Komünist Enternasyonalin 1 Eylül 1928’de yapılan Altıncı Kongresinin üzerinden 76 yıl geçti. Bu kongrede, dünya işçi sınıfının komünist önderliğinin bürokratik karşı-devrimin darbeleri altında ağır bir yenilgiye uğratıldığı tescillenmiş oldu. Ekim Devriminin prestijinin ve Avrupa’daki devrimci rüzgârların belirleyici olduğu bir dönemde kurulan işçi sınıfının bu dünya-devrimci önderliği, devrimin dünyaya genişleyememesi sonucunda içten yürüyen bürokratik bir karşı-devrimle yıkılan işçi devleti ile birlikte son buldu. İşçi devletinin cesedi üzerinde kendine has bir egemen sınıf olarak yükselen bürokrasi, Komünist Enternasyonalin tüm devrimci-komünist özünü ve devrimci program anlayışını tasfiye etmekle kalmadı; onu var eden komünist militanlara karşı, dünya ölçeğinde bir yok etme savaşı da yürüttü. Bürokrasi Bolşevik Partiden sonra ve onun prestijine dayanarak Komünist Enternasyonali de fethetti. Partiyi ele geçiren bürokrasi, Bolşevik-Leninist militanlara karşı yoğun bir savaş yürüttü; binlerce militan ya öldürüldü ya da partiden atıldı. Aynı süreç uluslararası arenada da işledi ve seksiyonlar içinde de yoğun bir tasfiye yaşandı. Böylelikle Komünist Enternasyonal karşı-devrimci Sovyet bürokrasisinin çıkarlarını gözeten bir aygıta dönüştürüldü. Ve nihayet 23 Mayıs 1943’de Komünist Enternasyonalin dağıtıldığı açıklandı.
Komünist Enternasyonal’in Sovyet bürokrasisinin darbeleri altında önce fiilen ardından da resmen ortadan kaldırılmasından bu yana yeni bir komünist enternasyonal hâlâ vücut bulmuş değil. Troçki önderliğindeki Bolşevik-Leninistlerin 1938’de kurduğu Dördüncü Enternasyonal ne yazık ki ölü doğdu. Troçki’nin katledilmesinden sonra Dördüncü Enternasyonal önderliğinin sürüklendiği yanlış tutumlar onun kaderini de kısa sürede belirledi. Kendini Dördüncü Enternasyonalin devamı sayan kimi sektlerin varlığı (başta Birleşik Sekreterlik) Dünya Sosyalist Devriminin Partisini yaşatmaya yetmedi. Troçkist hareket, Troçki’nin devrimci Marksizmi savunan görüşlerini çarpıttı ve giderek Menşevik görüşlere kaydı. Örgütsel bir gelenek yaratılamadığı gibi ideolojik-politik olarak da Marksizmden uzaklaşıldı.
Troçki, Dördüncü Enternasyonalin programında, bugün insanlığın bunalımı devrimci önderliğin bunalımına indirgenmiştir diyordu. Bu bunalım hâlâ devam ediyor. İşçi sınıfı hareketi dünya ölçeğinde böylesi bir önderlikten mahrum olarak yükseliş ve düşüşlerle, geriye savrulmalarla yoluna devam ediyor. Yenilgiler, geriye savrulmalar işçi sınıfının devrimci hareketini onlarca yıl kesintiye uğrattı.
Avrupa’da, burjuvazinin işçi sınıfına dönük kapsamlı saldırıları sürerken bürokratik diktatörlükler 1989’dan başlayarak çöktü. Bu çöküş, dünya işçi sınıfı ve devrimci hareketini derinden etkiledi ve moral bozukluğuna sürükledi. Gelişen burjuva gericilik dalgası işçi sınıfının ve devrimci hareketin üzerine çullandı. Bir devrimci enternasyonalin olmaması koşullarında derinleşen ideolojik kargaşa, giderek derinleşti.
Ancak işçi hareketi günümüzde yeniden kıpırdanmaya başlıyor. Son olarak Irak savaşı sürecinde kendiliğinden bir yükseliş gösteren işçi hareketi, her türlü olumsuzluğa rağmen, geleceğe dönük olumlu ipuçlarını da içinde barındırıyor. Avrupa’da sosyal hakların gaspına dönük saldırılara işçi sınıfı kitlesel yanıtlar veriyor. Dünyanın her köşesinde sınıf hareketi geçmiş yıllara kıyasla bir canlılık gösteriyor. Hindistan, Kore, Çin, İtalya, İspanya, İngiltere, Yunanistan, Nijerya, Fransa’da milyonlarca işçi toplumsal hayatı sarsan grevler yaptılar. Latin Amerika’nın tamamında devrimci rüzgârlar esiyor. Arjantin’de başlayan devrimci dalga peş peşe diğer ülkelere sıçradı; Bolivya ve Venezuela’da kitleler hâlâ devrimci coşkularını kaybetmiş değiller. Fakat Latin Amerika’daki devrimci yükselişe cevap olacak bir devrimci önderlik ne yazık ki yok! Devrimin önüne dikilen sözde solcu, ama özde burjuva milliyetçi Chavez gibi liderlerin gerçek yüzünü devrimci kitlelere gösterecek bir devrimci önderliğin bulunmaması Latin Amerika’daki devrimci yükselişin geleceğini tehlikeye atıyor. Bu ülkelerdeki devrimci akımlar işçi sınıfına devrimci bir perspektif sunamadıkları gibi, kitleleri Chavez’in kuyruğuna takıyorlar. Tarih böylesine bir siyasal bönlüğü asla affetmez!
Önümüzdeki yıllarda dünya ölçeğinde, sınıf mücadelesinin yükselmesiyle gelişecek daha sert olaylarla yüz yüze kalacağız. Kapitalist sistemin krizine devrimci bir çözüm bulunmadığı takdirde yaşanacakları tahayyül etmek gerçekten zor! Yoğunlaşan çelişkilerin büyük çaplı bir emperyalist savaşa dönüşmesi, dünyayı yeniden bir kan gölüne çevirecektir. Kapitalist sistemin insanlığı sürüklediği toplumsal yabancılaşma ve yozlaşma korkunç boyutlara varacaktır; burjuvazi insanlık kültürünü, gelecek toplumun üzerinde yükseleceği üretici güçleri yıkıma uğratacak bir çılgınlık içindedir. Devrimci bir enternasyonale olan ihtiyaç, içinden geçtiğimiz tarihsel kesit göz önünde tutulursa her zamankinden daha acil! Marksist ilkelere dayanan, enternasyonalist devrimci programla donanmış bir devrimci partinin olmadığı koşullarda, ne toplumsal krize devrimci bir çözüm bulunabilir, ne emperyalist savaşın getireceği gericilik dalgasına karşı konabilir ve ne de gelişen işçi sınıfı hareketi kapitalizmin temellerine yönlendirilebilir.
Uluslararası komünist bir önderliğin yaratılması fikri ya da bunun gerekliliği bizlerin tahayyülünden ileri gelmiyor. Küre üzerinde örgütlenmiş bir komünist önderliğe olan ihtiyaç nesnel bir gerçekliktir. Dünya işçi sınıfına yol gösterecek, dönemeç noktalarını öngörebilecek, devrimci strateji ve taktiklerle donanmış, dünya ölçeğinde ortak devrimci bir programa sahip uluslararası komünist önderlik olmadan işçi sınıfının mücadelesi parçalanmaktan, dağılmaktan kurtulamayacaktır.
Fakat enternasyonalizmi ve dünya partisi anlayışını sözde kabul eder gözükenler, iş pratiğe geldiğinde onu unutuyorlar. Enternasyonalizm ve Bolşevik bir dünya partisinin inşası hedefi, şu ya da bu politik platformun ilkeleri arasında aksesuar olarak yer alacak bir fikir değildir. Zira bu, tüm devrimci faaliyetin mihenk taşıdır. İşçi sınıfının devrimci önderliğinin inşasında daha baştan tutulması gereken ana halka uluslararası komünist bir çekirdeğin örgütlenmesidir.
Böylesine bir inşa süreci, bu doğrultuda yoğun ve sabır isteyen bir çaba olmadan mümkün değildir. Verili gerçeklikte komünist hareket tamamen dağınık ve parçalı bir durumda. Onun bileşenleri üzerinde otorite kuracak uluslararası komünist bir çekirdek ise henüz oluşmuş değil. Bu durumda, devrimci Marksizmin temel ilkeleri ekseninde verilecek bir ideolojik-teorik-politik mücadele kadar, dünya ölçeğinde onu inşa edecek kadroların yetiştirilmesi ve birliğinin sağlanması da gerekiyor. Bu ise, hiç durmaksızın uluslararası düzeyde bir çabayla, durup dinlenmeksizin çalışmakla, ter akıtmakla mümkün. Ulusal düzeyde girişilen inşa çabası asla ve asla uluslararası örgütlenmeden bağımsız olamaz! Zira komünist bir enternasyonal, ulusal örgütlerin birbirinden bağımsız, ayrı programlara sahip olarak örgütlenip sonrasında bir araya geldikleri bir federasyon değil, ta baştan, dünya ölçeğinde aynı program etrafında yukarıdan aşağıya örgütlenecek bir dünya partisidir. Böylesi bir mücadele hattında olmayanlar, enternasyonal fikrini lafzi düzeyde kabul eder gözükseler de, gerçekte onu belirsiz bir tarihe erteliyorlar demektir.
Bolşevik dünya partisini yaratma çabası, uluslararası düzeyde komünistlerin birliğini sağlama hedefini geleceğe erteleyerek şekilsiz ve kendiliğinden hareketlere tapınarak ve şu ya da bu temeldeki uluslararası forumlara, toplantılara vb. bel bağlayarak başarıya ulaştırılamaz! Buna rağmen, devrimci dünya partisi anlayışını kabul eder gözükenlerin büyükçe bir bölümü, pratikte onu şekilsiz ve omurgasız küçük-burjuva hareketlerin gelişimine havale edebiliyorlar. Örneğin, Troçkist hareket içinde yer alan ve enternasyonalizmi lafzi düzeyde kabul eden çevrelerin çoğu böylesi bir yanlıştan kurtulamıyorlar. Troçki’nin öldürüldüğü 1940 sonrasında şekillenen ve 60’lı yıllardan bu yana başını Birleşik Sekreterlik’in (Bir-Sek) çektiği Troçkist hareketin bileşenlerinin çoğu, tastamam Menşevik bir örgütsel anlayışa sahiptir. Bu anlayış, işçi sınıfının öncü kesimlerini komünist militanlar olarak örgütleme perspektifinden yoksundur. Somut pratik-politik tutumları, komünist bir örgütün inşasını kendiliğinden hareketlerin yükselişine havale eden bir yaklaşımı dışa vurmaktadır. Örneğin, Bir-Sek’e göre “yeni bir enternasyonal”in omurgasını gelişen “küreselleşme” karşıtı hareket oluşturacaktır. Zapatista hareketi, çevreciler, feministler, eşcinseller, anarşistler, “topraksız köylüler” ve sendikaların üzerinde yükselen bu “yeni enternasyonal” onlara göre kitle enternasyonali olacakmış! Tüm bu grupların içinde yer aldığı ve özünde burjuva reformist bir içeriğe sahip Dünya Sosyal Forumunun toplantıları Bir-Sek’in “yeni enternasyonal”inin ilham kaynağı.
Bir-Sek’in daha baştan temsil ettiği Menşevik eğilim zamanla dünyanın diğer parçalarındaki Troçkist örgütlere de bulaşmış ve onları da sakatlamıştır. Bolşevik bir örgütün yaratılması mücadelesine doğrudan ve bağımsız komünist nüveler olarak girişecek yerde, Troçkist çevreler bu amaca varmak için sözümona birtakım taktikler denemekten vazgeçmiş değillerdir. Örneğin, kendini burjuva düzeni tamir etmeye adayan burjuva sol partilere (onlar buna reformist işçi partileri diyorlar) tâbi olmuş bir çalışmayı antrizm taktiğiyle açıklıyorlar: “Bolşevik örgütün yaratılmasına giden yolda özgün bir taktik”! Kendini enternasyonal olarak tanımlayan bazı Troçkist çevreler ise, bir ulusal örgüt formunu aşamadıkları gibi, giderek kendi ulusal uzantılarını diğer ülkelerde de üreten bir mezhebe dönüştüler. Enternasyonalizm olarak sunulan, esasında ulusal dar kafalılık, mekanik bir yapılanma ve sekterlikten başka bir şey olmadı. Türkiye’deki Troçkist çevrelerin Menşevik örgütlenme anlayışından muaf olduğunu söylemek de güçtür. Onca yaşanan deneyimden ders almış gözükmeyen Troçkist çevrelerin birçoğu, hâlâ mevcut olmayan bir “Kitlesel İşçi Partisi”nden, iyi niyetler dünyasındaki devrimci Blok partisinden vb. medet ummaya devam ediyorlar.
Bir-Sek’in öncülük ettiği ve “yeni bir parti” olarak sunduğu KİP, gerçekte Brezilya İşçi Partisi (PT) örneğine dayanıyor. PT gibi partilerin kurulması fikrine Türkiye’de ve diğer birçok ülkede bazı Troçkist çevreler çoktan tav olmuş durumda. Yürüyen tartışmalarda kimi çevreler KİP’i bir taktik olarak olumlarken, bu taktiğe karşı olanları da sekterlikle eleştirmekten geri durmuyorlar. Esas olarak sendikaların desteklediği ve reformist bir programa sahip (yeşillerden feministlere, papazlardan anarşistlere) birçok çevrenin içinde yer aldığı bu tür kitle partileri omurgasız bir yapıya sahip. Bu örneğe en çok uyan parti Brezilya İşçi Partisidir. Türkiye’de ise bir dönem ÖDP’ye benzer bir misyon yükleyenler oldu. Sonuç: hüsran! Kimi Troçkist çevrelere göre bu partiler içinde gelişecek devrimci Marksist eğilim partiyi sola kıracak ve kendi amaçlarına yönlendirecekti! Böylelikle yaşanacak olan bir ayrışmadan Bolşevik örgütün çıkabileceği gibi hoş ve boş hayallerle kendilerini avutuyorlar. Gerçekte bu tür düşüncelerin ve böylesi bir pratiğin Bolşevizmle hiçbir ilgisi yoktur. Bu yaklaşımlar tastamam Menşevizmdir!
Maddi dünyada ve toplumsal ilişkilerde doğru fikirler kendi başına hiçbir anlam ifade etmezler. Politika güçler ilişkisidir; somut bir örgütsel güce dayanmayan son derece devrimci bir program, ne kadar doğruları savunsa bile politik arenada pek dikkate alınmayacaktır. Buna karşın tutarsız ve son derece yanlış görüşlere sahip bir hareket eğer maddi bir güce dönüşmüşse, politik arenada etkili olmaya ve gücü oranında politikayı belirlemeye, kitleleri peşinden sürüklemeye devam edecektir. Stalinist KP’ler yıllarca işçi sınıfı yığınlarını peşlerinden sürüklemediler mi? Troçkist hareketin zaafı, devrimci olduğunu düşündüğü bir programa kendi ötesinde ilahi bir önem atfetmek, ama beri taraftan onu hayata geçirebilecek gerçek bir Bolşevik Partinin örgütlenmesi görevini türlü bahanelerle reddetmektir. İşçi sınıfı içinde kök salmış, sendikalarda ve diğer işçi örgütlerinde mevziler tutmuş komünist bir örgüt olmadığı müddetçe, Bolşevik-Leninist programı hayata geçirmek söz konusu olamaz. İşçi sınıfı kendiliğinden doğru bir programın peşinden değil, örgütlü bir gücün peşinden gidecektir.
Son dönemlerde Troçkist hareket içinde yeni bir enternasyonalin kurulması tartışması yürüyor. IV. Enternasyonal-Birleşik Sekreterlik yaptığı 15. dünya kongresinde “yeni bir enternasyonal”in inşası kararını aldı. Bir-Sek’in “yeni bir enternasyonal”den kastettiği, işçi sınıfına dünya ölçeğinde önderlik edecek bir dünya-devrim partisi değil, 90’ların ikinci yarısından sonra gelişmeye başlayan ve “küreselleşme karşıtı” olarak adlandırılan kendiliğinden hareketin içinde bir iletişim ağı yaratmaktır. Bir-Sek çizgisinin önderlerinden Michael Löwy, Bir-Sek’in resmi bildirisindeki görüşleri daha genişçe ele alıyor ve anti-Marksist fikirlerini etraflıca açıklıyor. Löwy’nin “yeni enternasyonal”i aynı zamanda bir kitle enternasyonalidir! Fakat önce Bir-Sek’in bildirisinden bir pasaj aktaralım:
… Bu “yeni enternasyonalizm” Seattle’dan bu yana söz konusudur. 1989-91 dönüm noktasından bu yana bir dizi gelişme, bunu hazırlamıştır; Yeni Zapatizm’in ortaya çıkması… Dünya Sosyal Forumu’nun Porto Alegre’deki iki toplantısının ve Brezilya’da üçüncü bir toplantı düzenleme perspektifinin ardından, örgütsel ve programatik sağlamlaşma süreci sürmektedir.
… O … “yeni” ve son derece meşru bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkıyor. O, aynı zamanda, kendisini uluslararası devrimci örgütlerden ayrı tutuyor ve politik partileri kapsamaya genel olarak karşı çıkıyor. Öte yandan bu hareket son derece politiktir …
Yalnızca egemen sınıfla proletarya arasında doğrudan çatışmalar … yeni bir enternasyonalin inşası perspektifiyle ulusal düzeyde anti-kapitalist, enternasyonalist, feminist-yeni bir politik güç kurmaya yetecektir.[1]
Bu yazılanların Bolşevik-Leninizmle hiçbir fikir akrabalığı yok! Bu çarpık ve muğlak görüşlerin teorik omurgasını pasifizm ve reformizm oluşturuyor. Örgütsel temellerini ise Menşevizmden alıyor. Ve buna “yeni parti” diyorlar! Oysa bunun yeni bir tarafı yoktur. Bir-Sek, Menşevik görüşlerini Dünya Sosyal Forumu (DSF) üzerinden yeniden üretebileceği bir zemine kavuşmuş oluyor.
DSF ve Zapatizmin, işçi sınıfının dünya komünist önderliğinin örgütlenmesine ne gibi “perspektifler” sunacağına gelmeden önce, temel bir çarpıtmaya dikkat çekmek gerekiyor. Bir-Sek, organik bir dünya-devrim partisi fikrinden vazgeçiyor ve onun yerine “ulusal düzeyde” örgütlenmeleri salık veriyor. Bunu öylesine sinsice yapıyor ki, öne çıkartılmaya çalışılan enternasyonalizm ve anti-kapitalizm vurgusu, ulusal temellerde örgütlenmek gerektiği argümanının üzerini kapatan bir örtüye dönüşüyor. Böylelikle Bir-Sek, enternasyonalizmi gerçekte, ulusal düzeyde örgütlenmiş partilerin bir dayanışmasına indirgemiş oluyor. Organik bir yapıya sahip, tek bir dünya partisi fikrinin yerine geçirilen şey bir dayanışma kurumudur. Böylelikle Bir-Sek, söylem düzeyinde de Bolşevik komünist enternasyonal fikrinden resmi olarak vazgeçiyor.
Bir-Sek ve Löwy’nin “yeni enternasyonal”i, “otoriter” olmayan, merkezi düzeyde örgütlenmeyen, ideolojik-politik bir netlik taşımayan, son derece gevşek bağlarla birbirine bağlı, birçok farklı siyasal çevreyi içine alan, örgütsel omurgası olmayan bir enternasyonaldir! Löwy, bu “yeni enternasyonal”e methiyeler düzerken, Bolşevizme saldırmaktan da geri durmuyor. Ona göre Üçüncü Enternasyonal “Otoriter niteliklere ve askeri türden disipline” sahip bir örgüttür. Löwy’nin yeni enternasyonali tüm bu özelliklerden arınarak, otorite karşıtı ve özgürlüklerden yana olacaktır! “Yeni enternasyonal”in üzerinde yükseleceği hareketi anlatırken şunları yazıyor Löwy: “Bütün bu etkenlerin karışımı ve birleşmesi patlayıcı bir kokteyl yaratıyor, Küresel Direniş Hareketinin enternasyonalist kültürünü.” Böylelikle anlıyoruz ki Löwy’nin enternasyonalden kastettiği uluslararası komünist bir örgütün yaratılması değil, küçük-burjuva karnaval hareketinin kendi arasında bir iletişim ağına kavuşmasıdır. Bolşevik Komünist Enternasyonale alternatif olarak ileri sürülen “yeni enternasyonal”in amacı dünya devrimi değil, karnavallar örgütlemektir. Peki bu “patlayıcı kokteyl” hareketi neyin üzerinde yükselmektedir? Löwy’den dinleyelim:
Küresel Direniş Hareketi, sendikaları, feministleri, anarşistleri, ekolojistleri, kurtuluşçu Hıristiyanları, farklı türden sosyalistleri, köylüleri, yerel hareketleri, STK’ları, entelektüelleri, herhangi bir örgütsel bağlılığı olmasa da protesto etmek, yürümek, savaşmak ve tartışmak isteyen birçok genç insanı, kadını ve işçiyi içine alıyor. [2]
Bu hareketin tarihsel gelişimi konusunda ise Löwy, Bir-Sek’in bildirisindekileri tekrarlıyor:
Zapatistaların 1994 yılındaki ayaklanması karanlıktaki bir ışık kıvılcımı gibi belirdi. İki yıl sonra, Chiapas dağlarında İnsanlık için ve neo-liberalizme karşı Birinci Kıtalararası Buluşma gerçekleşti … Bu toplantıdan, “neo-liberalizmin temsil ettiği uluslararası teröre karşı”, enternasyonali inşa etme umudunun tarihsel çağrısı yükseldi … Birkaç yıl sonra, Seattle’daki büyük protesto gerçekleşti (1999) ve bu yeni enternasyonalizmin, yani Küresel Direniş Hareketinin ana taşıyıcısı haline geldi…
Ama Löwy’e göre hâlâ bir eksiklik mevcuttur; kurulacak “yeni enternasyonal” nasıl bir örgütsel yapıya sahip olmalı ve nasıl işlemelidir? Bir kere bu “yeni enternasyonal” Komünist Enternasyonal gibi otoriter olamayacağından, işleyişi farklı olacaktır! Fakat diğerleriyle de özdeşleşmesi istenmediğinden söz konusu enternasyonale “beşinci” denmesinde bir sakınca yoktur. Ama Löwy yine de bu “beşinci” “yeni enternasyonal” ile Birinci Enternasyonal arasında bir özdeşlik kurmaktan çekinmiyor. Löwy’den dinlemek daha eğlenceli:
Günümüzdeki politik koşullar besbelli ki tamamıyla farklı olsa da geçmişteki enternasyonaller arasında belki de en ilham verici olanı, farklı politik görüşlerin düşünce ve pratikte birbirine yaklaşabildiği çoklu, çeşitli ve demokratik bir hareket olan Birincisi olacaktır. Bu demek değildir ki UİB’nin kurulduğu ve işlediği biçim bugün tekrar edilebilir. Bu yeni enternasyonalist gücün ne gibi örgütsel biçimlerinin olabileceğini öngörmek mümkündür –ademi merkeziyetçi bir federasyon, örgütlü bir iletişim ağı ya da basitçe, periyodik olarak toplanan bir konferans– fakat, bu güç her ne olursa olsun esnek ve yenilikçi olmalı, resmi bürokratik yapılardan uzak durmak zorunda olmalıdır. İdeal olarak, yalnızca partileri, cepheleri değil, sol dergileri, araştırma gruplarını, toplumsal hareketlerin örgütlerini ve entelektüelleri de kapsamalıdır
Menşevizmin Bir-Sek biçimi! Löwy yazısında “yeni enternasyonal”in geleneğini açıklarken gerçekten de ilginç bir kokteyl yaratıyor. Foureir’den Marx’a, Bakunin ve Blanqui’den Rosa Luxemburg’a, Lenin’den Emma Goldman’a, Troçki’den Emiliano Zapata’ya, Ho-Chi-Minh’den Malcolm X’e kadar birçok ismin mirasçısıymış Bir-Sek’in yeni enternasyonali! Ütopik sosyalistler, anarşistler, küçük-burjuva milliyetçi Stalinist önderler ile Marksizmin kurucuları (Marx ve Engels) ve taşıyıcıları (Lenin, Troçki, Rosa) aynı ideolojik ve örgütsel gelenek içine tıkıştırılıyor. Löwy, farklı politik görüşlerin aynı enternasyonal içinde yer alması gerektiğini söylerken, söz konusu farklı politik görüşlerin farklı sınıfların çıkarlarına hitap ettiğini nedense unutuyor! Küçük-burjuva sosyalizminin türevleri olan politik görüşler ile proleter dünya devriminin politik bir ifadesi olan komünist görüşler iki ayrı sınıfın çıkarlarını temsil ederler. Bundan dolayıdır ki, onların örgütleri ve örgüt anlayışları da farklıdır. Küçük-burjuvazi ile işçi sınıfını ortak bir program ve örgüt içinde bir araya getirmeye çalışmak budalalıktır.
Yeni bir devrimci enternasyonal, kendiliğinden hareketlerin gelişme zemini üzerinde omurgasız, gevşek, federatif bir tarzda yükselmeyecektir. Bir-Sek’in “yeni enternasyonal”inin üzerinde yükseldiği hareket, ağırlıklı olarak küçük-burjuva reformist bir içerik ve bileşime sahiptir. 1994’de Meksika yerlilerinin (Zapatistalar) ayaklanması, işçi sınıfından umudu kesmiş, yenilmiş, Marksizm bitti diyen küçük-burjuva solcuların ilgisine mazhar olmuştu. “Yeni toplumsal dinamikler”, “yeni devrimci hareketler” arama gayreti içinde olanlar, bu tür hareketleri selamlamaktan ve onlara boyundan büyük misyonlar biçmekten geri durmadılar. İşçi sınıfı, üzerine çöken enkazla derin bir suskunluğa girerken, ideolojik-politik mevzilerde büyük savrulmalar meydana geldi. Uluslararası devrimci bir önderlik alanındaki boşluktan yararlanan küçük-burjuva hareketler bu boşluktan içeri daldılar. Oysa Zapatista tipi hareketlerin ulusal içerikli talepleri yükseltmesi, genel olarak devrimci mücadeleye bir ivme kazandırabilecek olsa bile, bu tip hareketler kapitalist sistemi yıkmaya muvaffak olacak bir politik ufka sahip değildirler. Her köylü hareketi özünde küçük-burjuva bir programa sahiptir. Komünist bir önderliğin peşine takılmamış küçük-burjuva radikalizmi önünde sonunda burjuva sistemin çatlaklarında yok olup gitmeye mahkûmdur. Nitekim sol liberallerden anarşistlere, Stalinistlerden Troçkistlere kadar geniş bir yelpazenin ilgisine mazhar olan ve gündemi meşgul eden Zapatista hareketinin balonu çoktan sönmüş bulunmaktadır.
1999’da Seattle’da başlayan ve dünyanın diğer yerlerine yayılan “küreselleşme karşıtı” hareketin içinde birçok siyasal akım bulunmaktadır. Bu hareket Dünya Sosyal Forumu olarak örgütsel bir kimliğe de kavuşmuş durumda. DSF, dünya burjuvazisinin bir örgütü olan Dünya Ekonomik Forumu’na karşı bir alternatif olarak tarif ediyor kendini! İçinde sosyalistler, anarşistler, feministler, çevreciler, sosyal demokratlar, küçük-burjuva milliyetçileri yer alan DSF’nin programı reformistlerin etkisinde şekillendirildi. DSF’nin amacı daha “yaşanır” bir kapitalizm yaratma düşünden başka bir şey değil. Kapitalizmi ehlileştirme derdinde olan reformistler, burjuva sistemin açıklarını yamayarak onu daha cicili bir hale sokmaya çalışıyorlar.
Geniş kitleleri kapsayan, içinde çeşitli siyasi çevrelerin olduğu, devrimci bir programa dayanmayan, bir partiden ziyade karnavallar organize eden bir üst iletişim ağına benzeyen Bir-Sek’in “yeni enternasyonal”i, devrimci rüzgârların sert estiği, dönemeçlerin keskin olduğu bir tarihsel kesitte, parçalanarak dağılmaktan kurtulamaz. Lenin’in, devrimin arifesinde söylediği “bugün çok erken, yarın çok geç” sözleri, emperyalist çağda devrimci yükselişlerin, ani değişimlerin ne kadar belirleyici olduğunu anlatması bakımından önemlidir. Tüm bu değişimleri, keskin dönüşleri, ani düşüş ve yükselişleri göğüsleyebilecek, çatırdayıp parçalanmadan ayakta kalacak bir parti, devrimde proletaryaya önderlik edebilir ancak.
Sonuç olarak, küçük-burjuva sosyalizminin çeşitlerini de içinde taşıyan DSF, değil yeni bir enternasyonalin üzerinde yükseleceği zemin olmak, olsa olsa parçalanması gereken, reformizmden ayrışmanın, komünist safları sıklaştırmanın mücadelesinin verildiği bir alan olabilir. İşçi sınıfının dünya-devrimci önderliği omurgasız, pasifist, reformist, küçük-burjuva hareketlerin bir bileşkesi olamaz! Komünist enternasyonal bir kitle enternasyonali değil, kitlelere kılavuzluk eden bir devrimci öncü olacaktır. Bugün yapılması gereken, küçük-burjuva sosyalizminin türevleriyle birleşmek değil, onlarla ayrışmak, Bolşevik bir önderliğin inşası yolunda ilerlemektir. Marx ve Engels, Uluslararası İşçiler Birliği içinde, daha en başından küçük-burjuva akımlara karşı savaşım yürüttüler; Lenin II. Enternasyonal reformizmiyle savaştı; Troçki Stalinizme karşı devrimci Marksizmin bayrağını elden bırakmadı. Marksizmin önderlerini takip etmek gerekiyor.
[1] “IV. Enternasyonal-Birleşik Sekreterlik 15. Dünya Kongresi Kararı”, SSS Sosyalizm, Ocak 2004, s.47-48
[2] Michael Löwy’den yapılan tüm alıntılar için bkz: Marksizm: Beşinci Enternasyonal'e Doğru, http://www.uzaklar.net/
Birinci Enternasyonalin tarihi önemi ve misyonu
Bir-Sek, DSF vb. oluşumlar üzerinden tarif ettiği “yeni enternasyonal”i Marksistlere yutturabilmek için I. Enternasyonali örnek gösteriyor. Oysa Marx ve Engels’in de önderlik ettiği I. Enternasyonal bıraktık çağımızın dünya devrimi partisine örnek oluşturmayı, kendi zamanında bile türlü sorunlarla boğuşan, barındırdığı tüm olumlulukların yanı sıra, devrimci bir perspektiften bakıldığında kendisini dağıtacak dinamikleri bizzat kendi içinde barındıran geçişsel bir forma sahip idi. I. Enternasyonal, işçi hareketi açısından, 1848 devrimlerinin yenilgisiyle oluşan bir gericilik döneminde sınıf hareketinin ileri olduğu ülkelerle daha yeni gelişmekte olduğu ülkeler arasında bir koordinasyon ihtiyacına yanıt vermek için kurulmuştu. Onun bugün sahiplenilmesi gereken tarafı, işçi hareketinin enternasyonal doğasına yaptığı vurgu ve kendi döneminde etki alanına giren işçilerin bilincinde yarattığı enternasyonalist sıçramadır. I. Enternasyonali bu açıdan incelemek gerekiyor; böylelikle Bir-Sek’in küçük-burjuva fikirlerinin nereye oturduğunu daha kolay kavrarız.
Uluslararası İşçi Birliği, 28 Eylül 1864’de Londra’da bir otelde toplanan İngiliz, Belçikalı, Fransız ve Alman işçilerince kuruldu. Ekim 1864’de ise Marx tarafından Birliğin açılış Çağrı’sı kaleme alındı. Esasında Uluslararası İşçi Birliğinin (I. Enternasyonal), kuruluşu 1863’e kadar götürülebilir. 1863’de Çarlık Rusyası’na karşı Polonya halkı ayaklandı. Devrimci Polonya’ya sempati besleyen İngiliz ve Fransız işçileri Çarlık Rusyası’nı protesto etmek amacıyla bir araya geldiler. Polonya yanlısı bir gösteri yapmak isteyen işçiler 22 Temmuz 1863’de Londra’da toplanma kararı aldılar. Ancak toplantının yapıldığı gün Polonya ayaklanması çoktan ezilmişti. Fakat Fransız işçiler İngiltere’den ayrılmadan uluslararası bir işçi birliğinin kurulması kararı alındı. Açılış toplantısını organize etmek amacıyla bir komite seçildi; hazırlıklar bir yılı aldı. 22 Temmuz gösterisini gazetelerden öğrenen Marx, 28 Eylül 1864’de I. Enternasyonalin kuruluş toplantısına katıldı ve Genel Konseye seçildi.
I. Enternasyonalin içinde çeşitli siyasi akımlar mevcuttu: Çartistler, Owencılar, Blankistler, Proudhon taraftarları, Polonya demokratları, İtalya’nın birliğini isteyen küçük-burjuva milliyetçi Mazzini yanlıları ve daha sonra enternasyonali bölünmeye götürecek Bakuninciler. Marx’ın daha Komünist Manifesto’da eleştirdiği tüm küçük-burjuva sosyalizm akımları Enternasyonalde, Marx’la yan yanaydılar. İlk bakışta çelişkili ve anlaşılmaz gelen bu durum, o gün için bir zorunluluktu. Ne sosyal ne de siyasal olarak sınıf hareketi henüz kendi bağımsız rotasını bulmuş değildi. Ve her şeyden önce söz konusu dönem, devrimler ve iç savaşlarla karakterize olan bir dönem değil, kapitalizmin yükseliş dönemi idi. Böylesine bir “barışçıl gelişme dönemi”nde bir araya gelebilen çok çeşitli siyasal eğilimlerin, sınıf hareketi devrim-karşı-devrim ikilemiyle yüz yüze kaldığında bir arada durabilmesi imkânsızdı. Nitekim 1871 Paris Komününün patlak vermesi I. Enternasyonalin de sona ermesi anlamına gelecekti.
Kapitalizmin bu gelişme döneminde, büyük sanayi işçileri gerçekte İngiltere’de toplanmışlardı. Diğer birçok ülkedeki işçi sınıfı henüz küçük işletmelerde çalışıyordu ve örgütlenme düzeyi düşüktü. İngiltere’deki işçiler arasında dernek ve sendikalaşma hızla yayılıyordu. Ancak yine de, sendikalar kelimenin en geniş anlamıyla kurulmuş değillerdi. İşçiler genellikle ticari birlikler adı verilen örgütlerde, kooperatiflerde toplanıyorlardı. Özellikle kalifiye işçiler kendi aralarında mesleki düzeyde örgütleniyor ve bu örgütlenmeler üst bir konfederasyonda bir araya geliyordu. Küçük işletmelerde çalışan işçilerin örgütlülüğü ise daha düşüktü. İlerleyen yıllarda büyük işletmelerde çalışan içlilerin sayısı arttı ve sendikalar gerçek niteliklerine büründüler İngiltere’de. 1870’de, Genel Konsey yazışmalarında Marx, “nüfusun büyük bir çoğunluğunun ücretli emekçilerden oluştuğu tek ülke” İngiltere’dir diyordu. “Sınıf mücadelesinin ve işçi sınıfının Trade-Unions –sendikalar– tarafından örgütlenmesinin belirli bir olgunluk ve evrensellik kazanmış olduğu tek ülke budur.”
I. Enternasyonalin Çağrı’sının içeriğini onun içinde yer alan akımların çeşitliliği belirledi. Küçük-burjuva sosyalist akımlar ile sendikaların talepleri ve bunun yanında Marx’ın önderlik ettiği komünist fikirler aynı metnin içine yerleştirilmeye çalışıldı. Marx, Çağrı’da önce işçi sınıfının bir tasvirini yapıyor, sınıf mücadelesinin düzeyine değiniyor, ekonomik talepleri sıralıyor ve siyasal taleplerle bitiriyordu. Marx Çağrı’nın sonunda ezilen ulusları Enternasyonal adına selamlıyor, Polonya’nın ulusal bağımsızlık hakkını destekliyordu. Çağrı’da kooperatiflere de yer ayrılmıştı. Kooperatiflerde örgütlenme, küçük-burjuva sosyalistlerince öne çıkartılıyor ve hatta sınıf savaşımının yerine geçiriliyordu. Kooperatif ve ticari birlikler kurularak, işçilerin sömürüsünün son bulacağı gibi bir hayal besleniyordu. Proudhon yanlıları ucuz krediler alıp, kooperatif işletmeler kurarak kapitalist üretim ilişkilerini unutmaya çalışırken, kapitalizmin kendiliğinden değişeceğine inanıyorlardı. İşçi sınıfının ileri kesimlerinin bilincinde bile kapitalist üretim tarzı gerçek anlamıyla kavranmış değildi. Ancak kooperatifler ve ticari birlikler kapitalist üretim ilişkileri içinde tutunamayarak, tekelleşen sermaye karşısında yok olup gidecekti. Enternasyonalin ilk dönem delegeleri büyük sanayi işçilerinden değil, küçük işletmelerde çalışan, çoğu zaman zanaatkârlardan oluşuyordu. Fakat işçi sınıfı geliştikçe işçilerin sınıf bilinci de gelişiyordu; komünizm gerçek maddi bir güce kavuştukça siyasal bilince sahip işçiler Enternasyonalin içinde ağır basmaya başladılar.
Çağrı’nın sonunda ve Enternasyonalin tüzüğünde işçi sınıfının kurtuluşunun onun kendi eseri olacağı ve siyasal iktidarı ele geçirmesi gerektiği vurgulanıyordu. Enternasyonal ve Genel Konsey, Marx için bir mücadele alanıydı. Enternasyonal içindeki ilk mücadele Proudhon yanlılarıyla yaşandı. I. Enternasyonalin 1866 Cenevre Kongresi tarafından yayınlanan tüzüğün Fransızca çevrileri Proudhoncular tarafından çarpıtıldı. İşçi sınıfının siyasal eylemine ilişkin pasajların yeri ya başka bir şekilde dolduruldu veya tahrif edildi. Proudhon siyaset yapmanın mevcut adaletsizliği kabul etmek anlamına geldiğini söyleyen bir tutum içindeydi. Hatta ona göre işçiler ücret mücadelesi de vermemeliydiler. Zira ücretlerin yükselmesi, beraberinde fiyat artışlarını da getirecekti! Marx, 1866’da Kugelmann’a yazdığı bir mektupta Proudhon’a saldırıyordu: “Parisli baylar kafalarını en boş Proudhoncu safsatalarla doldurmuşlardı… Her türlü devrimci eylemi, her türlü yoğun, toplumsal hareketleri, ve dolayısıyla siyasal araçlarla (örneğin işgününün yasal olarak kısaltılması) gerçekleştirilebilecek olanları da hor görüyorlar… Proudhon’un verdiği zarar çok büyük olmuştur... Bizzat kendisi bir küçük-burjuva ütopyacıdan başka bir şey değildir!”[3]
Marx, Enternasyonal içinde yoğun bir mücadele yürütüyordu. Enternasyonalin içindeki küçük-burjuva akımların altındaki toprak çekildikçe daha bir saldırganlaşıyorlardı. Küçük-burjuva milliyetçi Mazzini şürekası Enternasyonalin programından ve tüzüğünden sınıf vurgusunun kaldırılmasını isterken, Proudhoncular ütopik görüşlerini egemen kılmak istiyorlardı; Bakunin önderliğindeki anarşistler ise Enternasyonal içinde türlü dolaplar çeviriyordu. Fakat Enternasyonalin her kongresi küçük-burjuva sosyalizm anlayışlarından daha fazla ayrışmanın yaşandığı, işçi hareketinin bağımsızlaştığı ve komünist fikirlerin Enternasyonale damgasını vurduğu bir süreçti.
Marx ve daha sonra Engels, I. Enternasyonali hiçbir şekilde işçi sınıfının ideal bir partisi olarak görmediler. Zira Uluslararası İşçi Birliği, içinde yer alanlarca daima başka yönlere çekilmeye çalışıldı. I. Enternasyonal siyasi bir parti olarak örgütlenmiş değildi; esas olarak sendikaların ve işçi derneklerinin üzerinde yükseliyordu. Her ülkede işçiler siyasi örgütlerde değil, sendikalarda, derneklerde kısacası meslek örgütlerinde örgütleniyorlardı. Her şehrin mesleki örgütlerini birleştiren bir federasyon vardı ve bu federasyon doğrudan Enternasyonalin bir kolu olabiliyordu. Çoğu zaman işçiler, Enternasyonalin bir kolu olarak bir araya geliyorlardı; bu kollar aynı zamanda işçilerin meslek örgütleriydiler. Ama söz konusu örgütlenmelerin tamamı sendikal içeriğe sahipti. Enternasyonal, işçilerin uluslararası sendikası işlevini görüyordu adeta. İngiliz işçileri, Enternasyonali, grev hareketinin yayılmasında kullanılacak bir organizasyon olarak görüyorlardı. Buna karşın Enternasyonal Avrupa burjuvazisinin yüreğine korku salmıştı. İşçilerin greve gittiği birçok yerde işin içinde Enternasyonal olduğunu duyan burjuvalar çarçabuk işçilere istediklerini veriyorlardı.
Marx ve onun etrafındaki komünist militanlar işçi sınıfını birleştirecek bir uluslararası örgütlülükte aktif olarak yer aldılar. İşçi sınıfı, 1848 devrimleriyle birlikte kapitalist düzeni yıkma potansiyeline sahip bir sınıf olduğunu kanıtlamıştı; ama gelen büyük yenilgi ve geriye savrulmalar işçi sınıfının örgütlerini dağıtmakla kalmamış, bilincinin çarpılmasına da neden olmuştu. “1848 devrimlerinin yenilgiye uğramalarından sonra, işçi sınıfının bütün parti örgütleri ve parti yayınları, Kıtada, zorun demir pençesi tarafından paramparça edildi” diyordu Marx Çağrı’da. İşçi sınıfı hâlâ gerçek anlamıyla, sendikalarda dahi örgütlü değildi ve küçük-burjuva sosyalist akımlar proletaryanın içinde egemendi. Uluslararası bir örgütlülük işçi sınıfının Avrupa düzeyinde örgütlenmesini sağlarken, gelişecek her mücadele proletaryanın bilincinin ilerlemesine yardımcı olacaktı. Üzerindeki ölü toprağını atan ve kendine olan güveni artan işçi sınıfının siyasal bilinç düzeyi yükseldikçe küçük-burjuva sosyalist etkilerden kurtulup bağımsız bir sınıf hareketi oluşturması mümkün haline gelebilirdi. Marx 1871’de Bolte’a şunları yazıyordu:
… Enternasyonal, sosyalist ya da yarı sosyalist tekkelerin yerini işçi sınıfının gerçek bir mücadele örgütü alsın diye kurulmuştu… Sosyalist sekterliğin gelişmesi ile gerçek işçi sınıfı hareketinin gelişmesi her zaman birbirine ters orantılıdırlar. Tekkeler (tarihsel olarak) ancak işçi sınıfı bağımsız bir tarihsel hareket için henüz olgun değilse haklı görülebilirler. Bu olgunluğa erişir erişmez, bütün tekkeler özünde gericidirler. Bununla birlikte, tarihin her yerde ortaya koyduğu şey Enternasyonalin tarihinde de yinelendi. Eskiyen şey, yeni edindiği biçim içerisinde, kendisini onarmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır.[4]
Enternasyonal gericileşen tekkeleri yok etmeye uğraşırken, küçük-burjuva sosyalist akımlar, eskimiş görüşleriyle yeninin içinde barınmaya çalıştılar. Fakat I. Enternasyonalin tarihi, sınıf hareketinin güçlenmesinin ve bağımsızlaşmasının, Marksist fikirlerin yaygınlaşmasının tarihidir. Enternasyonal içinden önce Proudhoncular, diğer milliyetçi küçük-burjuva akımlar temizlendi ve bilahare anarşistler. Bu ayrışma kendini tamamladığında, esas olarak Enternasyonal tarihsel misyonunu yerine getirmiş bulunuyordu. Tüm bu süreçlerde Marx, bilinçli hareket ediyordu ve ne yaptığını bilmekteydi. Enternasyonalin ilk tüzüğü hazırlandığı dönemde Engels’e bir mektup yazan Marx, bazı kabul edilemez yaklaşımlar üzerinde duruyordu. Ama ona göre şimdilik komünist görüşleri işçi hareketine uygulamak tam anlamıyla mümkün değildi ve fikirlerde olmasa bile üslupta esneklik gösterilmek zorundaydı. “Tekliflerimin hepsi, alt-komite tarafından kabul edildi. Önsözde görev, hak, gerçek, ahlâk ve adaletle ilgili bölümleri kabul etmek zorunda kaldım ama, bunlar tümü bozmayacak tarzda yerleştirildi. Merkez Komitesi’nin oturumunda, Çağrı’m vb. büyük bir heyecanla ve oybirliği ile kabul edildi. Kaleme alma işinde fikrimizi, işçi hareketinin şimdiki görüşü tarafından kabul edilecek tarzda formüle etmek çok zor idi.”[5]
1868’den başlayarak Marx, Enternasyonal içinde büyük bir saldırıya geçti. 1868 Eylülünde Brüksel’de yapılan Kongrede, Enternasyonal, özel mülkiyetin kaldırılması ve insanın mutluluğu için bir araç olması gereken üretici güçlerin toplumun kolektif mülkü olması kararını aldı. Bu karara Proudhoncular, Bakunin ve hempaları ateş püskürdüler. Bakunin, Enternasyonalin ilkelerini benimsemek “Derneğin peşine takılmak ve köle olmak demek değildir” diyordu. Brüksel kararlarını “bu komünistliktir” diye niteleyen Bakunin, “komünizmden nefret ediyorum, çünkü komünizm hürriyetin ortadan kaldırılması demektir ve çünkü ben, hürriyet olmaksızın insanî bir şey tasavvur edemem” diyordu.[6] Bakunin’in temel görüşü şuydu: “Karşımıza çıkan en önemli ve acil mesele, sınıfların ve fertlerin ekonomik ve sosyal bakımdan eşitlendirilmesi olduğu için…”[7] Ona göre sermayeyi yaratan devletti ve devleti ortadan kaldırdığınızda sermayeyi de ortadan kaldırmış olurdunuz! Kongre Bakunin’in görüşlerini çürüttü ve reddetti. Söz konusu olan sınıfların eşitlenmesi değil, sınıf ayrımlarına yol açan üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermekti. Burjuva devleti yaratan bizzat sermayenin kendisiydi; sermaye düzeni son bulduğunda onun üzerinde yükselen devlet de sönümlenip gidecekti. Bunun üzerine on sekiz Bakuninci delege, Enternasyonalden ayrıldıklarını deklare eden bir açıklama yaptılar. Ardından Bakuninciler, Sosyalist Demokrasi Enternasyonal İttifakı adında bir örgüt kurdular. Örgüt kendini Birinci Enternasyonalin bir kolu olarak ilan etse de aslında onun içinde bir hizip hareketiydi. Örgütü tasfiye ettiğini açıklamasına karşın Bakunin, gerçekte bunu hiçbir zaman yapmadı ve adeta Enternasyonal içinde “enternasyonal” olmaya çalıştı. Paris Komünü ise, Enternasyonal içindeki çatlağı daha da genişletti.
1870 Fransa-Prusya savaşının araya girmesiyle Enternasyonal Kongresi toplanamadı. Kongre ancak 1872’de yapılabildi. Paris Komünüyle işçi sınıfının tarihte ilk kez siyasal iktidarı fethetmesi, işçi hareketini ve Enternasyonali oldukça etkiledi ve yeni bir dönemece getirdi. Savaş nedeniyle ertelenen kongrenin yerine 1871’de Londra’da bir konferans toplanmıştı. Bu konferansta alınan kararlar gelecek seneki kongrede onaylanacaktı. Konferansın önemli kararlarından biri işçi sınıfının toplumsal kurtuluşu için kendi siyasi partilerini kurması ve bu uğurda mücadele yürütmesi yönündeydi. 1872’de yapılan Kongrede hâlâ işçi sınıfının siyasete bulaşmaması gerektiğini söyleyenler olmasına karşın Kongre, Enternasyonalden anarşistleri temizleyerek kesin kararlar aldı. Kongrede konuşan delege Vaillant, Paris Komünü deneyini göz önüne alarak “bize karşı kuvvet kullanılıyor ve kuvvet ancak kuvvetle yenilgiye uğratılabilir. Ekonomik ve siyasi mücadele kaynaştırılmalı ve proletarya diktatörlüğü ile, devrim içinde, sınıfların ortadan kaldırılması gerçekleştirilmelidir” diyordu.[8] Marx ve Engels Vaillant’ın görüşünü desteklediler. Tüzükte değişikliklere gidildi ve yeni maddeler eklendi. En önemli madde şuydu:
Proletarya, mülk sahibi sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, ancak mülk sahibi sınıflar tarafından kurulmuş eski partiler karşısında ayrı bir siyasal parti haline gelirse, bir sınıf olarak davranabilir. Proletaryanın siyasal bir parti haline gelmesi, toplumsal devrimin ve onun nihai hedefinin, sınıfların kaldırılmasının, zaferinin güvence altına alınması için vazgeçilmezdir… proletaryanın büyük görevi siyasal iktidarı ele geçirmek olmalıdır.[9]
Aynı Kongrede, Enternasyonalin iç çatışmalardan korunması ve daha sağlam temellerde gelişmesi için Genel Konseyin ABD’ye taşınmasına karar verildi. Böylece gelişen Amerikan işçi sınıfına da bir yön verilmiş olunacaktı. Ne var ki bu karardan sonra Enternasyonal bir daha asla toparlanamayacak ve dağılacaktı. Esasında I. Enternasyonal, misyonunu yerine getirmiş bulunuyordu. I. Enternasyonalle birlikte işçi sınıfını ilk kez uluslararası düzeyde bir örgütlülüğe kavuşuyordu; dahası böylesine bir örgütlenmeyle işçi sınıfı kapitalist düzeni alaşağı edecek tek devrimci sınıf olduğunu kanıtlıyordu. Paris Komününün tarih sahnesine çıkması yeni bir Enternasyonal ihtiyacını da gündeme getirmiştir. Bizzat Marx, daha Komün ayaktayken 17 Nisan 1871’de Kugelmann’a yazdığı mektupta: “Paris tarafından verilen kavga sayesinde, işçi sınıfının kapitalist sınıf ve kapitalist devlete karşı mücadelesi yeni bir evreye girmiştir. Bu kavganın sonucu ne olursa olsun, evrensel bir tarihsel önem taşıyan yeni bir çıkış noktası elde etmiş bulunuyoruz” diyordu.[10] Devrimci bir önderliğin olmadığı koşullarda işçi sınıfı burjuva iktidarı devirebilecek olsa bile eninde sonunda bir yenilgiyle karşı karşıya kalır. İşçi sınıfının tarihi böylesine yenilgilerle doludur. Paris proleterlerine siyasi bir perspektif sunacak, ülkedeki tüm burjuva devlet iktidarının parçalanmasına önderlik edecek devrimci bir parti olmadığından, Paris Komünarları kanlarıyla bir tarih yazarak yenildiler. Anarşistler, Blankistler ve diğer akımlar işçi sınıfına devrimci bir perspektif sunamadılar. Ne yazık ki, I. Enternasyonal de yukarıdaki nedenlerden dolayı böylesi bir misyona soyunacak bir güce ve yapıya sahip değildi. Bu durumda, I. Enternasyonalin varlık nedeni de ortadan kalmış oluyordu. Buna karşın Engels “Paris Komünü Enternasyonalin manevi çocuğudur” dediğinde haklıydı. Şimdi yepyeni bir dönem başlıyordu; tamamen komünist görüşlerin etkisinde bir Enternasyonal örgütlenmeliydi Engels’e göre. Engels I. Enternasyonalin dağılmasını değerlendirirken şunları yazıyordu Bebel’e: “Proletaryanın hareketi zorunlu olarak değişik gelişme aşamalarından geçer; her aşamada bazı insanlar tükenirler ve daha sonraki ilerlemede yer alamazlar…”[11] Ve daha sonra Sorge’ye şunları yazacaktı:
Enternasyonal, Avrupa’da hüküm süren baskının, tam uyanma halinde olan işçi hareketine her türlü iç polemikten kaçınmayı emrettiği İkinci İmparatorluk dönemine aittir. Bu dönemde proletaryanın uluslararası ortak çıkarları ön plana geçebilmekteydi. Almanya, İspanya, İtalya, Danimarka, eyleme henüz girmişti ya da girmek üzereydi. Bütün Avrupa’da, yani yığınlar içinde, hareketin teorik niteliği, gerçekte henüz 1864’te, anlaşılmış olmaktan çok uzaktı; Alman komünizmi henüz işçi partisi sıfatıyla mevcut değildi; Proudhonculuk özel saplantılarını yayamayacak kadar zayıftı, Bakunin’in yeniden cilalayıp sunduğu o elden düşmeleri henüz onun kafasında bile yer almamıştı, İngiliz sendikalarının önderleri bile Enternasyonalin tüzüğünde ifade edilen program temeli üzerinde harekete katılabileceklerini sanıyorlardı… Enternasyonal, on yıl süre ile Avrupa tarihi üzerinde egemen olmuştur ve geçmiş çalışmasına gururla bakabilir... Ama, eski biçimiyle, ömrünü gerektiğinden fazla sürdürmüştür… Öyle sanıyorum ki, bundan sonraki Enternasyonal –Marx’ın yapıtlarının birkaç yıl etkisini göstermesinden sonra– doğrudan komünist nitelik taşıyacak ve bizim ilkelerimize dayanacak.[12]
Bugünün ihtiyacı dünya devrimine önderlik edecek komünist bir enternasyonaldir!
Engels 131 yıl önce, “bundan sonraki Enternasyonal komünist bir nitelik taşımalı ve bizim ilkelerimiz”i uygulamalıdır diyordu. Marx ve Engels komünist ilkeleri I. Enternasyonale uygulayamazlardı; çünkü 1848 devriminin yenilgisinin etkileri ileri ülkelerde daha yeni silinmeye başlamıştı. Öte yandan kapitalizmin tüm Kıtada gelişmeye başlamasıyla işçi hareketi ilk kez gerçekten uluslararası bir hüviyet kazanmaya başlamıştı. Küçük-burjuva sosyalist görüşlerin proletarya içindeki etkisinin kırılması ve bilimsel sosyalist dünya görüşünün tek ve hâkim olarak işçi sınıfı içine kök salması mücadelesi uzun yıllara yayıldı. Komünist ilkelere dayanarak örgütlenecek bir enternasyonalin, ideolojik-teorik-politik netlik zemini daha yeni oluşmuş bulunuyordu. Engels’in, Marx’ın yapıtlarının birkaç yıl içinde etkisini göstermesi gerektiğinden kastettiği tastamam buydu. Ne var ki, Engels’in adeta vasiyet olarak yerine getirilmesini istediği “bundan sonraki Enternasyonal komünist bir nitelik taşımalı ve bizim ilkelerimize dayanmalıdır” sözlerini hayata geçiren II. Enternasyonal değil, III. Enternasyonal oldu. III. Enternasyonal tüzüğünün ikinci maddesi şöyleydi: Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, kendisine “Komünist Enternasyonal” adını verir. Ve I. Enternasyonalin tüzüğünde ilk ifadelerini bulan şu görüşü ileri sürüyordu:
Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, değişik ülkelerin proleterlerinin, kapitalizmi yıkma, proletarya diktatörlüğünü kurma ve sınıfların tümden ortadan kaldırılmasına ve komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmin gerçekleştirilmesine yönelecek bir uluslararası Sovyet Cumhuriyetini kurma hedefiyle girişecekleri ortak eylemleri örgütlemek için kurulmuştur. [13]
I. Enternasyonal döneminde komünist görüşlerin işçi hareketine gerçek anlamda uygulanamaması, II. Enternasyonalin işçi sınıfına reformizmi ve pasifizmi egemen kılmasının getirdiği açığı ve eksikliği, Ekim Devrimin üzerinde yükselen Komünist Enternasyonal doldurdu. Böylelikle komünist görüşler, uluslararası devrimci bir parti olarak örgütleniyor; dünya işçi sınıfını doğrudan burjuva düzeni alaşağı ederek proletarya diktatörlüğünü kurmaya çağırıyordu. Komünist Enternasyonal, Paris Komününden gereken dersi çıkartmıştı: “eğer Paris Komünü (1871) zamanında, işçi sınıfı, ne kadar küçük olursa olsun, disiplinli bir komünist partiye sahip olsaydı, Fransız proletaryasının ilk kahramanca ayaklanışı çok daha fazla ağırlığa sahip olabilecek ve birçok hata ve zaaftan kaçınabilecekti. Proletaryanın şimdi karşı karşıya olduğu mücadeleler, bu farklı tarihsel koşullarda, 1871’inkilerden çok daha büyük ölçüde ölüm kalım mücadeleleri olacaktır.”[14]
Olayların gelişimini öngörebilecek ve proletaryaya devrimde kılavuzluk edecek bir merkezi komünist önderlik olmadan, mücadelenin alabildiğine keskinleştiği emperyalizm döneminde proletaryanın yenilgisi kaçınılmazdır. Bu ise proleter mücadelesinin burjuva darbeler altında ezilmesi, parçalanarak gerilemesi ve moral açıdan çökmesi demektir. Bu, gerçekten de, proletaryanın mücadele tarihinin bize gösterdiği üzere vahim sonuçlar doğurmaktadır. Komünist Enternasyonal işçi sınıfının dünya burjuvazisine karşı mücadelesini bir bütün olarak ele aldığı için, proletaryanın devrimci önderliğinin de örgütlü, merkezi ve disiplinli bir bütün olması gerektiğini düşünmekteydi:
Komünist Enternasyonal, zafere daha çabuk ulaşmak için, kapitalizmi ortadan kaldırma ve komünizmi yaratmak amacıyla mücadele eden Emekçiler Birliği’nin sıkı merkezi bir örgütlenmeye sahip olması gerektiğini bilir. Komünist Enternasyonal gerçekten, fiilen, bütün dünyanın birleşik komünist partisi gibi olmalıdır. Ayrı ayrı ülkelerde çalışan partiler, sadece onun tekil seksiyonları olmak durumundadırlar. Komünist Enternasyonal’in örgütsel mekanizması, öteki ülkelerin örgütlü proleterlerinin mümkün en büyük desteğini her an elde edebilme imkânını bütün ülkelerin işçilerine sağlamalıdır.[15]
Kapitalizmin gelişme döneminin örgütlülükleri ile kapitalizmin emperyalizme evrildiği dönemin partileri aynı olamazlar! Bunu ilk kavrayan Lenin olmuştur. Emperyalizm çağı, Lenin’e göre, devrimler ve savaşlar çağı anlamına geliyordu. Kapitalizmin barışçıl gelişme çağı sona ermiş, kapitalist üretim ilişkileri artık üretici güçlerin önünde ciddi bir engel haline gelmiş, kapitalizmin tarihsel çürüme ve çöküş çağı başlamıştı. Proleter devrim artık, geçmişteki gibi geleceğin bir sorunu değil, günün sorunu idi. Devrim güncelleşmiş idi. Böylesine bir çağın işçi partisi, geçmişteki partilerden hem yöntemleri, hem de örgütlenme tarzı olarak farklı olmak zorunda idi. Geçmişteki sosyal-demokrat partiler işçi sınıfını bir sınıf olarak örgütleme, seferber etme ve kısmi reformlar için mücadeleye sevk etme anlamında misyonlarını tamamlamışlardı. Günün komünist partisi ise artık doğrudan işçi iktidarını hedeflemek üzere kitleleri devrime hazırlama göreviyle karşı karşıya idi. Lenin’in bu yaklaşımı yüz yıl önce olduğu gibi bugün de sonuna kadar doğrudur. Marx ve Engels döneminde, nasıl ki Bolşevik tipte partilerin olabileceğini söylemek kapitalist gelişmenin nesnelliği ile bağdaşmaz bir hayalcilik ise, emperyalizm çağında da, reformistlerle, pasifistlerle, oportünistlerle aynı çatı altında bir araya gelerek oluşturulacak örgütlerle proleter devrime önderlik edilebileceğini savunmak, bunca deneyimden sonra ihanet değilse, en azından bönlük demektir.
Nitekim, sendikalarla iç içe geçmiş, kitlesel, son derece gevşek, merkezi bir işleyişi sahip olmayan, federatif, türlü küçük-burjuva siyasal akımları içinde barındıran II. Enternasyonal, kapitalist çelişkilerin emperyalist savaşla patlamasıyla çökmekten kurtulamamıştı. İşte Komünist Enternasyonal gerek Birinci, gerekse İkinci Enternasyonalin tüm zaaflarını görerek, gereken dersleri çıkartarak kuruldu. Lenin’in daha 1902’de Ne Yapmalı’da ifade ettiği devrimci parti görüşü önce Bolşevik Partide ve sonra da Komünist Enternasyonalde bir gerçekliğe dönüştü. Lenin’in ölümünden sonra Stalinizmin Komünist Enternasyonalin ilkelerini ayaklar altına almasına karşı mücadele veren Troçki, emperyalizm çağının çelişkili, keskin iniş çıkışlarla dolu tabiatına dikkat çekerek Bolşevik Partinin bu çağın gereğini kavrayan bir parti olduğunu söyler. Ortak devrimci bir programa sahip Dünya Komünist Partisi, geçmişteki tüm partilerden farklı örgütlenmelidir: “Lenin’in iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyeceği şeklindeki sözleri, İkinci Enternasyonal çağında neredeyse anlaşılmaz sayılabilirdi. Çağımızda ise bu sözler çok sık doğrulanmıştır.” Kapitalizmin gelişme döneminin partisi olan II. Enternasyonal ile emperyalizm çağının partisi olan Bolşevik Partisini birbirinden ayıran koşulara şöyle değiniyordu Troçki:
Çağın devrimci karakteri, her verili anda devrimin başarılmasına, yani iktidarın ele geçirilmesine olanak vermesinde yatmaktadır. Onun devrimci karakteri, derin ve keskin dalgalanmalardan, doğrudan devrimci bir durumdan, başka bir deyişle komünist partinin iktidar için çalışmasını kolaylaştıran bir durumdan, faşist ve yarı-faşist karşı-devrimin zaferine ve ardından hemen uzlaşmaz karşıtlıkları yeniden olgunlaştırıp iktidar sorununu kesin biçimde gündeme getirmek üzere bu kez geçici bir ılımlı rejime … yol açan ani ve sık geçişlerden oluşmaktadır… Ama nesnel önkoşullar olgunlaşır olgunlaşmaz bütün tarihsel sürecin anahtarı öznel etkenin, yani partinin eline geçer.[16]
Mücadelenin böylesine keskinleştiği bir dönemde ideolojik-politik bir bütünlüğe sahip olmayan, merkezi olarak örgütlenmemiş, disiplinden yoksun, gevşek, heterojen, dolayısıyla da omurgasız bir enternasyonal, değil işçi sınıfına devrim yolunu göstermek, olsa olsa onun yenilgisinin ve parçalanmasının nedeni olabilir. Troçki’nin tasvirini yaptığı dönem henüz 1940’larla sınırlı bir emperyalizmdi. Oysa günümüzde, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi, bununla birlikte emperyalist sermaye grupları arasındaki rekabet korkunç boyutlara varmış bulunmaktadır. Dünya kapitalist ekonomisi gerçek anlamıyla organik bir yapıya kavuşmuştur. Sermayenin dolaşımı sınır tanımaz hale gelmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin “küreselleşmesiyle” birlikte, herhangi bir ülkedeki sınıf hareketi, daha önceki dönemlerden daha fazlasıyla başka ülkelerin proleterlerinin de sınıf hareketi haline gelmiştir. Emperyalizmin insanlığı savaşa sürüklediği bir gericilik döneminde, proletaryanın uluslararası devrimci partisi, gelecekteki dünya savaşına hazırlık yapacak ve burjuvaziye karşı dünya proletaryasına bu savaşta önderlik edecek nitelikte olmalıdır. Komünist Enternasyonal bu partinin yapısını şöyle açıklamaktaydı:
Komünist Parti, işçi sınıfının bir parçasıdır; ama onun en ileri, en bilinçli ve bu nedenle en devrimci kesimidir. Bir doğal seleksiyon süreci aracılığıyla komünist parti en iyi, en bilinçli, en adanmış ve en uzak görüşlü işçilerden oluşur. Komünist Parti, bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkara sahip değildir. Komünist Parti, bir bütün olarak işçi sınıfından, işçi sınıfının tüm tarihsel misyonunun net bir kavranışına bütünüyle sahip olması olgusuyla ayrılır ve bu yoldaki her dönemeçte, işçi sınıfının çeşitli gruplarının veya mesleklerinin değil, bütününün çıkarlarını savunmakla yükümlüdür. Komünist Parti, işçi sınıfının en ileri kesiminin, tüm proleter ve yarı-proleter kitleleri doğru yola yöneltmekte kullanacağı örgütsel ve politik manivelasıdır.[17]
Dünya burjuvazisine karşı savaşta işçi sınıfına önderlik edecek Dünya Komünist Partisi, gelecekteki keskin ve ani dalgalanmaları, yükseliş ve düşüşleri göz önüne alarak, mücadeleyi proletaryanın muzaffer devrimiyle taçlandırmak amacıyla örgütlenmelidir. Dünya Komünist Partisi, işçi sınıfının en ileri, en militan ve en fedakâr unsurlarının bir araya gelip komünist bilinçle donanmasıyla vücut bulacaktır. Daha baştan, dünya çapında örgütlenmeyi perspektif olarak önümüze koymadan bu partiyi inşa edemeyiz. Son derece disiplinli, merkezi bir yapıya ve bir dünya devrimi programına sahip, işçi sınıfının kitle örgütlerine, sendikalara, işçi derneklerine, kooperatiflere vb. kök salmış, bunlar içerisinde mevziler tutmuş bir Komünist Enternasyonal! Böylesine bir partiyi yaratacak her ulustan komünist çekirdekler, bir araya gelerek, ideolojik-politik, örgütsel kaynaşmayı sağlayarak bu hedefe yürümelidirler. Bugün dünya işçi sınıfının eksikliğini duyduğu, ona önderlik edecek, burjuvazinin aldatmalarına karşı proleter kitleleri uyanık tutacak, gelişen hareketi kapitalizmin temellerine yöneltecek, son derece disiplinli ve militan uluslararası devrimci bir partidir. Söz konusu bu enternasyonal, küçük-burjuva reformistleriyle, her türden pasifistlerle, anarşistlerle, burjuva düzen içi sendikal örgütlerle kurulamaz. Enternasyonalist komünist bir parti, küçük-burjuva reformizmi ve pasifizmiyle ayrışarak, komünistleri aynı safta toplayarak ve işçi sınıfının en militan kesimlerini komünist kadrolar düzeyine yükselterek kurulabilir. Reformist, pasifist bir kitle enternasyonali değil, işçi sınıfı içine kök salmış, öncü niteliğine sahip merkezi ve disiplinli komünist bir enternasyonal!
[3] Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, cilt 2, Sol Yay., Temmuz 1977, s. 498-99
[4] Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, cilt 2, s. 504
[5] Jacques Duclos, Birinci Enternasyonal, Sorun Yayınları., Ocak 1998, s. 20
[6] Jacques Duclos, age.
[7] Jacques Duclos, age.
[8] Jacques Duclos, age, s. 202
[9] Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, cilt 2, s. 347
[10] Marx-Engels, age, s. 504
[11] Marx-Engels, age, s. 517
[12] Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yay., Ekim 1989, s. 123-125
[13] Hermann Weber, III. Enternasyonal Belgeler, Belge Yay., Ekim 1979, s. 25
[14] Komünist Partilerin Yapısı, Çalışma Yöntemleri ve Devrimdeki Rolü Üzerine Tezler
[15] Hermann Weber, age, s. 25
[16] Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay., Eylül 2000, s.73-74-75
[17] Komünist Partilerin Yapısı, Çalışma Yöntemleri ve Devrimdeki Rolü Üzerine Tezler