Arjantin Devrimi İçin Perspektifler

Alan Woods

11 Mart 2002

Geçtiğimiz Aralıkta yaşanan olaylar, yaklaşan dönemde ardı ardına birçok ülkede neler olabileceğinin bir uyarısıdır. Arjantin devrimi, işçi sınıfının toplumu değiştirebilme yeteneğinden şüphe duyan tüm yüreksizlere, korkaklara, şüphecilere ve siniklere verilen dört dörtlük bir yanıttır. Arjantin devrimi bütün işçiler tarafından dikkatle incelenmeyi hak etmektedir. Bu bir devrim –ya da karşı-devrim– laboratuarıdır.

Devrim, öfkeli ve yoksullaştırılmış binlerce protestocunun Buenos Aires sokaklarını doldurmasının ardından istifa etmek zorunda kalan Fernando de la Rua hükümetinin düşmesiyle başladı. Bu, devrimin ilk perdesiydi. Bu, Arjantin’i içine çeken ve tüm Latin Amerika’yı etkileyen derin krizi yansıtmaktadır.

Bu hareket, toplumun ezilen katmanlarının tüm kesimlerini içeren bir harekettir: sadece işçileri değil aynı zamanda işsizleri ve orta sınıfı da. Bu gerçek, hareketin sınıfsal temeli konusunda bazı sorulara ve proletaryanın rolünü inkâr etmeye yol açmıştır. Fakat bu Arjantin devriminin dinamiklerini yanlış değerlendirmektir. Çok sayıda küçük işadamı ve emeklinin mahvına yol açan krizin ciddiyeti, kitlelerin geniş katmanlarını mücadeleye itti ve hatta en geri ve eskiden hareketsiz olan katmanları uyandırdı. Hareket içindeki diğer sınıfların varlığı devrimin gerçek karakterini gizlemektedir. Fakat sadece proletaryanın önderliği altında hareket zafere ulaşabilir.

Embriyonik sovyetler

Kitleler doğrudan eylemle krizden bir çıkış yolu arıyorlar. Grevler, gösteriler, “cacerolazo”lar[1], fabrika işgalleri ve yol kesmeler neredeyse her gün gerçekleşiyor. Kitleler, doğrudan eylem okullarında kendi güçlerini ve ortak eylemin gücünü keşfediyorlar. Bu, dayanıklılık ve irade gücünün son sınavı için tüm gücünü toplayan bir atletin ısınma eksersizlerine benziyor. Fakat belirleyici sınav daha gerçekleşmedi.

Hareketin en yüksek ifadesi, halk meclisleri, yerel ve fabrika komiteleri, “piquetero”ların[2] örgütleri ve kitlelerin diğer öz-örgütlülük biçimleridir. 16 ve 17 Şubatta Ulusal İşçi Meclisinin toplanması, önemli bir ileri adımdı. Her ne kadar buradaki temsilcilerin çoğu işsiz işçi hareketinden gelmiş olsa da, Halk Meclislerinden ve sendika komiteleri ile fabrikalardan da temsilciler vardı. Bu, farklı yörelerin, bölgelerin ve fabrikaların temsilcilerine, eylemin ulusal çapta koordine edilmesi gerektiğini anlama, mücadelenin taktiklerini ve sloganlarını tartışma ve yakın dönemin önceliklerini belirleme fırsat vermiştir.

Bu örgütlerde, toplumu denetleme hakkını savunan, mevcut iktidara yüklenen ve onun otoritesine meydan okuyan ve her yerde birdenbire ortaya çıkan yeni iktidarın belirsiz hatlarını görmek zaten mümkün. La Nación gibi gazetelerin korkudan titreyerek baktıkları meclislere karşı veryansın etmeleri boşuna değil. Bunların Rusya’daki “karanlık ve uğursuz” sovyetlerle karşılaştırılması da boşuna değil. Egemen sınıf, halk meclislerinin ve halk iktidarının diğer biçimlerinin gerçek önemini kavramıştır. Bunlar embriyonik sovyetlerdir.

Rusya’daki sovyetler 1905’te doğdu ve 1917 Martında yeniden ortaya çıktı. Bunlar özünde işçi iktidarının embriyonik biçimleriydiler. Fakat önce mücadele komiteleri – genişletilmiş grev komiteleri– olarak yükseldiler. Amaçları Çarlık rejimine karşı mücadeleyi örgütlemek ve genelleştirmekti. Sovyetler, fabrikalardaki seçilmiş işçi temsilcilerini, toplumun diğer katmanlarının temsilcileriyle –işsizler, kadınlar, gençlik, ezilen küçük-burjuva katmanlar, bazı durumlarda köylüler ve 1917’de askerler– birleştirdiler. Fakat itici güç her zaman proletarya, yani sanayi işçileriydi.

Bu olguyla Arjantin’de gördüğümüz arasında birçok benzer nokta var. Hareketin bu kadar geniş ve karşı konulamaz bir yaygınlık kazanmasının nedenlerinden biri de, proletarya dışındaki ezilen katmanların katılımıydı: işsizler (asıl olarak “piquetero” hareketi sayesinde), küçük-burjuvazi, emekliler (emekli maaşları ve birikimleri tasfiye edilen), ev kadınları (faturaları ödemek zorunda olan), gençlik, kent yoksulları (olaylara örgütsüz ve kaotik bir karakter katan ve gerici güçler tarafından yönlendirilebilen lümpen proletarya da dahil).

Harekete kitlesel karakterini veren şey, orta sınıfın geniş kesimini çoktan iflas ettiren krizin derinliğidir. Bu aynı zamanda hem güç hem de zayıflıktır. Orta sınıf ve proleter olmayan unsurlar arasında görülen öfke patlaması, egemen sınıfı kendi kitle tabanından mahrum bırakmakta ve geçici olarak dengesini kaybeden ve felç olan gericiliğin ayaklarının altındaki zemini çekmektedir. Bu, olağanüstü elverişli bir sınıfsal güç dengesi oluşturmaktadır. Fakat bu durum sonsuza kadar devam etmez. Eğer işçi sınıfı iktidarı kendi ellerine almaz ve orta sınıfa devrimci bir çizgiyle çıkış yolunu göstermezse, orta sınıfın ruh hali değişebilir ve inisiyatif gerici güçlere geçebilir.

Bunu daha önce de gördük. 1968’de Fransa’da kapitalist rejim tarihteki en büyük devrimci genel grevle temellerine kadar sallandı. On milyon işçi fabrikaları işgal etti, aslında iktidar işçi sınıfının ellerindeydi. Fakat işçiler PCF ve CGT’nin Stalinist önderliği tarafından engellendi. Bunlar iktidarı iç savaş olmadan bile alabilirlerdi ama bunu reddettiler. İnisiyatif, kitlesel gösteri ve referandum düzenleyen ve bunu kazanan De Gaulle’e geçti. Böylece devrim öldürüldü.

Arjantin’de hareket 1968 Fransa’sı ile aynı aşamaya ulaşmamıştır. Durumun temel zayıflığı, yaygınlaşan bir işçi sınıfı hareketinin olmayışıdır. Son üç yılda sekiz tane çok militan genel grev olması gerçeğine rağmen işçi sınıfı 19 ve 20 Aralıkla açılan devrimci olaylara bağımsız bir güç olarak katılmamıştır. Örgütlü işçilerin çoğunluğu resmi (Peronist) CGT’nin kontrolü altındadır. Sendika bürokrasisi işçileri geride tutmak için imkânları dahilinde her şeyi yapıyor. CGT aygıtı ciddi bir güce ve muazzam kaynaklara sahip. Burjuvazinin ve devletin desteğine sahip. Aslında Arjantin burjuvazisi onların desteği olmadan egemenliğini 24 saat bile sürdüremez.

Sendikalar

Bu yüzden, genelde sendikalar özelde CGT sorunu devrimci süreçte merkezi bir yer tutmaktadır. Son makalemde şunları yazmıştım:

“Ulusal Meclis için çağrıda bulunmayı reddeden CCC ve FTV-CTA’nın önderlerinin hükümetle tüm müzakereleri kesmesini talep eden karar çok yerinde bir karardı. Fakat Arjantin’deki örgütlü işçilerin çoğunluğu Peronist CGT’nin denetimi altındadır. Bu belirleyici katmanı kazanmadıkça Arjantin’de devrim gerçekleştirmek imkânsızdır.

“Arjantin’de solun Peronizme geleneksel düşmanlığı oldukça anlaşılırdır. Ama Peronist liderlerle politik olarak kavga etmek başkadır, örgütlü işçi sınıfının büyük bir kısmını göz ardı etmek tamamen başka. Geçmişte Peronizmde bölünmeler ve çatlaklar oluşmuştur. IMF politikalarını uygulayan sağcı Peronist bir hükümetin işbaşında olduğu mevcut durumda, CGT içinde ciddi bölünmeler olmalıdır. Biz CGT’li işçilerin tabanına giden yolu bulmalı ve birleşik cephe taktiğini ustaca uygulayarak onları devrimci yola kazanmalıyız.” (Önümüzdeki Yol)

Arjantin’deki bazı Solcular, CGT gerici bir politika izlediği ve hükümetle ittifak yaptığı için muhtemelen bu öneriye karşı çıkacaklardır. Fakat ilk olarak bu argümanlar CGT içinde örgütlenen işçilere değil CGT önderliğine uygulanmalıdır. Ve ikinci olarak, işten atmaların yaşandığı ve yaşam standartlarının çöktüğü şu anki kriz koşullarında, CGT önderleri istemeden bir yarı-muhalefet konumuna ya da hatta hükümete açıktan muhalefet konumuna itilebilirler. Aslında Moyano’nun “asi” CGT’si çoktandır hükümete karşı seferberlikten söz etmekte ve hatta Daer’in resmi CGT’si memurlara ücret ödenmemesi tehdidinin “sosyal patlamayı” kışkırtacağı uyarısında bulunmaktaydı. Elbette bu bürokratların niyeti, –harekete artık engel olamadıklarında– ihanetlerini güvence altına almak için hareketin başına geçmektir.

Sendikalar sorunu Arjantin devrimi için bir ölüm-kalım sorunudur. Bu sorunda yanlış tutum takınmak, hareket için Kurucu Meclis sloganındaki bir yanlıştan çok daha ciddi sonuçlar doğuracaktır. Kritik bir durumda öncünün yalıtılmasına neden olabilecek ultra-solculuk yönündeki eğilimleri düzeltmek için, yoldaşların sendikalara –ve özelde CGT’ye– karşı tutumlarını tekrar gözden geçirmeleri çok önemlidir.

Genelde, sendikalar devrimin gerisinde kalma eğilimindedir. Tutucu rutinizmin unsurları, aygıt şöyle dursun aktivistlerin arasında bile daima mevcuttur. Tam aksine Halk Meclisleri gibi organlar kitlelerin değişen ruh halini daha iyi yansıtır. Bunlar, en mağdur ve en çok ezilen kesimlere daha yakın, devrimci fikirlere ve militan eyleme daha açıktırlar. Aynı şey esas olarak işsizlerden oluşan “piqueteros” türünden hareketler için de geçerlidir.

Devrimci öncünün sloganları ve eylem önerileri, şu anda hareketin ön saflarında duran bu katman içinde daha iyi bir yanıt bulur. Askeri bir analoji kullanırsak, bunlar, hızla ön cepheye giden ve çatışmalarda düşmanla muharebeye giren, düşmanın kararlılığını sınayan ve savunmasındaki zayıf noktaları araştıran hafif süvarilere benzerler.

Fakat hiçbir savaş sadece hafif süvari ile kazanılmamıştır. Düşmana belirleyici bir mağlubiyet tattırmak için ağır taburlar zorunludur. Bunlar hareketlerinde daha yavaş ve daha hantaldır ve ileri muhafızlara yetişmeleri biraz zaman alır. Ama eninde sonunda bunların aktif katılımı savaşın sonucu için belirleyicidir. Düşmanın karşısına bu güçler olmadan çıkma fikri faciaya davettir.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki Kırım Savaşında, Britanyalı komutanların hatası yüzünden, Hafif Süvarilerin Rus topçularının üzerine sürülmesi korkunç bir katliama dönüşmüştü. Bu hücumu bir tepeden gözlemlerken şaşkına dönen bir Fransız general, arkadaşlarına şunu demişti: “C'est magnifique. Mais ce n'est pas la guerre!” (“Muhteşem. Ama bu savaş değil!”) Britanyalı askerler düşman karşısında olağanüstü cesaret gösterdiler. Fakat eylemleri bir felâkete yol açtı. Bu felâketin en önemli nedeni ise kötü önderlikti.

Sınıf savaşı, uluslar arasındaki savaşla birçok benzerlik taşır. Altın kural, öncünün kendini kitleden ayırmaması gerektiğidir. Bolşeviklerin enerjisinin onda dokuzunu, ayaklanmanın arifesine kadar Menşeviklerin ve SR’lerin önderliğini takip eden, hatta bazı durumlarda ayaklanmadan sonra bile onları izleyen işçi ve asker kitleleri kazanmaya yönlendiren Lenin’in 1917’deki tutumu buydu.

Bolşevikler, temel sloganları olan “Tüm İktidar Sovyetlere” sloganını ileri sürmelerine rağmen, sendikalarda sistemli çalışmaya özen gösterdiler. Sendikaların çoğunluğu Menşeviklerin kontrolü altındaydı ve bunların çoğu Ekim sonrasında bile eski liderlerde kaldı. Özellikle demiryolu sendikaları yeni rejime pek çok sorun çıkardı. Ama bu, Bolşeviklerin, stratejilerinde kilit unsur olan sendikalarda devrimci çalışma yürütme kararlılıklarını sarsmadı.

Devrimden sonra Lenin, Komünist Enternasyonal’in yeni ve tecrübesiz partilerine Komünist taktiklerin temel prensiplerini açıklamaya çalışırken, Bolşeviklerin Çarlık rejimi altında en geri ve gerici sendikalarda – Çarlık altındaki “polis” sendikalarında dahi– çalıştığını açıklamıştı (Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı). Böyle bir çalışma tüm koşullar altında kesinlikle vazgeçilemezdir. Fakat devrim sırasında yakıcı bir önem kazanır.

CGT bürokrasisinin gerici karakterini açıklamaya gerek yok. Marksistler için bu temel bir sorundur. Fakat bizim için aşikâr olan şey, kitleler için her zaman o kadar açık değildir. İşçiler güçlü bir birlik güdüsüne sahiptir ve bu devrimde azalmayıp artar. Yaşam standartlarının düştüğü, işsizliğin kol gezdiği korkunç kriz koşulları altında, örgütlü işçi, sendikasına daha güçlü bir şekilde sarılacaktır.

Bürokratlar kendi konumlarını korumak için işçilerin geleneksel sadakat anlayışlarını kullanırlar ve suiistimal ederler. Burjuvazinin baskısını işçi hareketine yansıtırlar. “Sınıfsal barış” uğruna işçileri disiplin ve kontrol altında tutmaya çalışarak, sendika hareketi içinde bir polis gücü gibi davranırlar. Arjantin’de bu eğilim genellikle “yurtsever” demagojiyle karışmıştır.

Öncü ve sınıf

Öncünün kitlelerle sağlam bağlar kurması ve farklı katmanların farklı tempolarda sonuçlar çıkaracaklarının anlaşılması kesinlikle zorunludur. Halk meclislerindeki ve piquetero örgütlerindeki aktif öncü, mücadelenin en ön safındadır. Onlar devrimin vurucu birlikleridir. Fakat işçi sınıfının ağır taburları henüz belirleyici biçimde harekete geçmemiştir. Elbette arkadan yetişecektir, ama bu arada kitlenin çok önünde gitmekten kaçınmak gerekir.

Acil bir slogan olarak iktidarın alınmasını ortaya koyma sorunu söz konusu değildir. Acil görev, iktidarın fethi değil kitlelerin fethidir. Ama bu sorun kopmaz bir biçimde sendikalar sorununa bağlıdır.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Halk Meclislerinin temel zayıflığı, fabrikalardaki örgütlü işçilerle henüz yeterince bağlarının olmamasıdır. Şu anki durumda, fabrika komitelerinin kurulması ve genişletilmesi temel taleptir.

Bu talep hiç de soyut değildir. Aksine durumun nesnel zorunluluklarından kaynaklanmaktadır. İşini koruma ve ücretlerin ödenmesini güvence altına alma sorunu daha büyük bir işçi kesimini mücadeleye zorlayacaktır. Öğretmenler ve banka çalışanları zaten ulusal grev çağrısında bulundular ve ülkenin dört bir yanındaki memurlar ücretlerin ödenmesi için mücadeleye girdiler. Derinleşen kriz, tüm sektörlerde (tekstil, inşaat, otomobil sanayii vb.) halihazırda binlerce kişiyi işinden etti ve daha binlercesini tehdit ediyor. Bu bağlamda, sanayi işçilerini harekete dahil etmek için, Ulusal İşçi Meclisinin, iflâsını ilân eden veya işçi çıkartan tüm fabrikaların işçilerin denetimi altında kamulaştırılmasına yönelik talebi, mücadelenin ana slogan olmalı.

Bir kez daha Kurucu Meclis

28 Şubat 2002 günü, Partido Obrero’nun gazetesi Prensa Obrera’da, Gabriel Solano imzalı “Halk meclislerinde neler tartışılıyor?” adlı bir makale vardı. Bu makaleden şunları okuyoruz:

“Kurucu Meclis için mücadele ederken –ki mevcut koşullarda bu iktidar mücadelesiyle aynı şeydir– bizzat halk ya da işsizler meclisleri, sömürülenler için bir iktidar aygıtı haline gelirler. Kurucu Meclisin iktidarı için mücadele etmeksizin, yani ulusal otoriteyi, örgütlülüğü ve gücü göstermeksizin, iktidarın şu anda halk meclislerine geçtiğini söyleyenler, sadece propaganda yapıyorlar.”

Açıkçası, iktidarın derhal halk meclislerine geçmesi gerektiğini söylemek doğru değildir. Eğer böyle bir öneri yapılsaydı, bu sadece propaganda olmayıp delilik olurdu. İktidar sorunu ortaya konulmadan önce, ilk zorunluluk işçi sınıfının belirleyici çoğunluğunu iktidarı alma fikrine kazanmaktır. Bu bir ajitasyon ve propaganda dönemini gerektirir. Lenin’in sıklıkla söylediği gibi: “sabırla açıklayın!”

Fakat tam da bu nedenle, işçileri kazanma amacıyla ileri sürülen sloganlar açıklıkla ve kafa karıştırmadan işçi iktidarı fikrine bağlanmalıdır. İktidarın derhal halk meclislerine geçmesi (ben kesinlikle bundan hiç bahsetmedim) yönündeki ultra-sol fikrin karşısına, Yoldaş Solano Kurucu Meclis sloganını koymaktadır! Fakat hiç de bu sonuç çıkmaz.

Arjantin’de iktidar sorununu ortaya koyma vaktinin gelmediği ve işçi kitlelerini en ivedi ihtiyaçlarını çözmek için iktidarı kendi ellerine almaları gerektiğine ikna etmek için geçiş sloganlarının zorunlu olduğu önermesine seve seve katılabiliriz. Bunun için ihtiyaç duyulan geçiş talepleri, Ulusal İşçi Meclisinde tam olarak hazırlandı ve ayrıca PO’nun programında yeterince ifade edilmekte.

Kitleleri harekete geçiren talepler, onların acil ihtiyaçlarıyla yakından bağlantılı olan taleplerdir: iş, ücret, ev vb. Bunlar, bankaların ve büyük tekellerin kamulaştırılması, dış borçların reddi ve tüm emperyalist mülklerin kamulaştırılması talebi aracılığıyla, anti-kapitalist ve anti-emperyalist mücadele perspektifine kopmaz şekilde bağlıdır. Bu sorunlar etrafında işçilere seslenebilir ve iktidarı alma fikrine yankı bulabiliriz.

Bunun Ulusal Meclis sloganı ile ne ilgisi var? Konuyla ilgili makalemde (Kurucu Meclis Sloganı Üzerine) işaret ettiğim gibi, Kurucu Meclis sloganı Arjantin somutunda en iyi ihtimalle yersiz, en kötüsünden ise zararlıdır. Yoldaşların bunda niye bu kadar ısrar ettiklerini anlamak zor.

Yoldaş Solano, sloganı şöyle haklı çıkartmaya çalışıyor:

“Fakat egemen Kurucu Meclis ilk önlem olarak mevcut hükümeti devirme sorununu gündeme getirir ve ardından ulusal, eyaletsel ve yerel düzeylerde tüm devlet iktidarını kuşatmalıdır. Patronların politikacıları egemen Kurucu Meclise dair tek laf etmezler, çünkü rejimin yıkılmasını engellemek isterler.”

Yoldaşa saygım var ama bu çok tuhaf bir mantık. Kurucu Meclis sloganının “rejimin yıkılması sorununu gündeme getirdiği” doğru mudur? Daha önce dikkat çektiğimiz gibi Kurucu Meclis demokratik bir parlamentodur. İlk sorun Arjantin’de böyle bir parlamentonun zaten var olmasıdır. Rejim kapitalizm temelinde mümkün olduğu kadar “demokratiktir”. Mevcut düzeni geliştirmek ve gerçekten demokratik bir rejim elde etmek için gerekli olan şey “daha demokratik” bir burjuva parlamento değil, gerçekte ülkeyi idare eden kapitalistlerin ve bankerlerin mülksüzleştirilmesidir.

Aslında, kapitalizm çerçevesinde bir Kurucu Meclis oluşturmak gayet mümkündür. Bu, Kurucu Meclisin var olan rejime herhangi bir tehdit oluşturmayacağı anlamına gelir. Ama işçi sınıfının dikkatini belli başlı sorunlardan uzaklaştırdığı ve kapitalizmle sosyalizm arasında bir çeşit “üçüncü yol”un ya da devrimde ayrı bir “demokratik” aşamanın mümkün olduğu türünden tehlikeli bir yanılsama yarattığı ölçüde, Arjantin devriminin geleceği için bir tehdit oluşturabilir.

İşte gerçek tehlike burada yatıyor ve burada PO önderlerine doğrudan şu soruyu yöneltmek gerekiyor: Arjantin’deki devrimin karakteri nedir? Bizler işçi sınıfının iktidarı için mi savaşıyoruz, yoksa Arjantin iddia edildiği gibi yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke olduğu için devrimde demokratik bir aşama sorununu ileri sürmek gerektiğini mi düşünüyoruz?

PO önderlerinin konumunun bu olmadığını umuyor ve inanıyorum. Eğer durum buysa, Kurucu Meclis sloganı üzerindeki anlaşmazlık kolayca halledebileceğimiz görece küçük bir sorun olur. Fakat bu durumda PO’nun bu sloganı olağanüstü ölçüde öne çıkarmasını anlamak hâlâ zor. Her şeye rağmen, kesinlikle yarı-sömürge ve yarı-feodal bir devlet olan Rusya’da Kurucu Meclis sloganı, temel sloganları “barış, ekmek, toprak” ve –hepsinden önce– “tüm iktidar sovyetlere” olan Bolşeviklerin ajitasyonunda görece ikincil bir konumdaydı.

Egemen sınıfın manevraları

En önemli şey, işçilere ve özellikle onların öncüsüne, “demokratik” ve parlamenter söylemli sahte bir güven duygusu verilmemesi gerektiğidir. Arjantin’de sınıf mücadelesi tüm çıplaklığıyla sergilenmektedir. Çoktandır egemen sınıf arasında komplo ve darbe söylentileri dolaşıyor. Kesinlikle hiç kimsenin şüphesi olmasın ki durum budur. Büyük sermayenin, bankerlerin, ordunun tepesindekilerin, gerici Kilise çevrelerinin temsilcileri, devrimi yok etmek için komploya girişeceklerdir.

Arjantin egemen sınıfı, kendi iktidarını ve ayrıcalıklarını savunmak için onu hiçbir şeyin durduramayacağını pek çok kez göstermiştir: bu baylar ve bayanlar için hiçbir yöntem çok kirli, çok zalim, çok korkunç değildir. Son diktatörlük bunu yeterince kanıtlamıştı. Satılmış basın, karalama ve yalan kampanyası başlatacaktır. Burjuvazinin banka hesapları provokatörleri finanse etmek için açılacaktır. Koşullar uygun olduğunda, ordu ve polis sistemli bir biçimde baskı uygulamaya hazır olacaktır.

Fakat egemen sınıfın sorunu, koşulların –henüz– hiçbir şekilde uygun olmamasıdır. Hareket hâlâ yükseliştedir. Hareketin güçleri sağlamdır ve yenilmemiştir. Orta sınıf, büyük bankerlere, kapitalistlere ve onların Washington’daki destekçilerine karşı büyük bir nefret ve düşmanlık duymaktadır. Bu aşamada, hareketi ezmek için kullanılacak herhangi bir şiddet girişimi ters tepecektir. Tek bir kanlı çatışmayla tüm ülke patlayacaktır.

Egemen sınıf bu yüzden bekleme oyunu oynamak zorundadır. Hareket tükenme sinyalleri vermeye başlayana kadar bekleyecekler. Eğer kitleler mevcut bataklıktan net bir çıkış perspektifi görmezlerse, bu belli bir aşamada kaçınılmazdır. Kriz, artan işten çıkarmalarla, kapanan fabrikalarla, yükselen fiyatlarla ve düşen yaşam standartlarıyla her geçen gün daha da derinleşiyor. Politik kriz, sadece ekonomik krizin derinliğinin yüzeysel ve gecikmiş yansımasıdır; yaşam standartları çok daha acımasız bir şekilde düşmedikçe, kriz kapitalist temelde çözülemez. Fakat bu da ancak önce işçi sınıfının direncinin kırılmasıyla başarılabilir. Arjantin bağlamında bu, sonuna kadar savaşılması gereken azami hızda bir sınıf savaşı anlamına gelir.

Duhalde hükümeti, kişinin bunama belirtileri göstermesine yol açan çaresiz bir hastalığa yakalanmış bir bebeği andırmaktadır. İktidara geldikten sadece iki ay sonra bütün iktidarsızlığını açığa vurmuştur. Şu anda her yandan küfür ve tekme yiyor. IMF Arjantin’e herhangi bir yardım vermeden önce daha çok kemer sıkma talebinde bulunuyor, ama bu, ancak çoğu Peronist olan yerel yöneticilerle anlaşarak uygulanabilecek bir bütçe kesintisi anlamına gelir. Vergilerin başarıyla toplanamaması, aynı zamanda hükümetin memurların ücretlerini ödeyecek parayı bulamaması demektir. Bu ise Peronist sendikalarla çatışmayı provoke eden bir tehdittir. Özelleştirilen petrol şirketleri, hükümetin bu şirketlerin ihraç ettikleri mallara yeni bir vergi koyma girişimine direniyorlar. Son olarak, küçük birikimciler hâlâ birikimlerinin geri verilmesi talebiyle sokaktalar, piquetero’lar iş talebiyle protestolarını arttırıyorlar ve cacerolazo’lar (tencere tava protestoları) haftada bir gün devam ediyor.

Hükümet bu sorunlardan hiçbirini çözemez ve çökmesi bir an meselesidir. Yeni seçim talebi güçlenecektir. Bu ihtimal egemen sınıf cephesinde herhangi bir coşku uyandırmamaktadır, çünkü seçimler artan Sol desteği açığa çıkaracaktır. Peronist hareket, yakında ön plana çıkacak çelişkilerle yarılacaktır. Peronist hareket derin bir krize girecek ve bölünmeye doğru gidecektir. Menem, bulanık suda balık avlamaya çalışıyor, ama muhtemelen başaramayacak. Halkın hafızası zayıftır, ama o kadar da zayıf değil.

Büyük bir olasılıkla, geçtiğimiz Aralıkta hatırı sayılır bir demagoji yeteneği sergileyen Rodrigez Saa gibi “solcu” bir Peronist öne sürecekler. O sıralar burjuvazi onu kabul etmeye hazır değildi. Fakat kendi politik köprülerinin tümünü hızla yakıyor. Zaman güç kullanarak devrime karşı koymaya uygun olmadığından, hileye başvuracak. Krize acısız bir çözüm, herkese her şeyi vadeden bir çözüm fikri, özellikle orta sınıfa cazip gelecektir. Saa (ya da aynı rolü oynayan herhangi biri) yeryüzünde cennet ve daha pek çok şey vaat edecektir. Bir eliyle birkaç reform verebilirse de, bunları ertesi gün öteki eliyle geri alacaktır. Ama gerçekte hiçbir şey değişmeyecektir. Bu manevranın amacı, kitleleri demoralize ederek ve şaşkına çevirerek, egemen sınıfa sadece zaman kazandırmaktır. Bu, böyle bir hükümetin ileriki bir zamanda (“krizi çözdükten sonra”) bir “kurucu meclis” toplama vaadinde bulunmasını dışlamaz.

Elbette tüm varyasyonlar önceden görülemez. Birçok varyasyon söz konusudur. Fakat Arjantin egemen sınıfının gelecek dönemde böyle manevralara başvuracağı şüphe götürmez. Bu, devrim için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Aralıkta gördüğümüz gibi, bazı solcular bile Saa’ya inanmaya ve ona güven duymaya hazırlardı. Bu ölümcül bir hatadır. Her tür burjuva politikacısından bağımsız, ödünsüz bir sınıf konumunu korumak zorunludur. Bu tip manevralara karşı uyanık olmalı ve işçileri sürekli uyarmalıyız. Elbette ustaca bir yaklaşımımız olmalı. Bu bir kınama sorunu değil açıklama sorunudur: “Laf değil iş!” Aslolan budur.

Her şeyden önce, halk iktidarının organlarını genişletme işini hızlandırmak zorunludur: Halk Meclisleri, piquetero örgütleri ve özellikle fabrika komiteleri. Bu yeni iktidarın ana sloganı genel grevdir. Fakat genel grevin örgütlenmesi ve hazırlanması gerekir. Hareketin hiçbir kargaşa ve yağma olmaksızın örgütlü bir tarzda gerçekleşmesini garanti etmenin tek yolu, eylem komitelerinin ve seçilmiş işçi komitelerinin yaratılmasından geçmektedir. Bu komiteler, işsizlerin, küçük esnafın, öğrencilerin ve sömürenler dışındaki tüm halk unsurlarının seçilmiş temsilcilerini kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Aralıkta yazdığım gibi:

“Komiteler, yiyeceklerin ve diğer ihtiyaç maddelerinin halkın en yoksul kesimlerine taşınmasını ve dağıtımını örgütlemelidir. Fiyatları denetlemeli, düzeni sağlamak ve gericilikle mücadele etmek için sokaklarda devriye gezmelidir. Bu görevleri yerine getirmek için, onların silah edinmeye ihtiyaçları olacaktır. Askerlere ve polise, seçilmiş komiteler oluşturmaları, saflarını faşistlerden ve diğer gericilerden temizlemeleri ve işçi sınıfına katılmaları doğrultusunda bir çağrı yapılmalıdır. Nihayet, iktidarı kendi ellerine alma yeteneğinde olan bir ulusal devrimci komiteler kongresinin yolunu hazırlayarak, yerel, bölgesel ve ulusal temeldeki devrimci komiteleri birleştirmek zorunludur.” (Arjantin: Devrim Başladı)

Halk Meclisleri (sovyetler) sloganı hiçbir şekilde sendikalarda çalışmanın önünde engel oluşturmaz. Aksine, sovyetler sloganı (özellikle fabrika komitelerinin oluşturulması) sendikaların gerçek mücadele organlarına dönüşmesi sloganıyla elele gider. CGT’li işçilere seslenmek; Peronist sendikalara girmek; verilen sözlerin yerine getirilmesini ve çalışanların tüm sorunlarının çözülmesini sağlamak için birleşik bir eylem cephesi önermek zorunludur. Peronist işçiler, gerçek iktidar oligarşinin elinde kaldığı sürece sorunlarının çözülmesinin olanaksız olduğunu kendi deneyimleriyle anlayacaklardır. İşçilerle hükümet arasında bir uçurum açılacaktır. Belli bir aşamada bizzat sendikalar yarı-muhalif, hatta tam muhalif konuma itileceklerdir. Bu aşamada, işçi sınıfının belirleyici çoğunluğunu kazanmanın yolu açılacaktır. Ardından iktidar sorunu gündeme gelecektir.

Arjantin’deki devrimin şu ya da bu şekilde tayin edici bir noktaya ulaşması, yıllar değilse de aylar alabilir. Gelgitler, yorgunluk, yenilgiler, hatta yeni patlamaları provoke edebilecek gericilik dönemleri söz konusu olacaktır. Ama er ya da geç iktidar sorunu baş gösterecek ve çözülmek zorunda kalacaktır. Ya sermayenin diktatörlüğü ya da proletaryanın diktatörlüğü. Üçüncü bir yol olmaz.

 

[Bu yazının İngilizce orijinali marxist.com adresinde yer almaktadır.]

 



[1] cacerolazo’lar: tencere-tavalı protestolar (çn.)

[2] piquetero’lar: iş ve sosyal yardım talebiyle yol kesme eylemleri düzenledikleri için kendilerine “yol kesenler” anlamına gelen bu sözcükle hitap edilen işsiz işçiler. (çn.)