerekli durumlarda büyük emperyalist güçlerden de alınan destekle) içte işçi sınıfının devrimci yükselişini ezerek ve dış pazarlarda daha güçlü bir konum elde edebileceği yapısal dönüşümleri gerçekleştirerek atlatmaya çalışır.

Faşist iktidarın sermayenin bu ihtiyacını giderip gideremeyeceği tamamen sınıf mücadelesinin seyrine, iç ve dış siyasal faktörlere, özellikle büyük emperyalist güçler dengesinin belirleyeceği somut koşullara bağlıdır. Faşizm gerçeği iktisadi ve siyasal çeşitli iç ve dış etkenlerin ürünüdür. Ve nasıl ki onu yalnızca sermayenin iktisadi bunalımına bağlamak yanlış bir tutumsa, faşizmin işlevini yerine getirip getirmediğine de işin sadece iktisadi yönüne bakarak karar verilemez.

Faşist iktidarlar sermayenin egemenliğini tehdit eden ve onu temellerinden sarsan devrimci işçi hareketini bertaraf ederek, siyasal yönden sermayeye en büyük hizmeti verirler. Faşizmin iktisadi açıdan sermayeye sunduğu hizmete gelince. Kimi örneklerde sermayenin emperyalistleşme arzusunu gerçekliğe dönüştüremese bile, onun işçi sınıfının ekonomik mücadelesini muazzam bir baskıyla ortadan kaldırarak ve böylece iç sömürüyü maksimize ederek dışa açılmanın zeminini döşediğini söyleyebiliriz.

Burjuva devletin faşist biçimlenmesinin tarih sahnesine çıktığı ve faşizmin Avrupa’da yükselişe geçtiği 1920’ler dünyasını hatırlayalım. Birinci emperyalist paylaşım savaşı, büyük kapitalist güçler arasındaki kapışmayı sona erdirmemiş, yeni bir istikrarlı güç dengesinin oluşmasına yetmemişti. Avrupa gerilerken, yeni bir güç, ABD yükselmeye başlamıştı. Büyük Ekim Devriminin etkisi ve özellikle Avrupa ülkelerinin bir türlü içinden çıkamadığı ekonomik kriz koşulları, kıtanın her bir yanında peşpeşe işçi sınıfının devrimci isyanlarını tutuşturuyordu.[33]

Ocak 1919’da Berlin’de Alman işçi sınıfının öncü güçlerinin Spartaküs ayaklanması gerçekleşmiş, fakat hazırlıksızlığı nedeniyle düzen güçleri tarafından vahşice bastırılmıştı. Dönemin komünist önderleri tarafından Beyaz Terör adıyla anılan bu burjuva karşı-devrimci saldırı, kıtada yayılmaya başlayan faşizmin habercisiydi. Avrupa kapitalizminin motor güçlerinden Almanya’da ağır savaş yenilgisinin[34] ve ekonomik yıkım koşullarının altında derin sarsıntılar geçiren burjuva düzenin işçi hareketini ezmeye yönelik faşist saldırısı, gidebileceği en uç noktalara kadar ilerleyecekti.

Dünya komünist hareketinin gerçek öncü gücü, Lenin dönemi Komintern’i, burjuva düzenin çeşitli ülkelerde kendini korumaya almak üzere devrime ve işçi hareketine yönelttiği faşist saldırı üzerinde odaklaştı. Komintern’in Üçüncü ve Dördüncü Dünya Kongrelerinin başlıca konuları arasında, faşizmin niteliğinin çözümlenmesine ve faşizme karşı işçi sınıfının birleşik mücadele cephesinin oluşturulmasına ilişkin tartışmalar ve kararlar yer almaktadır.

Lenin dönemi Komintern Kongrelerinden günümüz devrimci işçi hareketine miras kalan belgeler, pek çok konuda olduğu gibi faşizm konusunda da komünistlerin temel hareket noktalarına ışık tutan kaynaktır. Ama ne yazık ki bu kaynak, Lenin’in ölümünden sonra Komintern’i devrimci çizgisinden saptıran Stalinist bürokrasinin egemenliği nedeniyle karartılmış, unutturulmuş ve unutulmuştur. Ayrıca Stalinizmin dünya komünist hareketinde yarattığı tahribatın ve Marksizmi soldurmasının sonucunda, faşizm ve benzeri konuların analizinde nice bulanıklıklar ve boşluklar doğmuştur. Bu boşluklar burjuva yazarların ve onların kuyruğuna takılan sözde Marksistlerin parlak görünen incelemeleriyle doldurulmak istenmektedir. O nedenle, faşizm konusunu tartışırken burjuva ideolojisinin kapıdan, bacadan sızmasına karşı uyanık olabilmek ve devrimci geleneğimizin Marksist köklerinden hareket etmek gerekiyor.

Lenin dönemi Kominterninde faşizm sorunu

1921 yılı, dünya burjuvazisinin işçi sınıfının devrimci mücadele dalgasının öcünü almak üzere saldırıya geçtiği bir dünyayı gözler önüne seriyordu. Burjuva düzenin bu saldırısının bürüneceği yeni siyasal biçimlenme, faşizm, İtalya’da kendini belli etmeye başlamıştı bile. 1921 Haziran-Temmuz aylarında toplanan Komintern Üçüncü Dünya Kongresi, kapitalist dengeyi yeniden kurmak amacıyla başvurulan her yeni önlemin dengeyi daha da bozacağına ve yeni altüstlükler yaratacağına işaret etmekteydi. Bu nesnel durum devrimci mücadeleye de yeni bir ivme kazandıracaktı. Dolayısıyla dünyada iki temel sınıf arasındaki mücadelenin akıbeti, olağan dönemlerde görülemeyecek bir derecede genel gidişatı belirleyici karakter kazanmıştı.

Kongre tezlerinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin başarısızlığa uğraması durumunda doğabilecek felâket şu sözlerle ifade ediliyordu: “Eğer toplumun iki temel sınıfından biri, proletarya, devrimci mücadeleden geri durursa; bu durumda diğeri, yani burjuvazi, yeni bir kapitalist dengeyi son tahlilde inkâr edilemez biçimde kuracaktır. Bu kapitalist denge, maddi ve manevi yozlaşma temelinde, yeni krizler, yeni savaşlar, tüm ülkelerin sürekli yoksullaşması ve milyonlarca emekçinin yokolması yoluyla kurulacaktır.”[35] Kongrenin Taktikler Üzerine kararında bu ciddi tehlikenin büründüğü somut biçime de dikkat çekiliyor ve İtalya’da iktidara yürüyen faşizme işaret ediliyordu.

Dizginlerinden boşanmış bir Beyaz Terörün, yani sermaye güçlerinin faşist karşı-devrim hazırlığının, işçi sınıfını atomize etmeyi amaçladığı açıktı. İtalya’da gelişen olaylar, faşistlerin kitlelerde büyük yanılsamalar yaratarak işçi örgütlerini bölmeye ve burjuva saldırısına karşı proletaryanın birleşik cephe oluşturmasını olanaksız kılmaya çalıştığını haber veriyordu. Kongre belgelerinde, “Burjuvazinin artık olağan devlet kurumlarıyla yetinmediği ve her ülkede kendi kanatları altında, belli başlı tüm ekonomik çarpışmalarda önemli bir rol oynayan çeşitli legal ve yarı-legal Beyaz Muhafız örgütleri oluşturduğu herkes tarafından görülebilir. ... İtalya’da faşist çetelerin faaliyetleri, burjuvazinin ruh halinde ve ayrıca görünüşte güçler dengesinde bütünüyle değişikliğe neden olmuştur” denilmekteydi.[36]

İtalya’da fabrika işgalleri ve işçi konseyleri dalgası ile burjuvaziye korku salan ve onu karşı saldırıya geçiren işçi hareketi, ne yazık ki devrimci başkaldırıyı ileriye götürecek bir önderliğin olmaması nedeniyle büyük bir çöküntüye doğru sürüklendi. Aslında İtalyan Sosyalist Partisi, pek çok üyesi ve işçi hareketi içinde önemli etkisi olan bir partiydi. Ancak Marx’ın 1848 Fransası’ndaki sosyal demokrat örgütlenme için dikkat çektiği gibi, bu parti içinde de, her devrimci kıpırdanışı felce uğratan reformist unsurlar ağır basmaktaydı.

Nitekim Komintern’in bir sonraki Dünya Kongresi belgelerinde bu husus şöyle vurgulanacaktı: “Reformistler, burjuvazinin işçi sınıfının saflarındaki ajanlarıdır. Onlar, işçi sınıfını burjuvaziye satmak, ona ihanet etmek için mümkün olan her yolu kullandılar. 1920’deki fabrika işgalleri sırasında reformistlerin gerçekleştirdikleri türden ihanetlere, ardı arkası kesilmeyen ihanetler zinciri olan kendi tarihlerinde bile zor rastlanır. Reformistler, faşizmin gerçek selefleridirler; yolu onlar hazırlamışlardır.”[37] Diğer yandan Lenin’in de dikkat çektiği gibi, İtalyan komünistleri reformistlerden ve merkezcilerden kopma konusunda sergiledikleri tereddüt ve gecikme ile yenilgiye kapı açmışlardı. Devrimci bir önderlikten yoksun kalan İtalyan işçi sınıfı art arda yenilgiler aldı ve neticede 1922 Ekiminde Mussolini’nin faşist diktatörlüğü kuruldu.

Böylece faşizm muhtemel bir tehlike olmaktan çıkıp iktidara oturan bir gerçekliğe dönüşmüş bulunuyordu. Bu koşullar altında Kasım-Aralık 1922 tarihleri arasında toplanan Komintern Dördüncü Dünya Kongresi, faşizmi dünyayı saran bir tehdit olarak ele alacaktı. Taktikler Üzerine Tezler’de “uluslararası faşizm” başlığı altında şöyle deniyordu: “Burjuvazinin proletaryaya karşı siyasal saldırısı, sermayenin ekonomik alandaki saldırısına sıkı sıkıya bağlıdır, bunun en şiddetli ifadesi uluslararası faşizmdir ... elindeki yasal yöntemler burjuvaziyi artık tatmin etmemektedir. Bunun yerine her yerde, özellikle proletaryanın tüm devrimci çabalarına karşı yöneltilmiş olan ve işçi sınıfının konumunu geliştirmek için giriştiği her teşebbüsü zorla bastırmak için giderek daha fazla kullanılan, özel Beyaz Muhafızların yaratılmasına başvurmaktadır.”[38]

Yine aynı yerde, o dönemde İtalya’yı pençesine almış olan İtalyan faşizmi de analiz edilecekti: “... ‘klasik’ İtalyan faşizminin en karakteristik özelliği, faşistlerin yalnızca, tepeden tırnağa silahlı, tam anlamıyla karşı-devrimci savaş örgütleri oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda sözde demokrasinin yarattığı hüsrandan kendi karşı-devrimci amaçları için ustaca yararlanarak, toplumsal demagoji ile kitleler arasında, köylüler, küçük-burjuvazi ve hatta proletaryanın bazı kesimleri arasında bir taban oluşturmaya çalışmalarıdır. Bugün birçok ülke bir faşist tehdit altındadır: Çekoslovakya, Macaristan, hemen hemen tüm Balkan ülkeleri, Polonya, Almanya (Bavyera), Avusturya, Amerika ve hatta Norveç gibi ülkeler. Şu ya da bu biçim altında gerçekleşecek faşizm olasılığı, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde bile göz ardı edilemez.”[39]

Komintern çözümlemelerinde de dikkat çekildiği üzere İtalyan faşizminin sergilediği bir özellik, toplumsal demagoji ile kitleler arasında kendisine bir taban oluşturmaya çalışması önemli bir husustur. Aynı karakteristik Alman faşizminde de gözlemlenecek ve Lenin’in ölümünden sonra Troçki, Almanya’daki faşist tırmanışı yine bu temelde analiz etmeye çalışacaktı. Komintern belgesinde belirtilen bir başka tespit ise, günümüzde faşizm konusunda yürüyen tartışmalara parlak bir ışık tutmaktadır. Bu, derin sistem krizi koşullarında faşist tehdidin pek çok gelişkin kapitalist ülkeyi, Avrupa’yı içine almakta olduğu tespitidir. Ayrıca, “şu ya da bu biçim altında gerçekleşecek faşizm olasılığı” denerek, faşizmin farklı ülkelerde farklı biçimler altında kendisini gerçekleştirmeye çalışacağına özellikle dikkat çekilmiştir. Kısacası Lenin dönemi Komintern kararlarında faşizm, yalnızca çeşitli ülkelerde bürüneceği özgün yönler temelinde değil, burjuvazinin işçi hareketini ezmeye yönelik karşı-devrimci saldırısı olarak genel içeriğiyle tahlil edilmiştir.

Dördüncü Dünya Kongresinin özel olarak İtalyan Sorunu üzerine aldığı kararlar da, faşizm olgusunun Marksist analizinde odaklaşılması gereken başlıca sorunlara işaret etmesi bakımından önemlidir. Karar metninde şöyle denmektedir: “Emperyalist dünya savaşının sonunda, İtalya’daki nesnel durum devrimciydi. Burjuvazi ülkeyi yönetecek durumda değildi –burjuva devlet aygıtı sallantıdaydı ve egemen sınıf kendine güvensizdi. Geniş işçi kitleleri savaşa karşı öfkeyle doluydu ve ülkenin birçok yeri, açık ayaklanma halindeydi. Köylülüğün önemli bölümleri toprak sahiplerine ve devlete karşı ayaklanmaya başlıyorlardı ve işçileri devrimci mücadelede desteklemeye hazırdılar. Askerler savaşa karşıydılar ve işçilerle kardeşleşmeye hazırdılar. Yani başarılı bir devrim için nesnel önkoşullar mevcuttu. Olmayan tek şey, öznel faktördü: kararlı, militan, bilinçli ve devrimci bir işçi partisi. Başka bir deyişle olmayan tek şey, gerçek bir komünist partiydi.”[40]

Aynı yerde, neredeyse savaşa katılan tüm ülkelerde benzer bir durumun olduğu, ama İtalya’da bu durumun çok daha çarpıcı şekilde görüldüğü belirtiliyor ve “o İtalya ki, devrime diğer tüm ülkelerden daha çok yaklaşmıştı; şimdi ise karşı-devrimin en derin uçurumlarına yuvarlanmaktadır” diye vurgulanıyordu.

1920 sonbaharındaki fabrika işgalleri aslında İtalya’daki sınıf mücadelesinin tayin edici anıydı. Böylece İtalyan işçileri, içgüdüsel olarak krize devrimci bir çözüm arayışı içine girmişlerdi. “Fakat bir devrimci işçi partisinin yokluğu, işçi sınıfının kaderini belirledi, en can alıcı anda onun yenilgisine damga vurdu ve faşizmin ... zaferinin yolunu hazırladı”.[41]

Komintern’in faşizm konusunda İtalyan örneğinden hareketle almış olduğu karar, hangi biçime bürünürse bürünsün, faşizmin işçi sınıfı açısından can alıcı yönünü özetlemektedir: “Hareket doruğuna ulaştığı anda, işçi kitleleri iktidarı ele geçirmek için yeterli güçten yoksundular. Sonuç olarak işçi sınıfının can düşmanı burjuvazi, onun en saldırgan kanadı şeklindeki faşizm, çok geçmeden işçi sınıfını ezebildi ve bir beyaz diktatörlüğü kurabildi.”[42]

1920’lerdeki faşist yükseliş İtalya ile sınırlı kalmamış, çeşitli Avrupa ülkelerini gerçek bir tehlike olarak sarmıştır. O döneme ilişkin önemli bir durum tespiti Komintern belgelerinden izlenebilir: “Berlin sokakları işçilerin kanıyla boyanıyor ve monarşik gericiliğe karşı savaşan işçiler zindanlara atılıyor. ... Macaristan’da Horthy’nin kanlı yönetimi işkence ve infazlarını sürdürüyor. ... Özgürlükleriyle kibirlenen demokratik Amerika’da herkese, Komünist Partiye üye olduğundan kuşkulanılanlara bile ağır cezalar yağdırılıyor. Amerikan burjuvazisi sendikalara baskınlar yapıyor; yüzlerce insanı tutukluyor; grevcileri dövüyor, copluyor.”[43]

Ayrıca, “Yugoslavya’nın genç kapitalist devletinin gerici hükümeti, iki yıldır hüküm süren beyaz terör boyunca komünist proletaryaya karşı bir çok suç işlemiştir.”[44] Bulgaristan’da 1923 Haziranında gerçekleşen faşist Tsankov darbesi, Polonya’da yükselen faşist saldırılar vb. pek çok ülkede büyük sermaye güçlerinin, faşizmi, devrimci durum koşullarında burjuva düzeni kurtarabilecek yegâne alternatif olarak görmeye başladıklarını kanıtlıyordu.

1920’lerde dünyanın dört bir yanını saran devrimci yükselişlere karşı burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimi olarak gündeme gelen faşizm, Lenin dönemi Komintern’i tarafından bazı çarpıcı yönleriyle analiz edilmiştir. Dünya komünist hareketinin devrimci öncüsü, faşizmi, ya devrim ya karşı-devrim ikilemiyle yüz yüze gelen burjuva toplumda, bunalımın karşı-devrimci çözümü olarak ortaya koymuştur. Komintern kararlarında dikkat çeken en önemli yön ise, bunalımın devrimci çözümünü mümkün kılmada kilit faktör olan devrimci önderlik sorunu üzerinde odaklaşılmasıdır. Bu sorun çözümlenmediği takdirde, bunalımın karşı-devrimci çözümü yaşam fırsatı bulacak, çıkışsızlık içinde umutsuzluğa sürüklenen kitleler faşist demagojiye daha açık hale gelecek ve faşist iktidarın payandası yapılacaklardır.

Lenin dönemi Komintern geleneğinin günümüzü aydınlatan başlıca dersleri arasında, faşizme karşı mücadeleyi başarıya ulaştırabilecek devrimci çizginin unsurları da yer alır. Komintern, burjuvazinin faşist saldırısına karşı dünya işçilerinin devrimci mücadelesinin örgütlenmesi hedefini öne koymuş, Komünist Partileri doğru bir mücadele anlayışı ve doğru taktiklerle donatmaya çalışmıştır. Birleşik cephe anlayışı bunlar arasında göze çarpan başlıca örnektir. Stalinizmin egemenliği altında devrimci özünü tamamen yitirmezden önce, Komintern faşizme karşı mücadelede başarı koşulunu kopmaz bir biçimde devrimci önderlik sorununa bağlıyordu. Bu sorunun çözümü doğrultusunda harekete geçilip yol alınmadıkça, faşizme karşı mücadele ve işçi sınıfının birleşik cephesinin inşası taktikleri üzerine ahkâm kesmek boş sözler yığınına dönüşecektir.

Sermayenin faşist saldırısının geri püskürtülebilmesi ve faşizmin ezilebilmesi, doğrudan doğruya, devrimci önderliğin var edilmesi ve güçlendirilmesine bağlıdır. Tarihin sayfaları, bu sorun çözümlenmediği takdirde kapitalizmin fena halde can yakan krizlerinin ortasında öfkeyle umutsuzluk, değişim arzusuyla çıkışsızlık arasında sıkışıp kalan geniş halk kitlelerinin faşizmin pençesine düşeceğinin sayısız örnekleriyle dolu bulunuyor.

Açıktır ki, dünya komünist hareketinde faşizmin tahlili Troçki ile başlamadı. Ama Lenin dönemi Komintern devrimci önderliği içinde yer alan Troçki, Lenin’in ölümünden sonra da Komintern’in bu devrimci çizgisini zor koşullarda ve epigonların yoğun saldırıları altında sürdürmeye çalıştı. Troçki ayrıca, faşizm konusundaki yeni gelişmeleri de dikkatle izleyecek ve özellikle Almanya, İspanya gibi ülkelerde faşizmin yükselişi karşısında işçi sınıfının devrimci mücadele hattını belirlemeye çalışacaktı.

Devlet tipi ve devlet biçimi ayrımı

Olağanüstü burjuva yönetimler, burjuva düzenin farklı devlet biçimleridir.[45] Bu husus yeterince açıktır. Asıl aydınlatılması gereken yön, devlet tipi ve devlet biçimi arasındaki ayrımdır. Sömürülü toplumlarda devletin temel görevi, sömürü düzeninin devamını sağlamak ve sömürenlerin mülkiyetini korumaktır. Bu genel kural, (burjuvazinin egemenliğini sürdürmesini sağlayan devlet biçimi her ne olursa olsun) burjuva devlet için de aynen geçerlidir.

Marksizmin açıklık getirdiği üzere, nasıl ki sömürücü toplumlar başlığı altında sıralanan Asyatik, köleci, feodal, kapitalist tipte farklı sosyo-ekonomik formasyonlar varsa, bunların her birine tekabül eden farklı bir devlet tipi de vardır. Birbirinden farklı bu üretim tarzları farklı bir sınıf egemenliğiyle somutlanır ve her biri kendine özgü bir sömürü tipine dayanır. Bu nedenle Marx, değişik sosyo-ekonomik formasyonları birbirinden ayırt edebilmede anahtar unsurun, karşılığı ödenmemiş emeğin doğrudan üreticiden çekilip alınma biçimi olduğunu belirtir. Keza, üretim araçları sahipleriyle doğrudan üreticiler arasındaki bu temel ilişki bütün toplumsal yapının sırrını ele verir ve devlet tipini de belirler.

Diğer önemli nokta ise egemenlik sorunudur. Egemenlik kavramı siyasi yaşamda çeşitli düzeylerde kullanılıyor olsa da, kelimenin gerçek anlamında egemenlik ilişkisinin kaynağı üretim sürecindedir. Üretim sürecinin özgül karakteri, bir başka deyişle üretim ilişkilerinin niteliği, son tahlilde bütün bir üstyapıyı da belirleyecektir. Böylece siyasi yapının temel özellikleri ve hukuk sistemi gibi üstyapıya ilişkin tipolojiler, altyapıdan yani ekonomik temelden türeyeceklerdir.

Kuşkusuz ki bu en genel hatlarıyla böyledir. Üstyapıyla altyapı diyalektik bir etkileşim içinde olduğu gibi, gerçek yaşamda siyasi yapılanma alanı pek çok çeşitlilikler arz eder. Örneğin aynı devlet tipinin farklı biçimleri olabilir. Burjuva devlet (yani burjuva devlet tipi) olağan parlamenter biçime ya da Bonapartist, faşist olarak nitelediğimiz olağanüstü biçimlere bürünebilir. Fakat bu biçim değişikliklerine rağmen, her devlet tipi, üzerinde yükseldiği ekonomik temelden gücünü alan egemen sınıfın diktatörlüğüdür.

Burjuva devlet, ezen ve sömüren sınıf burjuvazinin, ezilenler, sömürülenler üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük parlamenter işleyişlerde görüldüğü üzere “demokratik” biçimlerle örtüleneceği gibi, olağanüstü koşullarda üzerindeki “demokrasi” şalını fırlatarak kendini çıplak bir diktatörlük (faşizm) biçiminde de ortaya koyabilir. Ya da sözde parlamenter bir işleyişle bir nebze örtülenmiş Bonapartist bir asker-polis devleti biçimini alabilir.

İşte burjuva devletin olağanüstü siyasal biçimlenmelerinin özünü oluşturan gerçeklik budur. Bonapartist ya da faşist burjuva rejimler, devlet tipinde değil devlet biçiminde değişiklik yaratırlar. Bu biçim değişiklikleri, toplumsal düzenin egemen üretim ilişkilerini ve iktisaden egemen sınıfını farklılaştırmaz, tam tersine düzenin bu temel direklerini sağlamlaştırmaya hizmet ederler. Olağanüstü burjuva yönetimler söz konusu olduğunda, öz ve biçim arasındaki bu ilişkiyi kavramaksızın, Bonapartist ya da faşist rejimleri analiz edebilmek mümkün değildir. Keza aynı hususun önemi vurgulanmaksızın, burjuva devletin farklı olağanüstü biçimlerinin altında yatan öze dair benzerlik de ortaya çıkarılamaz.

Öz bir kez kavrandıktan sonra, tartışma alanı, burjuva devletin değişik olağanüstü yönetim biçimleri arasındaki farklılıkları ele almaya hazır hale getirilmiş olur. Marksist yöntem, bu gibi tartışmalı sorunlar karşısında böyle bir yaklaşımı gerektiriyor. Aksi halde ister Bonapartizm olsun ister faşizm, burjuva devletin farklı biçimleri mutlaklaştırılacak ve burjuva yazarların yaptığı gibi, kendi başına bir fenomen düzeyine yükseltilecektir. Diğer yandan, yalnızca özün dikkate alınıp biçim farklılıklarının tamamen ihmâl edilmesi durumunda ise, doğrudan somut siyasal koşulların analizine dayanması gereken devrimci siyaset boş bir papağanlık düzeyine indirgenmiş olur.

Burjuva parlamenter rejimle faşist bir rejim arasında kuşkusuz ciddi biçim farklılıkları vardır ve işin bu yönü işçi sınıfının mücadele koşullarını yakından ilgilendirir. Parlamenter rejimle faşizm arasındaki ayrımı, “alt tarafı bir biçim farkı” deyip küçümseyemeyiz. Bu biçim farklılıkları gözardı edildiğinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesi önemli zaaflara uğratılmış olur. Olağan ve olağanüstü yönetim biçimleri arasındaki farkı hepten görmezden gelmek ve burjuva düzenin sıklık kazanan gerici, baskıcı uygulamalarına bakıp sürekli faşizm şeklinde bir teori icat etmek Marksist kavrayışla bağdaşmayan yanlış bir tutumdur. Süreklilik arz eden faşizm değil, çeşitli biçimler altında varlığını sürdüren burjuva diktatörlüğüdür.

Bugüne kadar yaşanan tüm deneyimlerin de gösterdiği gibi, iktidara gelen faşizm ne denli gaddar ve uzun ömürlü olursa olsun, eninde sonunda burjuva diktatörlüğün olağan biçimine geri dönülmüştür. Bazı örneklerde faşist rejim işçi-emekçi kitlelerin aktif devrimci mücadelesiyle yıkılmıştır. Diğer örneklerde ise, iç ve dış koşulların değişmesi, kitle mücadelesinin yükselmesi ve olağan yönetim biçimine geçilmesini tercih eden burjuva kampın etkisi ile çözülerek son bulmuştur.

Marksizm, burjuva diktatörlüğün olağan biçiminin parlamenter rejim olduğuna ve burjuva düzenin kendisine yönelik tehlikeyi savuşturduğunda olağan işleyiş biçimine dönmek isteyeceğine işaret ediyor. Diğer yandan, kapitalizmin çürüme çağı olarak da adlandırdığımız emperyalizm çağının temel karakteristiklerinden birinin siyasi gericileşme olduğu yolundaki Marksist tespit de aynıyla doğrudur. Bu iki husus birbiriyle çelişmekte midir? Hayır. Çünkü bu tür tespitler genel eğilimi anlatır ve görelidir. Burjuvazinin devrimci atılım yaptığı dönemlerdeki parlamenter rejimin demokratik kapsamıyla, burjuvazinin devrimci barutunu yitirmesinden sonraki kapsamı arasında elbette fark olacaktır. Ama buna rağmen, emperyalizm döneminde de düzenin olağan biçimiyle olağanüstü biçimleri arasında, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele koşulları açısından belirgin farklılıklar vardır. Dolayısıyla kapitalizmin tüm aşamaları boyunca, burjuva devletin olağan biçimiyle olağanüstü biçimleri arasında ayrım yapma gereği devam etmektedir.

Burjuva parlamenter devlet biçimi, burjuvazinin eski düzene karşı mücadelesinin sonucunda ulaştığı ve modern kapitalizmin işleyişine denk düşen en yetkin devlet biçimidir. Bu Marksist tespitin günümüzde de geçerli oluşunun esas nedeni öncelikle kapitalist üretim tarzının ekonomik yapısında yatıyor. Bunun için, burjuvazinin düzenini tehlikede hissedip siyasi alanda olağanüstü önlemlere başvurmak zorunda kalacağı gerçeğini saklı tutup, asıl olarak kapitalist düzenin temel yapısı kavranmalı.

Kapitalizm-öncesi üretim tarzlarında egemen sınıflar artı-ürünü doğrudan üreticilerin elinden çekip almak için ekonomi-dışı zora başvurmuşlardır. Oysa kapitalist üretim tarzında işgücü bir meta haline gelir ve kapitalist işgücünü satın almakla, onun ürettiği artı-değere de otomatikman el koyma koşulunu satın almış olur. Bir başka deyişle, kapitalist üretim sürecinin olağan işleyişi içinde burjuvazinin artı-değeri işçiden çekip alması için ekonomi-dışı bir zora başvurması gerekmemektedir. Burjuva egemenliğin temel kaynağı açık zorbalık değil esasen ekonomik zorbalıktır.

Köle ile ücretli köle arasındaki fark biliniyor. Keza köle sahiplerinin kölelerin karşılıksız emeğini onlardan çekip alma yöntemiyle, burjuvazinin işçilerin yarattığı artı-değere el koyma yöntemi arasındaki niteliksel ayrım açıktır. Köleci düzende köle kırbaç zoruyla çalıştırılır. Kapitalist düzende işçiler “gönüllü rızalarıyla” işgüçlerini kapitalistlere satarlar. Kölenin ne kendi bedeni ne de işgücü üzerinde hiçbir söz hakkı yoktur, bütünüyle efendisinin malıdır. İşçi ise, bedeninin ve işgücünün sahibidir, yaşamını sürdürebilmek için işgücünü şu ya da bu koşulla şu ya da bu kapitaliste satabilir. Köleye oranla özgür görünen ücretli emekçinin özgürlük alanı, kırbaçların şakladığı yerde değil kapitalist düzenin ekonomik zorunun bastırdığı noktada sona erer. Koskoca bir işsizler ordusunun tehdidi altında, işçi hiçbir zaman işgücünü istediği koşullarda satamaz ve genelde bulabildiği iş koşullarıyla yetinmek zorunda kalır.

İşçiler büyük ekonomik mücadelelere giriştiklerinde dahi, kapitalistlerin kendilerinden artı-değer çekip almasına son veremezler. “Sömürüyü sınırlaya sınırlaya giderek ortadan kaldırma” düşüncesi büyük bir yalandan ibarettir. Ağır çalışma koşullarına isyan eden köleler, gerektiğinde en ağır işkence ve baskılarla tarlalara ve işliklere geri döndürülürlerken, salt ekonomik mücadele alanında başkaldıran işçileri yola getirmek için her zaman polis ve jandarma baskısı gerekmez. İşçinin eline tutuşturulan çıkış kağıdı genelde yeterli zor’u içerir. Kapitalist ekonominin işleyişi normal koşullarda işte bu ekonomik zorbalığa dayanır.

Daha önce bir toplumsal düzenin bütün bir üstyapısının, nihai çözümlemede onun ekonomik işleyiş tarzına dayandığını belirtmiştik. Burjuva devlet tipinin, kapitalist ekonomik temelin ürünü olduğu biliniyor. Kapitalist sömürü tarzının, esasta fiziksel baskıyla değil ekonomik zor yoluyla sürdürüldüğü hususu da yeterince açıktır. Ayrıca kapitalizmde egemen sınıfın, üretim alanında aklını kullanabilen, görece eğitimli işçilere ihtiyacı vardır. Kapitalist gelişmeye bağlı olarak talep edilen işgücü niteliğindeki bu değişim kuşkusuz ki siyaset alanına da yansıyacaktır.

Eski düzeni işçi ve emekçi kitlelerin desteğiyle sona erdiren burjuva devrimler, siyaset sahnesinde işçi sınıfına da bir ölçüde yer açmıştır. Köleci düzende kölelerin hiçbir siyasal hakkı yokken, burjuva düzen işçi sınıfını siyasal bir güç kaynağı olarak dikkate almak zorunda kalmıştır. Bu durum (her ülkede aynen yaşansın ya da yaşanmasın) bir tarihsel gerçekliktir ve burjuva düzen tüm bu gerçeklerin üzerine oturur. Burjuvazinin genel oy hakkını kabul etmesi, parlamenter demokratik işleyiş içinde işçi sınıfının siyasal örgütlerinin ve temsilcilerinin de olabileceğini olağan karşılayabilmesi, özetle üzerinde durduğumuz tüm bu ekonomik ve tarihsel gerçeklerin bir sonucudur.

Burjuvazi ayrıca sınıf savaşımları deneyiminden bilmektedir ki, düzenini çok ciddi biçimde tehdit eden olağanüstü bir durum olmadıkça, olağan yönetim biçimini değiştirmeye teşebbüs etmek pek çok açıdan fazlasıyla risklidir. Birincisi, burjuvazinin olağanüstü devlet biçimleri kısa vadede işçi-emekçi kitlelerin devrimci tehdidini savuşturup düzeni korumuş olsalar da, nihayetinde burjuva düzenin örtülerini zedelerler. Hele faşizm bu örtüleri açıkça parçalar ve onun diktatörlük özünü olduğu gibi teşhir eder.

İkincisi, olağanüstü rejimler, yine kısa vadede çeşitli burjuva kesimler arasındaki siyasi didişmelerin yarattığı çatlakların büsbütün büyümesini engellese bile, uzun vadede bu kesimler arasındaki gerginliği büyütür. Siyasete katılımlarını sağlayan “parlamenter birliktelik” günlerini arayan burjuva kesimlerin olağanüstü rejime karşı muhalif konum almaya başlaması, düzende bu kez yeni gedikler açarak işçi-emekçi kitlelerin devrimci enerjisini harekete geçirebilir. Unutulmasın ki, burjuvazinin olağan yönetim biçimi altında uzun yıllar içinde sömüren ve sömürülenler arasında sağladığı uzlaşma sona erdiğinde, günü geldiğinde bunu yeniden tesis etmeye çalışmanın burjuvazi açısından ödenecek yeni bedelleri olabilir. İşçi-emekçi kitleler demokrasiyi yeniden ele geçirmeye giriştiklerinde, burjuva düzen sınırlarını aşıp geçebilirler. Zira proletarya, artık 18. veya 19. yüzyılın proletaryası değildir ve yalnızca olağanüstü burjuva devlet biçimini değil, burjuva devleti toptan tarihin çöp sepetine fırlatabilecek nesnel olgunluğa ulaşmıştır.

Olağanüstü burjuva rejim demagojilerle kitleleri peşine takmayı başarsa bile, onun asıl dayanağı burjuva devletin baskı mekanizmalarını harekete geçirmesidir; örneğin faşizm açık baskıya dayanan bir yönetim biçimidir. Böyle bir yönetim biçiminin ilânihaye devam etmesi mümkün olamaz. Çünkü bir toplumsal düzenin uzun vadede varlığını sürdürmesi için, kendi egemenliğini belli bir ölçüde “gönüllü rızaya” dayanan bir yönetim biçimine büründürmesi gerekir. Fakat her şeye rağmen, tüm sömürülü toplumlar için geçerli olduğu üzere egemen sınıf “olmak ya da olmamak” benzeri bir durumla yüz yüze geldiğinde, tüm mantıksal hesaplar bir yana itilecektir. Ve burjuvazi açısından olağanüstü devlet biçimine geçiş zorunlu hale gelecektir. Bu olasılık, demokrasinin beşiği olmakla övünen Avrupa’dakiler de dahil pek çok kapitalist ülkede, tüm bir 20. yüzyıl boyunca yaşanan çeşitli faşist diktatörlükler temelinde gerçekliğe dönüşmüştür. Aynı tehlike potansiyel olarak bugün de varlığını sürdürüyor.

Neticede burjuva demokrasisi burjuva düzenin olağan devlet biçimidir ama bu “demokrasinin” niteliği konusunda da asla yanılsamalara kapılmamak gerekiyor. Lenin’in Devlet ve Devrim’de dediği gibi, “Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidir, ama özleri hep aynıdır. Bütün bu devletler, son çözümlemede, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuva diktatörlüğüdür.” Ayrıca kapitalist üretim tarzı nasıl ki “eşdeğerlerin değişimi” görünümü altında ücretli emeğin sömürüsünü gizliyorsa, yani bu eşitlik yalnızca biçimsel bir eşitlikse, burjuva demokrasisi de son çözümlemede aynen diğeri gibi biçimsel bir eşitlikten ibarettir. Hiçbir kapitalist ülke şimdiye kadar sömüren ve sömürülene aynı kapsamda demokrasi sunmamıştır, bundan sonra da sunacak değildir.

Burjuva devletin olağanüstü biçimleri tartışmasında, “biçim” kavramı üzerinde biraz durmak açıcı olacaktır. Kuşkusuz kullanılan her kavram ancak belirli koşullar altında bir anlam ifade edebilir. Örneğin burjuva devlet tipi genel kategorisi altında, onun olağan devlet biçiminden ve olağanüstü devlet biçimlerinden söz edebiliriz. Fakat sıra diyelim faşist devlet biçiminin tanımlanmasına geldiğinde, gerçek yaşamın çeşitli örnekler bazında sergileyeceği farklılıkların (örneğin sivil parti iktidarı biçimindeki ya da askeri diktatörlük biçimindeki faşizm) üzerine çıkabilen daha toparlayıcı kavrayışlara ihtiyaç vardır.

Bu durumda Bonapartist ve faşist devlet “biçimi” (her ikisinin gerçek yaşamda bürüneceği farklı biçimler hesaba katıldığında), adeta iki ayrı tür olarak ele alınabilir. Kuşkusuz bu iki ayrı “türün” içini dolduran özelliklerin, kapitalist gelişmeye bağlı olarak bir değişim geçireceği de asla ihmâl edilmemeli. Bu anlayıştan hareketle, emperyalizm döneminde burjuvazinin başvurabileceği baskıcı olağanüstü devlet biçimlerini (çeşitli örnekler arasındaki biçimsel farklılıklara takılmaksızın), Bonapartist ve faşist diye kabaca iki ana kategoride toparlayabiliriz. Ancak altını kalın bir biçimde çizmeliyiz ki, tüm bu açıklamalar, kavramlar dünyasında oynanan (hiçbir zaman oynamaya meraklı olmadığımız) bir kelime oyunu değildir. Tam tersine, burjuva akademisyenler tarafından oynanan oyunlar sonucunda, faşizm gibi önemli konularda bulanan zihinlerde bir parça da olsa düzeltme yapabilme çabasından ibarettir.

Faşizm bir başka olağanüstü yönetim biçimine, diyelim Bonapartizme kıyasla özel, fakat kendi temel özü bakımından (farklı ülkelerde bürüneceği değişik biçimlere rağmen) genel bir kavramdır. Troçki de bu hususa dikkat çeker: “Liberalizm, Bonapartizm, faşizm gibi terimler genelleme özelliği taşırlar. Tarihsel olgular hiçbir zaman kendilerini bütünüyle tekrar etmezler. 1. Napolyon’un hükümetiyle karşılaştırıldığı zaman 3. Napolyon’un hükümetinin ‘Bonapartist’ olmadığını kanıtlamak zor olmazdı ... Dahası, klasik Bonapartizm büyük savaş zaferleri döneminden doğmuştur, oysa İkinci İmparatorluk hiç böyle şeyler görmemiştir. Ama Bonapartizmin bütün çizgilerinin tekrarını arayacak olursak, Bonapartizmin geçmişte kalmış, benzersiz, tekil bir olgu olduğunu, yani genel olarak Bonapartizm diye bir şeyin olmadığını ama bir zamanlar Bonapart adında Korsika’da doğmuş bir generalin yaşadığını görürüz. Liberalizm ve tarihin bütün öteki genelleştirilmiş terimleri için de aynı durum söz konusudur.”[46] Faşizmi de genel bir kategori düzeyinde kavrama çabası içine girmeyip, yaşanan her bir tekil örneğin taşıyabileceği farklılıkları yakalamaya kilitlenirsek, gerçekliği kavramaya çalışırken ondan büsbütün uzaklaşabiliriz.

Faşizmin, yalnızca sivil faşist parti örgütlenmesini kullanan, bir anlamda aşağıdan yukarıya bir karşı-devrim gerçekleştirip iktidara oturan tek tip bir gelişme çizgisine sahip olmadığı açıktır. Faşist karşı-devrim, iktidarı için ortamı hazırladığı süreçte kendisine mutlaka şu ya da bu ölçüde bir kitle tabanı edinmeye çalışır; ama buna rağmen iktidara oturuş biçimi “aşağıdan” ya da “yukarıdan” olabilir. Konunun bu yönünü netleştirmek için Bonapartizm sorununa Marx ve Engels’in yaklaşımını hatırlayabiliriz. Küçük-burjuva kitlelerden destek alarak iktidara oturan amca ve yeğen Bonaparte’ların Bonapartizminin yanı sıra, bir de tepeden gelen Bismarck Bonapartizmi vardır.

Faşizm sorununda “aşağıdan/yukarıdan” benzeri hususlara takıntılı olanlar Engels döneminde yaşamış olsalardı, Engels’in Bonapartizm değerlendirmesiyle Marx’ınki arasında uzlaşmaz ayrılıklar bulup Engels’e yüklenebilirlerdi. Hatta benzer saldırıların muhatabı bizzat Marx bile olabilirdi. Zira Marx da, hem Fransa’daki Bonaparte’lar gerçeğini hem de Almanya’daki Bismarck egemenliğini Bonapartizm olarak nitelemekte bir sakınca görmemiştir. Marx ve Engels, faşizm sorununda yapmaya çalıştığımız gibi, Bonapartizm nitelemesini temel bazı özelliklerden hareketle genel bir yaklaşım düzeyinde ele almışlardır.

Bonapartizm ve faşizm ayrımı

Bonapartist rejimlerle faşist rejimler arasında pek çok ortak özellik olduğu gibi, bazı ayrım noktaları da bulunuyor. Fakat hiç kuşku yok ki, Bonapartizm ve faşizm kavramları arasındaki ayrım, örneğin Sezarizmle Bonapartizm arasındaki kadar derin olamaz. Zira bu kez söz konusu olan birbirinden farklı sosyo-ekonomik sistemlere denk düşen olağanüstü rejimler değildir. Bonapartizm olsun faşizm olsun, bunlar sonuçta aynı sosyo-ekonomik düzenin olağanüstü siyasal biçimlenmeleridir ve Bonapartizmle faşizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Bu nedenle, mali sermaye çağında yaşanan olağanüstü rejimlerin niteliğiyle ilgili “Bonapartizm mi, faşizm mi?” benzeri tartışmalarda ayrım noktalarını kavramaya çalışmakla birlikte, öze dair benzerlikleri de bir çelişki kaynağı olarak görmemek gerekiyor.

Bu noktada hatırlanması gereken önemli bir husus, emperyalizm çağında burjuva devletin olağanüstü biçimleri olarak ele alınan Bonapartist ve faşist rejimlerin, artık finans kapital egemenliği düzeyine yükselmiş bir kapitalizmin ürünü olduğudur. Dolayısıyla her ikisi de, sonuçta mali sermaye egemenliğinin olağanüstü koşullarda kendini koruma biçimidir. Günümüzde Bonapartist ve faşist rejimlerin benzerlik ve benzemezlikleri üzerine yürütülecek tartışmalarda, Bonapartizmi kapitalizmin eski dönemlerine özgü içeriğiyle ele almak da yetersiz kalacaktır. Her kavram ve niteleme tarihsel akış içinde göreli bir karaktere sahiptir. Bonapartizm benzeri kategoriler, asla tarihüstü genel şablonlar haline getirilmemelidir.

Engels Bismarck Almanyası’ndaki Bonapartist rejimin özelliğini incelerken, 18. yüzyılın mutlak krallık döneminin Bonapartizmine kıyasla, bu yeni örneği (sınıflar ilişkisindeki değişim ve yüklendiği yeni görevler nedeniyle) “modern Bonapartizm” diye nitelemişti. Fakat kapitalist gelişme o noktada da durmaz. Kapitalizmin yol almaya devam etmesiyle birlikte, hem sınıfsal oluşumlar daha bir yerli yerine oturur hem de sınıflar savaşımı artık esasta iki temel sınıf arasındaki mücadele olarak kristalize olur.

Marksizmin kurucuları Komünist Manifesto’da kapitalist gelişmeden türeyecek bu sınıfsal kutuplaşmaya işaret ederler. Gerçekten de kapitalist gelişmenin devasa adımları sınıfsal yapılaşmayı giderek sadeleştirmiştir. Emperyalizm çağında burjuva devletin tüm biçimleri, en çarpıcı ifadesini, esasen tekelci burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğini sürdürebilmesinin farklı araçları olmasında bulmuştur. Engels’in modern Bonapartizm diye adlandırdığı niteleme de eskimiş ve bu kez 20. yüzyılın somut olguları temelinde Bonapartizmin yeni döneme ilişkin özelliklerinin vurgulanması ihtiyacı doğmuştur.

Marx’ın Bonapartizm sorununu incelediği koşullarda burjuvazinin iç yapılanması fazlasıyla hareket halindeydi. Büyük toprak, ticaret ve sanayi burjuvazisi hem iktisaden hem de siyaseten egemenlik mücadelesi içindeydiler. Fakat kapitalizmin gelişip olgunlaşmasına bağlı olarak çeşitli büyük burjuva kesimler bir mali sermaye sentezine ulaştı ve bu kesimler arasında eski dönemlere özgü çekişme geride kaldı. Bununla birlikte burjuva sınıf homojen bir iç yapıya ulaşmış olmaz, içinde hâlâ işbölümünden kaynaklanan farklı kesimler ve iktisaden farklı büyüklük ve güçteki burjuva unsurlar yer alır. Ne var ki, artık iktisaden hegemon olan tartışmasız biçimde finans kapitaldir.

Bu gelişme noktasına ulaşıldığında, parlamenter rejim finans kapitalin hegemonyası altında biçimlenen bir burjuva iktidar blokuna dönüşür. Burjuvazi bu hegemonya altında bütün bir sınıf olarak işçi ve emekçi kitleler üzerindeki egemenliğini sürdürür. Olağanüstü burjuva rejimler ise, finans kapitalin iktisadi hegemonyası altında biçimlenmiş olan burjuva düzeni korumaya çalışır, finans kapitalin bu konumunu daha da güçlendirmeye hizmet ederler. Bu nedenle Marksizm, emperyalizm çağında burjuva devletin olağan ve olağanüstü biçimleri arasındaki yer değiştirmelerin burjuvazi açısından özde bir değişiklik yaratmayacağına, fakat bu değişikliğin işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından hiç de önemsiz olmadığına dikkat çekmektedir.

Kapitalizmin emperyalist aşamaya yükselmesiyle birlikte Bonapartist rejimin özelliği de, artık iki temel sınıf arasındaki çatışmanın seyri noktasında belirginleşecektir. Emperyalizm çağında Bonapartizm, devlet bürokrasisini siyasal açıdan toplumun üzerine çıkartarak iki temel sınıf arasında bir tür denge kurmayı amaçlayan bir olağanüstü rejimdir. Devletin sopasını sallayarak işçi sınıfını devrim yolundan caydırmayı dener ve böylece bir tür “iç barış” sağlamaya çalışır. Lenin Bonapartizmin en başta gelen tarihsel belirtisinin, “destek için askeri kliğe (ordunun en berbat unsurlarına) dayanan devlet iktidarının, birbirini az çok dengeleyen iki düşman sınıf ve güç arasında manevra yapması” olduğunu vurgular.[47]

Bonapartizm ve faşizm konusunda kapsamlı değerlendirmeleri bulunan Troçki, Bonapartizm olgusunu tarihsel kapsamıyla ele almıştır. Kapitalizmin yükseliş çağının Bonapartizmi ile gerileme döneminin Bonapartizmi arasında da ayrım yapmıştır. Sanayi kapitalizminin atılım döneminde yaşanan Bonapartizmin özelliklerini Marx’ın çözümlemelerinden biliyoruz. O dönemdeki Bonapartizmin en önemli işlevi, mülkiyeti ve düzeni korumak amacıyla kendini mücadele eden burjuva kampların da üzerine çıkartmaktır. Emperyalizm dönemindeki Bonapartizm ise, tıpkı faşizm gibi, finans kapitalin hükümet biçimlerinden biridir. Kapitalist toplumun gerileme dönemi, faşizmin yanı sıra Bonapartizmi de yeni içeriğiyle gündeme getirmiştir.

Örneğin 1934 yılı Fransası’ndaki hükümetin gerçek ekseni, polisten, bürokrasiden ve askeri klikten geçmektedir. Troçki, “Karşımızdaki, parlamentarizmin süsleriyle güç belâ örtünen bir askeri-polis diktatörlüğüdür. Ama ulusun hakemi rolünde bir kılıç hükümeti: Bonapartizm, işte budur” der. Ve devam eder: “Politik bakımdan kendini sınıfların üzerine çıkaran Bonapartizm, denebilirse atası Sezarizm gibi, toplumsal bakımdan her zaman ve her çağda sömürücülerin en güçlü ve en sıkı kesiminin hükümetini temsil eder. Şu halde bugünkü Bonapartizm de, bürokrasinin zirvelerini, polisi, subaylar zümresini ve basını yöneten, esinleyen ve ayartan finans kapitalin hükümetinden başka bir şey olamaz.”[48]

Finans kapital döneminde Bonapartizm olsun faşizm olsun, burjuva düzen güçleri açısından temel problem düzene devrimci tehdit yönelten işçi sınıfının nasıl yönetileceği, onun devrimci hareketinin nasıl bastırılacağıdır. Finans kapitalin Bonapartist hükümet biçimi, otoriter bir yönetim oluşturarak kendisine sınıflar ve klikler arası sözde bir iç barış rejimi görüntüsü verirken, faşizm proletaryaya karşı açık bir iç savaş yürüten totaliter bir rejim olarak biçimlenir.[49] Bonapartizm, burjuva düzenin olağanüstü yöntemle sağladığı eşitsiz bir denge durumudur. Bonapartist diktatörlük, karşıt sınıflar veya egemen sınıf kesimleri arasındaki mücadelenin düzeni tehlikeye sürüklememesi için, çatışan unsurlara sanki eşit uzaklıkta durduğu izlenimini yaratarak bir denge rejimi kurar. Oysa faşist diktatörlük, iktidara tırmanırken ve özellikle iktidarının ilk döneminde işçi sınıfının üzerine kanlı bir devlet terörüyle yürüyüp, onu çok açık biçimde sindirmek ve dolayısıyla gerçek yüzünü ifşa etmek zorundadır.

Sonuç olarak her iki olağanüstü yönetim biçiminin altında yatan sınıfsal öz benzerliğinin görmezden gelinmesi ne denli yanlışsa, aralarındaki farkın küçümsenmesi de işçi sınıfının mücadelesini güçsüz düşürecektir. Sorunun bu iki yönüne de dikkat çeker Troçki: “Şimdiye kadar söylenenler, Bonapartist iktidar biçimini faşist biçimden ayırt etmenin ne kadar önemli olduğunu yeterince göstermektedir. Bununla birlikte karşı uca sıçramak, yani Bonapartizmi ve faşizmi iki bağdaşmaz mantıki kategori haline getirmek de bağışlanmaz bir yanlış olur. Nasıl Bonapartizm parlamentarizmi faşizmle birleştirerek başladıysa, zafere ulaşmış faşizm de, sadece Bonapartistlerle bir bloka girmek zorunda olduğunu değil, ama üstelik Bonapartist sisteme iç yapı bakımından yakınlaşmak zorunda olduğunu da görür.”[50]

Faşizm, mali sermaye egemenliği çağında burjuva düzenin işçi sınıfına yönelik en açık saldırısı, işçi ve emekçilerin demokratik haklarına ve örgütlerine yönelik olağanüstü baskı ve şiddet rejimidir. Sermayenin işçi-emekçi kitleler üzerindeki açık ve kanlı diktatörlük biçimi olan faşizmi incelerken, meselenin özünü açıklamayan detay unsurlara saplanıp kalmamak ve asıl olarak temel faktörleri kavrayabilmek önem taşıyor.

Örneğin ulusların taşıdığı değişik tarihsel özellikler, her konuda olduğu gibi faşizm konusunda da uygulamada bazı şekil ve yapılanma farklılıkları yaratacaktır. Diyelim Prusya köklerinden kaynaklanan disiplin eğilimiyle bilinen Almanya’daki faşist hareketle, İtalya’daki tam birbirine benzemez. Ama bu gibi hususlar temel faktörler değildir ve faşizm bu gibi detay unsurlardan hareketle açıklanamaz. Keza faşizmin somutta hangi sermaye grubunun desteğiyle palazlandığı gibi ayrıntılara takılıp kalmak da bütünü görmeyi engeller. Kuşkusuz somut yaşam binlerce ayrıntının bütünlüğüdür ve fiiliyatta bu tip ayrımlar olacaktır. Fakat önemli olan, faşizmin hangi ülkede ve diyelim öncelikli olarak hangi sermaye grubunun desteğiyle palazlanmış olursa olsun, finans kapitalin en kudurgan karşı-devrimci diktatörlüğü olduğu gerçeğini gözden kaçırmamaktır.

Faşizmin kapitalizmin devamı olduğunu, “kapitalizmin varlığını en vahşi, en korkunç yöntemlerle sürdürme çabası” olduğunu belirtir Troçki. “Sırf proletarya sosyalist devrimi zamanında gerçekleştiremediği için kapitalizm faşizme başvurma fırsatını elde etmiştir” der.[51]

Ayrıca faşizmin her zaman belirli aşamalardan oluşan bir politik devrenin son halkası olduğuna dikkat çeker: “kapitalist toplumun en ağır bunalımı; işçi sınıfının radikalleşmesinin artması; kırsal ve kentsel küçük burjuvazide işçi sınıfına karşı sempatinin artması ve değişiklik özlemleri; büyük burjuvazinin ne yapacağını şaşırması; büyük burjuvazinin devrimci durumun tepe noktasından kaçınmak için gösterdiği korkakça ve haince çabalar; proletaryanın kendini tüketmesi ve halsiz düşmesi; toplumsal bunalımın derinleşmesi; küçük burjuvazinin umutsuzluğu, değişiklik özlemi; küçük burjuvazinin kolektif nevrozu, mucizelere inanmaya hazır olması, şiddetli tedbirlere yatkın olması; umutlarına ihanet eden proletaryaya karşı düşmanlığının gelişmesi. Bunlar, bir faşist partinin hızla kurulması ve zafere ulaşmasının dayandığı temellerdir.”[52]

Tüm burjuva rejimler, aslında her zaman ezilen sınıflara yönelik baskı ve gericilik öğelerini içlerinde taşırlar. Ne var ki faşizmi, mali sermayenin başı biraz sıkıştığında başvurduğu ve sıradan kabul edilebilecek reaksiyonlardan ayırt etmek gerekiyor. Faşizm, finans kapitalin olağanüstü bunalımlarının ifadesi olarak vücut bulmuştur. Bu tür bunalımlar, kapitalizmin konjonktür dalgalanmaları temelinde yaşadığı olağan spazmları aşan, artı-değerin üretilme ve gerçekleşme koşullarında yapısal sarsıntılara neden olan ve bünyenin tümünü ağır bir hastalık gibi pençesine alan genel bir toplumsal bunalım olarak seyrederler.

Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkışı örneğinde, kapitalizmin iki emperyalist savaş dönemi arasında sürüklendiği olağanüstü kriz koşulları hatırlardadır. Olağanüstü bunalımlara, devrimci durumlar, işçi hareketindeki devrimci yükselişler eşlik eder. Bu koşulların burjuva düzene yönelttiği yıkıcı tehdidin, sıradan baskı önlemleriyle engellenmesi imkânsızdır.

Bonapartizm-faşizm ilişkisi şablonlara indirgenemez

Bonapartizm ve faşizm birbirine uzak iki kategori değildir. Troçki bu soruna açıklık getirirken, finans kapitalin egemenliği döneminde çeşitli hükümet biçimlerinin aynı toplumsal temelden yükseldiğine işaret eder: “İktidara geçen faşizm de, Bonapartizm gibi, finans kapitalin hükümeti olabilir ancak. Bu toplumsal anlamda sadece Bonapartizmden değil, ama parlamenter demokrasiden bile ayırdedilemez. ... Finans kapitalin gücü, istediği zamanda ve yerde, istediği gibi bir hükümet kurma yeteneğinde yatmaz; bu yeteneğe sahip değildir. Finans kapitalin gücü, her proleter olmayan hükümetin ona hizmet etmek zorunda kalışı gerçeğinde yatar.”[53]

Burjuva düzenin devamını mümkün kılmak üzere, finans kapital, yaşanan toplumsal bunalımın şiddet ve derinliğine göre çeşitli olağanüstü hükümet biçimlerine peşpeşe başvurabilir. Bu anlamda, olağanüstü devlet biçimlerinin birinden diğerine geçişler yaşanması mümkündür.

Almanya’da Hitler faşizminin tırmanış sürecinde Bonapartist olarak nitelenebilecek gerici hükümetlerin işbaşına geldiğini söyler Troçki. Diğer yandan, İtalya’da Mussolini faşizminin iktidara yerleştiğinde bürokratlaşıp, Bonapartist bir diktatörlüğün asker-polis devletine benzer bir görünüm sergilemeye başlamıştır. Troçki’nin Almanya’da faşizmin tırmanış sürecine ilişkin tahlilleri, hem Bonapartizm olgusundan hem de İtalya’da faşist Mussolini iktidarından çıkarttığı sonuçlara dayanmaktadır. Almanya’da Hitler diktatörlüğü kurulmadan önce, siyasal rejim önce Brüning ve sonra Papen hükümeti temelinde giderek gericileşmiştir. Fakat “normal” bir polis yönetiminin yerini faşist bir iktidarın alıp almadığını bilmek, işçi sınıfının mücadelesi açısından önem taşır.

Hitler’in yükselişini sürdürüyor oluşuna rağmen, Brüning rejiminin işbaşında olduğu 1932 Almanyası’nda faşizm henüz iktidara gelmemişti. Faşizmin zaferinin yolunda hâlâ önemli engeller bulunmaktaydı; zira henüz işçi örgütleri yerinde duruyordu. O tarihteki yazılarında, Brüning rejimini bir bürokratik diktatörlük, bir Bonapartizm karikatürü olarak niteledi Troçki. Ona göre Brüning diktatörlüğü yeni bir toplumsal dengenin başlamasının değil, eskisinin vaktinden önce parçalanmasının habercisiydi. Brüning’in kararnameler yayınlayabileceğini, parlamentoyu kendi isteğiyle feshedebileceğini, miting dağıtıp gazete kapatabileceğini, ama daha büyük işler için çapının yetmeyeceğini söylüyordu.

O dönemde resmi komünist hareket ise Brüning rejimine bakıp, “faşizm zaten iktidarda” demekte ve yaşanabilecek daha ağır bir diktatörlüğe karşı proletaryayı uyanık kılmamaktadır. Troçki’nin vurguladığı gibi, “faşist” nitelemesiyle kendini örtülemeye çalışan bu sahte radikalizmin altında, “zaten artık yenilgiden kaçınamayız” diye düşünen bir pasifizm yatmaktadır. Oysa faşizmin iktidara tırmandığı süreçte proletaryanın yürüteceği mücadele gerçekten de yaşamsal bir önem taşır. Zira faşizmin amacına ulaşabilmesi için, genelde, iktidarı ele geçirmeden önce işçi hareketinin örgütlü gücünü geriletmeye ve kırmaya ihtiyacı vardır. Şayet faşist güçler bu evrede bu amaçlarına ulaşmayı başarır ve işçi örgütlerini yıldırıp, sindirip sınıfı yenilgi psikolojisine sürükleyebilirlerse zaferleri kesin gibidir. O nedenle proletaryanın burjuva gericiliğine esas saldırısı, bürokratik diktatörlüğün yerini faşist rejim almadan önce, yani işçi örgütleri ezilmeden önce başlamalıdır. Aksi halde belki de iş işten geçmiş olacaktır.

Almanya’da Brüning hükümetini Papen hükümeti izledi ve rejim daha da gericileşti. Bu gelişme nedeniyle, Troçki, Brüning iktidarı konusundaki değerlendirmesini gözden geçirecek ve şu sonuca çıkacaktı: “Brüning hükümeti Bonapartizm öncesi bir hükümetti. Brüning sadece bir haberciydi. Tamamlanmış şekliyle Bonapartizm, Papen-Schleicher hükümetiyle sahneye girişini yaptı.”[54] Troçki’yi eski analizi üzerinde yeniden düşünmeye sevk eden önemli faktör acaba neydi? Bu, Bonapartist bir rejimin nitelenmesinde aranacak olan yeni bir toplumsal dengenin kurulması koşuluydu. Brüning rejiminin yeni bir toplumsal denge kuramadığı belli olduğundan, Troçki onun Bonapartist değil, ön Bonapartist olarak nitelenmesini uygun bulmuştu.[55]

Bu vesileyle, Bonapartist bir rejimin varlık kazanabileceği koşulların nasıl bir duruma tekabül edebileceği sorunu üzerinde odaklaştı Troçki. Bonapartist bir rejimin, ancak devrimci bir dönemi sona erdirmiş olduğu takdirde; güçler ilişkisi çatışmalar içinde çoktan sınanmış, devrimci sınıfların gücü tükenmiş, ama mülk sahibi sınıfların da henüz korkuyu üzerlerinden atamamış oldukları bir durumda, ancak böyle bir durumda göreli bir denge ve dayanıklılık kazanabileceğini belirtiyordu. “Bu temel şart yoksa, yani yığınların enerjisi mücadele içinde tükenmemişse Bonapartist bir rejimin gelişmesi mümkün değildir”[56] demekteydi.

Fakat o dönem için sorun yine de tam anlamıyla netleşmiş olmadı. Zira Troçki’nin “tamamlanmış şekliyle Bonapartizm” dediği Papen hükümeti selefinden daha güçsüz çıkmıştı. Daha sonra Hitler’in iktidarı almasıyla birlikte geçmiş dönemi yeniden değerlendirdiğinde, ön gerici rejimlerin aslında başarılı olamadığını ve ancak küçük-burjuvazinin seferber edilmesi sayesinde proletaryanın bu faşist dalganın altında ezdirildiğini vurgulayacaktı Troçki.

Görüldüğü gibi Troçki faşizmin iktidara tırmanışını, Bonapartist diye nitelenebileceğini düşündüğü gerici burjuva hükümetlerin birbirini izlemesi temelinde açıklamaya çalışmıştı. Bu yüzden, faşizmin sadece Bonapartizmin bir tekrarı olduğunu söylediği yolunda eleştiriler de aldı. Troçki’nin bu tür eleştiriler karşısında hatırlattığı önemli bir husus, kapitalizmin yükseliş çağının Bonapartizmi ile gerileme döneminin Bonapartizmi arasında zaten bir ayrım yapmış olduğuydu.

Bonapartizm bu ikinci düzeyde ele alındığında, artık finans kapitalin olağanüstü yönetim biçimlerinden biri olması bakımından, bir diğeriyle, yani faşizmle ilişkili kılınabilirdi. Şöyle diyordu: “Faşizmde bir Bonapartizm öğesi vardır. Bu öğe olmadan, yani sınıf mücadelesinin son derece keskinleşmesi nedeniyle devlet iktidarının toplumun üzerine çıkarılması olmadan, faşizm mümkün olmazdı.”[57] Diğer yandan Troçki, faşizmin sonuçta Bonapartist tipte bir askeri-bürokratik diktatörlüğe varacağını, İtalya örneğinin bunu kanıtlamakta olduğunu da düşünmekteydi.

Troçki’nin değerlendirmeleri, bir yandan bazı durumlarda gerçekten de Bonapartizm ve faşizm arasında geçişler olabileceğine ışık tutarken, diğer yandan olayların sıcağı sıcağına yaşandığı süreçlerde yapılan analizlerin değişmez kalıplar olarak ele alınamayacağını gösterir. Her faşist diktatörlüğün öncesinde ya da sonrasında Bonapartist bir dönem aramak doğru değildir. Fiiliyatta faşist iktidarı Bonapartist bir hükümet biçiminin öncelemesi ya da faşist diktatörlüğün Bonapartist bir devlet biçimi yönünde çözülmesi söz konusu olmadığında, çözümlemelerin doğrudan doğruya faşizm kavramı eşliğinde yapılması uygundur. Daha önce yaşanmış tarihsel örnekler nedeniyle, burjuva düzenin faşist biçimlenmesinin ne demek olduğu günümüzde çok iyi biliniyor.

Bugünden bakıldığında, vaktiyle Troçki’nin özelliklerini dikkatle çözümlemeye çalıştığı Hitler öncesi gerici hükümetlerin de aslında faşizmin iktidara tırmanma sürecini yansıttığı açıktır. Bu gibi durumlarda, Troçki’yi de sürekli yeni değerlendirmeler yapmaya sevk etmiş olan oynak bir siyasal ortam söz konusudur ve bir denge rejiminden bahsedebilmek olanaklı değildir. Benzer bir gelişme, Türkiye’de de 12 Eylül öncesinde kurulan Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe hükümetleriyle yaşanmıştır. Bu gibi tarihsel kesitler, sınıf savaşının neticesinin henüz belli olmadığı, dolayısıyla kesin bir rejim nitelemesinin de yapılamadığı geçişsel süreçlerdir. Temel sınıf güçleri arasındaki mücadelenin seyrine göre, faşizmin iktidara gelmesiyle sonuçlanabileceği gibi, devrimci güçlerin ağır basmasıyla da sonuçlanabilirler.

Faşizm iktidara tamamen yerleştikten ve ortalığı “dikensiz gül bahçesi”ne çevirdikten sonra, eğer faşist diktatörlük iç ve dış faktörlerin etkisiyle Bonapartist biçim doğrultusunda bir çözülüş yaşarsa, faşizmle Bonapartizm arasındaki geçişsel ilişkiden söz etmek gerçekten de anlamlı hale gelir.[58] Bu takdirde, Troçki’nin yukarda Bonapartist bir iktidarın varlık koşulları bağlamında değindiği üzere, faşist iktidar sayesinde devrim tehdidini sona erdiren burjuvazi, devrimci sınıfların gücünün tükenmiş, fakat mülk sahibi sınıfların da korkuyu tamamen üzerlerinden atamamış oldukları bir durumda egemenliğini Bonapartist bir rejim altında sürdürebilir.

Şimdi tüm bu değerlendirmelerden, evvelâ ön Bonapartizm, sonra tamamlanmış Bonapartizm, ardından faşizm yaşanacak ve nihayetinde faşizm tekrar Bonapartizme varacaktır biçiminde bir şablonun çıkarılması teorinin tam anlamıyla karikatürize edilmesi olurdu. Elbette geçmişte yaşanmış örneklerin ve bunların devrimci Marksist değerlendirmesinin güncel gelişmelere ışık tutmaması düşünülemez. Ama Troçki’nin Almanya konusundaki çözümlemelerini, 1930’larda yaşanmakta olan ve henüz tam anlamıyla hareket halinde olan olgular üzerine inşa ettiği gerçeği de asla unutulmamalı. Bu tür süreçlerin sergilediği özgüllükler değişmez kurallar olarak bellendiğinde, teori, sanki tarih kendini hep aynı şekilde tekrarlayacakmış gibi bir saçmalığa indirgenir.

Böyle bir yaklaşım tarihin materyalist kavranışı değil, onun her seferinde yeni ayrıntılar sergileyecek olan akışına dıştan bir kurallar dizisi dayatmak olurdu. Bu şekilde düzeysizleştirilmiş bir Bonapartizm/faşizm ilişkisi kurmak ise somut olayların kavranma çabasını değil, olsa olsa bir çeşit körleşmeyi yansıtabilir.

Bu konuda Troçki’nin Polonya Marksistlerine yönelttiği eleştiriyi hatırlayalım. Polonya Marksistleri, Pilsudski rejiminin niteliğinin faşist mi yoksa Bonapartist mi olduğu konusunda tartışma yürütürlerken, sıranın Bonapartist rejimde olduğu düşüncesine saplanıp kalmışlardı. Bu nedenle de Pilsudski iktidarını faşist olarak nitelemenin yanlış olacağını iddia ediyorlardı. Burjuva siyasal rejimi faşist olarak niteleyebilmek için, Pilsudski’nin yeni bir Polonyalı Mussolini ya da Hitler tarafından düşürülmesini beklemekteydiler. Bu yaklaşımı eleştiren Troçki, “Bir ‘ideal’ faşizm görüntüsü yaratmak ve bunu bütün özellikleri ve çelişkileriyle, Polonya devletindeki sınıf ve milliyet ilişkileri alanında gelişen bu gerçek faşist rejimin karşısına dikmek yöntemsel olarak yanlıştır”[59] diyordu. Troçki’nin satırları, günümüzdeki benzer durumlarda da, daha önce bellenen şablonlara uymadığı gerekçesiyle gözlerinin önündeki gerçekliği kavramaya yanaşmayanlar açısından yeterince öğreticidir.

Faşizm askeri diktatörlük biçimine bürünemez mi?

Faşizm tartışmaları bağlamında asla gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var. Özellikle Almanya’da yaşanan faşist diktatörlüğün yalnızca o dönemi yaşamış olanlarda değil, takip eden kuşaklar üzerinde de derin izler bırakmış olması nedeniyle, burjuvazi kitleleri yine yanılsamalara sürükleyip istediği sonuca ulaşabilmek için farklı görünen yolları denemektedir. Bu nedenle faşizmi, diyelim İtalya veya Almanya’da sergilediği özellikler temelinde şablonlaştırıp kavramaya çalışmak tamamen yanlış bir yaklaşım olur.

Deniliyor ki, tıpkı Bonapartizm ya da faşizm gibi, askeri diktatörlük de başlı başına burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimlerinden biridir. Oysaki askeri diktatörlük olgusu kendi başına bir şey anlatmaz. Troçki’nin dediği gibi, “Kılıcın kendi başına bağımsız bir programı yoktur. Bir ‘düzen’ aletidir. Varolanı korumak için çağrılmıştır”.[60]

Parlamenter işleyişi tamamen ortadan kaldıran yahut göstermelik düzeye indirgeyen çeşitli tipte askeri diktatörlükler vardır. Çatışan burjuva fraksiyonlar veya çatışan sınıflar arasından sıyrılıp, kılıçların gölgesinde “denge” sağlamaya çalışan Bonapartist tipte askeri diktatörlükler olacağı gibi, işçi sınıfının devrim dalgasını açıkça ezmeyi amaçlayan tam karşı-devrimci faşist askeri diktatörlükler de olabilir. Bir de işçi-emekçi kitlelere yönelttiği saldırılarla değil de, örneğin yabancı sermaye karşısında ulusalcı bir ekonomiyi savunmasıyla ve bu temelde giriştiği devletleştirmelerle vb. sivriliveren ve kitleler nezdinde ilerici, sol bir görünüme bürünen tipte askeri diktatörlükler vardır.

Çeşitli ülkelerde yaşanmış olan ve tarihsel bakımdan daha ziyade sanayi burjuvazisinin atılım dönemlerine denk düşen bu tip askeri diktatörlükler, planlı bir sanayileşme hamlesini, devletleştirmeleri gündeme getirdiler. Genel bir yaklaşım olarak, bunları milliyetçi sol, ulusal kalkınmacı askeri diktatörlükler olarak adlandırmak pek de yanlış olmaz. Bu tür askeri diktatörlükler en çok da, “ulusal kalkınmacı” bir siyasal çizgiyi sosyalizm diye yutturmaya çalışan Stalinist Sovyetler Birliği’nin var olduğu bir dünyada hayat buldular. Ama esas konumuz bu değil.

Faşizm gibi genel kavramlar, çeşitli tarihsel örnekler içinden seçilen çok özgün ve sivri yönlere bakarak değil, ortak ve öze dair hususların üzerine inşa edilir. Aksi takdirde bu tür tanımlamalar tamamen anlamsız hale gelirdi. Olağanüstü rejim biçimlerinin nitelenmesinde sağlıklı tutum alabilmek, asıl olarak kullanılacak kavramların içinin doğru şekilde doldurulmasına bağlıdır. Yunanistan’da yaşanan 1967 Albaylar Cuntası, Şili’deki 1973 Pinochet rejimi, Türkiye’deki 12 Eylül Askeri Cuntası gibi siyasal rejimler, bu ülkelerde finans kapitalin dışa açılma ihtiyacına, bu doğrultudaki yapısal değişimlerin gerçekleştirilmesi dönemine denk düşen ve devrimci mücadelenin, işçi hareketinin açıkça ezilmesini amaçlayan kanlı siyasal yönetimlerdir. Öncekilerden farklı olarak, bunlar faşist tipte askeri diktatörlüklerdir.

Bu ülkelerde faşist iktidarları işbaşına getiren askeri darbelerin tezgâhlanmasında Amerikan emperyalizminin üstlendiği rol tartışmasız biçimde açıktır. Bazı örneklerde, bu askeri darbelerin öncesinde CIA planlarının eşliğinde ortamın faşizme nasıl da hazır hale getirildiği, devrimci hareketleri geriletmek amacıyla kitle pasifikasyonu yürüten “milli” kontr-gerilla güçlerin Amerikan uzmanlarının denetiminde nasıl da aynı okullarda eğitilmiş olduğu uzun sözü gerektirmeyecek denli yazılıp çizildi.

Türkiye örneğinde ABD yönetiminin gerek askeri darbe hazırlığına ve gerekse darbenin gerçekleştirilmesine vermiş olduğu doğrudan destek çok iyi bilinir. 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, dönemin ABD yetkilileri bu olayı, “bizim oğlanlar iyi iş yaptı” diye kutlayıp duyurmuşlardı. Fakat bu gerçeklerden hareketle, bütün bu gelişmeleri ve dolayısıyla yaşanan faşizm olgusunu, bir dış dayatma, emperyalizmin o ülke burjuvazisi de dahil iç güçlere bir oyunu biçiminde yorumlamak, eğer kasıtlı bir tutum değilse en iyi ihtimalle aptallıktır. Zira bu yaklaşım, faşizmin suçunu bütünüyle “dış güçler”e havale ederek kendi burjuvasını bu suçtan tenzih eder. Böylece tıpkı milliyetçi ve sahte “anti-emperyalizm” örneğinde olduğu gibi, faşizm konusunda da, bizzat kendi ülkesindeki egemen burjuvaziye tutum almayan bir “anti-faşizm” anlayışı geliştirilir. Burjuva cephede bu tür “anti-emperyalizm” ve “anti-faşizm” örneklerine sıkça rastlanacağı gibi, sol harekette de bunun izdüşümleri bolca bulunuyor.

Klasik faşist rejimlerin taşıdığı kimi belirgin özelliklere bakıp, askeri faşist diktatörlük nitelendirmesine itiraz edenler olduğunu biliyoruz. Örneğin, faşizmin mutlaka küçük-burjuvazinin tepkisinin kitlesel düzeyde örgütlenmesine dayanarak iktidara geldiği, Almanya ve İtalya’daki örneklerin bunu kanıtladığı söyleniyor. Ama faşist bir iktidarın nitelenmesi bakımından onun yalnızca iktidara yürüyüş biçimine bakmak yeterli değildir, daha önemlisi kurulan iktidarın taşıdığı özelliklerdir. Bir de asla unutulmamalı ki, yakın tarihteki askeri faşist diktatörlükler de iktidara gelmeden önce genelde küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin hoşnutsuzluğunu kullandılar. Onlar arasında paramiliter faşist çeteleri örgütleyerek toplumu bezdirip yordular ve sonra da toplumsal kaosu yatıştırma bahanesiyle kitleler nezdinde pasif destek de bulup iktidara yerleştiler.

Daha genel anlamda ifade etmek istersek, örgütsüz kitlelerin şu ya da bu biçim ve düzeyde desteğini almadan en keskin kılıçların şakırtısı altında bile olsa iktidar koltuğuna tırmanabilmek ve orada oturabilmek mümkün değildir. Bu yüzden askeri faşist diktatörlükler öncesinde de bir tür toplumsal desteğin yaratıldığını görürüz. Bu desteğin mutlaka nasyonal sosyalizmin tantanalı demagoji kampanyalarına birebir benzer şekilde yaratılmış olması veya aynı kitleselliğe ulaşması gerekmiyor.

Örneğin Türkiye’de olduğu gibi faşizmin iktidara gelmeden önce belirli ölçülerde kitle desteği sağladığı gerçeği bir yana, bunun bir de devamı vardır. Burjuvazi ile devrimci proletarya arasındaki yaylım ateşinin arasında kalıp korkan ve sinen kitlelerin (buna işçi sınıfının örgütsüz, bilinçsiz geri kitleleri de dahildir), daha önce devrimci işçilere duydukları sempatinin bir nefrete dönüşmesi ve “artık ne olacaksa olsun ve bu ateş kesilsin!” psikolojisiyle faşist cuntalara sinik bir destek sunması yakın faşizm örneklerinde yaşanmış bir durumdur.

Kapitalizmin krizleriyle umutsuzluğa sürüklenen ve burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışmanın yarattığı istikrarsızlık koşullarından bezen küçük-burjuva, işsiz, lümpen kitlelerin askeri faşist bir diktatörlüğün iktidarına giden zeminin döşenmesinde üstlendikleri rol asla gözardı edilemez. Askeri faşist darbeler ansızın üstten geliyor gibi görünseler de, bir ön hazırlığa dayanmayan, iktidarı için önceden ortamı hazırlamayan bir askeri faşist diktatörlük düşünülemez. Klasik faşizmde küçük-burjuvazinin desteğinin çok belirgin olduğu, askeri diktatörlük örneklerinde ise bu unsurun bulunmadığı düşüncesiyle bunların faşist olarak nitelenmesine karşı çıkanların bu husus üzerinde iyice bir düşünmeleri gerekiyor. Faşizmin hep faşist partilerin iktidara gelişiyle kurulduğu düşüncesiyle, hiçbir askeri diktatörlüğün faşizm kategorisi altında değerlendirilemeyeceğini iddia etmek, faşizmi yalnızca klasik biçimiyle sınırlandırarak kavramaya çalışma tutuculuğu anlamına geliyor.

Aynı tutucu yaklaşımın bir uzantısı olarak, nasyonal sosyalizmin kitleleri peşine takabilmek için başvurduğu demagojide ağır basan “anti-kapitalist” söylemi askeri diktatörlük örneklerinde bulabilmenin olanaksız olduğu da ileri sürülüyor. Oysa kimi örneklerde, askeri faşist diktatörlük kurulmazdan önce faşizmin kendine kitle tabanı edinebilmek için sivil görünümlü faşist örgütlenmeleri kullandığı ve bunların da benzer demagojileri sahiplendiği açıktır. Unutulmamalı ki 12 Eylül öncesinde ortamı faşist iktidar için hazırlayan MHP örgütlenmesi bu tür bir demagojiye başvuruyordu. Ayrıca faşizmin öne çıkardığı demagojiler zamana ve zemine göre değişmektedir.

Faşizmin iktidara tırmandığı dönemde toplumun belirli kesimlerini işçi sınıfının devrimci mücadelesine karşı kendi destekçisi olarak örgütleyebilmesinin derecesi bir örnekten diğerine değişiyor olsa da, bu durum iktidardaki faşizmin niteliğinde özsel bir değişiklik yaratmaz. İktidar koltuğuna yerleşen faşizm, ister sivil bir faşist parti iktidarı, ister faşist bir askeri cunta görünümüne bürünmüş olsun sonuç değişmez. İşçi sınıfı açısından her iki durum da, kazanılmış demokratik haklara, mücadeleci sendikal ve devrimci siyasal örgütlenmelere, sınıfın çalışma ve yaşam koşullarına açık saldırı anlamına gelir. Bunların tümü, burjuva diktatörlüğünün kanlı ve şiddeti egemen kılan faşist biçimlenmeleridir.

Faşizmin küçük-burjuva ve lümpen proleter kitleleri çok açık ve yaygın biçimde alttan seferber edip iktidara oturmasıyla, tepeden bir askeri diktatörlük biçiminde kurulmasının faşist iktidarın akıbeti açısından bazı farklılıklar yaratacağını düşünenler olabilir. Bu faktörün, faşist iktidarın dayanıklılık ve iktidarda kalma süresi üzerinde etkili olabileceği toptan reddedilemez. Fakat faşist bir iktidarın akıbetini, asıl olarak iktidara tırmandığı dönemdeki kitle desteğinin biçim ve derecesine bağlamak yanlıştır. İspanya ve Portekiz örnekleri bu gerçeğin kavranması bakımdan önem taşıyor.

Bu iki ülkede de faşizm, klasik örneklere nazaran daha baştan askeri yanı ağır basan bir özellik sergilemiştir. Keza küçük-burjuva kitle desteği veya yaratılmaya çalışılan sivil faşist örgütlenmenin eti budu açısından da bunlar İtalya ve Almanya’ya benzemezler. Bu faktörlere, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da oluşan yeni siyasal atmosferin Franco ve Salazar diktatörlükleri üzerindeki olumsuz etkisini de eklemek gerekir. Buna rağmen her iki ülkede de faşist diktatörlükler uzun süre varlıklarını sürdürdüler ve gerek Franco gerek Salazar hasta yataklarında ecelleriyle öldüler.

Daha sonra bu iki ülkede faşizmin sona eriş süreçleri de iki farklı örneği sergiledi. İspanya’da faşizm çözülerek parlamenter işleyişe geçildi, Portekiz’de ise faşist rejim sol eğilimli bir askeri darbe ile yıkılarak son buldu. Her iki örnekte de işçi-emekçi kitleler faşizme karşı tepkilerini yükseltmişlerdi, fakat sonucu belirleyen, sınıfsal güç dengesi oldu.

60’larda ve sonrasında Yunanistan’da ve çeşitli Latin Amerika ülkelerinde kurulan askeri faşist diktatörlüklerin sona eriş biçimleri de önemli derslerle doludur. Bu örneklerde de faşizmin kitle desteğinin çok daha zayıf olduğu noktasından hareketle, bunların iyice dayanıksız çıkacağını ve anlamlı bir kitle mücadelesiyle yıkılacaklarını peşinen söylemenin ne denli yanlış olacağını yine bizzat yaşamın kendisi kanıtlamıştır. Farklı tarihlerde kurulan ve farklı süreler boyunca yaşayan bu diktatörlüklerin hiçbiri bir devrimle yıkılmadı. İstisnasız hepsinde faşist diktatörlükler çözülerek son buldular. İşçi-emekçi kitlelerin bir örnekten diğerine değişik ölçülerde etkili olabildiği bu süreçler, burjuvazinin hegemonyasını kurabilmesi nedeniyle parlamenter rejime geçilmesiyle noktalandı.

Şili örneği unutulmasın. Doğru dürüst kitle desteği bulamadan, topuna tüfeğine ve bu sayede yürüteceği zulme güvenerek iktidara oturan bir faşizmin, alabildiğine kitlesel bir devrimle tepetaklak edileceği umulurdu. Peki ama, bu zalim rejimin tarumar ettiği sınıf örgütlülüğü, yaratılan dehşet ortamında hafızaları silinen kuşaklar, yitirilen devrimci bilinç ve bu arada gelişecek yeni dış dengeler, ülke içinde burjuvazinin yeniden “demokrasi kahramanı” rolüne bürünmesi şeklinde sıralayabileceğimiz yeni koşulları da hesaba katmak gerekmez mi? Gerçek yaşamın sergilediği sonuçlar mantıksal kurgulara pek de benzemez. İşin aslına bakacak olursak, faşist rejimlerin akıbetini çeşitli ve karmaşık etkenlerin belirlediği açıktır.

Birincisi, ülke içinde faşist iktidarın kuruluşuna yol açan krizin derinlik ve boyutları, egemen burjuvazinin bu krizi aşabilmek bakımından devrimci hareketi ezmede ve ihtiyaç duyduğu yapısal değişimi sağlamada elde ettiği başarı derecesi belirleyici bir etkendir.

İkincisi, kapitalist sistemin içinde bulunduğu genel konjonktürün, derin toplumsal kriz veya krizden çıkış koşullarının, devrimci işçi hareketinin dünya ölçeğindeki saldırı veya geri çekilme durumunun faşist iktidar altındaki ülkeye yansıması fevkalâde önemlidir. Geniş kitlelerin bilincini dumura uğratan propaganda yöntemleriyle “bir örnek” totaliter bir toplum yaratma yolunda ilerleyen Alman Nazizminin iktidarda kalış süresi ve gidiş biçimiyle, diyelim onun gibi bir kitle desteğini örgütlemeksizin, bir iç savaşın ardından iktidara oturan İspanyol faşizminin iktidarda kalış süresi ve gidiş biçimi arasındaki fark, salt “kitle desteği” unsuruna bakıp bir sonuca varılamayacağını açık biçimde gözler önüne serer.

Üçüncüsü, klasik örneklerde faşizm iktidara tırmanış döneminde geniş kitlelerden büyük destek almış olsa bile, iktidara oturduğunda kendisine destek veren kitlelere “ihanet” etmiştir. Tantanalı bir kitle desteğiyle iktidara tırmanan faşizmin bile, iktidara geldiğinde küçük-burjuva fazlalıklarından kurtulduğu açıktır. O halde sorunu faşizmin iktidarı açısından ele aldığımızda, bu “kitle desteği” faktörünün onun akıbeti üzerinde sanıldığı kadar belirleyici olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Faşist iktidarların işçi-emekçi kitlelerin mücadelesiyle yıkılabilmesinde anahtar faktör, gerçekten de faşizmin iktidara tırmandığı dönemde geniş kitlelerden aldığı desteğin düzeyi değildir. Bu desteğin daha düşük olması durumunda faşist iktidarın çok daha kolaylıkla yıkılabileceğini düşünmek, yine iktidarda faşizm gerçeğini pek kavramamış olmak anlamına gelir. Aslında faşist diktatörlüklerin yıkılabilmesi açısından her şey, işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyine ve diğer emekçi katmanları peşine takabilmek bakımından güçlü bir pozisyona sahip olup olmadığına bağlıdır. Ve unutulmasın ki, faşizm, reformistinden devrimcisine işçi sınıfının örgütlerini atomize eden, sınıfın devrimci gücünü ezen bir diktatörlük biçimidir.

Bu nedenle faşizmin iktidara tırmanış sürecinde onu durdurabilmek proletarya açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Fakat bunun başarılamadığı ve faşist diktatörlüğün kurulduğu durumda, sanki hiçbir şey olmamış gibi faşist iktidarın kolayca yıkılabileceğinden dem vurmak, ne denli radikal görünüme büründürülürse büründürülsün, gerçekleri tamamen hafife almak demektir. Özetle, soruna iktidarda faşizm açısından baktığımızda, iktidara tırmanış sürecinde çeşitli örnekler bağlamında gözlemlenen farklılıklar çarpıcılığını yitirmektedir.

Dolayısıyla, faşizmin iktidara geliş biçimi ile iktidardaki faşizm konusunun birbirine gerçekten de karıştırılmaması gerekiyor. Troçki, iktidara tırmanan faşizmle iktidardaki faşizm arasındaki farka işaret eder: “Finans kapital’in egemenliğinin mürteci toplumsal demagoji ve küçük burjuva tedhişi yoluyla uzatılması olanaksızdır. İktidara geçen faşist şefler kendilerini izleyen kitleleri, devlet aygıtı aracılığıyla susturmak zorunda kalırlar. Aynı nedenlerle, küçük burjuvazinin geniş kitlesinin desteğini de yitirirler.”[61] Bu kadarı bile, faşizmi klasik örneklerdeki iktidara geliş biçimiyle kavrayıp, iktidardaki askeri faşist diktatörlükte bu özellikleri görmediğinde onun faşist olmadığını kanıtlamaya girişen bir Troçkizmin sakatlığını gösteriyor.

Faşizm (sivil ya da askeri görünümlü; aşağıdan ya da yukarıdan), burjuva düzenin işçi sınıfının devrimci mücadelesini ve devrimci örgütlerini kudurgan bir karşı-devrimci saldırıyla ezmeye çalışan olağanüstü siyasal biçimlenmesidir. Eğer faşizm bu gibi temel özelliklerle açıklanan bir olağanüstü rejim türü olarak ele alınmazsa, devrimci durumlarda burjuvazinin işçi-emekçi kitlelere yönelttiği karşı-devrimci saldırılar ve buna karşı yürütülmesi gereken mücadele konusunda dünya işçi hareketinde ortak bir anlayış geliştirmek de mümkün olamaz. Bu sorunda doğru yaklaşımı, Lenin dönemi Komintern kongrelerinde de, aynı devrimci damarın takipçisi olmaya çalışan Troçki’de de bulmak mümkündür.

Polonyalı komünistlerin Pilsudski rejimini faşist olarak nitelemekten kaçınmaları karşısında Troçki’nin onlara yönelttiği eleştiriyi tekrar hatırlayabiliriz. Peki Pilsudski rejiminin özelliği neydi? Troçki’den okuyalım: “Polonya faşizminin özgül ağırlığı, yani kitlesi, İtalyan faşizminin kendi zamanındaki ağırlığına göre çok zayıftı; hele Alman faşizmininkinden çok daha zayıftı. Pilsudski, İtalya ve Almanya’da olduğundan çok daha büyük ölçüde askeri komplo yöntemlerini kullanmak ve işçi örgütleri meselesine çok daha ihtiyatlı bir tarzda yaklaşmak zorunda kaldı.”[62] Açıktır ki Troçki, faşist bir rejimi teşhis edebilmek için yalnızca İtalyan veya Alman faşizmini norm olarak almanın yanlışlığını gözler önüne sermektedir.

Troçki’nin getirdiği eleştiri, genelde faşizm konusunda yürütülecek tartışmalarda dogmatizme saplanılmaması bakımından önemli bir uyarı kaynağıdır. Almanya ve İtalya örneklerinde görüldüğü yaygınlıktaki küçük-burjuva taban örgütlenmesini, faşizme bir yönüyle sivil görünüm veren kitlesel faşist parti iktidarını faşizmin olmazsa olmaz koşulu haline getiren Troçki değil, Troçkistlerdir.

Troçki’nin uyardığı Polonyalı komünistlerin durumunda olduğu gibi, Türkiye’de de Troçkistlerin önemli bir bölümü 12 Eylül faşist rejimini, Alman ve İtalyan örneklerine benzemediği gerekçesiyle faşist olarak nitelemekten kaçındılar. Bu günah Troçki’nin değil Troçkistlerin hanesine yazılmalıdır. Pek çok sorunda görüldüğü üzere, faşizm gibi önemli bir sorunda da Troçkistler, Troçki’yi anlamaya çalışmak yerine onun çözümlemelerini arzu ettikleri ya da işlerine geldiği gibi yorumlayarak ortaya “Troçkist” bir faşizm anlayışı çıkarttılar.

İktidara tırmanan faşizm ve iktidarda faşizm

Aslında yanılgılara yol açan başlıca neden, faşizm sorununa iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm ayrımı yapılmadan yüzeysel olarak yaklaşılmasıdır. Nitekim Türkiye örneğinde, 12 Eylül faşist rejiminin, diyelim Almanya örneğinde olduğu gibi faşist kitle partisi eliyle yürütülmemesi ve 12 Eylül darbesi öncesindeki faşist MHP ile 12 Eylül sonrasında iktidara yerleşen faşist cunta arasında bir süreklilik olmaması, bu rejimin faşist olarak nitelenemeyeceğinin gerekçesi yapıldı.

Oysaki faşizmin klasik örneklerinde de, iktidara tırmanan faşizm ile iktidara yerleşen faşizm arasında hiç de sanıldığı gibi bir süreklilik yoktur. Bu önemli hususun gözardı edilmesi, faşist rejimin, faşizmin iktidara tırmandığı dönemdeki küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin desteği temelinde kavranmaya çalışılması gibi bir yanılsamaya yol açar. Daha da vahimi, faşist parti iktidarının sanki gerçekten de bu kitlelerin iktidarı anlamına geldiği yolundaki düzeysiz yaklaşımlardır.

Faşizmin klasik ve daha yakın örnekleri arasındaki görünüm farklarını şimdilik bir yana bırakıp, onun iktidara tırmandığı dönemde ihtiyaç duyduğu kitle desteğinin anlamı üzerinde biraz daha duralım. Faşizmin amaçlarına ulaşabilmesi için, önce karşı-devrimci terör ve sistematik saldırılarla işçi sınıfının örgütlü öncü kesimini yıldırıp geriletmeye ihtiyacı vardır. Faşizmin iktidara tırmanışı veya faşizmin yükselişi olarak nitelenen bu süreçte, faşist liderlik küçük-burjuva kitleleri devrimci proletaryaya karşı örgütlemeye çalışır. Devrimci durumdan karşı-devrimci bir çıkış yolu bulabilmek, işçi hareketinin devrimci kabarışı karşısında kitleleri demagojiyle yanına çekebilmek için finans kapital son derece sert yöntemlere ihtiyaç duyar.

Hatırlayalım, 1848 Fransası’nda burjuvaziye on bin kişilik Bonapartist 10 Aralık Derneği yetmişti. Fakat çok daha gelişmiş, artık çürüme çağına girmiş bir kapitalizm, dolayısıyla bir o kadar ağırlaşmış bunalım koşullarında ve en önemlisi geçmiş dönemlere oranla ezilmesi zorlaşmış bir proletarya karşında büyük çaplı bir karşı-devrimci hareket gerekir. İçine düştüğü açmazda kıvranan kapitalist düzen, aradığı bu çözümü olağan burjuva parti ve hareketlerde değil, olağanüstü koşulların yaratığı olan faşist parti ve hareketlerde bulacaktır. Büyük sermaye çevrelerini, toplumun çözülen unsurlarını karşı-devrimin kitle tabanı olarak seferber eden faşist hareketlerin önünü açmaya sevk eden koşullar genel hatlarıyla bunlardır.

Faşist siyasal oluşumlar küçük-burjuvazide milliyetçi, ırkçı bir kitle psikolojisi oluşturmak amacıyla eski tarihsel motifleri kullanırlar.[63] Zira kapitalizmin tekelci gelişiminin yıkıma sürüklediği küçük-burjuvazinin özlemi, geçmiş “güzel günler”e dönüştür. Gelecekten korkuya kapılan küçük-burjuvaziyi yanlarına çekebilmek için, faşist hareketler ona milliyetçilik zehrini, yabancı düşmanlığını şırınga eder, işçi sınıfına ve onun enternasyonalist devrimci hedefine karşı düşmanlık aşılarlar.

Küçük-burjuva kitleleri şu ya da bu oranda peşine takıp iktidara yürüyen faşist hareket, bu bakımdan bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünür; fakat buna bakıp faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu düşünmek muazzam bir yanılgı anlamına gelecektir. Bu tür vahim bir yanılgıdan kaçınabilmek için, faşizm sorununu, iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yaparak kavramak mutlak bir zorunluluktur. Faşist diktatörlüğün sınıf niteliği ile, faşizmin seferber ettiği kitle hareketinin sınıf niteliği kesinlikle aynı kapsamdaki sorunlar değildir. Faşizm küçük-burjuvazinin değil, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür.

Tam da bu noktada önemli bir gerçekliği hatırlayalım. Devrimci işçi hareketini faşizm belâsı ve ona karşı mücadele konusunda doğru bir anlayışla silahlandırmaya çalışan Troçki’ye, Stalinizm cephesince yöneltilmiş yalana dayalı “eleştiri” ve iftiraların sonu gelmez. Troçki’nin görüşlerinin nasılsa doğrudan onun eserlerinden okunup öğrenilmediği gerçeğinden cesaret alan kuru-sıkı atma eğilimi, en ortodoks Stalinistinden, Stalinist merkezciliğin çeşitli versiyonlarına dek alabildiğine yaygındır.

Türkiye’deki örneklerinden bildiğimiz üzere, faşizm konusunda Troçki’ye yöneltilen sözde eleştirilerin en rağbet gören temalarından biri, onun faşizmi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak gösterdiğidir. Oysa Troçki’nin açıklamaya çalıştığı husus, İtalya ve Almanya örneklerinde faşizmin iktidara tırmanırken küçük-burjuvaziyi nasıl da tepe tepe kullandığı gerçeğiydi. Fakat bu duruma bakıp da, faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu sanmanın büyük bir yanılsama olacağına işaret eden bizzat Troçki’dir.

Alman faşizminin tıpkı İtalyan faşizmi gibi, işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı bir koçbaşı olarak kullandığı küçük-burjuvazinin sırtından iktidara yükseldiğini belirtir Troçki. Ve devam eder: “Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük-burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. Mussolini haklıdır: ara sınıflar bağımsız bir politika izlemekten acizdirler. Bunalım dönemlerinde bu sınıflar temel sınıflardan birinin politikasını en akıl almaz sınırına kadar götürmek zorundadırlar. Faşizm bunları sermayenin hizmetine sokmayı başarmıştır. Tröstlerin devletleştirilmeleri, emek karşılığı olmayan gelirlerin kaldırılması gibi sloganlar iktidara gelinir gelinmez bir yana atılmıştır.”[64]

“Eğer komünist partisi devrimci umudun partisi ise, bir yığın hareketi olarak faşizm de karşı-devrimci umutsuzluğun partisidir”[65] der Troçki. Faşizm iktidara yürürken küçük-burjuva ve lümpen güruhun umutsuzluk ve öfkesini örgütleyip proletaryaya karşı kullanır ve onu bu yolla ezmeye çalışır. İşçi sınıfının devrimci atılımının ezilmesi durumunda, faşizm tekelci kapitalizmin bekası bakımından görevinin birinci kısmını yerine getirmiş demektir. İktidara geldiğinde ise artık kitlesel bir küçük-burjuva hareketin aktif desteğine ihtiyaç duymayacaktır. Ayrıca tasfiye edilmemiş öfkeli bir küçük-burjuva hareket, bu kez faşist iktidar eliti için bir tehdit oluşturabilir.

Faşist liderler iktidar koltuklarına iyice yerleştiklerinde, ortamı kendileri için temizlemiş olan bıçakların[66] şimdi kendilerine dönebileceğini hesaba katarlar. Faşist liderliğin anti-kapitalist demagojilerini ciddiye alıp, gerçekten de insafsız kapitalist düzene karşı bir şeyler yapılabileceğine inanan faşist unsurlar ve faşizmin işsiz, yoksul kitle gücü, burjuva düzenin tepesi açısından bir tehlike kaynağıdır. O nedenle faşist liderliğin burjuva zirve tarafından resmen tanınabilmesi ve siyasal iktidar koltuğuna yerleşebilmesi için bir temizlik operasyonuna girişmesi, artık “tehlikeli” bulunan unsurları tasfiye etmesi şarttır.

Almanya örneğinde Cumhurbaşkanı Hindenburg’un, düzen açısından tehlike yaratacak unsurları ve örgütlenmeleri temizlemesini Hitler’e açıkça salık verdiği bilinir. O nedenle faşist liderlik, kendisini iktidara taşıyan ateşli küçük-burjuva ve lümpen kadroları tasfiye edecek ve devletin bürokratik kabuğu içine yerleşecektir. Hitler’in 1933’te kendisini şansölye (başbakan) ilân ettirmeyi başardıktan sonra Nazi hareketinin önde gelen liderlerinden Röhm’ü öldürtmesi ve onun örgütlediği SA’yı (Fırtına Birlikleri) Alman silahlı kuvvetlerine bağlaması bu gerçeğin somutlanışıdır. Keza Mussolini’nin, iktidara yerleştiğinde iktidara yürüdüğü kadroları tasfiyeye girişmesi; Türkiye’de MHP ve Ülkü Ocakları örgütlenmesinin faşist Evren cuntası tarafından devre dışı bırakılması da bu durumun çarpıcı örnekleridir.

Faşizm iktidarı ele geçirdikten sonra, daha önce kitle tedhişi ile pasifize edilmiş işçi hareketinin ve onun örgütlerinin üzerine zincirlerinden boşanmış bir karşı-devrimci şiddet ile saldıracaktır. Zira faşizmin iktidarını sürdürebilmesi için işçi sınıfının yalnızca gözünü korkutmaya değil, onu uzun bir süre boyunca belini doğrultamayacak şekilde ezmeye, onun örgütlü güçlerini atomize etmeye, devrimci ruhunu zedelemeye ihtiyacı vardır. Faşizm işçi sınıfının bütün örgütlerini (uzlaşmacı ve reformist olanları da dahil) parçalamak, onu örgütsüz ve tamamen pasif bir yığın haline getirebilmek, işçileri toplu sözleşme hakkından bile yoksun bırakıp şekilsizleştirmek amacıyla hareket eder.

Faşizm sorunu çerçevesinde yürüyen tartışmalar içinde dikkat çeken yönlerden biri de, faşizmi diğer olağanüstü yönetim biçimlerinden ayırt edebileceği söylenen bazı özelliklerdir. Bu bağlamda öne çıkan başlıca hususları, “faşist iktidarın kuruluşu”, “faşist iktidarın örgütlenişi”, “faşist baskının derecesi”, “faşizmin ideolojisi”, “faşizmin sona erişi” olarak sıralayabiliriz. Bunları kısaca ele alıp irdeleyeceğiz. Ancak önemli bir hususun altını daha en baştan çizelim. Sanırız buraya kadar anlatılanlar her duruma uyacak bir faşizm şablonunun olamayacağını kanıtlamış bulunuyor. Ama biz yine de, bazı önemli somut örnekleri de hatırlayarak söz konusu hususlara kısaca bir göz atalım.

İktidara tırmanan faşizm ve iktidarda faşizm

Aslında yanılgılara yol açan başlıca neden, faşizm sorununa iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm ayrımı yapılmadan yüzeysel olarak yaklaşılmasıdır. Nitekim Türkiye örneğinde, 12 Eylül faşist rejiminin, diyelim Almanya örneğinde olduğu gibi faşist kitle partisi eliyle yürütülmemesi ve 12 Eylül darbesi öncesindeki faşist MHP ile 12 Eylül sonrasında iktidara yerleşen faşist cunta arasında bir süreklilik olmaması, bu rejimin faşist olarak nitelenemeyeceğinin gerekçesi yapıldı.

Oysaki faşizmin klasik örneklerinde de, iktidara tırmanan faşizm ile iktidara yerleşen faşizm arasında hiç de sanıldığı gibi bir süreklilik yoktur. Bu önemli hususun gözardı edilmesi, faşist rejimin, faşizmin iktidara tırmandığı dönemdeki küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin desteği temelinde kavranmaya çalışılması gibi bir yanılsamaya yol açar. Daha da vahimi, faşist parti iktidarının sanki gerçekten de bu kitlelerin iktidarı anlamına geldiği yolundaki düzeysiz yaklaşımlardır.

Faşizmin klasik ve daha yakın örnekleri arasındaki görünüm farklarını şimdilik bir yana bırakıp, onun iktidara tırmandığı dönemde ihtiyaç duyduğu kitle desteğinin anlamı üzerinde biraz daha duralım. Faşizmin amaçlarına ulaşabilmesi için, önce karşı-devrimci terör ve sistematik saldırılarla işçi sınıfının örgütlü öncü kesimini yıldırıp geriletmeye ihtiyacı vardır. Faşizmin iktidara tırmanışı veya faşizmin yükselişi olarak nitelenen bu süreçte, faşist liderlik küçük-burjuva kitleleri devrimci proletaryaya karşı örgütlemeye çalışır. Devrimci durumdan karşı-devrimci bir çıkış yolu bulabilmek, işçi hareketinin devrimci kabarışı karşısında kitleleri demagojiyle yanına çekebilmek için finans kapital son derece sert yöntemlere ihtiyaç duyar.

Hatırlayalım, 1848 Fransası’nda burjuvaziye on bin kişilik Bonapartist 10 Aralık Derneği yetmişti. Fakat çok daha gelişmiş, artık çürüme çağına girmiş bir kapitalizm, dolayısıyla bir o kadar ağırlaşmış bunalım koşullarında ve en önemlisi geçmiş dönemlere oranla ezilmesi zorlaşmış bir proletarya karşında büyük çaplı bir karşı-devrimci hareket gerekir. İçine düştüğü açmazda kıvranan kapitalist düzen, aradığı bu çözümü olağan burjuva parti ve hareketlerde değil, olağanüstü koşulların yaratığı olan faşist parti ve hareketlerde bulacaktır. Büyük sermaye çevrelerini, toplumun çözülen unsurlarını karşı-devrimin kitle tabanı olarak seferber eden faşist hareketlerin önünü açmaya sevk eden koşullar genel hatlarıyla bunlardır.

Faşist siyasal oluşumlar küçük-burjuvazide milliyetçi, ırkçı bir kitle psikolojisi oluşturmak amacıyla eski tarihsel motifleri kullanırlar.[63] Zira kapitalizmin tekelci gelişiminin yıkıma sürüklediği küçük-burjuvazinin özlemi, geçmiş “güzel günler”e dönüştür. Gelecekten korkuya kapılan küçük-burjuvaziyi yanlarına çekebilmek için, faşist hareketler ona milliyetçilik zehrini, yabancı düşmanlığını şırınga eder, işçi sınıfına ve onun enternasyonalist devrimci hedefine karşı düşmanlık aşılarlar.

Küçük-burjuva kitleleri şu ya da bu oranda peşine takıp iktidara yürüyen faşist hareket, bu bakımdan bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünür; fakat buna bakıp faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu düşünmek muazzam bir yanılgı anlamına gelecektir. Bu tür vahim bir yanılgıdan kaçınabilmek için, faşizm sorununu, iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yaparak kavramak mutlak bir zorunluluktur. Faşist diktatörlüğün sınıf niteliği ile, faşizmin seferber ettiği kitle hareketinin sınıf niteliği kesinlikle aynı kapsamdaki sorunlar değildir. Faşizm küçük-burjuvazinin değil, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür.

Tam da bu noktada önemli bir gerçekliği hatırlayalım. Devrimci işçi hareketini faşizm belâsı ve ona karşı mücadele konusunda doğru bir anlayışla silahlandırmaya çalışan Troçki’ye, Stalinizm cephesince yöneltilmiş yalana dayalı “eleştiri” ve iftiraların sonu gelmez. Troçki’nin görüşlerinin nasılsa doğrudan onun eserlerinden okunup öğrenilmediği gerçeğinden cesaret alan kuru-sıkı atma eğilimi, en ortodoks Stalinistinden, Stalinist merkezciliğin çeşitli versiyonlarına dek alabildiğine yaygındır.

Türkiye’deki örneklerinden bildiğimiz üzere, faşizm konusunda Troçki’ye yöneltilen sözde eleştirilerin en rağbet gören temalarından biri, onun faşizmi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak gösterdiğidir. Oysa Troçki’nin açıklamaya çalıştığı husus, İtalya ve Almanya örneklerinde faşizmin iktidara tırmanırken küçük-burjuvaziyi nasıl da tepe tepe kullandığı gerçeğiydi. Fakat bu duruma bakıp da, faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu sanmanın büyük bir yanılsama olacağına işaret eden bizzat Troçki’dir.

Alman faşizminin tıpkı İtalyan faşizmi gibi, işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı bir koçbaşı olarak kullandığı küçük-burjuvazinin sırtından iktidara yükseldiğini belirtir Troçki. Ve devam eder: “Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük-burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. Mussolini haklıdır: ara sınıflar bağımsız bir politika izlemekten acizdirler. Bunalım dönemlerinde bu sınıflar temel sınıflardan birinin politikasını en akıl almaz sınırına kadar götürmek zorundadırlar. Faşizm bunları sermayenin hizmetine sokmayı başarmıştır. Tröstlerin devletleştirilmeleri, emek karşılığı olmayan gelirlerin kaldırılması gibi sloganlar iktidara gelinir gelinmez bir yana atılmıştır.”[64]

 “Eğer komünist partisi devrimci umudun partisi ise, bir yığın hareketi olarak faşizm de karşı-devrimci umutsuzluğun partisidir”[65] der Troçki. Faşizm iktidara yürürken küçük-burjuva ve lümpen güruhun umutsuzluk ve öfkesini örgütleyip proletaryaya karşı kullanır ve onu bu yolla ezmeye çalışır. İşçi sınıfının devrimci atılımının ezilmesi durumunda, faşizm tekelci kapitalizmin bekası bakımından görevinin birinci kısmını yerine getirmiş demektir. İktidara geldiğinde ise artık kitlesel bir küçük-burjuva hareketin aktif desteğine ihtiyaç duymayacaktır. Ayrıca tasfiye edilmemiş öfkeli bir küçük-burjuva hareket, bu kez faşist iktidar eliti için bir tehdit oluşturabilir.

Faşist liderler iktidar koltuklarına iyice yerleştiklerinde, ortamı kendileri için temizlemiş olan bıçakların[66] şimdi kendilerine dönebileceğini hesaba katarlar. Faşist liderliğin anti-kapitalist demagojilerini ciddiye alıp, gerçekten de insafsız kapitalist düzene karşı bir şeyler yapılabileceğine inanan faşist unsurlar ve faşizmin işsiz, yoksul kitle gücü, burjuva düzenin tepesi açısından bir tehlike kaynağıdır. O nedenle faşist liderliğin burjuva zirve tarafından resmen tanınabilmesi ve siyasal iktidar koltuğuna yerleşebilmesi için bir temizlik operasyonuna girişmesi, artık “tehlikeli” bulunan unsurları tasfiye etmesi şarttır.

Almanya örneğinde Cumhurbaşkanı Hindenburg’un, düzen açısından tehlike yaratacak unsurları ve örgütlenmeleri temizlemesini Hitler’e açıkça salık verdiği bilinir. O nedenle faşist liderlik, kendisini iktidara taşıyan ateşli küçük-burjuva ve lümpen kadroları tasfiye edecek ve devletin bürokratik kabuğu içine yerleşecektir. Hitler’in 1933’te kendisini şansölye (başbakan) ilân ettirmeyi başardıktan sonra Nazi hareketinin önde gelen liderlerinden Röhm’ü öldürtmesi ve onun örgütlediği SA’yı (Fırtına Birlikleri) Alman silahlı kuvvetlerine bağlaması bu gerçeğin somutlanışıdır. Keza Mussolini’nin, iktidara yerleştiğinde iktidara yürüdüğü kadroları tasfiyeye girişmesi; Türkiye’de MHP ve Ülkü Ocakları örgütlenmesinin faşist Evren cuntası tarafından devre dışı bırakılması da bu durumun çarpıcı örnekleridir.

Faşizm iktidarı ele geçirdikten sonra, daha önce kitle tedhişi ile pasifize edilmiş işçi hareketinin ve onun örgütlerinin üzerine zincirlerinden boşanmış bir karşı-devrimci şiddet ile saldıracaktır. Zira faşizmin iktidarını sürdürebilmesi için işçi sınıfının yalnızca gözünü korkutmaya değil, onu uzun bir süre boyunca belini doğrultamayacak şekilde ezmeye, onun örgütlü güçlerini atomize etmeye, devrimci ruhunu zedelemeye ihtiyacı vardır. Faşizm işçi sınıfının bütün örgütlerini (uzlaşmacı ve reformist olanları da dahil) parçalamak, onu örgütsüz ve tamamen pasif bir yığın haline getirebilmek, işçileri toplu sözleşme hakkından bile yoksun bırakıp şekilsizleştirmek amacıyla hareket eder.

Faşizm sorunu çerçevesinde yürüyen tartışmalar içinde dikkat çeken yönlerden biri de, faşizmi diğer olağanüstü yönetim biçimlerinden ayırt edebileceği söylenen bazı özelliklerdir. Bu bağlamda öne çıkan başlıca hususları, “faşist iktidarın kuruluşu”, “faşist iktidarın örgütlenişi”, “faşist baskının derecesi”, “faşizmin ideolojisi”, “faşizmin sona erişi” olarak sıralayabiliriz. Bunları kısaca ele alıp irdeleyeceğiz. Ancak önemli bir hususun altını daha en baştan çizelim. Sanırız buraya kadar anlatılanlar her duruma uyacak bir faşizm şablonunun olamayacağını kanıtlamış bulunuyor. Ama biz yine de, bazı önemli somut örnekleri de hatırlayarak söz konusu hususlara kısaca bir göz atalım.

Faşist iktidarın kuruluşu[67]

İtalya örneğinde faşizm, 1920 yılında Mussolini liderliğinde harekete geçmesinden iki yıl sonra iktidara geldi. Başlangıçta Mussolini adımlarını daha bir ihtiyatlı atmak zorunda kalmış, örneğin ilk iki yılda anayasa değiştirilmemiş, faşist hükümet bir koalisyon karakteri taşımıştı. Fakat Mussolini’ye bağlı faşist birlikler tabanca ve bıçaklarla katliamlara girişip kitle örgütlerini boğduktan sonra, yani küçük-burjuvazi, “saygın” büyük burjuva çevrelerin arzuladığı “pis işi” bitirdiğinde, Mussolini artık burjuva düzenin tam anlamıyla resmi temsilcisi olmaya hak kazandı.

Mussolini’nin bu konumunu, bizzat faşist partiyi bürokratlaştırmak pahasına elde ettiğine işaret eder Troçki. “Faşizm, küçük burjuvazinin saldırgan, hareketli kuvvetlerini kullandıktan sonra onu burjuva devletinin mengenesi ile boğdu” der.[68] Nitekim 1923 yılında Mussolini parti içinde ilk büyük temizlik harekâtına girişecek, tabanca ve bıçaklarla yürütülen fiziksel tasfiye de dahil 150 bin üye partiden ihraç edilecektir. Yine Troçki’nin sözleriyle, “Faşizm, bir kere bürokratlaştıktan sonra, öteki askeri ve polis diktatörlük biçimlerine çok yaklaşır. Daha önceki toplumsal desteğine artık sahip değildir. Faşizmin temel ihtiyat gücü –küçük burjuvazi– harcanmıştır.”[69]

İktidarı sayesinde seçim sistemini tamamen faşistlerin lehine değiştiren Mussolini, böylece 1924 seçimlerinde büyük bir çoğunluk elde etmişti. Bunun ardından diktatörlüğünü ilân ediyor ve faşist parti dışında diğer tüm siyasi partileri kapatıyordu. Mussolini tarafından korporatif tarzda oluşturulan faşist sendikalar (22 işkoluna tekabül eden 22 korporasyon) dışında kalan bütün sendikalar da kapatıldı ve faaliyetleri tümden yasaklandı. 1927 yılında yayınlanan Çalışma Yasasıyla ücretlerin faşist devletin yetkili organlarınca belirleneceği ilân edildi. İtalya içinde durumunu sağlamlaştıran faşist iktidar, bu kez de sermayenin yayılmacı emellerini gerçekleştirmek üzere başka ülkelere saldırıya hazırlanıyordu. Mussolini 1935’te Etiyopya’ya saldıracak, kendini İmparator ilân edecek ve 1938’de de Hitler’le birlikte Berlin-Roma Mihverini kuracaktı.

Almanya’ya geçelim. Almanya’da faşist iktidarın kurulmasından iki yıl önce, Troçki, Alman nasyonal sosyalizminin işleyebileceği cinayetlerin yanında İtalya’dakilerin neredeyse “solda sıfır” kalacağını belirtiyordu. Gerçekten de öyle oldu. Faşizm Almanya’da iktidara gelince, komünistinden sosyal-demokratına, Yahudisinden Çingenesine, muhalif ve aykırı kabul edilen herkes, her kesim faşist terörün kurbanı oldu. Nazizm Alman sermayesinin yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için milyonlarca insanı emperyalist savaşlarda, zorunlu çalışma kamplarında ve ölüm kampları anlamına gelen toplama kamplarında katletti.

Almanya’da faşizm kendinden önce yolu açan İtalyan faşizmini örnek almıştı, ama tarihe vurduğu ölümcül damgasıyla faşist iktidar örnekleri arasında başköşeye oturdu. İktidara yürüyüş döneminde İtalya örneğine oranla çok daha fazla zorlandı ve bu yüzden sonradan çiğneyip geçeceği küçük-burjuva kitleleri kullanmaya çok daha fazla ihtiyaç duydu. Ancak bu durumun hiçbir şekilde küçük-burjuvazinin bir iktidar teşebbüsü ve iktidar ortaklığı anlamına gelmediği açıktır.

Almanya örneğinde faşist hareket, Bavyerada’ki işçi sovyetleri iktidarını 1919 Mayısında yıkan gerici askeri harekâtın ardından örgütlenmeye başlamış ve 1920’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin kuruluşu ile ete kemiğe bürünmüştü.

Bu faşist partinin mayalanma sürecinin, içlerinde sanayici, işadamları ve subayların yer aldığı bini aşkın kişi tarafından 1918 Ağustosunda kurulan Thule Cemiyetine doğru uzanıyor oluşu, faşizmin daha baştan hangi sınıf güçleri tarafından tezgâhlandığını gösterir. Bu cemiyet, Bavyera’daki ırkçı-milliyetçi gruplaşmalar üzerinde otorite tesis eden bir burjuva güç odağı olmuştu. İşçi eylemlerini dağıtmak üzere sokak çarpışmaları için vurucu güç oluşturan bu gruplar, cemiyet tarafından maddi olarak desteklenmekteydi.

Thule Cemiyeti Ocak 1919’da, işçi hareketini bölüp Bavyera işçi sovyetleri cumhuriyetini zayıflatmak amacıyla bir demiryolu işçisi olan Anton Drexler ve arkadaşlarına Alman İşçi Partisini kurdurttu. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından Almanya’nın çeşitli bölgelerinde eski askerlerden, işsiz gençlerden gönüllü yarı askeri birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. Freikorps diye adlandırılan bu paramiliter birliklerin Bavyera ayağı da, Thule Cemiyeti öncülüğünde örgütlenmişti. Hitler, ordu-Freikorps işbirliği temelinde Bavyera işçi sovyetleri cumhuriyetini yıkan karşı-devrimci harekâtta yer almış ve faşist liderliğe giden yolculuğuna da Alman İşçi Partisinde başlamıştır.

Nazizm tarihin bu fırtınalı döneminde iktidara yürüyüşünü sürdürecekti. Hitler daha 20’li yılların başlarında tekelci burjuvazinin bazı unsurlarının desteğini kazanmış olsa da, iktidar koltuğuna kurulabilmesi için ordunun üst kademelerinin onayını almış olması, burjuva düzenin zirvesine yeterli güveni telkin etmesi gerekiyordu. Bu nedenle daha bir süre beklemesi gerekecekti.

İktidar yolunda Hitler’in önünü açan büyük fırsat, dünya kapitalist sistemini sallamaya başlayan 1928-29 Büyük Depresyonu oldu. Egemen güçler, önce bildiğimiz gibi Brüning, Papen hükümetleriyle bir çözüm bulmaya çalıştılar, fakat bunlardan hiçbiri çare olmayınca sıra Hitler’e geldi. Sermaye çevreleri karşı-devrimci amaçları açısından Hitler’in faşist örgütlenmesinde umut görmeye başlamışlar ve Daimler, Thyssen gibi büyük sanayiciler, faşist hareketi desteklemek için kesenin ağzını açmışlardı. Tarihin sayfaları arasına gömülmüş bu gerçekler, faşizmi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak yorumlamak isteyenlere yeterli yanıttır.

Çok açıktır ki, Mussolini ve Hitler’ler burjuva zirvenin ve ordu kurmayının güvenini kazanarak iktidar oldular. Almanya’da büyük sanayicilerin ve ünlü burjuva politikacısı von Papen’in, Hitler’in başbakanlığa atanması için Cumhurbaşkanı Hindenburg’u ikna çabaları sonunda başarıya ulaştı. Ocak 1933’te başbakan atanarak iktidar koltuğuna oturan Hitler, derhal komünistlere ve devrimcilere karşı saldırılara girişti. 1933 yılında yapılan 5 Mart seçimlerinde Nasyonal Sosyalist Parti yüzde 44 oranında oy alıyor ve bu Hitler döneminde yaşanan son seçim oluyordu.

4,5 milyon üyeye sahip sosyal demokrat sendikalar 1 Mayısın ertesi günü SS[70] ve SA birliklerince basıldı, aynı gün sendikaların feshedildiği ve Alman Emek Cephesinin kurulduğu açıklandı. Bu korporatif örgüt doğrudan Nazi partisine bağlanmıştı ve patronlarla işçiler zorunlu olarak hem Emek Cephesine hem de faşist partiye üye kaydedilmişlerdi. 22 Haziran 1933’de Sosyal Demokrat Parti kapatıldı, 7 Temmuzda meclisteki sosyal demokratların milletvekilliklerine son verildi.

14 Temmuz 1933’te çıkartılan bir yasayla Nasyonal Sosyalist Parti “Almanya’nın tek partisi” olarak ilân edildi ve diğer tüm partiler kapatıldı. Ancak tüm bu tedbirler faşist iktidarı karakterize eden monolitik yapıyı pekiştirmek bakımından yine de yeterli görülmemişti. Hitler faşist iktidar koltuğuna oturmuştu fakat parti tabanından küçük mülkiyeti ve emeği korumanın artık vaktinin geldiğini ima eden “İkinci Devrim” tarzında sloganlar yükseliyordu. Bu durum ordu kurmayını ve Hindenburg’u tedirgin etmekteydi. Önlem alınmazsa Hitler’in faşist iktidarına gölge düşürebileceğinden endişe ediliyordu.

Faşist bir iktidarın ancak devletin bürokratik çekirdeğiyle bütünleşerek sürdürülebileceğini çoktan kavramış olan Mussolini, Hitler’e, şu “İkinci Devrim” gibi saçmalıklardan kurtulmasını öğütledi. Ayrıca faşist hareketi destekleyen büyük sanayicilerle ilişkileri yürüten Göring bir taraftan, SA’yı kendi birlikleri içinde eritme planları yapan SS lideri Himmler diğer taraftan, Röhm’ün bir darbe tezgâhladığı konusunda Hitler’i ikna etmeye koyulmuşlardı. Sonunda amaçlarına ulaştılar ve temizlik operasyonunun başlatılmasını sağladılar. 30 Haziran 1934’te yürütülen operasyonda, özel olarak seçilmiş SS birlikleri vasıtasıyla kıstırılan Röhm ve tüm SA şefleri öldürüldü.[71] Böylece faşist iktidarının durumunu pekiştiren Hitler, Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığı payesini de alacak ve Himmler’in yönetimi altında olu