Büyüyen İşçi Sınıfı

İÇİNDEKİLER


ÖNSÖZ

I. PROLETARYAYA VEDA EDEN AKADEMİK MARKSİZM

II. BİR BÜTÜN OLARAK İŞÇİ SINIFI

İşçi Sınıfının Kapsamı

Kendiliğinden Sınıf ve Kendisi İçin Sınıf

Sınıfın Devrimci Potansiyeli Üzerine

III. İŞÇİ SINIFININ YAPISI

Kapitalist Üretim Alanı ve Üretken Emek

Dolaşım Alanı ve Üretken Olmayan Emek

Değişik Yönler İçeren Hizmet Üretimi

Devlet Memurlarının Konumu

İşsiz İşçiler

IV. “ORTA SINIF” MI, YOKSA İŞÇİ SINIFI MI BÜYÜYOR?

V. “SANAYİSİZLEŞME” Mİ, “ROBOTLAŞMA” MI, YOKSA KAPİTALİST GELİŞME YASALARI MI?

“Sanayisizleşme” mi?

“Robotlaşma” mı?

Serbest Zaman Yaratma Sorunu

“Merkez” ve “Periferi” Tartışması

VI. İŞÇİ SENDİKALARININ ÖNEMİ


Önsöz

Yaklaşık 150 yıl önce Marx ve Engels tarafından kaleme alınan Komünist Manifesto, “Avrupa’nın üzerinde bir heyulâ dolaşıyor: Komünizm” diye başlıyordu. İşçi sınıfının kapitalist sömürü düzenini ortadan kaldıracak tarihsel eylemi demek olan bu komünizm heyulası, Manifesto’nun yazılışından sonra geçen uzun yıllar içinde yalnızca Avrupa’da değil, neredeyse tüm kıtalarda varlığını hissettirdi. İşçi sınıfının eylem grafiğinde, 1917 Ekim Devrimi yükselişin tepe noktasını temsil etmekteydi. Gerçekten proletaryanın katıldığı ve doğrudan onun inisiyatifinde gelişip, onun iktidarıyla taçlanan bir işçi devrimiydi 1917 Ekimi.

Ne var ki, bu büyük işçi devrimi ve onun ürünü olarak tarih sahnesine çıkan işçi devleti (işçi sovyetleri iktidarı), çok kısa bir zaman sonra, içten yürüyen bürokratik bir karşı-devrimle tasfiye edildi. Nice proleter devrimci önder ve militan bu karşı-devrim sürecinde yok edildi. Ulusal ölçekte “sosyalist” bir toplum kurmak adına, despotik-bürokratik bir devlet düzeni egemen kılındı. Stalinizm (resmî komünizm), ideolojik düzeyde ve pratik politikada uzun bir zaman dilimine damgasını vurdu. Sosyalist mücadele tarihinin bu karanlık döneminin en başta gelen aktörü Stalin’in adıyla özdeşleşmiş bulunan bürokratik egemenlik, dünya işçi hareketine ve komünist mücadeleye büyük zararlar verdi. Dünya burjuvazisi, Batı’daki işçi hareketini engellemek ve zayıflatabilmek için, Sovyetler Birliği’nde Stalinizmin sosyalizm karşıtı tüm uygulamalarını, kendi çıkarları doğrultusunda propaganda malzemesi yaptı. Marksizmin üzerine bir karabasan gibi çöken Stalinizm, böylece hem ideolojik bakımdan burjuvazinin elini güçlendirdi hem de sunduğu olumsuz örnekle, dünyadaki sosyalizm mücadelesinin önünde fiilî engel oluşturdu.

Stalinizmin yarattığı tahribatın yanı sıra, aslında işi Marksizm düşmanlığına kadar vardıran sözde Marksist entelektüellerin oluşturduğu ideolojik atmosfer de, komünist mücadeleyi gözden düşürme çabasında dünya burjuvazisine zengin bir malzeme sunmaktaydı. Derken, despotik-bürokratik diktatörlüklerin birer birer çöktüğü ve eski resmî komünist partilerin tarihe karıştığı bir siyasi kaos ortamı çıkageldi. Stalinizmin uzun yıllar boyunca Marksizmde yaratmış olduğu tahribatı ikinci plana itercesine, Marksist düşünceye yönelik çok daha açık bir saldırı dönemi başlatıldı. Bu dönemde, burjuva kampın ideolojik saldırı kampanyası daha önce görülmemiş boyutlara ulaştı. “Marksizmin öldüğü” nakaratını her fırsatta yineleyen burjuva ideologlarının sosyalizme karşı başlattıkları bu haçlı seferi döneminde, nihayet bir sınıf olarak “proletaryanın da öldüğü”nün ilânı moda oldu. Böylece, bir zamanlar burjuvalara şu ya da bu ölçüde korkulu günler ve dönemler yaşatmış olan işçi sınıfından topyekûn kurtuluşun yolu açılıyordu sanki!..

Ama yürütülen propagandanın tüm şiddetine, yaygınlığına ve etkisine rağmen, burjuvazinin bu hevesi gerçekte bir seraptan ibaretti. Çünkü, sosyalist denilen rejimlerin çöküşünü takip eden yıllarla birlikte, yavaş biçimde de olsa yine belini doğrultmaya başlayan işçi hareketi, dünya burjuvazisinin tarihsel huzursuzluk kaynağının kurumadığını ve kurumayacağını gözler önüne seriyordu.

Buna rağmen, “artık ideolojilerin devri geçti” diyerek, gerçekte burjuva ideolojisinin egemenliğini pekiştirmeye soyunan Fukuya­ma benzeri uyanık ideologlar, kapitalizmin sonunda ölümsüzlük iksirini bulduğu masallarıyla kafa ütülediler. Tarihin Sonu makalesiyle ünlenen Francis Fukuyama, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çöküşü ve Çin’deki liberalleşmeyi, artık tarihin bitmekte olduğu şeklinde yorumladı. Ona göre, komünizmin bunalımıyla birlikte liberalizmin önündeki tüm engeller kalkmıştı ve böylece artık ideolojilerin yerini kapitalizmin ekonomik gelişme çabası alacaktı. Kendi bunalımlarına çözüm bulamadığı ve hiçbir zaman da bulamayacağı için, Stalinist rejimlerin çöküşünü tarihsel bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışan dünya kapitalist sisteminin boş propaganda balonu böylece bir süre havada dalgalandı durdu.

Fakat işin gerçeğinde, bu balon, içten içe mayalanan bir ekonomik ve siyasal krizin su yüzüne çıkıp zehirli iğnesiyle kendini patlatıvereceği günleri beklemeye yazgılıdır. Sonunda bu balon patlayacaktır. Kapitalist ekonominin yükseliş kaydettiği bir dönem boyunca, kendi sistemine güven tazeleyen burjuvazinin görmezden gelmeye, yok saymaya çalıştığı işçi sınıfı, şimdi çeşitli ülkelerde tekrar yavaş yavaş atağa geçmeye hazırlanan hareketiyle dünyaya şöyle sesleniyor: Son gülen, iyi güler!

Kapitalist gelişme, kırı çözerek, emekçiyi proleterleştirerek, eski üretim tarzlarını ve ilişkilerini tarihe gömerek, tek bir kapitalist dünya sistemi yarattı. Böyle bir dünyada, işçi sınıfının gücünü görmezden gelmeye ya da gölgelemeye çalışan yaklaşımlar artık tamamen kendilerini kandırıyorlar. Çünkü gerçekte bugün tüm dünya nüfusu içinde ağırlığını hissettiren sınıf proletaryadır. Bu nedenle, Türkiye sol hareketinin yakın geçmişinde olduğu gibi, köylülüğün ağır bastığı gerekçesiyle egemen kılınmaya çalışılan, Stalinist “aşamalı devrim” benzeri anlayışların üzerine basabileceği bir zemin de kalmadı.

Globalleşen kapitalist sömürü düzeninin tehlike çanlarını, küçük-burjuvazinin ağır bastığı “halk ittifakları” değil, globalleşen proletarya çalıyor. İşte bu kitapta amacımız, Marksizmin parıldayan bilimsel ışığı altında, işçi sınıfı gerçeğini çeşitli yönleriyle aydınlatabilmektir. Burjuva istatistiklerinin çarpıtmalarına aldanmaksızın ve okuyucuyu rakamlara boğmaksızın, Marksist teorinin çözümlemeleri temelinde yürütülen bu çalışmanın ortaya koyduğu yalın gerçek şudur: Ona veda etmek isteyenlere ya da olduğundan küçük göstermeye çalışanlara inat, işçi sınıfı büyüyor.

Ekim 1999


Proletaryaya Veda Eden Akademik Marksizm

İşçi sınıfı mücadelesinin başarısı açısından iki temel unsurun, yani Marksist dünya görüşüyle işçi sınıfının militan eyleminin birlikteliği elzemdir. Bu birliktelik, Batı Avrupa’da devrim dalgasının geri çekilmesiyle başlayan ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında gerek Stalinizmin egemenliği, gerekse kapitalist sistemin yeniden güç toplamasıyla karakterize olan olumsuz koşullar nedeniyle derin bir biçimde parçalandı. İşçi sınıfının devrimci eyleminden uzun bir süre boyunca yoksun kalan “teori” yozlaştı ve gerçek Marksist köklerinden koptu. Böylece, doğrudan doğruya bu yenilgi koşullarının ürünü olan bir sözde Marksizm akımı, özellikle Batı Avrupa ülkelerinin üniversite kürsülerinden yayılarak ortalığı kaplamaya başladı.

Birazcık Marksizm yağına bulanmış görünen sol entelektüeller için, yaşamın temel gerçeği, burjuva düzene ayak uydurma çabasından öte bir şey değildi. Bu kumaştan dokunmuş olan kişiler, bir yandan çalışma odalarının kapılarını burjuva düşüncesine, idealist felsefe çeşitlemelerine sonuna dek açarlarken, diğer yandan da yalnızca akademik araştırmalarının “bilimsel” cilâsı olacak bir yöntem düzeyine indirgemek koşuluyla Marksizmi kabul etmekteydiler.

İşçi sınıfının kapitalist düzen karşıtı mücadelesine sırtını dönerek, Marksizm konusunda ahkâm kesen sol entelektüalizmin, aslolanın dünyayı yorumlamak değil onu değiştirmek olduğunu söyleyen Marx’ı ne anlamak ne de kabul etmek gibi bir derdi vardı. Sahte söylem bulutlarının üzerinde gezinmeyip, ayaklarını yere basan ve dünyadaki sınıflı toplum gerçekliğini kavrayarak, açıkça sömürülenlerden yana militan tutum alan bir kimliği banal bulan “düşünürler”in derdi, kendilerini tatmin edecek “yüksek” düşünceleri arayıp bulmak oldu hep! Böyle bir arayış içinde, gerçek politikadan neredeyse tamamen uzaklaşarak Marksist politik mücadele üzerine fetva vermeye, kendilerine yarattıkları akademik âlemde birbirleriyle yarışmaya koyuldular. Çalışmaları, gün geçtikçe daha da anlaşılmaz bir dille kaleme alınan felsefe yazmalarına veya son tahlilde köhnemiş burjuva düzenin savunusundan başka bir şeye hizmet etmeyen sosyolojik araştırmalara vb. kayıp durdu. Marksist geçinen bu türden sol entelektüellerin sığınağı genelde Batı üniversiteleri oldu.

Stalinizme karşı sözde eleştirel bir tavır sergileyen bu “Marksizm”, aslında hiçbir zaman onunla ciddi bir hesaplaşmaya girişmemiş, tam tersine, işine geldiğinde uzlaşmıştı bile. Çünkü bu tür bir akım kendini var edebilmek için, bir yandan işçi hareketi içinde gerçek Marksist düşüncenin etkisinin zayıflamasından doğan boşluklara göz dikerken, öte yandan dünyada var olan güç odaklarını hesaba katmak zorundaydı. O nedenle, Marksizmin tutarlı bir savunusu söz konusu olduğunda, tam da kendi meşrebinden beklenileceği üzere yan çizen akademik Marksizmin, işine geldiğinde Stalinizmle bozuşup, işine geldiğinde barışmasında yadırganacak bir taraf bulunmuyordu. Bu gerçekliğin bir uzantısı olarak, en katı ortodoks geçinen Stalinistler bile, genelde örtük bir biçimde, bu sözde Marksizmin etkisine her daim açık olageldiler.

Ekonomik gelişme düzeyi, sosyal yapısı ve siyasi tarihinin taşıdığı özellikler nedeniyle Türkiye’de sosyalist hareket, resmî komünizmin yani Stalinizmin fazlasıyla etkisi altında biçimlenmişti. Bu yüzden, üzerinde yaşadığımız topraklarda genel olarak sosyalist çevreler, akademik Marksizme görece mesafeli bir duruşa sahipmiş gibi görünmekteydiler. Oysa gerçekte, onun ortaya saçtığı fikirler, Türkiye’de de eklektik bir tarzda mevcut siyasi düşünceler dağarcığına serpiştirilegelmişti. Fakat kuşkusuz ki, emperyalist-kapitalist sistemin dünyayı tam da Marx’ı doğrular biçimde tek bir dünya olarak alabildiğine yaygın ve derin bir biçimde kucaklayışının doruğa çıktığı ve bu arada “sosyalist” bloğun çökmeye başladığı 80’ler sonrasında, sözde Marksizmin ideolojik etkileri de daha global bir karakter kazandı. Akademik Marksizmden kaynaklanan düşünce dalgaları, Türkiye gibi ülkelerdeki sosyalistlerin kıyılarına daha çok vurmaya ve bu toprak parçalarını eskiye oranla daha fazla istilâ etmeye başladı.

Özellikle, gençlik yıllarında Marksist oldukları zehabına kapılıp, ilerleyen yaşlarında liberalizmin faziletlerini keşfeden eski sosyalist “kadrolar”ın, yenilenme adı altında yürüttükleri düşünsel ve yazınsal çabaların, bu istilâda rolü büyük oldu. Oysa güneşin altında hiçbir şey yeni değildi. Türkiye’de biraz gecikmeli de olsa, dönek Kautsky’lerin, liberal sosyalizmin fikir babası Bernstein’la­rın vb. kıymeti ve önemi keşfedilmeye başlandı. Gençliklerinin bir dönemini devrimci mücadelenin “dikenli” yollarında “örseleyip”, orta yaşlarında geçmişlerine vah edenler, çocuklarına o “kaka” yollara sapmamalarını öğütleyen masalcı amca ve teyzelere dönüşmüşlerdi. Eski revizyonistlerin ve döneklerin bayatlamış fikirleriyle bilimsel komünizmin defterini dürebilme tutkusu, ülkemize de akademik Marksizmin açtığı yoldan yürümeyi artık bir onur sayan nice “yetişkin” sosyalist kazandırdı!

Bernstein ve benzeri revizyonistlerin izini süren “Marksistler”, özellikle 80’li yılların sonlarından itibaren seslerini yükseltmeye başlayarak, kapitalizmin artık istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü, burjuva devletin demokratik baskılara daha duyarlı hale geldiğini, işçi sınıfının yaşam standartlarının yükseldiğini ve böylece yeni bir orta sınıfın oluştuğunu iddia ettiler. Bu türden “Marksistler”in asıl derdi, Marx’ın şu ya da bu konuda yanıldığı doğrultusunda geviş getirerek, artık Marksizmin devrimci fikirlerinin geçerli olamayacağını genç kuşakların beynine kazımaktı.

Yaşadığımız dönemin sorunlarını yeni gelişmelerin ışığında çözümleme iddiasıyla çıkışlar yapan sol entelektüellerin siyasal oturakları, aslında hiç de yeni düşüncelerin renklendirdiği bir parlaklığa sahip değildi. Marksizmi dünyayı değiştirmenin aracı olan bir eylem felsefesi olmaktan çıkartıp, liberal muhalefet derekesine indirgemeye çalışan kürsü sosyalistleri, sistematik ve ince vuruşlarla onun “çıkıntılı” yönlerini tıraşlayarak, kendi doktora tezlerinin rekabet konusu haline getirdiler. Kalkış noktası Marx’ın görüşlerinin incelenmesi olan, fakat aslında onu artık “çağdışı” olmuş bir düşünür olarak tanıtmaya kafa yoran bu türden çalışmalar, kimi okumuş aptalların cazibesine kapıldıkları bir teorik “zenginlik” kaynağı oluşturdu! Üstelik, ortaya konulan çalışma ne denli anlaşılmaz ise ve ne denli çapraşık bir özel felsefe diline sahipse itibarı da o ölçüde arttı! “Post-Marksist”, “yapısalcı”, “post-yapısalcı” vb. etiketleriyle piyasaya sürülen felsefe safsataları, ne anlama geldiği bilinemediği ölçüde prim yapmaya başladı.

Marx’ın çeşitli sorunların ayrı ayrı tanımlanmasını eksik bıraktığını iddia ederek, birbirinden kopuk tanımsal yaklaşımlar peşinde koşan “Marksist” akademisyenlerin marifetiyle, boş lâflardan oluşan sözümona bir düşünce dünyası yaratıldı. Toplumsal yaşamın çeşitli olguları, bütünden soyutlanarak, kendi başına bir anlam ifade eden varlıklar haline getirildi. Böylece, ancak birbirleriyle karşılıklı ilişkileri içinde ele alındığında gerçekliğe yaklaşabilecek olan kavramların da içi boşaltıldı. Marksizmden ve onun diyalektik ve tarihsel materyalist yönteminden bu kopuş sonucunda, akademik Marksizme, deneyin rolünü metafizik bir tutumla mutlaklaştıran ampirizm, nesnel gerçeklikten kaçış içindeki sözde bilimi yücelten pozitivizm, kısacası Marksizm öncesi dönemin felsefi spekülasyon tarzı damgasını bastı. “İcat edilen” teoriler, gerçek toplumsal gelişme eğilimlerini aydınlatabilir olmaktan çıktı. Araştırdığı nesneden kopuk ve salt söylem düzeyine indirgenmiş soyut bir metodoloji tartışması akademik piyasada egemenliğini ilân etti. Tarihsel ve toplumsal olguların kabaca ortaya çıkan yanıltıcı görüntülerine aldanmayıp, bunların derinine inmeye çalışan ve iç bağıntılarını, karşılıklı etkileşimlerini açığa çıkartan Marksist yöntemin bilimsel yaklaşımı yetersiz bulundu! Karşılığında ise ortalığı, akademik Marksizmin o “engin” yöntemsel incelemelerinin sonucu olarak birbirleriyle rekabet halinde havada uçuşan içi boş tanımlamalar, genellemeler kaplayıverdi.

Her düşünce akımı için geçerli olduğu gibi, Marksizmin de, günün gereklerine yanıt getirmek üzere gözden geçirilmesi ve zenginleştirilmesi vazgeçilmez bir görevdir. Ne var ki, bu türden bir gerekliliğin ardına sığınarak zihinleri bulandıran ve önemli tahribatlara neden olan revizyonizm sevdalıları karşısında da uyanıklığı elden bırakmamalı.

Marksizmi revize eden düşünürleri rahatsız eden temel unsur, düşünsel ve siyasi çalışmalarda tercihin net bir biçimde proletaryadan yana yapılması olmuştur. Bu rahatsızlıklarını sınıflararası uzlaşma eğilimini her alanda öne çıkararak hafifletme uğraşı içindedirler. Gerçek toplumsal yaşamda var olmayan sınıflararası birlik unsurunu, kendi “felsefi” dünyasında tesis etme cambazlığı içindeki revizyonizm, burjuva ideolojisine hayat veren eklektik bir niteliğe sahiptir. Sınıf mücadelesinin gerçek çelişkilerini kavramayı sağlayan diyalektik materyalizmden duyduğu endişe nedeniyle, fikir jimnastiğini bilinçli olarak gerçekliğin bütünselliğinden kopartılmış ve çarpıtılmış tarzda sürdürür. Bu nedenle “yeni çözümlemeler” etiketi altında piyasaya sürülen revizyonist görüşler, daha önceleri Marksizm tarafından defalarca çürütülmüş bölük pörçük fikir kırıntılarıdır.

Revizyonizm bağlamında sanat icra eden “Marksizm” profesörlerinin, devrimci işçi hareketinin önemli bir gerileyiş içine girdiği tüm konjonktürlerde, işçi sınıfının devrimci misyonundan hepten umut kesilmesi gerektiği yolunda ahkâm kesmeleri boşuna değildir. Zira kapitalist toplumda sınıflarüstü bir entelektüel aktivite gerçekten de olanaksızdır. Toplumsal olguları “salt” işçi sınıfının bakış açısından ele almaktan utanç duyan aydınların, bastırılmış tüm duyguları, öfkeleri, özlemleri, işçi sınıfı hareketinin yükseliş döneminde üzerlerine bindirdiği basıncın öcünü alırcasına, gerileme dönemlerinde dışa vurmaktadır. Bu nedenle, bir dönem Marksizm yağına bulanmış görünen ve güya işçi sınıfı mücadelesinden yana çıkan aydınların, dönem değiştiğinde açık birer Marksizm karşıtı olarak belirivermeleri şaşırtıcı değildir.

İncelediğimiz konuyla ilgili somut bir örnek vermek gerekirse, Fransız yazar André Gorz’un 1980 tarihinde yayınlanan ve daha sonra burjuvazinin işçi sınıfına ideolojik saldırısını yükseltmesiyle birlikte ünlenen Elveda Proletarya adlı kitabını hatırlatabiliriz. Adının neredeyse bir simge haline gelmesi nedeniyle, işçi sınıfının varlığını ve önemini gözlerden gizlemeye yönelik tutumu bu kitabın adıyla anmaktayız. Aslında Gorz’un değerlendirmeleri bütünsellikten ve iç tutarlılıktan yoksundur ve bilimsel ciddiyetten uzaktır. Bu nedenle de onun görüşleri bizce doğrudan bir önem taşımıyor. Ne var ki, genel çerçevesini çizmeye çalıştığımız akademik Marksizmin piyasasında cereyan eden arz ve talep faaliyetleri bakımından onun kitabı, konumuz açısından ilginç bir örnek oluşturuyor. Ayrıca, bilimsel açıdan bir değer taşımasalar dahi bu türden kitaplar, burjuvazinin, gerek bir bütün olarak işçi sınıfının, gerekse sınıfın sendikalı ve örgütlü kesimlerinin önemini gözden düşürmeye yönelik sinsi ideolojik kampanyalarında bilinç bulandırmaya hizmet ediyorlar.

Örneğin, diğer bazı yazarların utangaç bir biçimde, taksit taksit gözden düşürmeye çalıştıkları işçi sınıfı olgusunu Gorz, kökünden halletmeye girişmiştir. Bir “bilim adamı”nın kararlılığıyla kılıcını çekivermiş ve Marksizmin yarattığı “proletarya illüzyonu”na neden olan perdeyi paramparça edivermiştir! Gorz’a göre, kapitalizmin ortaya çıkardığı işçi sınıfı, kendisini sermayenin üretimci mantığıyla özdeşleştirmiştir; sermayenin bir kopyasıdır ve bu niteliği gereği toplumsal dönüşümü o sağlayamaz. Ona göre, geleneksel işçi sınıfı artık ayrıcalıklı bir azınlıktan başka bir şey değildir. Marx’ın ortaya koyduğu tarihsel özne (sanayi proletaryası) ölmüştür ve yeni bir tarihsel özne ortaya çıkmıştır: sanayi sonrası proleterlerin “olmayan-sınıfı”. Gorz’a göre dönüşümü sağlayacak itici güç, işte bu olmayan-sınıftır; yeni bir toplumun taslağı gibi görünen yeni bir lumpen proletaryadır.[1]

Kapitalist gelişmenin dünya ölçeğinde aktif ve yedek sanayi orduları yaratarak büyütmekte olduğu işçi sınıfı karşısında Gorz gibiler büyük bir iç rahatsızlığı geçirmektedirler. Marksizme ve proletaryaya öfke duymaktadırlar. Gerçekler dünyasından kaçış eğilimi içindedirler. Örneğin Gorz’un düşünsel dünyasında, Marksizmin tanımladığı gibi bir işçi sınıfı gerçeği, ne geçmişe ne de kendi dönemine ilişkin olarak yer almaktadır. Ve onun ruhu, yaşadığı âlemden dış dünyaya seslenirken, geçmişe ve geleceğe yönelik ikili bir uyarı misyonuyla dopdoludur: Geçmişi düşünecek olursanız, şunu bilin ki (çünkü bay Gorz gibi otoriteler buyuruyor!) proletarya diye bir şey yoktu; o bir mitostan ibaretti! Şayet geleceği kavramak istiyorsanız, o takdirde de bilmelisiniz ki işçi sınıfı denen şey, kapitalist gelişme sonucunda üretim sürecinden işçinin kovulmasıyla artık tarihe karışmıştır! Geçmişin üretken kolektif işçi sınıfının yerini, artık “olmayan-işçilerin olmayan-sınıfı” almıştır!

Kapitalizmin sayılarını durmadan arttırdığı özel bir vasıf gerektirmeyen işlerde çalışan işçileri ve kocaman bir işsizler ordusunu (işçi sınıfının bu parçasını!), sınıfın tümüne “elveda” demenin “bilimsel” gerekçesi olarak sunabilmek için en azından Gorz kadar “cüretkâr” olmak gerekiyordu. Ya da Marksizmden tamamen bihaber olmak...

Gorz’a göre, insanın özgürleşmesinin önündeki engel sanki kapitalist sömürü sistemi değil de üretim araçlarıdır (!). Ve dolayısıyla, proletarya bir sınıf olarak Marksizmin aydınlattığı yoldan iktidara yürürse, sermayenin bir kopyası olur ve kapitalist üretim ilişkilerinin bir benzerini yaratır (!). Gorz, kapitalizmin mülksüzleştirdiği işçinin kurtuluşunu sağlayacak işçi iktidarını, onu birey olarak yok edecek bir sistem olarak sunmaktadır. Bu nedenle de ona göre işçilere gerekli olan Marksist düşünce değil, “bireyselleşme, özerkleşme”dir (!). Kısacası, Gorz benzeri aydınlar, ya sözde sosyalist ülkelerin yarattığı ideolojiyi Marksizm kabul ederek ya da istedikleri gibi kötüleyebilecekleri bir “Marksizm” icat ederek, proletaryanın devrimci hedeflerine eleştiri oklarını yöneltmektedirler. Bu türden aydın gevezelikleri için Stalinist diktatörlükler yeterince fırsat vermiş olsa da, bunların asıl derdi bürokratik diktatörlükler değil, bunları bahane ederek Marksizme saldırabilmektir.

Proletaryanın devrimci misyonuna yönelik ideolojik saldırının “hümanist” ambalajlara sarılmış çeşitlemelerini savunanlar, insanın özgürleşmesi hedefini gerçekleştirebilecek yegâne yolun işçi sınıfının örgütlü devrimci mücadelesinden geçtiği düşüncesinden nefret ediyorlar. Bunlar “bireyselleşme” vurgusunu, özgürlük cennetinin kapılarını açacak sihirli bir anahtar gibi sunuyorlar. Tuzu kuru aydınlar, Marksizmi insan özgürlüğüne ters bir kolektivizm biçiminde tanımlayıp, özgürlük konusunda geveledikleri boş sözlerle burjuva egemenliğinin can yakan gerçekliklerini ısrarla göz ardı ediyorlar.

Marksizmi sözde benimser görünüp de, onun yeterli ölçüde hümanizm içermediğini ve bu nedenle biraz burjuva ideolojisinin bireysel özgürlük sosuna bulanmış bir “Marksizmin” kitlelere daha cazip geleceğini düşünen sözümona sosyalistler ise, ideolojik bağlamda açık anti-Marksistlerden daha büyük bir tehlike kaynağı oluşturuyor. Çünkü Marksist geçindikleri halde, aslında ileri sürdükleri savlarla gerçekten de antipatik bir Marksizm icat etmektedirler. İnsanın gerçek kurtuluşunun, insanlığın gerçek özgürlük döneminin nasıl sağlanabileceğinin yolunu gösteren Marksizm, insan unsurunu önemsemeyen, ekonomik gelişme uğruna bireyin özgürlüğünü feda eden bir ideoloji gibi sunulmaktadır. Böyle bir sonuca hizmet edenlerin iddialarını dayandırabilecekleri gerçek veriler de olmadığından, akla gelebilecek türlü çeşitli safsatalar, sözde bilimsel kanıt olarak ileri sürülmekte, kimi zaman iş artık gülünçlük derecesine vardırılmaktadır.

Kendi ayrıcalıklı konumları sayesinde burjuva egemenlik sisteminden gerçek bir rahatsızlık duymayan burjuva aydınlar, aslında burjuva ideolojisiyle pekâlâ da barış içinde bir arada yaşarlar. Geniş emekçi kitleleri ilgilendiren özgürlüğün, ancak bu kitlelerin kolektif mücadelesiyle kazanılabileceği gerçeğine sırtlarını dönerler. Böyle bir mücadele verilmeksizin de bireyin özgürleşmesinin mümkün olabileceği yalanına sarılırlar. Kapitalist egemenlik altında bireysel özgürlüğü olanaksız kılan üretim ilişkilerinin özünü anlamamazlıktan gelerek ve sınıflı toplumlara ait olan birey-toplum çelişkisinin üzerinden atlayarak, toplumsal sistemden soyutlanmış sözümona bir bireyselleşme-özerkleşme düşü icat ederler. Oysa, birey-toplum çelişkisinin aşılarak, gerçekte toplumsal bir varlık olan insan türünün, bireyin özgürlüğünü mümkün kılacak sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumsal düzen içinde yaşamasının yolunu gösteren biricik dünya görüşü Marksizmdir.

Gorz, modern kapitalizmde üretim işinin, artık özerkliği ve teknik gücü olmayan atomlaşmış bir işçi kitlesi tarafından sağlandığını belirterek, bu görüşünü proletaryaya veda etmenin gerekçesi olarak ileri sürüyordu. Ona göre, manüfaktür döneminde vasıflı işçilerin ya da eski işçi aristokrasinin bilinçlenme ve iktidar olabilmesinin maddi temeli varmış. Ama daha sonra modern fabrika üretiminde sıradan binlerce işçinin bilinçlenme ve iktidar olabilme olanağı ortadan kalkmış. Artık işçi fabrikada egemen olamazmış. Artık fabrika ekonomik birim değilmiş. O nedenle de “fabrikalar işçilerindir” düşüncesi ya da “işçi konseyleri iktidarı” bir hayal olmuş.[2] Gorz, büyük ölçekli fabrikalara baktığında yalnızca kışla disiplinini görmek istemekte, kapitalist gelişmenin binlerce işçiyi sıradanlaştırarak büyük işletmelerde bir araya getirmesini Marksizmin fos çıktığının bir kanıtıymış gibi ele alabilmekteydi. Doğrusu, kapitalist sürecin gelişimine ve bu süreç içinde işçi sınıfının kapsamı ve rolüne ilişkin Marksist çözümlemeler olmasaydı, Gorz gibilerin dünyamıza serpiştirdikleri düşünceleri “bilim” adına sahiplenmek belki de mümkün olacaktı! Tıpkı, bu tür saçmalıkların, Marksizmi kendi kaynaklarından okumamaya ve incelememeye yeminli kimi “eğitimli” kişilere oldukça cazip gelmesi gibi.

Sonuç olarak, Gorz ve benzerleri, bizzat Marksizmin işaret ettiği olguları onun kestiremediği gelişmeler diye sunmakta, Marx’ın merhaba proletarya diyerek karşıladığı modern sanayinin sonuçlarını birer “elveda” gerekçesi kılığına sokmaktadırlar. Aslında, işçi sınıfı hareketinin önemli bir gerileme içine girdiği dönemlerde, tam bir yenilgi psikolojisiyle siyasal açıdan düzene teslim olanların, kendilerini haklı çıkartma çabasıyla, sınıfın yok olmakta olduğunu söylemeleri daha önceleri de defalarca görülmüştür. İşte bu nedenle diyoruz ki, proletaryaya yöneltilen “elveda” mesajları ne bir yenilik taşımaktadır, ne ilktir ne de son olacaktır. Fakat bereket ki, Marksizmin kapitalist gelişme sürecini ve geçmişten geleceğe ilerleyişi içinde işçi sınıfı gerçeğini aydınlatan ışığı parıldamayı sürdürüyor...



[1] André Gorz, Elveda Proletarya, Afa Yay., Mart 1986, s.74

[2] bkz. A. Gorz, age, s.45-47


Bir Bütün Olarak İşçi Sınıfı

İşçi Sınıfının Kapsamı

Pek çok sorunda olduğu gibi sınıf sorununda da, bu olgunun temel unsurlarının gerçek yaşamdaki bağlantıları, karşılıklı varoluşları içinde aydınlatılması ve kavranmasına ağırlık vermeyip, burjuva sosyolojisinin ders notlarına benzer tanımlamalar arayanlar, Marksizmin kurucularının eserlerinde böyle şeyler bulamazlar. Marx’ın, Kapital’in üçüncü cildinde yer alan Sınıflar bölümünü tamamlayamadan öldüğü bir gerçektir. Fakat tüm bölümleriyle Kapital, kapitalist toplumda sınıfların hangi nesnel ölçütlere göre birbirinden ayrıldığı ve işçi sınıfından ne anlaşılması gerektiği konusunda yeterince açıklayıcı veri sunmaktadır. Üstelik, salt kapitalist toplum yapısını anlayabilmek bakımından değil, genel olarak sınıflı toplumlarda sömüren ve sömürülen sınıfları ayırt edebilmek için, farklı üretim ilişkilerinin tahliline çarpıcı ve zengin bir biçimde değinilmiştir.

Kişilerin verili üretim tarzı içindeki konumunu ve dolayısıyla toplumsal ürünün paylaşılmasındaki durumunu belirleyen temel unsur, üretim araçlarıyla kurulan ilişkidir. Bu yaklaşım, nesnel kategoriler olarak sınıfların tanımlanmasını mümkün kılar. Bu temel husus, üretim ilişkilerinin hukuksal ifadesi olan mülkiyet ilişkilerinde yansımasını bulur. Bu açıdan, kapitalist toplumda üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip bulunan kapitalist sınıfın karşısında, bu mülkiyetten yoksun işçi sınıfı yer alır. Öte yandan, çeşitli insan gruplarının sınıfsal pozisyonlarını belirleyebilmek için, kapitalist üretim sürecini teknik bir iş süreci olarak değil, toplumsal bir işbölümü sistemi olarak ele almak gerekir. Çünkü, teknolojik değişime bağlı olarak sınıfın iç yapılanmasında, bileşiminde değişiklikler gerçekleşse de, kapitalist mülkiyet ilişkileri egemen olduğu sürece, burjuvazi ve proletarya, sınıf çıkarları uzlaşmayan iki temel sınıf olarak varlıklarını sürdüreceklerdir.

Kapitalizm çağında ücretli işçiyi tanımlamakta kullanılan proletarya kavramının tarihsel kökü çok eskilere uzanmaktadır. Bu kavram, antik Roma’da orduya katılabilecek düzeyde mülkü olmadığı için, topluma tek katkısı çocuk doğurarak nüfusu arttırmaktan ibaret olan proletarii kelimesinden gelmektedir. Marx da, modern çağın proletaryasını tanımlarken, kapitalist birikimin genel yasasından hareket etmiş ve sermayenin kendisini genişletmesi için sermaye ile durmadan kaynaşmak zorunda kalan, sermayeden kopup ayrılması mümkün olmayan işgücü kitlesine dikkat çekmiştir. Bu kitlenin sermayeye köleliği, kendi işgücünü sattığı bireysel kapitalistlerin başka başka olmaları sayesinde gözden gizlenmektedir ve onun yeniden üretimi, bizzat sermayenin yeniden üretiminin kökü ve esasıdır. İşte bu bağlamda, sermaye birikiminin proletaryanın çoğalması anlamına geldiğini vurgulayan Marx, “Bizim «proletarya» ekonomik bakımdan, sermayeyi üreten ve artıran, ve Pecqueur’un taktığı adla «Mösyö Kapital»in genişleme ihtiyacı için fazlalık haline gelir gelmez sokağa atılan ücretli-işçiden başkası değildir” demektedir.[3]

Komünist Manifesto’daki ifadesiyle modern işçi sınıfı, iş buldukları sürece yaşayan ve emekleri sermayeyi arttırdığı sürece iş bulan bir emekçiler sınıfıdır. Öte yandan Engels, Manifesto’nun 1888 İngilizce baskısına, proletarya sözcüğünün genel olarak ücretli işçi anlamına geldiğini netleştiren bir not koymuştur. “Burjuvazi ile, modern kapitalistler sınıfı, toplumsal üretim araçlarının sahipleri ve ücretli emek kullananlar kastediliyor. Proletarya ile ise, kendilerine ait hiçbir üretim aracına sahip olmadıklarından, yaşamak için işgüçlerini satmak durumunda kalan modern ücretli emekçiler sınıfı.”[4] Marx ve Engels’in sınıf olgusu hakkındaki değerlendirmelerinden hareketle toparlayıcı bir tanıma varan Lenin ise, genel olarak sınıfların hangi kriterlere göre ayırt edileceklerine dikkat çeker.

“Sınıflar, birbirlerinden, tarihsel olarak belirlenmiş bir toplumsal üretim sisteminde tuttukları yere, üretim araçlarıyla olan (çoğu durumda yasalarla saptanan ve formüle edilen) ilişkilerine, emeğin toplumsal örgütlenişindeki rollerine ve bunun sonucu olarak, toplumsal zenginlikten aldıkları payın boyutlarına ve bunu elde etme tarzına göre ayrılan büyük insan gruplarıdırlar.”[5]

Sınıf mücadelesinde burjuvazinin işçi sınıfı karşısında ideolojik üstünlük sağlamasına hizmet eden burjuva sosyolojisi ise, sınıf ve benzeri olgularda bilimsellik adına yaptığı “katkılarla” dikkatleri asıl olandan uzaklaştırmaktadır. İleri kapitalist ülkelerde akademik eğitim kurumları, Marksist çözümlemeleri de sözde dışlamayan fakat aslında onu “zenginleştirerek” öldüren beyinler üretmektedir. Bunun en çarpıcı örneğini, kapitalizmde işçi sınıfı gerçeğini üretim ilişkileri temelinden uzaklaştırarak, meslekî ayrımlar, gelir düzeyleri, şu ya da bu yaşam tarzına arzu duymak, üretim sürecinde gözetim ve denetim benzeri işlevler üstlenmek gibi noktalara kaydıran yaklaşımlar oluşturuyor. Eğer sorun bu türden ayrımlar açısından ele alınırsa, işçi sınıfının kapsamının ne olduğu konusunda hiç de gerçeklikle bağdaşmayan ve sonucu netleştireceğine alabildiğine bulanıklaştıran yollara sapılmış olunur. Zira, bu türden yolları döşeyen Max Weber ve onun izinden giden Anthony Giddens gibi burjuva sosyologlarının ortaya attıkları tezler, birbirinden farklı sınıfsal konumlara sahip olanları “maaşlılar”, “hizmet sınıfı”, “orta sınıf” gibi kategorilerin içine doluşturan sosyoloji öğretileridir. Bu türden öğretiler, işçi sınıfının kapsamı konusunda Marksizmin getirmiş olduğu nesnel ölçütleri gözden düşürmeye yöneliktir.

Gerçekte, kapitalist gelişmeyle birlikte üretim aracı sahipliğinden kopan emekçiler, yaşamlarını sürdürebilmek için kendi işgüçlerini satmak zorunda kalarak işçi sınıfını oluştururlar. Bu durum kapitalist toplumun nesnel ve temel bir gerçeğidir. Kişi bunun bilincinde olsa da olmasa da sonuç değişmez ve söz konusu bu nesnel ölçüt, işçi sınıfının genel kapsamını belirler.

Oysaki, soruna diyelim meslekî ayrımlar açısından yaklaşıldığında, örneğin genel olarak mühendislerin hangi sınıf içinde yer aldığını yanıtlayabilmek ya da gerçekten doğru bir yanıt verebilmek olanaklı değildir. Çünkü mesele bu biçimde ortaya konulursa, her şeyden önce soru tamamen yanlış bir biçimde sorulmuş olur. Genel olarak mühendislik ya da bir başka meslek grubu, sınıfsal ayrım konusunda bir fikir veremez. Zira, üretim aracı sahibi olup yanında işçi çalıştıran ve onların yarattığı artı-değere el koyan burjuva mühendisler olduğu gibi, sahip olduğu üretim aracı düzeyi artı-değer sömürüsüne fırsat vermediği için kendi yağıyla kavrulan küçük-burjuva diyebileceğimiz mühendisler de vardır. Fakat asıl önemlisi, meslek grubu açısından örneğin vasıfsız işçilere oranla bir hayli ayrıcalıklı görünen mühendislerin, işgücünden başka satacak mallarının bulunmaması durumunda, işçiden başka bir şey olmadıkları gerçeğidir. İşte Marksizm, elimize sınıf ayrımları konusunda sonuca ulaşabileceğimiz nesnel ölçütler verirken, burjuva sosyolojisi ise işçi sınıfının kapsamını keyfince daraltmaktadır.

Mühendis örneğinden hareketle, burjuva sosyolojisinin ileri sürdüğü diğer ölçütleri düşündüğümüzde de benzer bir sonuçla yüz yüze geliriz. Örneğin, soruna gelir düzeyindeki farklılıklar açısından yaklaşsak, ortalama işçiye oranla yalnızca mühendis ve benzeri eğitilmiş işgücünün daha yüksek bir gelir elde etmediğini, genel olarak işçi sınıfı içinde gelir düzeyi bakımından önemli farklılıkların bulunduğunu görürüz. Kaldı ki, bilimsel ve teknik ilerleme sonucunda, üretim sürecinde giderek kafa emeği daha çok yer alsa da, bu aynı kapitalist gelişme vasıflı emeğin ücretini ortalamaya doğru düşürme eğilimindedir. Bu nedenle, örneğin kıdemli bir kol işçisinin, fabrikalarda işe başlayan genç mühendislerden daha fazla ücret elde etmesi pekâlâ mümkündür. Demek ki, aydınlatıcı Marksist kriterler göz ardı edildiğinde, tek başına gelir düzeyi farklılığı da sınıfsal konumun belirlenmesinde bir işe yaramamaktadır.

Eğer gelir düzeyi sorununa işçi sınıfının kendi içindeki farklılıklar bakımından değil de, esas olarak burjuvaziyle ayrımını belirlemek açısından yaklaşırsak, bu noktada vurgulanması gereken en önemli husus, bölüşüm ilişkilerinin aslında üretim ilişkilerinin bir sonucu olduğudur. Marx’ın belirttiği gibi, bölüşüm, ürünlerin bölüşümü olmazdan önce, “1) Üretim araçlarının bölüşümü, ve 2) aynı ilişkinin bir sonucu olarak, toplum üyelerinin farklı üretim çeşitlerini bölüşmesidir. (Bireylerin belirli bir üretim ilişkileri çerçevesine oturtulması.)”[6]

Böylece bireyler, belirli üretim ilişkileri çerçevesinde farklı sınıflara bölünür ve genel bölüşümden paylarına düşecek olan gelir dilimleri buna göre belirlenir. Gelir düzeyleri arasındaki farklılıklar, bir başka deyişle ürünlerin bölüşümü, bizzat üretim sürecinde içerilmiş olan ve üretimin yapısını belirleyen bu bölüşümün sadece bir sonucudur.

Bazı sözde Marksistler ise, Marx’ın, Engels’in ya da onların izinden giden Lenin’in sınıf tanımı konusundaki açılımlarını eksik bularak konuyu “derinleştirmektedirler”. Kafa emekçilerini işçi sınıfının kapsamı dışına atan ve kol işçilerine oranla burjuva ideolojisinden etkilenmeye daha açık oldukları gerekçesiyle, bunları bir “orta sınıf” kategorisi içine tıkıştıran Poulantzas ve benzerlerinin bu türden “katkı”ları, genel bir gevezelikten öteye gitmemektedir. Kabaca bir sorgulama bile, salt işçi olmakla kimsenin burjuva ideolojisinin hegemonyasından ve ondan etkilenmeye açık bulunmaktan yakasını kurtaramadığını ortaya koyacaktır.

Sınıf bilincine sahip olunmadığı sürece, sıradan bir kol işçisinin eğitim görmüş bir işçiye, bir beyaz yakalıya oranla burjuva ideolojisinden etkilenmeye daha az açık olacağını iddia etmek, gerçeklerle alay etmek demektir. Hatta kapitalizmin gelişme seyri, beyaz yakalı işçilerin bir bölümüne, bu düzende işçi olmak dışında başka bir şanslarının bulunmadığını kavrattığı ölçüde, eğitim düzeyi yüksek işçiler burjuva ideolojisinin etkisinden kurtulmaya daha açık hale de gelebilmektedirler.

Sonuç olarak, üretim aracı sahibi olmayan ve bu nedenle de yaşamını sürdürebilmek için işgücünü kapitaliste satmak dışında bir seçeneği bulunmayan (yani ücret gelirleri sınıf atlamalarına olanak vermeyen) ücretlilerin tümü, meslek, gelir düzeyi, üretimdeki gözetim ve denetim işlevlerini sürdürüyor oluşu gibi ayrımlara bakmaksızın genel olarak işçi sınıfının kapsamı içindedir. Önce bu netlikle sınıf kapsamı ortaya konduktan sonradır ki, söz konusu ayrım noktalarının işçi sınıfı içinde ne gibi bölünmelere neden olduğu, örneğin bazı kesimlerin küçük-burjuva yaşam tarzını sürdürmeye daha yatkın bulunduğu vb. gibi hususlar ayrıca incelenebilir. Fakat bu ayrıntılar genel tabloyu pek de etkilemez.

Kendiliğinden Sınıf ve Kendisi İçin Sınıf

Marx, işçilerin ancak örgütlendiklerinde ve bir sınıf olarak kendi varlıklarının bilincine vardıklarında devrimci bir rol oynayabileceklerini, bunun dışında tek tek işçilerin hiçbir şey olduklarını söyleyerek, sınıfın nesnel varlığıyla öznel durumunu birbirinden ayırt etmiştir. Kendiliğinden sınıf ve kendisi için sınıf tanımlamalarıyla hatırlanan bu ayrıma Marx şu sözlerle değinir:

“Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde, bu yığın birleşir, ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar, sınıf çıkarları olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşımdır.”[7]

Demek ki, işçiler henüz ortak bir sınıfın üyeleri olduklarının bilincine varmış olmasalar da, nesnel açıdan, yani kapitalist üretim ilişkileri temelinde, burjuvazi karşısında ayrı bir sınıf oluşturmaktadırlar. Kendiliğinden sınıf konumu, işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyinden bağımsız olarak ve bu düzey henüz ne denli geri olursa olsun, nesnel bir olgu olan sınıf varlığını ifade etmektedir. Ancak, sınıf bilincinden yoksun ve örgütsüz işçiler, sermayenin güdümündeki bir ücretli emek sürüsü gibidir. Dolayısıyla tek tek işçilerin burjuvazi ile çelişki içinde bulunan bir sınıfa mensup oluşları gerçeği kendi başına siyasi bir önem taşımaz.

Sınıf mücadelesinde şu ya da bu düzeyde taraf olacak bir proletaryadan söz edebilmemiz için, işçiler arasında mutlaka şu ya da bu düzeyde bir bilincin ve örgütlülüğün doğması zorunludur. Bu nedenle, Marksizmin dünyayı değiştirme bağlamında asıl üzerinde yoğunlaştığı sorun sınıfın öznel konumuna ilişkindir. Bu husus Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi’nde açıkça dile getirilmiştir. “Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak mücadele yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler; bunun dışında rekabet içinde birbirlerine düşmandırlar.”[8]

Görüldüğü gibi Marksizm, yaşamda var olan sınıf gerçekliğini derinden kavramaktadır. Bu gerçekliğin farklı yönlerini diyalektik ilişki ve çelişkileri içinde açıklamaktadır. Oysa, Marksizme sözü­mo­na eleştiriler yöneltip onu gözden düşürmeye çalışanların ileri sürdükleri argümanlar, genellikle Marksizmin işçi sınıfına ilişkin çözümlemeleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan ve kerameti kendinden menkul saptamalardır. Örneğin Gorz, “Marx, yaşamı boyunca, proleterlerin, yalnız sınıf olarak değil, her birinin kişisel olarak da, her şey olabilme ve her şeyi yapabilme eğilimine değindi durdu” demektedir.[9] Yukarıda Marx ve Engels’ten aktarmış olduğumuz açıklamadan sonra, Gorz’un bu satırları, akılları sıra Marksizmin yetersizliğini sergilemeye niyetlenenlerin düşünce fukaralıklarını ve sahtekârlıklarını çok açık biçimde ele vermektedir.

Devrimci proletaryadan duydukları rahatsızlık nedeniyle, bu gerçeklikten en azından kendi dar dünyalarında kurtulmaya çalışan Gorz gibiler, aslında kendileri idealizmin batağına saplanmış durumdayken, Marx’ı yanılgılar içindeki bir idealist olarak yansıtmaya çalışmaktadırlar. Gorz’un, “aslında devrimci proletarya diye bir şey yok, Marx onu böyle düşündüğü için böyle bir şeyin var olduğu sanıldı” biçimindeki sayıklaması buna örnektir. Bu sayıklamalarının dikkate alınabilmesi için onları “felsefi” bir ambalaj içinde ortaya koyan bay Gorz, “ufak” bir sihirbazlıkla Marx’ı Hegel ile özdeşleştirmektedir. Ona göre, nasıl ki Hegel’de “mutlak akıl” “kutsal ruh”un bir yansıması olarak kavranmışsa, Marx’ta da proletaryanın benzer bir yansıma olduğunu söylemek mümkündür!

Oysaki Marksizmin diyalektik yöntemi, Hegelci yöntemden sadece farklı değil, onun tam karşıtıdır da. İdealist Hegel için, düşünme süreci gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarıyken, gerçek dünya ise düşüncenin yansımasıdır. Hegel’in deyişiyle “idea”nın yani “fikir”in dışsal biçimidir. Böyle bir yaklaşım, gerçekliğin tepetaklak edilmesinden başka bir anlama gelemez. Bu nedenle Marx, “Benim için ise tersine, fikir maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir” der.[10]

Marx ve Engels, materyalist tarih anlayışının özünü vurgularlarken, toplumsal varlık ile toplumsal bilinç arasındaki gerçek ilişkiye dikkat çekmişlerdir. Fikirlerin, tasarımların ve bilincin üretimi, insanların maddi faaliyetine ve maddi alışverişine bağlıdır ve gerçek hayatın dilidir. Bir başka deyişle, bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz. Ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir. Ahlâk, din, ideoloji, bilinç vb. gerçek yaşamın düşünsel yansımalarıdır. Bunların maddi yaşam olmaksızın kendi başına bir tarihleri ya da varlıkları yoktur. Tam tersine, “maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değişikliğe uğratan insanların kendileridir. Yaşamı belirleyen bilinç değildir, ama bilinci belirleyen yaşamdır.”[11]

Çapsız çarpıtmalarıyla Marksizmle hesaplaşmaya kalkışan entelektüellerin bir eksiklik ya da yanlışlık olarak saptadığı hususların hemen hepsi, bizzat Marx’ın ve Engels’in eserlerinde kapsamlı ve doğru biçimleriyle yer almakta ve yıllara meydan okumaktadır. İnsan toplumunun yaşamında genelde sınıflar olgusunun ne anlama geldiği ve özel olarak proletaryanın yeri, kapsamı, tarihsel rolü gibi konularda Marx’ın çalışmaları incelenecek olursa, Gorz gibilerin gerçekler dünyasındaki Karl Marx’tan değil de, kendi hayal âlemlerinde yarattıkları bir mösyö Karl’dan söz ettikleri anlaşılacaktır. Karl Marx’ın sınıf gerçeğini kavrayışı, yaşamın içerdiği çok yönlülüğü yansıtan bir derinliğe sahiptir. Proletaryanın devrimci misyonu ve dolayısıyla devrimci proletarya konusundaki çözümlemeler, Marksiz­min kurucularının zihinlerinden fırlayan birer fantezi değildi. Bu düşünceler, gerçek kapitalist yaşamda nesnel olarak var olan temel sınıfların ve bunlar arasında kaçınılmazlıkla patlak veren sınıf çatışmalarının sonuçlarının doğru tarzda kavranmasından ibarettir.

Gerçek yaşamda nesnel olarak var olan bir karşıtlık, birdenbire ve kendiliğinden çözümlenmez. Bir olgunlaşma sürecinden geçer. Sınıflar söz konusu olduğunda bu süreç, çeşitli biçimlere bürünen ve alçalışlar yükselişler arz eden bir sınıf mücadelesi sürecidir. Bu nedenle, sınıf mücadelesi karşıt sınıfların nesnel varlığının ürünüyse de, aynı zamanda sınıfın üyelerinin kapitalist düzen içinde kendi varoluşlarının bilincine varmaları koşuluna bağlıdır. Dolayısıyla, işçi sınıfının kendiliğinden sınıf ve kendisi için sınıf pozisyonları, kapitalist düzende işçi sınıfı gerçeğinin olgunlaşma sürecinin farklı uğraklarıdır.

İşte, bizzat maddi yaşamdan kaynaklanan devrimci proletarya fikrinin, dünyayı fiilen değiştirecek bir gerçekliğe dönüşmesi, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf karşıtlığının ve bunun ifadesi olan sınıf mücadelesinin olgunlaşmasına bağlıdır. Marx ve Engels, tarihte devirli olarak meydana gelen devrimci sarsıntının, mevcut her şeyin temellerini devirmeye yetecek güçte olup olmayacağını belirleyen şeyin, çeşitli kuşakların hazır olarak buldukları yaşam koşulları olduğunu belirtirler. Ve onlar, tarihsel ilerleyişin yalnızca nesnel anlamda egemen sınıfla karşıtlık içindeki bir yığını yaratmakla kalmadığını, ama aynı zamanda mevcut düzene karşı, devrimci bir yığın yarattığını açıklarlar. Devrimci fikirler ancak bu temelde maddi bir güce dönüşebilir.

“Tam bir altüst oluşun maddi unsurları, bir yandan mevcut üretici güçler, ve öte yandan da, devrimi, sadece geçmiş toplumun özel koşullarına karşı değil, ama daha önceki «yaşamın üretimi»nin kendisine karşı, bu üretimin temeli olan «tüm eylemler toplamına» karşı yapan devrimci bir yığının oluşmasıdır; eğer bu koşullar mevcut değilse, pratik gelişme için, bu altüst oluş Fikir’inin daha önce binlerce kez ifade edilmiş olması, komünizm tarihinin tanıtladığı gibi, hiçbir önem taşımaz.”[12]

Nesnel ve öznel sınıf konumu arasında kuşkusuz ki diyalektik bir ilişki vardır. Kapitalist gelişmenin giderek daha çok sayıda işçiyi sermayenin sömürüsü altında bir araya getirmesiyle birlikte, işçiler arasında ilk birleşme çabaları da filizlenmeye başlamıştır. Yani sınıf çatışmalarının temelinde, sömürenin ve sömürülenin nesnel sınıf çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın bilincine varılması süreci yatar.

Kapitalizmin ilerleyişi içinde, ücretlerin korunması temelinde biçimlenen ortak çıkar, işçilerde bir dayanışma duygusunu geliştirmiş ve ekonomik mücadele kapsamındaki dayanışma sandıklarının, giderek sendikal birliklerin kurulmasıyla birlikte işçilerin sınıf bilinci kazanması süreci başlamıştır. Yalnızca ekonomik mücadele gerekliliğine denk düşen ilksel bir sınıf bilinci düzeyinden, patronlara karşı siyasal mücadele yürütme zorunluluğunun kavranmasına sıçrayan süreçler yaşanmıştır. Bu türden tarihsel kesitler, proletaryanın öznel sınıf pozisyonunda, yani kendisi için sınıf oluşunda çok önemli ilerlemelere yol açmıştır. Öte yandan, fiilen işçilerin mücadeleleriyle ilerleyen elverişli tarihsel konjonktürlerde, siyasal açıdan en üst dereceyi oluşturan devrimci siyasal bilincin sınıf hareketine taşınması ve sınıf içinde devrimci bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi gereği yaşama geçirilebilmiştir.

O halde, ekonomik mücadele sınıfın daha büyük bir kitlesini sermaye ile çatışma içine sürükler ve bu türden çatışmalı süreçler işçi sınıfının bir kısmını öne fırlatırken, bu durum, öncü işçiler arasında siyasi mücadele yönünde bir istek doğurur. Ve bu nesnellik, sınıfa devrimci bilincin taşınabilmesi, öncü unsurların örgütlenebilmesi için eşsiz bir fırsat sunar; böylece de devrimci önderlerin görevlerini lâyıkıyla yerine getirmeleri ölçüsünde, işçilerin siyasi mücadelesini ilerletici bir öznellik oluşabilir. Kısacası, nesnel ve öznel arasındaki karşılıklı etkileşimi hesaba katmaksızın, sınıf mücadelesine ilişkin sorunları doğru biçimde çözümlemek mümkün değildir.

Geniş yığınların esasen kendi deneyimleri temelinde öğrendikleri bilinen bir gerçektir. İşçi sınıfının kitlesinin çeşitli türden deneyleri biriktirebileceği yol fiilî sınıf mücadelesidir. Bu nedenle, sınıfın bilinci, fiilî mücadeleye katılan devrimci bir öncü örgütün yol göstericiliği ve müdahaleleri eşliğinde bizzat mücadeleler içinde gelişir. Demek ki, böyle bir müdahale olmaksızın proletaryanın bilinci en iyi ihtimalle sendikal mücadele bilincini aşamaz. Burada iki uç vardır. Birincisi, kitlenin mevcut bilincini yetersiz ve ekonomist, reformist bularak burun kıvırmak ve onun içinde yer almamak. O takdirde işçi sınıfının mücadelesi hep aynı seviyede ve ilksel düzeyde kalmaya mahkûm olurdu. Çünkü kitleler, fiilî eylemler temelinde denemedikleri ve güvenmedikleri bir örgütlülüğe, o örgüt isterse söz düzeyinde çok da doğru şeyler söylesin, güvenmezler.

Diğer uç, kitle mücadelesine katılım adına kuyrukçuluk yapmak ve sınıf hareketine sendikal düzeyi aşan daha ileri bir bilinci taşımamaktır. Eğer müdahale, sınıf hareketinin mevcut düzeyine uyarlanmak, ona tâbi olmak, onun kuyruğundan gitmek biçiminde algılanır ve uygulanırsa, işçi sınıfı yalnızca sendikal hareketin insafına ve salınımlarına terk edilmiş olur. Kısacası, sınıf bilincinin ve kendisi için sınıf konumunun düzeyi, işçilerin patronlara karşı yürütmüş oldukları ekonomik mücadele temelinde kendiliğinden yükselebilecek basit bir karaktere sahip değildir.

Kimi yazarlar nesnel ve öznel arasındaki ilişkiyi tam doğru kavramamakta ve kendisi için sınıf konumunu, bir kez ulaşıldı mı bir daha geriye gitmenin mümkün olmadığı bir mutlak tarihsel basamak biçiminde yorumlamaktadırlar. Oysaki, işçi sınıfı hareketinin büyük yükselişlerini takip eden derin inişler ve dibe vuruşlar döneminde, daha önce ulaşılmış devrimci örgütlülük düzeyini yitirmek bir yana, kendisi için sınıf konumunda da genel bir gerileme yaşanabilir. İşçi hareketinin tarih öncesine geri dönmek, mutlak bir bilinç yitimi pek söz konusu olmasa bile, önceki dönemlerde kitlesel olarak ulaşılan ekonomik bilinç basamaklarından gerilere sürüklenmek pekâlâ mümkündür. Örneğin, işçi sınıfının farklı işyerleri ve işkolları arasındaki sendikal birlik ve dayanışma düzeyinin alabildiğine gerilemesi, ekonomik mücadelenin neredeyse tek tek işyerlerinde işçilerle patronlar arasındaki bir kavga gibi algılanması, sendikaların sınıfın genel mücadele örgütü olduğu bilincinin zayıflaması gibi.

Öte yandan, öznel sınıf konumunun önemini durağan ve abartılı bir tarzda yorumlayarak, işçi sınıfının tarihsel rolünün reddini, işçi hareketindeki mevcut gerileme koşullarının ardına gizlemeye çalışan eğilimler ve çevreler de vardır. Bu türden çevreler, sınıfın kapitalist toplumdaki nesnel konumunu açıkça yadsıyamasalar bile, içinden geçilen tarihsel kesitte sınıfın öznel konumundaki gerilemeyi mutlaklaştırmakta ve böylece üzerlerindeki Marksizm yağından kurtulmaya çabalamaktadırlar. Bunlara göre, hemen şimdi gücünü kanıtlayan bir proletarya hareketi yoksa, proletaryanın devrimci gizil gücünün yine mutlaka fiilî bir güce dönüşeceğine inanmak ve bu uğurda çabalamak beyhude bir uğraştır. Bu mantaliteyle, kapitalizme karşı işçi sınıfının yerine ikame edebilecekleri alternatif hareketler (çevrecilik, kadın hareketi vb.) arayışına giren, Marksizmin sahte dostlarının sonu, genelde artık bir bütün olarak Marksizme sırt çevirmek olmaktadır. Gerek çeşitli Avrupa ülkelerinde gerekse de diğer ülkelerde, daha önceleri Marksist geçinenler arasında sıklıkla yaşandığı üzere, reformizme ve sağa kayış furyasına kapılan ve başlangıçta yalnızca işçi sınıfının öznel açıdan gerileyişini sorgular görünürken, ilerleyen yıllar içinde işçi sınıfı perspektifini hepten yitiren çevreler buna örnektir.

Sınıfın Devrimci Potansiyeli Üzerine

İnsanlığın bugünü ve geleceği açısından büyük bir tehdit oluşturan kapitalist sömürü düzenine son verebilme potansiyelini taşıyan yegâne devrimci sınıfın proletarya olduğu, Marksizm tarafından ortaya konulmuş bilimsel bir gerçektir. Bununla birlikte Marksizm, bu potansiyelin kendiliğinden gerçek güce dönüşmeyeceğini de kapsamlı bir biçimde açıklamıştır. Tıpkı, insanlığın kapitalizm belâsından kurtulup sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumsal düzen içinde yaşayabilme olanağının nesnel olarak var olması gerçeğindeki gibi, bu düzeni sona erdirebilecek nesnel güç de işçi sınıfının bağrında yatmaktadır. Ama ne kapitalizm tarih sahnesinden kendiliğinden çekip gidecektir, ne de işçi sınıfının potansiyel devrimci gücü kendiliğinden bir biçimde kapitalist düzene noktayı koyacaktır.

Devrimci sınıf, ancak dünyayı değiştirme doğrultusunda siyasal bilinçle donanıp örgütlendiğinde, tarihsel misyonunu yerine getirebilir. Proletarya taşıdığı potansiyel bakımından, insanlık tarihi içinde özel bir devrimci niteliğe sahip olan, evrensel bir sınıftır. Marx proletaryanın bu özel konumunu şu sözlerle dile getirir:

“Köklü zincirleri olan, sivil toplumun içinde bir sınıf olduğu halde sivil toplumun bir sınıfı olmayan, bütün sınıfların çözülüşünü simgeleyen, acıları evrensel olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan, kendisine yapılan haksızlık özel olmayıp genel bir haksızlık olduğu için yalnız kendisinin kurtuluşunu değil tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir sınıf... Geleneksel bir statü değil sadece insanca bir statü isteyen, siyasal düzenin kimi sonuçlarına değil bütün sonuçlarına karşı olan ve kendisini bütün alanlardan kurtarmadıkça kurtulmasına olanak bulunmayan, kısacası insanlığın toptan yitirilmesi demek olan ve ancak insanlığın toptan kurtulması hâlinde kendisini kurtarabilecek olan bir sınıf... İşte bu özel sınıf proletaryadır.”[13]

İşçi sınıfı, kendinden önce gelen sömürülen sınıflardan farklı olarak, kendi çıkarlarını tüm insanlığın çıkarları olarak evrenselleştirme niteliğine sahip bulunan tek sınıftır; potansiyel olarak devrimci bir sınıftır. İşçi sınıfının tarihsel açıdan devrimci bir misyona sahip olduğunu söylemek, öznel bir tercihi ya da bir temenniyi dile getirmek değildir. Tersine bu saptama, bizzat sınıflı toplumların tarihsel seyri içinde bir nesnelliği ifade etmektedir. Şöyle ki, kapitalist topluma can veren özel mülkiyet sistemi devam ettiği sürece, proletarya sömürülen bir sınıf olmaktan kurtulamayacaktır. Diğer taraftan, onun kendisini sömürüden kurtarmak üzere girişeceği tarihsel eylem de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermesini gerektirecektir.

Kapitalizm bir yandan üretici güçleri muazzam ölçüde toplumsallaştırırken, öte yandan özel mülkiyete dayanan üretim ilişkilerini de katlanılmaz hale getirmekte ve bu ilerleyişi içinde, zaten daha doğumu itibarıyla üretim araçlarından kopmuş ve mülksüzleşmiş bulunan bir sınıfı, proletaryayı büyütmektedir. İşte bu bakımdan, işçi sınıfı iktidara geldiğinde, kendisi özel mülkiyet sahibi bireylerden oluşan bir sınıf haline gelmeyecek, tersine, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirerek, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete tümden son verecektir. Proletarya, sınıflı toplumların sömürü sistemine noktayı koyabilecek ve tüm sınıfların varlığını ortadan kaldırabilecek bu tarihsel potansiyele sahiptir. O nedenle işçi sınıfının devrimci misyonu, birtakım düşünürlerin işçi sınıfına biçtikleri rolden değil, bizzat kapitalist gelişmenin hazırladığı ve giderek daha da zorunlu hale getirdiği tarihsel ilerleyişten kaynaklanmaktadır.

Proletaryanın devrimci misyonu başka bir sınıf tarafından devralınamaz mı? Hayır. Çünkü, örneğin küçük-burjuvazinin kapitalist gelişme karşısındaki nesnel konumu, onu yitirmekte olduğu küçük mülkiyetini korumak için çırpınmaya iter. Bu ara sınıf, hem kapitalist gelişmeye karşı çıktığı, hem de proleterleşmeye karşı direndiği için tarihsel konumu itibarıyla gerici bir sınıftır. Oysa işçiler açısından bakıldığında, kapitalizmin gelişmesi, işçilerin kendi aralarındaki rekabetten kaynaklanan parçalanmayı ortadan kaldırır ve işçilerin örgütlenme olanaklarını arttırarak, onların devrimci birliğinin yolunu döşer. O nedenle bu tarihsel süreçte proletaryanın yüzü geleceğe dönükken, küçük-burjuvazi daima geçmiş dönemlerin özlemini çeker.

“Burjuvazinin çöküşü ve proletaryanın zaferi, aynı derecede kaçınılmazdır. ... Bugün, burjuvazi ile karşı karşıya bulunan bütün sınıflar arasında yalnızca proletarya, gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar modern sanayi karşısında tükenmekte ve sonunda yok olup gitmektedirler; proletarya ise, tam tersine, modern sanayiin özel ve esas ürünüdür. ... Aşağı orta sınıflar, küçük imalâtçılar, dükkâncılar, zanaatçılar, köylüler, hepsi orta sınıfın parçaları olarak varlıklarının ortadan kalkmasını önlemek için, burjuvaziye karşı savaşırlar ... bunlar gericidirler, çünkü, tarihin tekerleğini geri çevirmek istemektedirler.”[14]

Kısacası, proletaryanın devrimci mücadele potansiyelinin nesnel bir temeli vardır ve bu da onun kapitalist üretim süreci içindeki konumundan kaynaklanır. Bir başka deyişle, kapitalizm var oldukça kendi mezar kazıcısını üretmekten, kapitalist sömürü düzenine son verebilecek bir sınıfı var etmekten kaçınamayacaktır. O halde, işçi sınıfının örgütlü gücünün hissedilmediği konjonktürlere teslim olup, proletaryadan umut kesmenin, ona veda etmenin bilimsel bir temeli bulunmamaktadır.

Sistematik baskı politikalarıyla düzen sınırlarına hapsedilmiş ya da bu sınırlar içinde en iyi ihtimalle reform umutlarıyla yatıştırılmış kitleler, devrimci bir alternatif olmadığı sürece, bir burjuva partisinden umut keserken bir başka burjuva partisinin kuyruğuna takılmaktan öte ne yapabilirler? Sonra da bu kitlelere bakıp, “görüyorsunuz bunlar bu kısır döngüden çıkamıyorlar; işçi sınıfının devrim falan isteyeceği yok; durduk yere neden devrim düşleri görüyorsunuz vb.” biçiminde sayıklamak, büyük bir sahtekârlık değildir de nedir? Sınıf hareketindeki geçici gerilemelere teslim olmayıp, sabırlı, planlı ve uzun soluklu bir mücadele anlayışıyla yola devam edenler, bu çabaların asla boşa gitmediğini ve gitmeyeceğini, kapitalizm var oldukça işçi sınıfının mücadelesinin yine yükselişe geçeceğini bilirler. Sınıfa devrimci bilinç taşıma vurgusuna karşı çıkanlar, kendiliğinden­liğin sihrine tapanlar, yaşamın boşluk tanımadığını, birilerinin sınıfa her an başka türden bir bilinç taşıdığını göz ardı etmek isteyenlerdir. Nihai hedefe bağlı propaganda, ajitasyon ve örgütlenme olmaksızın, devrim kendiliğinden bir gün yeryüzüne iniverecek “mesih” değildir.

Diğer yandan, içinden geçmekte olduğumuz türden siyasi gerileme dönemleri, aslında sınıf hareketinden kopuk olan, fakat devrimci edalı soyut bir lâfazanlık aktivitesini “devrimci” siyaset olarak sunanların sayısını da yükseltir. İlk bakışta reformizmin zıddı gibi görünen bu eğilim, gerçekte işçi sınıfının devrimci eyleminin pratik eleştirisinden azade kalan aydın oportünizminin farklı bir tezahürüdür. Siyasal gerilemenin oluşturduğu gerçekliği kabule yanaşmayan ve her şeye yeniden başlamayı göze alamayan entelektüel solculuk, kaçış eğilimini, kendi aşırı sloganlarının yarattığı sözel fırtına ile örtmeye çabalar. Bu nedenle, gerileme dönemlerinde aşırı sol lâf üretenlerin, canlanma dönemlerinde kitleselleşme adına tekrar reformist dalgaya ayak uydurdukları sıkça görülen bir durumdur.

İşçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda genel bir değerlendirme yaparken, temel kalkış noktasını, sınıfın kendi içindeki bölünmelere odaklanmış bir bakış açısı oluşturmamalı. Örneğin vasıf ve gelir düzeyleri bakımından işçiler arasında farklıklar olsa da, kapitalist düzende işçi sınıfının bir bütün olarak burjuvaziyle çıkarları çatışmaktadır. Önce sorunun bu temel ve objektif yönü kavrandıktan sonra, içinde bulunulan somut tarihsel-toplumsal koşullara göre, siyasal mücadeleyi ilgilendiren farklılıklar üzerinde ayrıca durulabilir. Tarihsel-toplumsal diyoruz, çünkü örneğin günümüzde, kapitalizmin ilk gelişme dönemlerindekine benzer biçimde bir işçi aristokrasisi gerçeği yer almamaktadır.

Bugün işçi sınıfının sendikal hareketi, o dönemlerde olduğu şekilde, diyelim yalnızca vasıflı işçilerin üye olabileceği ve tam anlamıyla bir meslek şovenizmini yansıtan, tamamen ayrıcalıklı işçilerin sendikaları temelinde bölünmüş değildir. Bizzat kapitalist gelişmenin kendisi, gerek vasıflı işçiyi eskiye oranla sıradanlaştırarak, gerekse genelde vasıflı işçinin ücretini ortalamaya doğru çekerek, geçmiş dönemin işçi aristokrasisini ortadan kaldırmıştır. Ama, kapitalizmin farklı gelişme konjonktürlerinde işlerinin cinsi değişmek üzere, bazı vasıflı işçilerin günümüzde de ortalama işçi ücretlerinin üzerinde bir gelir elde edebilmeleri mümkündür.

Bu nedenle, işçi sınıfının yüksek ücret alan kesimi bir “işçi aristokrasisi” olarak adlandırılsa bile, böyle bir nitelendirme bunların işçi sınıfından koptukları anlamına gelmez. Çünkü nihayetinde bu durum, sınıfın kendi içindeki bölünmelere ilişkin bir sorundur. Bu tür işçilerin sınıfın geneli içinde tuttukları yer çok büyük olmadığı gibi, yarattığı siyasal sonuçlar da düz bir mantıkla çözümlenemez. Tarihsel deneyim, farklı tarihsel kesitlerde o dönemin ölçülerine göre iyi ücret alan vasıflı işçi gruplarının, sınıf mücadelesinde öncü işlevler üstlenebildiklerini ortaya koymaktadır.

Genel olarak işçi aristokrasisi ve bürokrasisi, işçi hareketine oportünizmin, reformizmin taşıyıcısı olarak bilinir. Bu türden saptamalar, hem günümüzün somut koşulları çerçevesinde irdelenerek ele alınmalı, hem de içerdiği farklı yönler dikkatlice hesaba katılmalıdır. Örneğin, kapitalizmin ilerleyişi içinde ortaya çıkan tarihsel değişimi hesaba katmayıp, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfını bir bütün olarak “aristokrat” olarak damgalayıp bir kenara atmak son derece yanlış bir siyasal tutumdur. Ya da, genelde tüm kapitalist ülkeler için geçerli olmak üzere, burjuva iktidar aygıtlarıyla içiçe geçmiş üst sendikal bürokrasi ile alt kademelerde yer alan işyeri sendika temsilcilerini aynı bürokrasi çuvalının içine tıkıştırmak asla doğru değildir.

İşçi hareketi içinde egemen olan ve çeşitli ayrıcalıklarla donatılmış sendikal bürokrasi, fiilen işinin başında olup diğer işçilere nazaran daha yüksek ücret alan işçilerin oluşturduğu katmandan farklıdır. Sendikal bürokrasi köken olarak işçi sınıfının içinden çıkmış olsa bile, onun sınıf hareketi içinde asıl sorun oluşturan yönü, gerek gelir düzeyi ve yaşam tarzı ve gerekse sosyal ilişkileri bakımından sınıftan kopup uzaklaşan bir realite oluşturmasıdır. İşçi hareketi içinde, burjuva politikasının taşıyıcısı olarak işlev gören bu kesimin yarattığı sorunlar, işçi sınıfının ücret farklılıklarından kaynaklanan iç sürtüşmeleri düzeyine asla indirgenemez. Çünkü işçi hareketinin başına musallat olan bu kesim, sınıf içi bir sorun olmanın ötesinde, çok ciddi bir siyasal sorundur.



[3] Marx, Kapital, C.1, Sol Yay., Temmuz 1975, s.652

[4] Marx ve Engels, “Komünist Manifesto”, Seçme Yapıtlar, C.1, Sol Yay., Aralık 1976, s.132

[5] Lenin, Collected Works, Vol. 29, s.421 (“Büyük Bir Başlangıç”, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü içinde, Sol Yay., Kasım 1992, s.150)

[6] Marx, Grundrisse, Birikim Yay., Ekim 1979, s.161.

[7] Marx, Felsefenin Sefaleti, Sol Yay., Ocak 1979, s.184

[8] Marx ve Engels, Seçme Yapıtlar, C.1, s.77

[9] A. Gorz, Elveda Proletarya, s.22

[10] Marx, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, Kapital, C.1, s.26

[11] Marx ve Engels, “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, C.1, s.26

[12] Marx ve Engels, age, s.49

[13] 1844 Elyazmaları’ndan aktaran: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, Ocak 1979, s.113

[14] “Komünist Manifesto”dan aktaran: Marx, Kapital, C.1, s.805


İşçi Sınıfının Yapısı

Kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim sistemi, içerdiği çelişkileri ortadan kaldırmaksızın, yalnızca daha da derinleştirmek ve dünya ölçeğinde yaygınlaştırmak pahasına ilerleyen bir yapıya sahiptir. Kapitalist sanayi, belirli periyotlarla birbirini takip eden döngüler temelinde nefes alıp verir. Böylece, ekonomi bir kriz dönemini atlatarak yeni bir genişleme dönemine varabilir. Kapitalist sanayi döngüsünün kriz evresinden yeni bir yükseliş evresine geçiş, teknolojik yenilenme ve emeğin üretkenliğini arttıran yöntemlerin uygulamaya konması sayesinde mümkün olabilmekte ve sonra, bu ekonomik döngü yine aynı temelde işlemeye devam etmektedir.

Bu süreç aynı zamanda, işçi sınıfının yapısında da değişimin yaşandığı bir süreçtir. Önemli olan, bu değişimin ne anlama geldiğinin doğru bir biçimde yorumlanabilmesidir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak işçi sınıfının teknik bileşiminde, yani kafa ve kol emeğinin ağırlığında, sınıfın iç yapılanmasında, üretim dalları itibarıyla dağılımında, vasıf düzeyi ve çeşitlerinde değişim sürekli olarak vardır. Bu anlamda işçi sınıfı teknik gereklere ve değişime bağlı olarak, tıpkı üretim araçlarının yenilendiği-değiştiği gibi bir değişim geçirmektedir. Fakat öte yandan işçi sınıfının kapitalist toplum içindeki temel konumu, yani toplumsal işbölümünde, kapitalist üretim ilişkileri içinde tuttuğu yer değişmemektedir. Zaten işçi sınıfının bizi asıl ilgilendiren yönü, taşıdığı devrimci potansiyel, sınıfın tarihsel anlamdaki devrimci misyonu buradan kaynaklanmaktadır. Ancak burjuva ideolojisi, sınıfları üretim ilişkileri temelinde tanımlamaktan kaçınan argümanlar ürettiği gibi, işçi sınıfının yapısının kavranması noktasında da dikkatleri asıl özelliklerden uzaklaştıracak ve teknik yapı değişikliğine çekecek görüşler üretmektedir.

Kapitalist gelişmenin genel eğilimlerinin, işçi sınıfının yapısı bakımından ne tür değişimlere işaret ettiğine ilişkin hususlar, bizzat Marx’ın incelemelerinde yer almaktadır. Ne var ki, Marksist açılımlara yönelik açık ya da sinsi, çeşitli düşünsel saldırı ve revizyonlar nedeniyle, onca yıl önce kapsamlı bir biçimde ortaya konmuş çözümlemeleri yeniden ve yeniden gün ışığına çıkarmak gerekiyor. İşçi sınıfına ilişkin Batı kaynaklı pek çok “eser” kütüphane raflarını doldurmaktayken, sahip çıkmamız gereken doğrular yine Kapital’in, Grundrisse’nin, Artı-Değer Teorileri’nin vb. sayfalarında yer almayı sürdürüyor. Kaynak budur; incelenmesi ve hatırlanması gereken düşünceler, Marksizmin kurucularının bıraktığı mirasın eskimeyen ve değerinden bir şey yitirmeyen parçalarıdır.

Görevimiz, işçi sınıfının kapsamını olduğundan daha dar göstermeye, sınıfın içinde yer alan bazı kesimleri sınıf kapsamının dışında tutmaya, sınıfın bütünsel devrimci potansiyelini ıskartaya çıkartarak içindeki şu ya da bu kesimle yetinmeye yönelen her türden tırtıklamalar karşısında, günümüz gerçekliğine hâlâ ışık tutan Marksist çözümlemeleri hatırlamak ve hatırlatmaktır. Benzer kaygılar güden çalışmalarda da rastlayabileceğimiz gibi, Marksizmin doğrularını, bu doğrulara yönelik başlıca saldırı temalarını çürüten yönleriyle sistematize ederek konuyu bir kez daha gözler önüne sermeyi amaçlıyoruz. Sorunun incelenmesine geçmeden önce, Marx’ın toparlayıcı ve açıcı bir değerlendirmesine yer verelim. Aktaracağımız satırlar, kapitalizmin teknik temelinin devrimci yapısıyla, onun toplumsal karakterinin tutuculuğunu ve bu ikisi arasındaki çelişkiyi çarpıcı bir biçimde ifade etmektedir.

“Modern sanayi, mevcut üretim sürecini hiçbir zaman son ve değişmez bir şekil olarak görmez ve ele almaz. Bunun için de, bu sanayiin teknik temeli devrimcidir, oysa daha önceki üretim biçimleri özünde tutucuydu. ... Bu nedenle, modern sanayi, mahiyeti gereği bir yandan, işte değişmeyi, görevde akıcılığı, işçide genel bir hareketliliği zorunlu kılarken, öte yandan da, eski işbölümünü o katılaşmış özellik ve ayrıntılarıyla yeniden canlandırmıştır. ... Bu uzlaşmaz karşıtlığı, daima sermayenin emrinde olması için sefalet içinde yaşayan yedek sanayi ordusu gibi bir canavarın yaratılmasında; işçi sınıfı içinde durup dinlenmeden verilen kurbanlarda; işgücünü harvurup harman savurmasında ve, her ekonomik gelişmeyi toplumsal bir rekabet haline dönüştüren toplumsal anarşinin yol açtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile görmüş bulunuyoruz. Bu, olumsuz yandır.”[15]

Marx ayrıca, modern sanayinin kapitalist biçim altında, bir yandan emekçi kitlelerin üzerine çeşitli afetler yağdırırken diğer yandan nasıl da kendi sonunu hazırlamaya koyulduğunu, kafa ve kol emeği arasındaki ayrılığın aşılmasını topluma dayattığını gözler önüne sermektedir:

“Ama bir yandan şimdi işteki çeşitlilik, karşı konulmaz doğal bir yasa şeklinde ve her yerde direnmeyle yüz yüze gelen doğal bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendisini gösterirken, öte yandan da, modern sanayi, getirdiği felâketler aracılığı ile, üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliliğinin kabul edilmesi zorunluluğunu ortaya koyarak, işçilerin bu çeşitli işler için yatkın hale gelmesini ve bu yeteneklerinin en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır. Üretim biçimini, bu yasanın normal olarak işlemesine uydurmak, toplum için bir ölüm-kalım sorunu oluyor. Modern sanayi, gerçekte, toplumu, bütün hayatı boyunca bir ve aynı işi tekrarlayarak güdükleşen ve böylece bir “parça-insan” haline gelen bugünün parça-işçisinin yerini, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu halinde zorlamaktadır.”[16]

Ekonomik gelişmenin komünizmin maddi temelini döşemesi, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkacağı yolu açması bakımından Marx’ın işaret etmiş olduğu eğilim, benzeri tüm hususlarda olduğu gibi, kapitalizm altında yalnızca geleceğe yönelik önemli işaretlerdir. Kapitalizm yıkılmadıkça, özel mülkiyete dayanan üretim ilişkileri nedeniyle, toplumsal işbölümü temelindeki kafa ve kol emeği ayrımı ortadan kalkmaz. Ancak, üretim sürecinde sürekli yeniliklere neden olan muazzam teknolojik gelişme, işçi sınıfı içindeki kafa ve kol emeği farklılıklarını silikleştirme eğilimindedir.

Kapitalizmin gelişmesi, bir yandan üretim sürecinde kol emeğinin önemini azaltıp kafa emeğinin önemini arttırırken, diğer yandan belirli bir toplumsal üretim miktarı için gereken toplumsal emek zamanını da aşağıya çekmektedir. Böylece üretimin, farklı emek türlerinin tek bir üreticinin şahsında birleşmesi temelinde ve çok daha kısa çalışma saatleri içinde sürdürülmesi olanaklı hale gelmektedir. Fakat bu “olanak”, kapitalist üretimin sınırlayıcı doğasının diktiği duvarlara toslayarak yamulmakta ve böylelikle üretim süreci eski biçimlerle yeni olanakların çarpık bir bileşimini oluşturarak, tarihsel anlamda kör topal ilerleyen bir niteliğe bürünmektedir. İşte bugün geldiği noktada kapitalist sistemin asla hatırdan çıkartılmaması gereken temel gerçekliği budur.

Kapitalist Üretim Alanı ve Üretken Emek

Kafa ve Kol İşçileri

Eğer kapitalist üretim tarzından bağımsız olarak, genel anlamda üretken emekten söz edecek olsaydık, kullanım değerlerini yani insanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetleri üreten emeğin üretken olduğunu söylemek mümkün olabilirdi. Ne var ki, üretken emeği yalnızca genel anlamda kullanım değerlerinin üretimi açısından ele alan bu tür bir yaklaşım, hiçbir zaman kapitalist üretim sürecine doğrudan doğruya uygulanamaz. Çünkü, değişim değerleri üretimine dayanan ve genelleşmiş meta üretimi anlamına gelen kapitalist üretim tarzı, bu özelliği nedeniyle üretken emek ve üretken olmayan emek kavramlarını da değişikliğe uğratmıştır. Demek ki, kapitalist üretim tarzında üretken emekten söz ettiğimizde, soruna genel olarak çeşitli kullanım değerlerinin üretildiği bir emek süreci olarak yaklaşmak doğru olmayacaktır. Üretken emeğin özel olarak kapitalist üretim sistemi açısından taşıdığı anlamı ortaya koymak gerekir.

Kapitalist üretim sürecinin amacı, sermaye için artı-değer yaratılması, paranın ve metanın sermayeye dönüştürülmesidir. Bilindiği gibi, kapitalist üretim sürecinde, satın alınandan daha fazla emek emilir. Bu süreçte kapitalistler, işçinin karşılığı ödenmemiş emeğini sahiplenirler. Sermayenin ihtiyacı, yalnızca üretim sürecine giren değeri korumak değil, onu arttırmak, artı-değer elde etmektir. Sermaye bunu, üretim sürecinde üretken emekle değişime girerek başarır. O nedenle, kapitalizmde yalnızca doğrudan sermayeye dönüştürülebilen emek üretkendir.

En genel anlamda, “Sermayenin üretkenliği, sermayenin emekle, ücretli-emek olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna, emeğin üretkenliği de emeğin, emek araçlarıyla sermaye olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna dayanır.”[17] Kapitalist üretim sistemi içinde üretken emek yalnızca kendi işgücünün değerini değil, ayrıca buna ek olarak kapitalist için bir artı-değer üreten ücretli emektir. Böylece, emeğin nesnel koşullarını sermayeye ve onların sahibini de kapitaliste dönüştüren emektir; yani kendi ürününü sermaye olarak üreten emektir.

Demek ki, soruna genel anlamda “bir şey üretmek” açısından değil de, kapitalist üretim sürecinin niteliği açısından yaklaşıldığında, kendisine ait üretim araçlarıyla kullanım değerleri üreten ve ancak ihtiyaç fazlası ürünü değişerek kendisi için metalaştıran üretici, kapitalist anlamda üretken emekçi kapsamının dışında kalacaktır. Ancak hemen şunu belirtmek gerekir ki, kapitalizm geliştikçe üretim sürecini genelde kapitalist meta üretimine dönüştürdüğünden, sermaye için değil de kendi bireysel ihtiyacı için üretim yapan emekçiyi tarihe karıştırır. Eski dönemlerin üreticisini (küçük meta üreticisini) üretim araçlarından kopartarak işçiye dönüştüren kapitalist gelişme süreci, genelleşmiş meta üretiminin egemenliğini tesis eder.

Oysa, kapitalizmden önceki dönemlerde bu mümkün olamazdı. Çünkü, yalnız başına para ve meta dolaşımı, sermayenin varoluşunun tarihi koşullarının doğmasına yetmemekteydi. Onun doğabilmesi için, üretim ve tüketim araçlarını elinde bulunduran kimse ile, kendi işgücünü satan özgür emekçinin pazarda karşı karşıya gelmesi gerekmekteydi. Ve işte bu tek tarihî koşul, bir dünya tarihini kapsamaktadır. “Demek ki, kapitalist döneme niteliğini kazandıran şey, işgücünün, işçinin kendi gözünde, kendi malı olan bir meta şeklini alması ve dolayısıyla emeğinin, ücretli emeğe dönüşmesidir. Öte yandan, emek ürününün genel olarak meta halini alması ancak bu andan sonra olur.”[18]

Kapitalist üretim tarzı, daha önceleri küçük köylü ekonomisinin ya da zanaatkârlığın uzantısı olan ev içi üretimi (eski moda domestik sanayii), sermaye için üretimin uzantısı durumuna getirerek, bu biçimde çalışan emekçileri de işçi sınıfının kapsamı içine katar. Sermaye böylece, aslında kendisinin yüklenmesi gereken pek çok maliyet unsurunu da üreticinin sırtına yükler. Alabildiğine düşük ücretlerle ve sosyal güvenlik haklarından yoksun bir tarzda çalışan ve çoğunluğunu kadın ve çocuk emeğinin oluşturduğu bir orduyu daha kendi hizmetine koşmuş olur. Artı-değer üretimine katıldığı ölçüde üretken emekçi niteliğini taşıyan bu işçilerle ilgili olarak Marx şöyle demektedir:

“Manüfaktür döneminin tersine, bundan böyle işbölümü, mümkün olan her yerde, kadınların, her yaştan çocukların, düz işçilerin çalıştırılmalarına, yani İngiltere’de karakteristik bir deyimle ifade edildiği gibi, tek sözcükle ucuz emeğe dayanır. Bu, yalnız, makine kullanılsın kullanılmasın geniş boyutlu üretim kolları için değil, ister çalışan kimselerin evlerinde, isterse küçük işyerlerinde yapılsın, ev sanayileri denilen üretim biçimleri için de geçerliydi. Modern ev sanayii denilen bu sanayiin varlığı, bağımsız kent el zanaatlarını, bağımsız köylü tarım işletmelerini ve her şeyden önce de işçi ile ailesinin içinde yaşadıkları bir evin varlığını önkoşul olarak gerektiren eski tarz ev sanayii ile ad benzerliği dışında ortak bir yanları yoktur. Bu eski tarz sanayi, şimdi, fabrikanın, manüfak­türün ya da eşya deposunun, bir dış bölümü halini almıştır. Sermaye, tek bir yerde geniş kitleler halinde topladığı ve doğrudan doğruya komuta ettiği fabrika işçilerinden, manüfaktür işçilerinden ve el zanaatçılarından başka, şimdi, gözle görünmeyen iplerle, diğer bir orduyu da harekete getirmiştir: bunlar, büyük kentlerde oturanlarla birlikte bütün ülke yüzeyine yayılmış bulunan ev sanayii işçileridir.”[19]

Kapitalist üretim tarzının üretken emekçinin kapsamında yarattığı bir başka değişiklik, kafa emeğinin rolüne ilişkindir. Kapitalizm öncesi dönemlerde, örneğin ilk çağ köleci toplumunda ve orta çağın feodal toplumlarında, kafa emeği üretim sürecinin dışında, bilim, sanat ve yönetim işlerinde yer alıyorken, kapitalist gelişme yalnızca kol emeğiyle değil kafa emeğiyle de üretim sürecine doğrudan katılan işçiyi yaratmıştır.

Öte yandan kapitalizm bilimi de sermayenin üretici gücüne dönüştürmüştür. Bilim işçinin karşısına sermaye olarak dikilmektedir. Aslında, gelişen teknoloji, üretim sürecinde kol emeğinin yoğunluğunu düşüren makineler, bilimsel buluşlar vb. hepsi toplumsal emeğin ürünüdürler. Ne var ki kapitalist gelişme, işçilerin emeklerinin ürününü sermayeye dönüştürdüğü için, toplumsal emeğin güçleri işçilerin karşısına, onlara yabancı bir güç, sermayenin biçimleri olarak dikilmektedir. Marx’ın dediği gibi, makinede gerçekleşen bilim, işçiler için sermaye biçiminde ortaya çıkar.[20] O nedenle, bilimin toplumsal emeğe, doğa güçlerine ve büyük ölçekli üretime uygulanışı, emeğin güçlerini emekten ayırarak sermayeyle bütünleşmiş gibi gösterir. İşte, kapitalizm geliştikçe, dolaysız üretim sürecinde daha ağırlıklı olarak yer almaya başlayan kafa emeğinin, işçi sınıfının bir bileşeni olarak değil de onun karşısında yer alan sermayenin gücü gibi algılanması bu konudaki yanılsamaların tipik bir örneğidir.

O halde, kapitalizm çağında üretkenlik kavramı doğru bir temelde, yani artı-değer üretimi açısından kavranıldığında, “kol emekçisi üretkendir, kafa emekçisi değildir” biçimindeki bir yaklaşımın ne derece yanlış olduğu görülecektir. Üretken emekçi kapsamına giren kafa işçisi olabildiği gibi, bu kapsamın dışında kalan kol işçisi de bulunmaktadır. Ayrıca, kapitalizm emek sürecini kooperatif bir niteliğe yükselttiğinden, üretkenlik sorununa bireysel değil ancak kolektif emek açısından yaklaşılması gerekir. Değişik emek türlerini, kafa emeğiyle kol emeğini birbirinden ayırmak ve farklı insanlar arasında dağıtmak, kapitalist üretim tarzının ayırt edici bir özelliğidir. Fakat bu durum, maddi ürünün bu insanların ortak ürünü olması anlamına gelir. “Tüm bu insanlar, yalnızca maddi zenginliğin üretilmesine doğrudan katılmakla kalmazlar, üstelik emeklerini doğrudan, sermaye olan parayla değişirler ve dolayısıyla, ücretlerine ek olarak kapitalist için bir artı-değeri yeniden üretirler. Emekleri, ödenmiş emeği artı ödenmemiş artı-emeği içerir.”[21]

Üretim sürecinin kapitalist gelişmeyle birlikte kazandığı kolektif nitelik göz önünde bulundurulduğunda, üretken emeğin kapsamı geçmiş dönemlere oranla genişlemektedir. Çünkü üretilen ürün, artık bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkmakta ve kolektif işçinin ürettiği toplumsal bir nitelik kazanmaktadır. Kapitalizmde, üretilen ürünlerin her biri, iş konusu üzerindeki işlemlerin az ya da çok bir parçasını yapan bir işçi topluluğunun ortak ürünü halini alır. Kapitalizm altında iş sürecinin kolektif içeriği gitgide daha da belirli bir hale geldikçe, bunun zorunlu sonucu olarak, üretken emek ve bunu sağlayan üretken işçi kavramı da daha geniş bir boyuta ulaşmaktadır. Artık üretken biçimde çalışıyor olmak için mutlaka el ile çalışmak gerekmez. Kolektif işçinin bir parçasını oluşturmak ve onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapmak yeterlidir.

Fakat diğer yandan, üretken emeğin kapitalist üretim tarzındaki gerçek kapsamını ortaya koymak için, bu kez de alanı biraz daraltmak ve soruna yalnızca artı-değer üretimi açısından yaklaşmak gereklidir. Zira kapitalizmde, yalnızca bir şey üretmek yetmez, işçinin emeğinin üretken emek olarak kabul edilebilmesi için, onun artı-değer üretip üretmediğine bakılmalıdır. Marx, kapitalizmde üretken işçi kavramının, sadece iş ile işin yararlılığı, emekle emek ürünü arasındaki bir ilişkiyi anlatmakla kalmadığını, asıl olarak tarihsel gelişmeden doğan ve işçiye, bir artı-değer yaratma aracı damgasını vuran özgül bir toplumsal üretim ilişkisini anlattığını belirtir. Bu özgül ilişki, kapitalist üretimin alâmet-i farikası olan ücretli emek-sermaye ilişkisidir. Tam da burada unutulmaması gereken başlıca husus şudur ki, kapitalist üretim sürecine özgü olan artı-değer, ücretlerin ödenmesine ayrılan değişen sermayenin[22] yalnızca üretken emekle değişilen kısmının ürünüdür. Bu nedenle, ilerleyen bölümlerde üzerinde duracağımız gibi, örneğin ticaret alanında çalışan işçinin ücreti de sermaye tarafından ödendiği halde, bu işçiler artı-değer üretmezler ve üretken işçi kapsamında değildirler.

Demek ki, işçi sınıfının üretken emek kapsamına giren kısmını ayırt edebilmek için kafa ve kol işi ayrımına değil, artı-değerin üretildiği alanlara ve bu alanlarda çalışan kolektif emek güçlerine bakmak gerekecektir. Marx’ın dediği gibi, bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde kol emekçisi olarak daha iyi çalışır. Kapitalist gelişmeyle birlikte, her gün artan sayıda iş çeşidi üretken emek kavramına dahil olmaktadır ve bu işleri yapan işçiler, ister kol isterse kafa emeği ağır bassın, üretken işçidirler.

Netleştirilmesi gereken diğer bir önemli tartışma konusu, kapitalizmde değişim değeri üretiminin kapsamıyla ilgilidir. Üretkenlik kavramını gelişigüzel biçimde algılamak isteyenler, genelde soruna tüm değişim değerlerinin yaratılması açısından değil, akıllarına ilk elden gelebilecek kullanım değerlerinin üretimi açısından yaklaşırlar. Bu yaklaşım yanlıştır ve kapitalizmin aslında değişim değerleri üretimi olduğu, yalnızca değer değil artı-değer üretimi olduğu gerçeğiyle çelişir.

Oysaki, verili bir dönemde insan ihtiyaçlarını karşılamak bakımından akla ters gelebilecek tüm metalar; örneğin silah, uzay araçları ya da insan sağlığını tehdit eden kimyasal ürünlerin vb. üretiminde yer alan ücretli işgücü üretken emeğe dahildir. “İçinde üretken işçi emeğinin yer aldığı bir metanın kullanım-değeri, en yararsız türden olabilir. Metanın maddi özellikleri, hiçbir biçimde, emeğin doğasıyla bağlantılı değildir; tam tersine, yalnızca belli bir toplumsal üretim ilişkisinin ifadesidir. Bu emeğin içeriğinden ya da sonucundan değil, ama belirli bir toplumsal biçiminden çıkarılmış bir tanımdır.”[23]

Kapitalist açısından işgücünün kullanım değeri, harcanan emeğin somut yararlılığına, örneğin kunduracı emeği mi ya da dokumacı emeği mi, yoksa maddi olmayan türden bir hizmet-meta üreten emek mi vb. olduğuna bağlı değildir. Emeğin üretken emek olarak tanımlanmasının, onun belirli içeriğiyle, özgül yararıyla ya da kendini ifade ettiği belli kullanım değeriyle kesin olarak hiçbir ilgisi yoktur. Bu metada kapitalisti ilgilendiren şey, ödediğinden daha fazla değişim değerinin yer almış olmasıdır. Bu nedenle, kapitalist açısından işgücünün kullanım değeri, bir başka deyişle kapitaliste özel yararı, ona ücret olarak ödediği emek zamanını daha fazla miktarda geri alıyor olmasından ibarettir. Yani üretken emeğin sermayeye faydası, şu ya da bu türden somut bir kullanım değeri üretmesi değil, ne türden olursa olsun, kâ­­rlı bir değişim değeri üretmesidir; kısacası onun artı-değer yaratma yeteneğidir.

Artı-değer üretimi salt geleneksel maddi nesneler üretimi ile sınırlı değildir. Günümüzde büyük bir önem kazanmış bulunan hizmet sektöründe çalışıp maddi olmayan bir meta üreten işçiler de, beyaz ve mavi yakalı ayrımına bakmaksızın, şayet artı-değer üretiyorlarsa üretken işçi kapsamı içindedirler. Marx’tan vereceğimiz örnek, onun döneminde ekonominin bütünü içinde henüz büyük bir yer tutmamasına karşın, hizmet sektöründe de artı-değer üretilebileceğini ve örneğin bir öğretmenin de pekâlâ üretken işçi sayılabileceğini gözler önüne sermektedir. “Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak, bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir işçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini, sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez.”[24]

İşgücünü satın alan kapitaliste bir değişim değeri üreten işçi, ister palto biçiminde gözle görülebilir bir meta, isterse öğretmenin verdiği ders örneğinde olduğu gibi maddi olmayan bir meta üretsin, kapitalizm açısından üretken işçi sayılır. Böylece kapitalist gelişme, geçmiş dönemlerde meta üretimi kapsamına girmeyen pek çok kullanım değeri üretimini, artık kapitalist meta üretimi kapsamına dahil ederken, hizmet üretimini de kapitalist sanayinin çok önemli bir koluna dönüştürmektedir. Ancak, hizmet üreten işgücünün sermaye ya da gelirle değişilmesi durumunda ortaya çıkacak sonucun farklı olması nedeniyle, konunun mukayeseli olarak incelenmesi daha yararlı olacağından, kapitalist hizmet üretimini değişik yönler içeren hizmet olgusu bölümünde ele alacağız.

Günümüzde pek çok yazar tarafından, kol işçisi mavi yakalı, kafa işçisi beyaz yakalı diye adlandırılıyor. Yerleşen nitelemeler olduğu için ve çağrıştırıcı bir işlevi olması bakımından bu kavramları kullanmakta çok fazla bir sakınca yok. Ancak yine de, karıştırılmaması gereken bir noktaya dikkat çekelim. Kol işçisini sanayide çalışan işçiyle ve kafa işçisini de hizmet kesiminde çalışan işçiyle özdeşlemek tamamen yanlıştır. Bir kere, sağlık, posta, temizlik, toplu taşıma gibi pek çok hizmet işi önemli bölümüyle kol emeğine dayanmaktadır. İkincisi, pek çok üretken kafa işçisinin yer aldığı hizmet kesimi kapitalist sanayinin bir koludur.

20. yüzyılda seyreden kapitalist gelişmeyle birlikte işçi sınıfının toplam bileşimi içinde kafa emekçisinin ağırlığı arttı. Önemli olan bu gelişimin irdelenmesinden çıkartılacak sonuçlardır. Tam da bu noktada gerçek Marksistlerle burjuva ideologlarının yaklaşımları arasındaki fark sınıfsal çatışmayı yansıtıyor. Burjuva ideologları ve onların izinden giden sözde Marksistler, bu gelişmeden, işçi sınıfının yapısının çok değişmiş olduğu ve bu nedenle onun artık Marx’ın ele aldığı anlamda devrimin öznesi olamayacağı yolunda sonuçlar çıkartıyorlar. Kuşkusuz ki onların bu türden saptamaları, yaşanan gerçeklikleri kavramaya yönelik bilimsel incelemeler neticesinde vardıkları sonuçları yansıtmıyor. Tam tersine, aslında kendi sınıfsal meşrepleri gereği, işçi sınıfının artık önemini yitirmekte olduğunu, giderek yok olduğunu kanıtlama çabası içindeler. Bu iddialarına taraftar toplayabilmek amacıyla, gerçekleri arzuladıkları yönde tahrif ederek sözde bilimsel sonuçlar türetip, Marksizme böylece darbeler indirmeyi tasarlıyorlar. Öte yanda ise, bu türden değişimlerin sınıf mücadelesi açısından ne anlama geldiğini bıkmadan usanmadan savunagelen Marksizm yer alıyor. Burjuvazinin Marksizme yönelttiği ideolojik saldırıda kullandığı “işçi sınıfı ortadan kalkıyor” benzeri argümanların kofluğunu, gülünçlüğünü deşifre edebilmek için, elbette ki bu konudaki Marksist açılımların direkt kendi kaynaklarından öğrenilmesi ve burjuva “bilim adamları”na duyulan beyhude hayranlıkla felçleşmemiş kafalar gerekiyor.

Marksizmin yıllar öncesinden işaret ettiği önemli bir husus var. Kapitalist gelişme sürecinin ana eğilimlerinden biri olarak, üretim sürecinde giderek kafa emeğinin ağırlığı artacak ve kafa-kol emeği arasındaki ayrılığın aşılması olanağını bizzat kapitalizmin kendisi hazırlayacaktır. Kuşkusuz ki, kapitalist gelişme bu ayrımın ortadan kalkması için gereken maddi koşulları yaratsa da, bu çelişkinin çözülmesi ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür ve izlerinin silinmesi de belirli bir tarihsel zaman sorunudur. Şimdilik önemli olan şudur ki, günümüzde kapitalist üretim sürecinde kafa emeğinin ağırlık kazanması, ne işçi sınıfının yok olduğu ne de Marx’ın yanıldığı anlamına gelir.

Oysa gerçekliği keyfî bir tarzda çarpıtan sözde Marksistlerin, önemli taraftar kazanmış bulunan savlarından birisi, beyaz yakalı işçilerin maddi üretim yapmadığı ve dolayısıyla işçi sınıfının içinde yer almadığı yolundadır. İşçi sınıfını yalnızca üretken işçi ile sınırlayan yazarlar (örneğin Poulantzas ve onun gibi Althusserci kuramcılar), kapitalist üretim tarzının özünü üretim ilişkilerinde değil de teknik bir süreç olan çalışma sürecinde arıyorlar. Bu yaklaşım, yalnızca kol emeğiyle çalışan sanayi işçilerini kapsayan bir “işçi sınıfı” anlayışıyla sonuçlanmaktadır. Poulantzas ve benzerleri, hizmet sektöründe ağır kol işçiliği yapan temizlik işçilerini ya da hastabakıcı ve benzerlerini “yeni küçük-burjuvazi” olarak adlandırarak, işçi sınıfının dışına atıveriyorlar.[25]

Bu türden yazarlar, beyaz yakalıların tümünü “yeni küçük-burjuvazi” kavramının içine tıkıştırarak, hem onların büyük bir bölümünün işçi olduğunu hem de bunlardan bir kısmının üretken emekçi kapsamına girdiğini göz ardı ediyorlar. Kuşkusuz ki bu türden çıkarsamalar yanlıştır. Çünkü birincisi, kapitalist üretimden ne anlaşılması gerektiği ve ikincisi, işçi sınıfının yalnızca üretken işçilerden oluşmadığı hususlarında Marksizmin bilimsel sonuçlarıyla tamamen çelişiyor. Bu nedenle, sözde Marksistlerin bilimdışı safsatalarını fazladan ciddiye alarak uzun boylu aktarmalarla vakit kaybetmek yerine, konuya ilişkin Marksist açılımları dikkatlice incelemek ve gözler önüne sermek bizce daha yararlı olacaktır.

Ulaştırma Sanayii

Üretken emekten söz ettiğimizde, genelde hem mal hem de hizmet biçiminde metaların üretildiği üretim sürecini göz önünde bulundururuz. Fakat kapitalist üretim süreci, yalnızca metaların kelimenin alışılageldik anlamında üretildiği üretim alanını değil, dolaşım alanının bir kısmını da kapsamaktadır. Bu nedenle, dolaşım alanının bir parçası gibi görünse de, gerçekte üretim sürecinin uzantısı durumunda bulunan ulaştırma sanayii konusunu burada ele alacağız.

Aslında çok açıktır ki, metaların taşınması nedeniyle var olan ürün miktarında bir artış sağlanmaz. Ama bir metanın üretiminin gerçekten tamamlanması, tüketicinin kullanımına sunulacak duruma gelebilmesi için yer değiştirmesi de gerekir. Bu nedenle, metaların mekân içerisindeki fiilî hareketini içeren ulaştırma sanayiinde geçen süre, ek bir üretim süreci gibidir. Marx, maden sanayiine, tarıma ve imalata ek olarak maddi üretimin dördüncü bir alanının ulaştırma sanayii olduğunu ve burada da üretken emeğin sermayeyle ilişkisinin, maddi üretimin diğer alanlarındakiyle tıpatıp aynı olduğunu belirtir.

Ulaştırma sanayiine yatırılmış olan üretim sermayesinin, ulaştırma araçları vb. gibi değişmeyen sermayeye ait yıpranan bölümünün maliyeti metanın değişim değerine yansır. Ulaştırma işinde kullanılan değişen sermaye tutarı ve ayrıca da bu sanayi kolundaki üretken emeğin yarattığı artı-değer gerçek üretim maliyetinin içinde yerini alır. Böylece meta gideceği yere ulaştığında, yer değişikliğinden kaynaklanan değişim, ifadesini metanın yükselmiş değişim değerinde bulur. Marx’ın deyişiyle, “Gerçi bu durumda gerçek emek, gerisinde, kullanım-değerinde herhangi bir iz bırakmamıştır ama, gene de bu maddi ürünün değişim-değerinde somutlaşır; ve maddi üretimin öteki alanları gibi bu sanayi dalında da emek … metanın içinde yerini alır.”[26]

Ulaştırma sanayii, üretimin bağımsız bir kolunu ve böylece de üretken sermayenin ayrı bir yatırım alanını oluşturmaktadır. Onun ayırıcı özelliği, dolaşım süreci içerisinde üretim sürecinin bir devamı olarak görünmesidir. Ancak, ulaştırma sanayiine ilişkin bu genel yaklaşımın yanı sıra, metaların taşınması ile halkın taşınması hususları, içerdikleri farklı özellikler nedeniyle birbirinden ayırt edilmelidir. Halkın taşınmasında, ulaştırma sanayiindeki faaliyet, girişimcinin bir hizmeti olarak belirmektedir ve bu durumda taşımaya konu olan nesne meta değildir. Burada taşınan nesne yani insan, kapitalist girişimcinin sunduğu hizmeti satın alan bir tüketici konumundadır. O nedenle şimdi olaya, kapitalist girişimcinin sermayesini arttıran bir hizmet üretimi açısından yaklaşmamız doğru olur. Marx, insan ya da eşya taşınmış olsun, sonucun bunların bulundukları yerdeki değişiklik olduğunu belirtir ve şöyle devam eder:

“Bununla birlikte, ulaştırma sanayiinin sattığı şey, yer değiştirmedir. Yararlı etki, ulaştırma süreci ile, yani, ulaştırma sanayiinin üretken süreci ile sımsıkı bağlıdır. İnsanlar ve mallar ulaştırma araçlarıyla birlikte yolculuk ederler ve bu yolculuk, bu hareket, bu araçlar ile gerçekleştirilen üretim sürecini oluşturur. Bu yararlı etki, ancak bu üretim süreci sırasında tüketilebilir. Bu süreçten farklı, yararlı bir şey gibi bir varlığa sahip değildir. … Ama bu yararlı etkinin değişim değeri, diğer herhangi bir meta gibi, kendisinde tüketilen üretim ögelerinin (işgücü ile üretim aracı) değeri ve ulaştırma işinde çalıştırılan işçilerin artı-emeğinin yarattığı artı-değerin toplamı ile belirlenir.”[27]

Marx, bu yararlı etkinin diğer metalar gibi aynı tüketim ilişkilerine tâbi olduğunu hatırlatır. Eğer yolcu tarafından bireysel olarak tüketilecek olursa, değişim değeri bu hizmetin tüketimi sırasında ortadan kaybolacaktır. Yok eğer, taşımadan kaynaklanan yararlı etki, taşınan metaların üretiminde bir aşama teşkil edecek biçimde üretken olarak tüketilirlerse, içerdiği değişim değeri bir ek değer olarak metanın değerine eklenecektir. Böylece, üretken emeğin özellikleri ve farklı sanayi alanlarındaki görünümlerine dair açıklamalardan sonra konuyu toparlayacak olursak, üretken işçilerin, imalat, madencilik, tarım, hayvancılık, ulaştırma, enerji, inşaat, haberleşme ve eğitim, sanat, eğlence, vb. gibi mal ve hizmet üretilen çeşitli alanlarda çalışan ve artı-değer üretimine katılan kafa ve kol işçilerinden oluştuğunu söyleyebiliriz.

Aslında işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin taşıdığı tarihsel önem bakımından, sınıfın kendi içinde üretken olan ve olmayan işçiler diye ayırt edilmesi ikincil bir husus oluşturuyor. Önemli olan gerçek, insanlığın bugününü ve geleceğini tehdit eden kapitalist düzenin, kendi mezar kazıcısını, yani işçi sınıfını büyütmeksizin var olamayacağı. Ne var ki, büyüyen işçi sınıfının iç bileşimindeki değişikliklerin, sınıfın kapsamının daraldığı ya da devrimci potansiyelinin azaldığı doğrultusunda anti-Marksist iddiaların kanıtı olarak kullanılmak istenmesi karşısında, ikincil hususların üzerinde de durmak zorunlu hale gelmektedir. Yoksa örneğin, işçi sınıfının kapitalist kriterler bakımından üretken olan ve olmayan kesimlerini ayırt edebilmek, işçi sınıfının mücadelesi bakımından kendi başına pek de büyük bir önem taşımıyor. Çünkü, işçi sınıfının yalnızca üretken emek kapsamına giren kısmının daha önemli olduğu ya da daha militan bir nitelik taşıyacağı vb. söylenemez.

Kapitalist yeniden üretim süreci, gerek üretim gerekse dolaşım alanı itibarıyla bir bütündür. Kapitalistlerin çıkarları bakımından, artı-değerin üretildiği üretim alanı kadar, artı-değerin realize olduğu dolaşım alanı da önemlidir. Dolayısıyla, her iki alanda da kilit sektörlerde çalışan işçilerin organize edecekleri büyük direnişler ve grevler kapitalistlerin canını aynı derecede yakacaktır. Bu nedenle, örneğin enerji sektöründeki üretken işçilerin mücadelesi işçi sınıfının bütünü açısından nasıl stratejik bir önem taşıyorsa, aynı şeyi üretken olmayan işçilerin çalıştığı bankacılık sektörü için de söyleyebiliriz. Ayrıca da, üretken işçiyi ayırt eden temel husus, kapitalistler için artı-değer üretmek, yani onları zenginleştirmek olduğuna göre, üretken işçilik esasen sermaye açısından bir şans, işçi açısından ise bir ayrıcalık değil tersine bir talihsizliktir. Sonuçta, işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı mücadelesi açısından, bizi yalnızca üretken kesimlerinin değil, onun bir bütün olarak büyümesi ilgilendiriyor.

Dolaşım Alanı ve Üretken Olmayan Emek

Bir bütün olarak ele alındığında, kapitalist yeniden üretim süreci, sermayenin üretim ve dolaşım zamanının toplamıdır. Bu nedenle, piyasada alım satım işlemleri için geçen süre, genel olarak sermayenin iş saatlerinin bir kısmıdır. Buradan anlaşılır ki, dolaşım zamanı ile üretim zamanı birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlar. Kısacası, saf biçimiyle düşünüldüğünde, dolaşım sırasında sermaye üretken sermaye işlevini yerine getiremediği için, ne meta ne de artı-değer üretebilir.

Sermayenin meta biçiminden para biçimine ya da para biçiminden meta biçimine dönüştürüldüğü dolaşım sürecinde, sermayenin varlık durumunda bir biçimden bir başka biçime değişim olursa da, yeni bir değer yaratılmış olmaz. Fakat üretim sürecinde yaratılmış bulunan artı-değer, ancak dolaşım sürecinde realize olabilir. Böylece, bir yandan sanayici kapitalist artı-değeri piyasada kâra dönüştürürken, diğer yandan da dolaşım alanına alıcı ve satıcı kimlikleriyle çıkan bir dizi ticari kapitalist, artı-değerin realizasyonuna katılarak kardan pay kapıp zenginleşebilir.

Sermayenin hem üretim hem de dolaşım işlevini kapsayan kapitalist yeniden üretim süreci, ya dolaşım işlevinin de doğrudan sanayici kapitalist tarafından ya da onun yerine başka kapitalist girişimciler veya tuttuğu ücretli çalışanlar tarafından yerine getirilmesini şart koşar. Ancak Marx’ın uyardığı gibi, “bu hiçbir zaman dolaşımı yerine getiren kimselerle üretimi yerine getiren kimselerin birbirine karıştırılması için bir neden olamayacağı gibi, meta-sermaye ile para-sermayenin işlevlerinin, üretken sermayenin işlevleri ile karıştırılması için de bir neden değildir.”[28] Üretim işlevini yürütenlerin dolaşım işlevini yürütenlere bir ödemede bulunmak zorunda olduklarını belirten Marx, birbirlerine satan ve birbirlerinden satın alan kapitalistlerin, bu hareketleri ile ne değer ne de ürün yarattıklarına dikkat çeker. Bir sanayici kapitalist, dolaşım alanındaki işleri fiilen yürütmüş olsaydı yine kendisine kalacak olan kâr payından feragat ederek, işin ticari kısmını tüccara devredebilir.

Meta üretimi sisteminde, dolaşımın tıpkı üretimin kendisi kadar zorunlu olması nedeniyle, kapitalizmin, üretim ögelerine duyduğu kadar dolaşım ögelerine de ihtiyaç duyacağı açıktır. Örneğin, dolaşım alanında işlev görecek işgücünün satın alınması için, dolaşım sermayesinin bir kısmının buraya yatırılması gerekmektedir. Ancak sermayenin bu kısmı saf biçimiyle düşünüldüğünde, ne yeni bir ürün ne de artı-değer yaratmaktadır. Zira fiilen üretken sürece katılmamakta ve kapitalizmin mantığı çerçevesinde akıllı ve verimli kullanıldığında, dolaşım alanı için harcanacak emek zamanında bir tasarruf sağlayarak, olsa olsa dolaşım maliyetlerinin düşürülmesine hizmet etmektedir. Bu da, dolaşım işlevi nedeniyle kârdan indirilmek zorunda kalınacak dolaşım maliyetinin daha az bir miktar tutması nedeniyle, kapitalistler açısından kâr kaybının azaltılması anlamına gelir. Çünkü, gerçek yani saf dolaşım maliyetleri, üretilen metanın değişim değerine yansımayan ve sermaye açısından üretken olmayan maliyettir. Marx’ın aydınlattığı üzere, işçinin üretken sayılabilmesi için, yalnızca kendisine ödenen sermaye parçasını yerine koyması yetmemekte, bunun üzerinde bir artı-değer yaratması gerekmektedir. Bu husus, örneğin ticari işler, defter tutma vb. gibi üretken olmayan alanlarda çalıştırılan işçilerin niteliğinin belirlenmesi bakımından akılda tutulmalıdır.

Dolaşım maliyetlerini incelerken, Marx, konunun kendi içinde taşıdığı kimi farklı yönleri ayırt edebilmek amacıyla bu maliyetleri, taşıma maliyetleri, depolama maliyetleri ve gerçek (saf) dolaşım maliyetleri olarak üç ana bölüme ayırmıştır. Üretken emek bölümünde üzerinde durduğumuz gibi, taşıma maliyetleri tamamen farklı bir niteliktedir ve ulaşım sanayiinde çalışan işçiler genelde üretken emek kapsamına girmektedirler. Bu nedenle, dolaşım alanının bir unsuruymuş gibi görünse de, aslında üretim alanının uzantısı olan ve daha önce değinilen taşıma maliyetlerini artık burada konu dışında tutuyoruz.

Gerçek dolaşım maliyetlerine geçmeden önce, içerdiği kimi farklı yönleri belirterek, depolama maliyetlerini de bir kenara ayırmakta yarar vardır. Zira, üretimin dolaşım sürecinde devam edebilecek kısmı taşımacılık ile; ürünün korunması, saklanması için ek maliyet gerektiren depolamanın özelliğinin ayrı tutulması sayesinde, dolaşım alanının üretim sürecinden farklı olan kendine özgü yönü, yani saf biçimiyle kendi karakteri kavranabilecektir. Bu konuda Marx’ın dikkat çektiği husus şöyledir:

“Biz, burada, dolaşım sürecinde devam edebilecek ve ticarî işin kendisinden tamamıyla ayrılabileceği her türlü olası üretim sürecini bütünüyle inceleme dışı bırakıyoruz; gerçekten de, örneğin, asıl ulaştırma sanayii ile gönderme işi, ticaretten tamamen ayrı sanayi kolları olabilir ve böyledir de; ve alınıp satılabilir metalar, doklarda ve başka genel binalarda depolanarak depolama giderleri üçüncü kişiler tarafından, kendisine düştüğü ölçüde tüccardan talep edilebilir. ... Taşıma şirketi sahibi, demiryolları yöneticisi, armatör «tüccar» değildir. Bizim burada dikkate aldığımız giderler, satın alma ve satış giderleridir. … bunlar, muhasebe, defter tutma, pazarlama, yazışma, vb. gibi kısımlara ayrılırlar.”[29]

Piyasada tüketime hazır meta bulundurabilmek, binaları, depoları, ardiyeleri, ambarları, yani belirli bir miktarda değişmeyen sermaye harcamasını gerektirir. Metaların buralara yerleştirilmesi için de işgücünün bir kısmı bu işe tahsis edilecektir. Ayrıca, metaları bozulmalara ve hava koşullarının zararlı etkilerine karşı koruyabilmek için de, gerek malzeme biçiminde iş araçlarına gerekse işgücüne ek sermaye yatırımına ihtiyaç duyulacaktır. Bunlar yeni bir değer yaratmayan, bu nedenle üretken olmayan maliyetlerdir ve depolama benzeri işlerde çalışan işçiler de üretken olmayan işçiler arasında sayılır.

Fakat metanın kullanım değerine yeni bir şey katmasa da, onu korumaya yönelik ek sermaye gerektiren bu tür harcamalar, ticaret, defter tutma, reklâm gibi gerçek dolaşım maliyetlerinden farklı olarak, metanın değişim değerine yansıyıp onu yükseltebilir. Çünkü gerçek dolaşım maliyeti olarak sınıflandırılanlar, üretimi tamamen bitmiş, tüketiciye tam hazır hale getirilmiş meta-değerlerin içinde bulundukları kullanım-değerlerini artık hiç etkilemezken, depolama faaliyeti, kullanım değerinin dolaşım alanının içinde korunması amacıyla ek bir emek daha harcanmasını gerektirmektedir.

Gerçek dolaşım maliyetlerinin özelliklerini inceleyebilmek için Marx, bunları kendi içinde satın alma ve satış zamanı, defter tutma ve para basımı olarak alt başlıklara ayırmıştır. Genelde bu maliyetlerle, dolaşım sürecinde mal ve para şeklindeki biçim değişikliğinden kaynaklanan giderler kastedilir ve bunlar ideal olarak düşünüldüğünde metaların değerine yansımaz. Özel bir meta olması bakımından, para basımı için katlanılması gereken maliyetin mahiyetini de diğerlerinden ayırt ederek belirtelim. Dolaşım aracı olan para-metanın üretimi, sermayeye yeni bir artı-değer eklemez. Para işlevini yerine getiren metalar, Marx’ın deyişiyle, “ne bireysel ve ne de üretken tüketime girerler. Bunlar salt dolaşım mekanizması olarak hizmet ettikleri bir şekil içinde sabitleşen toplumsal emeği temsil ederler.”[30] Para basımı alanı, paranın üretimi için top­lumsal emeğin bir kısmının harcanmasını gerektirir. Fakat bu kısım, toplum için doğrudan doğruya bir dolaşım maliyetidir; toplumsal servetin, dolaşım sürecine feda edilmesi gereken bir kısmıdır.

Şimdi gerçek dolaşım maliyetleri içinde yer alan diğer kalemlerin niteliği üzerinde durabiliriz. Satın alma ve satış giderleri, ticari işler için katlanılan maliyetleri içerir. Ticaret işlerinde çalışanlar, işgüçleri tüccarın değişen sermayesi ile satın alınmış ücretli işçilerdir. Bu işgücünün değeri de, kuşkusuz ki tıpkı üretken işçilerde olduğu gibi, onun üretimi ve yeniden üretiminin maliyeti ile belirlenir. “Her şeyden önce, bunların emek-gücü, gelir olarak harcanan parayla değil, tüccarın değişen sermayesi ile satın alınmıştır ve dolayısıyla bu güç, özel hizmetler için değil, kendisine yatırılan sermayenin değerinin genişletilmesi amacıyla satın alınmıştır. Sonra, onun da emek-gücünün değeri ve şu halde ücreti, diğer işçilerinki gibi belirlenmiştir, yani emeğinin ürünü ile değil, onun özgül emek-gücünün üretim ve yeniden-üretiminin maliyeti ile belirlenmiştir.”[31]

Marx, sanayici kapitalist ile tüccar arasında var olan ayrımın, bu iki farklı alanda çalışan işçiler arasında da yapılması gerektiğini söyler. Ticari sermaye, sırf bir dolaşım aracı olarak değer ya da artı-değer üretmediğine göre, tüccar tarafından bu aynı işlerde çalıştırılan ticaret işçilerinin de, onun için doğrudan doğruya artı-değer üretmeyecekleri sonucu çıkar. Dolayısıyla, tüccar sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntı, sanayi sermayesiyle artı-değer arasındaki bağıntıdan farklıdır. Sanayi sermayesi, işçinin karşılığı ödenmeyen emeğine doğrudan el koyup bizzat artı-değer üretirken, tüccar sermayesi üretilen bu artı-değerin bir kısmına sahip çıkmaktadır. İşte bu nedenle, tüccarın işgücüne harcadığı değişen sermaye doğrudan artı-değer yaratmazken, yine de tüccar için sermayesini büyütme ve zenginleşme kaynağı olabilmektedir. Bunun nedenini şöyle açıklar Marx:

“Bireysel tüccarın elde edeceği kâr kitlesi, bu süreçte kullanabileceği sermayenin kitlesine bağlı olup, çalıştırdığı kimselerin karşılığı ödenmeyen emeği ne kadar fazla olursa o kadar fazla sermayeyi satın alma ve satma işinde kullanabilir. Tüccarın parasını sermaye haline getiren işlev, büyük ölçüde, bu işte çalıştırılanlar tarafından yerine getirilir. Çalıştırdığı kimselerin karşılığı ödenmeyen emeği artı-değer yaratmamakla birlikte, onun bu artı-değere el koymasını sağlar ve bu da, sonuçta, sermayesi bakımından aynı şey demektir. Bu nedenle de o, tüccar için bir kâr kaynağıdır. Aksi halde ticaret hiçbir zaman büyük ölçekte ya da kapitalist biçimde yürütülemezdi.”[32]

Kapitalist yeniden üretim süreci, çeşitli fiilî işlemlerin yanı sıra, çeşitli türden kayıt ve muhasebe işlemlerini de gerekli kılar. Bu t