30 Ekim 2007 tarihinde kaleme aldığımız “Savaş Çığırtkanlığı, Emperyalist Emeller ve İktidar Kavgası” başlıklı yazımızı, özetle şu saptamayı yaparak bitirmiştik:
“Yaşanan bunca tarihsel tecrübeden sonra, Türkiye’de kapitalizmin gelişimine ve burjuvazinin tarihine ilişkin olarak şu gerçekliği hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor: Türkiye’de kapitalizmin savunucusu olan burjuva güçler, cumhuriyetin kuruluşundan beri devlet yönetiminde daha fazla söz sahibi olabilmek ve böylece iktidarın nimetlerinden daha fazla yararlanabilmek için, bir yandan kendi aralarında iktidar kavgasını sürdürürlerken, diğer yandan ortak çıkarları söz konusu olduğunda ya da sömürü düzenleri şu ya da bu biçimde tehlikeye girdiğinde domuz topu gibi birleşmekte ve emekçi sınıflara karşı ortak bir saldırı başlatmakta hiç tereddüt etmemektedirler. Cumhuriyet tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur ve bundan sonra da böyle olacaktır!”
Nitekim olayların bugünkü gelişimi de bu saptamayı doğrular nitelikte olmaktadır. ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana bölgede yaşanan gelişmeler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte ve egemen sınıfın temsilcilerini ortak çıkarlar etrafında birleşmeye ve giderek birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Düzenin savunucusu ve temsilcisi konumunda olan güçler (asker-sivil bürokrasi ve burjuva siyasetçiler) kendi aralarındaki çelişki ve çatışmaları ikinci plana itmeye ve temsilcisi oldukları sömürü düzeninin ortak çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye yönelmektedirler. Daha düne kadar devletin doruğunda iktidar kavgasına tutuşan ve bu amaçla birbirlerine çeşitli tuzaklar kuran statükocu asker-sivil bürokrasi ile iktidar partisi AKP, bölgedeki gelişmelere ve Kürt sorununa yönelik olarak giderek “aynı ağızdan” konuşmaya ve “birlik-beraberlik” gösterilerinde bulunmaya başlamışlardır.
Öte yandan, son dönemdeki gelişmelere baktığımızda, Avrupa Birliği (AB) yanlısı liberal aydınların tutumunun da iktidardaki “İslamcı-liberal” AKP’ninkinden çok farklı olmadığını, hatta örtüştüğünü görmekteyiz. Bu ülkede demokrasi ve özgürlükler konusunda soyut nutuklar atmaya bayılan liberal aydınlar ve siyasetçiler, sıra Kürt halkının somut ulusal-demokratik taleplerini savunmaya geldiğinde hep yan çizmişlerdir ve bugün de öyle yapmaktadırlar. Bu liberal aydın ve siyasetçilerin “laik” tandanslısı da, “İslami” tandanslısı da Kürt sorununun çözümü konusunda, yani bu ülkede demokrasinin gerçekten uygulanması konusunda tam bir ikiyüzlü tutum sergilemektedir. Liberallerin esas istediği, özel kapitalist sermaye düzeninin “serbestçe” gelişmesi ve Avrupa sermayesiyle bütünleşme sürecinin pürüzsüz yürümesidir.
Onlara göre, Kürt ulusal hareketinin bu süreci sekteye uğratacak şekilde çıkışlar yapması ve ulusal demokratik taleplerini yükseltmesi zinhar kabul edilemez bir şeydir ve şiddetle eleştirilmelidir! Bunlar için, Türkiye’de demokrasinin genişlemesi ancak AB ile bir bütünleşme sağlandıktan sonra mümkün olabileceğinden, Kürtlerin demokratik talepleri de tam olarak ancak bu aşamadan sonra düşünülebilecek bir şeydir. Bu nedenle liberaller, zamanı gelinceye değin Kürtlerin uslu durmalarını ve şimdilik birtakım hak kırıntılarıyla yetinmelerini vazetmektedirler. Buna karşı çıkan ve parlamentoda seslerini yükselten DTP’li milletvekillerine ise adeta terörist muamelesi reva görülmektedir. Esasen bunda şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü devrimci mücadeleye ve devrimci demokrasiye her zaman düşmanca bir yaklaşım içinde olan liberal demokrasi, bu nedenle Kürt hareketinin devrimci demokratik mücadelesine ve taleplerine de düşmanca yaklaşmaktadır. Burjuva liberaller de tıpkı statükocular gibi davranmakta ve Kürt hareketini daha baştan “terörizm”le suçlayarak, kamuoyu önünde mahkûm etmeye çalışmaktadırlar. Özellikle 11 Eylül’den sonra, tüm dünyada olduğu gibi bizdeki liberallerin ağzında da bu “terörizm” kavramı, her türlü devrimci faaliyeti karalamak için kullanılan bir “yafta” haline getirilmiştir.
Bu nedenle, Kürt sorununda yaşanan son gelişmeler, yalnızca statükocuların demokrasi karşıtlığını ya da faşizan eğilimlerini sergilemekle kalmıyor, aynı zamanda “İslamcı liberaller” ile “laik liberallerin” demokrasi anlayışlarının da ne denli sığ ve samimiyetsiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. AB’ye katılım gündeme geldiğinden bu yana, Türkiye’nin sorunlarının ancak burjuva demokrasisi çerçevesi içinde liberal iktisat ve siyaset politikaları izlenerek çözümlenebileceğini geviş getirircesine tekrarlayıp duran liberal ekâbir takımı, sıra Kürt sorununun barışçı ve kalıcı çözümü için acil ve somut adımların atılmasına geldiğinde, ayakları geri gitmeye ve söylediklerini bir bir yutmaya başladılar. Bunlar, kendilerinden bekleneceği üzere, çok sinsi bir oportünizme başvurarak ve çeşitli bahaneler üreterek, militarizmle uzlaşma yoluna gittiler. Yani bu kez de Kürt sorunu, kendilerini liberal ve de ılımlı İslam olarak tanıtan politika esnafının elinde çok tehlikeli bir çözümsüzlüğün girdabına sokulmuş oldu.
Bugün İslamcı-liberal AKP hükümetinin “yeni çözüm önerileri” diye elinde salladığı sopa, bildik-tanıdık olan o “eski sopa”dan başka bir şey değildir. Ağızlarının içinde ne denli eveleyip geveleseler de, AKP hükümetinin ve bir kısım liberal aydının bugün “çözüm” diye gösterdikleri yol, otoriter devletçi anlayışın yıllardan beri “çözüm” diye öne sürdüğü geleneksel inkârcı ve imhacı yaklaşımdan bir adım öteye geçmemektedir. Çünkü liberaller de statükocular gibi, sorunun aslında bir “ulusal sorun” olduğu gerçeğini itiraf etmekten köşe bucak kaçmaktadırlar. Nitekim kaçtıkları içindir ki, Kürt ulusal sorununu inkâr etmekte ve “aslında bu sorun ekonomik, sosyal, kültürel boyutları olan bölgesel bir sorundur” diye ağızlarının içinde eveleyip gevelemekte, ya da “aslında Kürt sorunu yoktur, terör ve terörle mücadele sorunu vardır” deyip militarizme göz kırpmaktadırlar.
Böylece, Kürt ulusal sorununun gerçekten “adaletli, barışçı ve kalıcı bir çözümü” için gerekli politik adımları atmaya, bugünkü “İslamcı-liberal” AKP hükümetinin de mecalinin olmadığı anlaşılmış oluyor. Çünkü bu parti de diğer burjuva partiler gibi, geleneksel statükocu güçlere ve resmi “devlet” ideolojisine karşı kararlı bir mücadeleyi göze alabilecek politik cesaretten ve gerçek demokratlıktan yoksundur.
Dolayısıyla, lafa gelince “demokrasisinin sınırlarının genişletilmesi, hak ve özgürlüklerin savunulması” konusunda bolca nutuk atan ve vaatlerde bulunan “İslamcı-liberal” AKP yöneticilerinin ve onların siyasal destekçisi konumunda olan liberal aydınların söylemleri kimseyi aldatmamalıdır! İşin gerçeğinde, AKP’nin de kendinden önceki liberal burjuva partilerden (Bayar-Menderes’in DP’si, Özal’ın ANAP’ı vb. gibi) hiçbir farkı yoktur. Bugün kendilerini “İslami duyarlılığı yüksek” liberal politikacılar olarak takdim eden AKP’nin burjuva yöneticileri de, tıpkı kendilerinden önceki burjuva liberaller gibi aynı sınıf kumaşından imal edilmişlerdir. Bunların hepsinin ortak özelliği, demokrasiyi yalnızca kendileri için istemeleridir.
Dolayısıyla, AKP’nin savunduğu “demokrasi” de tıpkı kendinden önceki liberal partilerinki gibi, sınırlı bir burjuva demokrasisi olmaktan öteye geçemez. Ama bunda şaşılacak bir yan da yoktur. Çünkü bu ülkede demokrasiyi, hak ve özgürlükleri “savunma” propagandalarıyla siyaset sahnesine fırlamış olan burjuva liberallerin (ister İslami tandanslı, isterse laik tandanslı olsunlar) demokrasi anlayışı hep aynı olmuştur. Bunlar her zaman, kendileri için geniş ama Türk ve Kürt emekçi halkı için dar olan bir burjuva demokrasisi uygulamayı tercih etmişlerdir ve bugün de bu anlayışlarında değişen çok bir şey yoktur.
Öte yandan, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, bu ülkede burjuva düzenin “liberal” savunucularıyla “statükocu” savunucuları arasında bir iktidar kavgasının yürüdüğü de görülmesi gereken bir gerçekliktir. Bu kavgada statükocu kesim (Kemalist bürokrasi), kendi iktidarını zayıflatacağını düşündüğü her durumda, liberal-demokratik açılımlara ve değişim taleplerine (bu talepler bu ülkenin egemenlerinden, yani burjuvaziden gelmiş olsa bile) hep karşı durmuş ve statükonun yılmaz savunucusu kesilmiştir. Buna karşılık, siyasal iktidarda ve ülke ekonomisinde daha fazla söz sahibi olmak isteyen burjuva liberaller ise, zaman zaman statükoculara karşı çıkarak, ekonomik ve siyasal alanda liberalizmi ve demokratikleşmeyi savunur görünmüşlerdir. Statükoyu savunan burjuva kesim ile liberalizmi savunan burjuva kesim arasında cumhuriyet tarihi boyunca sürüp gelen bu kavga, kesinlikle emekçi halkın çıkarlarıyla ilgili olmayan ve onun gerçek taleplerini hiçbir biçimde dikkate almayan bir kavgaydı. Fakat bu kavgada her iki kesim de bir “oy deposu” olarak gördükleri emekçi halkı kendi peşlerine takabilmek için, kendilerini hep halktan yana göstermişler ve sürekli halk dalkavukluğu yapmışlardır.
Özetle söyleyecek olursak, TC’nin kuruluşundan itibaren kendini devletle özdeşleştirmiş olan egemen sınıfın bir kesimi (devletçi-statükocu kesim), birey karşısında daima devletin çıkarlarını üstün tutarken, sözümona statükoculuğa karşı çıkan ve demokrasiyi savunurmuş gibi yapan bir diğer kesim (liberal burjuva kesimi) ise, demokrasiyi yalnızca burjuvazi için istemiştir. Yalnızca burjuvazinin ekonomik ve siyasal özgürlük alanını genişletmek için statükoya karşı “mücadele” vermiştir. Egemen sınıf içinde, statükocular ile liberaller arasında bugün yaşanan çatışma da bundan farklı bir şey değildir.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana geçen 85 yıllık zaman diliminde, bu ülkede burjuva demokrasisinin tamamen rafa kaldırıldığı ya da sınırlarının alabildiğine daraldığı dönemler çok olmuştur. Ama buna karşılık, bu ülkede Batıdaki gibi normal işleyen bir burjuva demokrasisi dönemi hiç olmamıştır. Bu ülkede bir burjuva demokrasisinin işlediği sanılan dönemler ise, gerçekte burjuva demokrasisinin sınırlarının geçici olarak bir parça genişlediği istisnai dönemlerdir. Türkiye’de burjuva demokrasisinin sınırlarının genişlediği bu istisnai dönemler, genellikle burjuvazinin bu genişlemeden çok fazla bir rahatsızlık duymadığı, hatta yarar umduğu dönemlerdir. Böylesi dönemlerde statükocu-otoriter burjuva eğilim siyasal düzlemde geri plana çekilirken, öne çıkan hep liberal burjuva eğilim olmuştur. Burjuvazinin çıkarları demokrasinin sınırlarının daraltılmasını ya da tümden ortadan kaldırılmasını gerektirdiği dönemlerde ise bunun tersi olmakta ve böylesi dönemlerde burjuva liberal eğilim siyaset sahnesinde geri plana çekilirken, bu kez öne çıkan statükocu-otoriter eğilim olmaktadır. TC’nin kuruluşundan bugüne kadar yaşanan tüm siyasal süreçlerde, defalarca tekrarlanmış bir olgudur bu. Yaptığımız bu saptamanın yerinde olup olmadığını anlamak için, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar burjuva siyasal rejimde yaşanan belli başlı değişim dönemlerine kısaca bir göz atmak yeterli olacaktır sanırız.
Tek parti (CHP) diktatörlüğü altında geçen burjuva cumhuriyetin ilk 23 yılık dönemi (1923-46), Batıdaki gibi bir burjuva demokrasisinin hiç işletilmediği bir dönemdir. Bu yıllar, genelde kır-kent emekçi sınıflarının, özelde ise Kürt halkının demokratik haklarının hiçe sayıldığı, ekonomik-sosyal taleplerinin hiçbir biçimde karşılanmadığı ve can yakan sorunlarının hiçbirine gerçek çözümlerin getirilmediği yıllardır. İşin ilginç yanı, gerek Türk işçi ve emekçi kitlelerin, gerekse Kürt halkının her türlü demokratik çıkışının genelde statükocu bir tepkiyle karşılandığı ya da şiddetli bir saldırganlıkla bastırıldığı bu yılların, gerçeklerle adeta alay edercesine, resmi tarihin sayfalarına “ilerici-devrimci yıllar” olarak kaydedilmiş olmasıdır. Oysa ne yönetici kadroların eylemleri, ne de yapılan işlerin niteliği bakımından bu yılları “ilerici-devrimci yıllar” olarak nitelemek mümkündür.
Bu ülkede Tanzimat’la başlayıp cumhuriyetle devam eden “çağdaşlaşma-batılılaşma-modernleşme” projesinin “mimarlığını” ve fiili uygulayıcılığını yapan kadroların, despotik-devletçi geleneği çok güçlü bir kaynaktan, yani Osmanlı askeri bürokrasisinden geldiği bir sır değildir. Milli Mücadele’ye önderlik eden ve cumhuriyetin kuruluşundan sonra da siyasal iktidar tekelini elinden bırakmayan bu burjuvalaşmış bürokrat kadrolar, iktidarlarını hiçbir dönemde halka dayandırma yanlısı olmamışlardır. Bunlar gerçek anlamda halk devrimcisi değil, çökmüş bir imparatorluğun devlet aygıtından gelen ve tıpkı kendi öncelleri gibi “Batılılaşma, modernleşme” özlemi içinde olan birer burjuva reformisttiler yalnızca. Dolayısıyla bunlar, Osmanlı’dan miras kalan kurum ve yapıları köklü bir halk devrimiyle ortadan kaldırmak yerine, bu yapıların pek çoğunu yeni kurulan cumhuriyet rejimine uyarlayarak muhafaza etme yolunu tutmuşlardı.
Öte yandan, cumhuriyeti kuran ve “devrimci” olduğunu iddia eden bu “öncü” kadro, iktidarı bütünüyle ele geçirdikten sonra da, burjuva demokratik devrim açısından zorunlu olan devrimci dönüşüm adımlarını atmaktan özellikle kaçınmıştır. Kemalist iktidar, tarihsel bakımdan gerici bir konumda olan pre-kapitalist unsurları (toprak ağaları, şeyhler, mütegallibe vb.) tasfiye edecek yerde, bu unsurlarla uzlaşma yoluna gitmiş, hatta uzun süreli ittifaklar yapmıştır. Nitekim böyle yapıldığı içindir ki, cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır. Yıllar yılı “Batılılaşma, çağdaşlaşma, modernleşme” söylemlerinin ardına saklanarak her türlü anti-demokratik uygulamaya başvuran bu rejim, gerçekte çağdaşlaşmaya da demokratikleşmeye de pek değer vermediğini ve bu konuda da samimi olmadığını defalarca göstermiştir.
Emperyalist işgal güçlerine karşı kazanılan askeri zaferin ardından kurulan yeni devletin (TC’nin) merkezi çekirdeğini oluşturan askeri ve siyasi kadrolar (Kemalistler), bir yandan kendilerini daha yeni gelişmekte olan Müslüman-Türk burjuvaziye dayandırmaya çalışırken, diğer yandan da bizzat kendileri devlet olanaklarından yararlanarak burjuvalaşmaya çalışıyorlardı. Ama öte yandan bu kadrolar, Osmanlı’nın geleneksel “devlet” anlayışı içinde yetişmiş olmalarından kaynaklı olarak, kendilerini hâlâ “devletlû” bir sınıf gibi görme ve devletin “aslî sahibi” sayma eğilimindeydiler. Cumhuriyet rejimini yöneten siyasal kadronun bu öznel eğilimi, Milli Mücadele sürecinde kurulan “kent burjuvazisi-eşraf-bürokrasi” ittifakı içinde giderek esaslı bir çelişki yaratacaktı. Çünkü Kemalist bürokrasi kendini her ne kadar Osmanlı’daki gibi “devletlû” bir sınıf olarak hissetse de, artık ne devlet o eski Osmanlı devletiydi, ne de toplum o eski tebaa toplumu. Kapitalizm yönünde gelişen yeni toplum, esasen bir burjuva toplumu olma yolunda ilerliyordu ve bunun da burjuvazi ile “kurucu” bürokrasi arasında bir çelişkiye yol açması kaçınılmazdı.
Nitekim yeni kurulan cumhuriyet rejiminde kentli büyük burjuvazi iktisaden gelişip güçlendikçe, bu sınıfın devlet yönetiminde daha fazla söz sahibi olma isteği de giderek artacaktı. Bu durumda, iktisaden güçlenen mülk sahibi burjuvazi ile devlet yönetimini tekelinde tutan Kemalist bürokrasi arasında giderek bir zıtlaşmanın doğması da kaçınılmaz olacaktı. İşte Kemalist bürokrasi ile mülk sahibi burjuvazi arasında Milli Mücadele yıllarında kurulan siyasal birlikteliğin (iktidar bloğu), yıllar ilerledikçe “çelişkili ve çatışmalı” bir birlikteliğe dönüşmesinin gerçek nedeni budur. Bu ülkede askeri bürokrasinin tutumu, cumhuriyetin ilanından başlayarak, burjuva düzenin gelişim evrelerini derinden etkilemiştir.
Cumhuriyetin ilanından sekiz ay önce (17 Şubat 1923’de), yeni yönetimin izleyeceği iktisat politikalarını belirlemek amacıyla İzmir’de bir İktisat Kongresi toplanmıştı. Bu kongre, siyasal iktidarı fiilen elinde tutan milliyetçi askeri bürokrasiyi, İstanbul ve İzmir’in Müslüman-Türk burjuva çevrelerini, Anadolu eşrafını ve büyük toprak sahiplerini bir araya getiren bir organizasyondu. M. Kemal’in önderliğindeki milliyetçi askeri bürokrasi ile Müslüman-Türk burjuvazisinin birlikte oluşturdukları yeni iktisat politikasının ana hedefi bu kongrede açıkça belirtilmişti: Devlet aracılığıyla ve devlet imkânlarıyla, kapitalist temeller üzerinde ulusal bir ekonomi inşa etmek! Kongre ayrıca, Osmanlı Devleti’nden devralınan liberal iktisat politikalarında ve yabancı sermayeye karşı tutum konusunda köklü bir değişiklik yapılmayacağına dair de Batılı emperyalist güçlere güvence veriyordu.
Siyasal iktidarı fiilen elinde bulunduran Milli Mücadele’nin askeri ve siyasi önder kadrosu, bu kongrede, kapitalist üretim biçimine mümkün olduğu kadar hızlı bir geçişi sağlamak amacıyla sermaye birikimini yerli burjuvazinin yararına hızlandırmayı taahhüt ediyordu. Kemalist iktidar, elinde bulundurduğu yasama ve yürütme gücünü bu hedefe ulaşmak üzere kullanacak ve özel bir vergilendirme yoluyla emekçi halkın sırtından çekip alacağı birikimleri burjuvaziye aktaracaktı. Böylelikle devlet, Kemalist bürokrasinin yönetimi altında, “milli” kapitalist gelişmenin ve dolayısıyla “milli” burjuvazinin hizmetine koşulmuş oluyordu. Tabii, Kemalist bürokrasi uygulayacağı bu “milli” iktisat politikasını, “cumhuriyetçilik”, “milliyetçilik”, “halkçılık”, “devrimcilik”, “anti-emperyalistlik” vb. olarak lanse edecekti halka!
Dolayısıyla, 1923’den 1930’a kadar süren bu dönem, “milli iktisat politikası” adı altında yerli burjuvaziye devlet aracılığıyla sermaye birikimi sağlamaya çalışmaktan öteye geçmeyen bir dönem olmuştur. Sözümona bu yolla, kapitalist sanayileşme hamlesi başarılacak ve ulusal kalkınma sağlanacaktı. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Devlet aracılığıyla yerli burjuvaziye aktarılan sermaye birikimleri, sanayi yatırımlarına değil, esas olarak ticari faaliyetlere, özellikle de burjuvazinin kısa zamanda servet yapabileceğini umduğu ithalat ve ihracat işlerine ve yabancı şirket komisyonculuğuna yöneldi. Sonuç olarak, cumhuriyetin bu ilk yıllarında, “kapitalist sanayileşme” yoluyla bir milli kalkınma başarılamadı.
Bu dönemde ne “milli” burjuvazi denen kesimin ne de ona hamilik eden Kemalist bürokrasinin, emperyalist sermayeye karşı çıkmak gibi bir tutumu asla olmadı. Aksine “milli” burjuvazi bu dönemde, emperyalist şirketlerin ülke içinde komisyonculuğunu üstlenmeyi ve eski komisyoncuların (gayri Müslim azınlıklardan oluşan komprador burjuvazinin) yerini almayı çok arzulamış ama bu arzusu gerçekleşmemiştir. Çünkü emperyalist devletler Kemalist iktidarın bu konudaki tüm girişimlerini yanıtsız bırakacak ve bu yıllarda Türkiye’ye herhangi bir yabancı sermaye girişi olmayacaktı. Yerli burjuvazi, 1923-30 yıllarının ekonomik yalıtılmışlık koşulları içinde kendi yağıyla kavrulmak zorunda kalmış ve elindeki imkânlar ve araçlar dahilinde, ülke içinde yaratılan artı-değeri (en başta da tarım ürünlerinin ihracı yoluyla köylülerin artı-değerini) sömürerek palazlanmaya çalışmıştır. “Milli” burjuvazi, bu sömürü mekanizmasının organize edilmesinde en büyük yardımı tabii ki Kemalist devletten görmüştür.
Bu dönemde devlet gücünü elinde bulunduran ve bir anlamda “milli” burjuvazinin de hamiliğini yapan Kemalist bürokrasi, ülkeye yabancı sermaye girişinden umudunu tamamen kesmiş olduğundan, kapitalist birikimin ancak ülke içi kaynakların hızlanan bir sömürülmesiyle sağlanabileceğini ve bunun vazgeçilmez aracının da devlet olduğunu görmüş bulunuyordu. O nedenle Kemalist bürokrasi, devleti hem servetlerin oluşturucusu hem de dağıtımcısı konumuna getiren bir ekonomik politikayı gecikmeksizin uygulamaya koydu. Uygulanan bu ekonomi politikası sonucunda, yüksek mevki sahibi Kemalist bürokratlar (bürokratik elit) kısa zamanda toplumsal ve siyasal yaşamın en etkili figürleri haline geldiler. Çünkü bir grup insanı (yeni yetme burjuvaziyi) zengin edecek siyasi kararları alan ya da bu kararların alınmasında etkin bir rol oynayan onlardı. İşte uzun yıllar Kemalist bürokratik eliti yerli burjuvazinin gözünde vazgeçilmez kılan ve onu bir “hami” konumuna yükselten, aslında Türkiye’nin mevcut koşullarından başkası değildi.
Geçmişte sömürge ya da yarı-sömürge konumunda olup, sonradan kapitalist ülkeler arasında yerini alan ülkelerin siyasal tarihine baktığımızda, bunlardan pek çoğunun ulus-devlet kurma aşamasında benzer gelişmeler sergilediğini görmekteyiz. Bu ülkelerde ulus-devletin kurulması aşamasında kendilerini anti-emperyalist, halkçı, devrimci vb. olarak lanse eden iktidarların pek çoğunun, gerçekte örgütlü halk güçlerine dayanmadığı ve gerçek bir halk iktidarını temsil etmediği, yaşanarak kanıtlanmış bir gerçekliktir. Genel kabul görmüş bir adlandırmayla, “ulusal devrimci” olarak kategorize edilen bu iktidarların pek çoğu, aslında bir halk hareketinin sonucunda kurulan iktidarlar olmayıp, milliyetçi bürokratik seçkinlerin hegemonyası altında kurulan tepeden inmeci iktidarlardır. Bu bürokratik seçkinci iktidarlar, gerçek sınıf doğalarını, yani burjuva karakterlerini halktan gizleyebilmek için, iktidarları süresince genellikle demagojiye başvurmuşlardır.
Bu tip iktidarların devrimciliği ve halkçılığı, genellikle söylem düzeyinde kalmış ve gerçek yaşamda hiçbir zaman eyleme dönüşmemiştir. Dolayısıyla bu iktidarların egemenlik sürdürdüğü ülkelerin ekonomik ve sosyal yaşamında, halk kitlelerinin örgütlü devrimci eylemine dayanan gerçek anlamda devrimci dönüşümler yaşanmamıştır. Fakat öte yandan, bu ülkelerde iktidar tekelini uzun yıllar elinde bulunduran bürokratik seçkinci iktidarlar, kapitalizm açısından yapılması zaten zorunlu hale gelmiş reformları yaptıklarında da, bu uygulamalarını sanki bir “devrim” gerçekleştiriyorlarmış gibi sunmuşlardır toplumlarına.
Tarihteki “ulusal devrimci” iktidarlardan biri olan Kemalist bürokrasinin tepeden inmeci iktidarı da aynen böyle davranmıştır kendi toplumunda. Daha baştan emekçi halk sınıfları (işçi, küçük ve yoksul köylü, küçük esnaf vb.) üzerinde otoriter-bürokratik bir baskı rejimi kurmuş olan bu bürokrat-burjuva iktidar, bu niteliğini halktan gizleyebilmek için, kendini “halkçı, devrimci” modern bir cumhuriyet rejimi olarak takdim etmiştir topluma. Resmi tarihin de yıllar boyunca “anti-emperyalist, halkçı, devrimci” bir iktidar olarak kategorize ettiği Kemalist bürokrasinin iktidarı, gerçekte bürokratik seçkinlerin hegemonyası altında kurulmuş azgelişmiş ülke burjuva diktatörlüklerinin ilk örneklerinden biriydi aslında.
Türkiye’yi çağdaş Batı uygarlığı düzeyine ulaştırmayı, yani Batı’daki gibi kapitalist bir toplum kurmayı amaçlamış olan Kemalist bürokrasi, siyasal rejimi de daha baştan bu amaca uygun bir biçimde yapılandırmaya çalışmıştır. Nitekim iktidarda kaldığı sürece, bir yandan “milli” bir burjuva sınıfı yaratmaya çalışırken, diğer yandan da emekçi sınıflar üzerinde otoriter-bürokratik bir baskı rejimi kurmayı hiç ihmal etmemiştir. Fakat buna rağmen Kemalist bürokrasi, gene de kendi sınıf doğasını ve tarihsel misyonunu halktan gizleyebilmek için, her türlü demagojiye başvurmaktan geri durmamış ve yıllar boyunca kendini kitlelere “anti-emperyalist, devrimci, halkçı” olarak empoze etmeye çalışmıştır hep. Hatta bu rejimin önderi konumunda olan M. Kemal bu konuda daha da ileri gitmiş ve kendi iktidarları altında artık Türkiye’de sınıfların var olmadığını ve Türk milletinin “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” oluşturduğunu ilan etmiştir cümle âleme!
Oysa Kemalist bürokrasinin 1923 yılında kuruluşunu ilan ettiği bu “halkçı” ve de “devrimci” cumhuriyet rejimi, aslında etnik bir grubun burjuvazisinin, yani “milli” diye tanımladığı Türk burjuvazinin (tüccar-eşraf-bürokrasi) çıkarlarını koruyup kollamayı esas alan ve kendini bütünüyle bu amaca uyarlamış olan halisinden bir milliyetçi burjuva sınıf diktatörlüğü idi. Nitekim bu dönemde Kemalist bürokrasinin hegemonyası altında kurulmuş bütün cumhuriyet hükümetleri, daha önce büyük tüccar, eşraf ve bürokrasi ittifakının İzmir İktisat Kongresinde almış olduğu kararlar doğrultusunda hareket edecek ve tüm çabalarını, devlet eliyle bir “milli” burjuva sınıfı yaratmakta yoğunlaştıracaklardı. Üstelik bu konuda öncülüğü de bizzat Cumhurbaşkanı M. Kemal’in kendisi yapacaktı. Örneğin, bu dönemde, onun koyduğu 250 bin lira ödenmiş sermayeyle Türkiye İş Bankası’nın kuruluşu gerçekleştirilecekti. İş Bankası’nın yönetim kurulunda, İstanbul, Ankara ve İzmir’in büyük tüccarları ve Anadolu eşrafından gelen kimselerin yanı sıra, yüksek bürokrasiden (Milli Mücadelenin askerî, idarî ve siyasî kadrolarından) gelen kimseler de yer alacaktı.
Milli Mücadele önderlerinin ve cumhuriyet dönemi bürokrasisinin kapitalizm karşısındaki tutumunu, M. Kemal’in bu konudaki “teorik” ve “pratik” yönelimi en açık bir biçimde ortaya koymaktadır. 1923’te yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Kaç milyonerimiz var. Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız…”[1] Nitekim M. Kemal, Milli Mücadele zaferle sonuçlanıp TC kurulunca, kapitalist girişimcilik konusunda da ilk örneği kendisi oluşturacak ve yaptığı yatırımlarla “örnek bir kapitalist müteşebbis” olduğunu herkese kanıtlayacaktı. Ölümünden bir süre önce hazineye bağışladığı şahsi malvarlığının dökümü, onun sağlığında gerçekten de “örnek bir kapitalist müteşebbis” olduğunu göstermektedir.
M. Kemal’in malvarlığının dökümü özetle şöyleydi: Toplam 154.720 dönüm tarım arazisi ve mera, 51adet bina, bira fabrikası, malt fabrikası, buz fabrikası, soda ve gazoz fabrikası, deri fabrikası, ziraat aletleri ve demir fabrikası, iki süt fabrikası, şarap imalathanesi, elektrikle işleyen değirmen, İstanbul’da bir çelik fabrikasının yüzde kırk hissesi, ayrıca Ankara ve Yalova’da tavuk çiftlikleri, peynir ve yağ üretmeye elverişli iki imalathane, 16 adet traktör, 13 adet harman ve biçerdöver, deniz motoru, 5 adet kamyon ve kamyonet, 2 adet otomobil, çiftliklerin genel servislerinde çalıştırılan 19 adet binek ve yük arabası, ayrıca canlı demirbaş olarak: 13.000 baş koyun, 433 baş sığır, 69 at, 2450 tavuk vb.[2] M. Kemal’in sahip olduğu bu varlıkların toplam değeri, o dönemin koşullarında ancak büyük bir kapitalistin sahip olabileceği bir sermaye büyüklüğüne işaret etmektedir hiç kuşkusuz!
Ama o dönemde bürokrasiden “kapitalist müteşebbis”liğe terfi eden yalnızca M. Kemal değildir. Milli Mücadeleye katılmış ve yeni rejimde de askerî, idarî ve siyasî görevler üstlenmiş pek çok üst düzey bürokrat ve milletvekili de çok geçmeden kapitalist müteşebbisler arasında yerini alacaktı. Yeni rejimin zenginleşme çabasındaki yönetici kadrolarının pek çoğu, Ankara’da arsa spekülasyonu yaparak büyük paralar kazanmışlardı. Milli Mücadelenin bu nüfuzlu kişileri, Ankara’nın bir başkent olarak imarı döneminde spekülasyon amacıyla Ankara Belediyesinden pek çok arsa satın almışlardı. Belediyeden bu arsaları zamanında metrekaresi bir liradan satın alan bu nüfuzlu kişiler, daha sonra aynı arsaları devlete metrekaresi yüz liradan satacaklardı. Devlet eliyle zengin olmanın, ya da “milli” burjuvalığa terfi etmenin yollarından yalnızca biriydi bu arsa spekülatörlüğü.
Pek çoğu bürokrat kökenden gelen bu arsa spekülatörleri, elde ettikleri paralarla gene devlet ihalelerine katılarak ve devletin müteahhitlik işlerini üstlenerek kısa zamanda daha da zenginleştiler. Ankara, devlet katındaki pozisyonlarını ve siyasal nüfuzlarını özel çıkarları için kullanarak kısa zamanda zenginleşen bu “iş bilir” faydacı insanların (aferistler) mekânı olacaktı. Bu dönemde İş Bankası ile Sanayi ve Maden Bankası, devlet eliyle birey zengin etmenin öncülüğünü yapan başlıca kuruluşlardı. Tıpkı bugün olduğu gibi, o gün de bankalar etrafında çıkar grupları oluşmuş ve bunlar bankanın adıyla anılır olmuşlardı. Öte yandan, cumhuriyet devleti bu dönemde, tıpkı Osmanlı devletinin yaptığı gibi birtakım imtiyazlar ve tekeller oluşturup, bunların işletme hakkını milletvekilleri ve işadamlarının ortaklaşa kurdukları şirketlere devrediyordu. Örneğin, İstanbul ve İzmir limanlarını işletme imtiyazı, kibrit tekeli, şeker ithalatı, petrol-benzin ithalatı tekeli, alkollü içki ve ispirto üretim tekeli vb., Kemalist devletin özel sektörü beslemek için oluşturduğu tekellerden bazılarıdır. Devletin bu türden destekleri sayesinde, hem bürokrat kökenli işadamları hem de Ankara’yla yakın ilişkiler içinde olan tüccar ve eşraftan kimseler zenginleştikçe zenginleşeceklerdi.
Fakat bu dönemde, gerek bürokrat kökenli yeni zenginlerin elinde biriken servetler gerekse de büyük kent tüccarlarının elindeki sermayeler hiçbir biçimde sanayi üretimine yönelmeyecektir. Çünkü kapitalist bir sınai işletmenin hemen kâra geçemeyeceğinin bilincinde olan bu zenginler, bu nedenle sanayi alanında yatırım yapmaya hiç hevesli değillerdi. Kendilerine “milli” ya da “Türk” işadamı denmesinden pek hoşlanan bu yeni yetme burjuvalar, genellikle kolay ve kısa yoldan tatlı paralar kazanmaya alışık olduklarından, daha çok iç ve dış ticarete ilgi duymakta veya yabancı firmaların ülke içinde temsilciliğini üstlenmeye ve daha önce bu alanda faaliyet gösteren gayrimüslim azınlıkların yerini almaya hevesliydiler. Nitekim “milli” burjuvazinin yabancı şirketlerle ortaklık kurma arzusu, Türkiye’de faaliyetini durdurmuş olan yabancı sermayeli firmaları da yeniden harekete geçirecekti. Faaliyetlerini tekrar başlatmak isteyen yabancı sermayeli firmalar, bunun için Müslüman Türk iş adamlarını ya firmalarına ortak etmeye ya da temsilci olarak atamaya başlamışlardı. Yani, sermayenin “milli”si ile “gayrimilli”si pek güzel anlaşabildiklerini böylece ortaya koymuş oluyorlardı. Bir ulusal kurtuluş savaşıyla ülkeden kovulduğu iddia edilen emperyalist sermayedarlar (yabancı firmalar), bu kez “milli” sermayedarlarımızın arzusu ve milli devletin himmetiyle, Türkiye’de faaliyetlerine yeniden başlamak üzere harekete geçiyorlardı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında dış ticaret servet yapmanın esas yolu olarak benimsenince, ihraç ve ithal ürünlerinin ticareti de önem kazanmaya başlayacaktı doğal olarak. Türkiye’nin o dönemde ihraç edebileceği ürünler ise, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi tarım ürünleri ve hammaddeden başkası değildi. 1929 yılında Türkiye’nin genel ihracatının %88’ini tarım ürünleri ve hammaddeler oluştururken, ithalatının %85’ini mamul maddeler (tüketim eşyası ve besin maddeleri) oluşturacaktı. Aslında bu oranlar, Osmanlı’nın 1914 yılındaki ihracat ve ithalat oranlarıyla hemen hemen aynıydı. Yani aradan geçen 15 yıla rağmen, yeni rejimin iktisadî gelişmişlik düzeyi de hâlâ aynı yerde sayıyordu. Çünkü devletin dolaylı vergiler yoluyla emekçi halktan alıp “milli” burjuvaziye aktardığı kaynaklar, sanayi ve tarım alanında üretken yatırıma değil, bütünüyle tüketime dayalı dış ticarete ve burjuvazinin özel harcamalarına gidiyordu. Bu durumda dış ticaret açığı her geçen gün daha da büyüyecekti. Örneğin, Türkiye’nin 1923’de 60 milyon TL olan dış ticaret açığı, 1929 yılında 101 milyon TL’ye yükselecekti.
Özetle söylersek, yerli burjuvazinin çeşitli imtiyazlarla beslenip palazlandırıldığı 1923-30 yılları, işçi ve emekçi kesimler için tam bir yoksulluk ve yoksunluk yılları olmuştur. Bu yıllarda her açıdan baskı altında tutulan emekçi halk sınıfları (işçi, yoksul köylü, küçük esnaf), siyasal, ekonomik, demokratik haklarından tamamen mahrum bırakılmış, ağır vergiler altında bunaltılmış, yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşatılmışlardır. Oysa bu dönemdeki devlet uygulamalarından ne kentli burjuvazi, ne toprak ağaları ne de Anadolu eşrafı fazla bir rahatsızlık duymuştur. Tersine, Kemalist devletin koruyucu kanatları altında kendilerini pek güvende hisseden bu egemen sınıf kesimleri, kendisine burjuva parlamentarizmi süsü vermiş olan otoriter-bürokratik rejimden pek şikâyetçi olmamışlardır.
Devleti, burjuvaziyi zenginleştirmenin ve kapitalist sermaye birikiminin bir aracı olarak kullanan Kemalist bürokrasi, öte yandan siyasal iktidarın ve devlet mekanizmasının yürütümünü tümüyle kendi tekeline almış bulunuyordu. Cumhuriyetin bu ilk evresinde, mülk sahibi burjuvazinin devleti doğrudan kendisinin yönetmesi bir yana, iktidar mekanizması içinde etkin bir siyasal rol oynaması bile söz konusu değildi. Bu dönemde burjuvazi iktisadi aktör rolünü üstlenirken, bürokratik elit de siyasal aktör rolünü üstlenecekti. Bunun anlamı ise şuydu: Kemalist cumhuriyet rejiminin bu ilk evresinde, burjuva demokrasisinin temel koşulu olan siyasal liberalizm ve siyasal demokrasi hiçbir biçimde işlemeyecektir.
Bu dönemde İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin burjuvazisi, Anadolu eşrafı ve toprak ağaları, doğrudan kendi siyasal partilerine sahip olmayacaklar ve siyasal faaliyetlerini Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) içinde yürüteceklerdi. CHF aslında Milli Mücadeleyi yürüten ve cumhuriyeti kuran asker-sivil bürokrasinin partisiydi. Ama bu parti aynı zamanda, “kurucu” bürokrasi ile kent büyük burjuvazisi ve eşrafın siyasal ittifakını simgeleyen bir örgüt konumundaydı. O dönemin koşulları içersinde, mülk sahibi burjuvazinin bürokrasiden bağımsızlaşarak ayrı bir siyasal parti kurması ve siyasal iktidara doğrudan talip olması gibi bir durum zaten söz konusu değildi ve olamazdı da. Dolayısıyla, cumhuriyetin bu ilk yıllarında, burjuvaların “demokratlığının” ve “liberalliğinin” sınırlarını ve uygulanacak burjuva demokrasisinin içeriğini, esas olarak burjuvazinin o anki sınıfsal ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlar temelinde bürokrasiyle kurduğu ittifakın düzeyi belirleyecekti.
Cumhuriyetin bu ilk yıllarında, sermaye birikimi açısından henüz emekleme aşamasında olduğunun ve gelişimini ancak devlet desteğiyle, yani iktidardaki Kemalist bürokrasinin himmetiyle sağlayabileceğinin bilincinde olan cılız “milli” burjuvazi, Kemalist bürokrasinin koruyucu kanatları altına sığınacaktı. Bu koşullar altında “milli” burjuvazinin Kemalist bürokrasinin iktidarına karşı çıkması ve bir siyasal iktidar alternatifi oluşturması söz konusu bile olamazdı. Dolayısıyla, bu dönemde Kemalist bürokrasi ile mülklü egemen sınıflar (büyük burjuvazi, büyük toprak sahipleri, eşraf) arasında ciddi bir zıtlaşma ya da siyasal krize neden olabilecek ciddi bir politik çatışma yaşanmayacaktı. Daha sonra da değineceğimiz üzere, bu dönemde sözü edilebilecek tek bir iktidar kavgası, daha ziyade Milli Mücadelenin önder kadrosu içinde yaşanan ve M. Kemal’in siyasal gücünün pekişmesiyle sonuçlanacak olan kavgadır.
Cumhuriyet ilan edildiğinde Meclis’teki tek parti Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) idi. Bu parti, kendini cumhuriyetin kurucusu ve tek hamisi olarak gören Kemalist bürokrasinin bir iktidar aracıydı. Bu partinin kurucusu M. Kemal, daha parti kurulmadan önce, parti konusundaki düşüncelerini şöyle ifade ediyordu: “Bu milletin siyasî partilerden çok canı yanmıştır. Şunu arzedeyim ki, başka ülkelerde partiler mutlaka iktisadî maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasî bir partiye karşılık diğer sınıfın menfaatini muhafaza maksadıyla bir parti teşekkül eder. Bu pek tabiidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıflar varmış gibi teessüs eden partiler yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur. Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman, bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir.”[3]
Bu söylenenlerden anlaşılıyor ki, M. Kemal ve kadrosunun kafasında, daha baştan sınıfların ve sınıf karşıtlıklarının varlığını reddeden ve tüm sınıfları sözümona kaynaştırmayı amaçlayan korporatif bir meclis ve korporatif bir parti anlayışı vardı. Bu anlayışın ardında ise, tabii ki otoriter bir siyasal rejim oluşturma arzusu yatıyordu. Nitekim cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, siyasal rejim bu yönde evrilme işaretleri vermeye başlayacaktı.
Bu dönemde ne liberal görüşlü bir burjuva partisinin siyasal faaliyetine, ne de işçi sınıfının politik ve ekonomik örgütlerinin legal düzeyde temsiline ve faaliyetine müsaade edilecekti. Böyle bir durumun ne anlama geldiği ise çok açıktı: Bütünüyle bürokratik aristokrasinin vesayeti altına girmiş olan burjuva cumhuriyet rejiminde, burjuva demokrasisi hiçbir biçimde işlemeyecek, daha doğrusu işletilmeyecekti.
Nitekim bu dönemde yaşanan bir olay, bu gerçekliği açık bir biçimde gözler önüne serecekti. Cumhuriyetin ilanından bir süre sonra, milletvekilleri arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmış ve bu ayrılık temelinde Meclis’te bir bölünme yaşanmıştı. CHF içinde liderliğini M. Kemal’in yaptığı dar bir grubun Meclis’teki diktatoryal yönetim tarzına karşı çıkan ve rahatsızlıklarını ortaya koyan bazı milletvekilleri, CHF’den ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) adında yeni bir parti kurmuşlardı. Bu partinin programı ve siyasal açılımları her ne kadar liberal burjuvazinin görüşlerini yansıtıyorsa da, gerçekte bu partiyi örgütleyen doğrudan liberal burjuvazinin kendisi değildi.
Bu partiyi Milli Mücadelenin önder kadrosu içinde yer alan asker kökenli bürokrat-milletvekilleri kurmuştu. Dolayısıyla, Meclis içinde patlak veren bu kavga, doğrudan mülk sahibi liberal burjuvazi ile bürokratik aristokrasi arasında değil, esas olarak bürokratik aristokrasinin kendi içinde yaşanan bir kavga olacaktı. Kent burjuvazisinin ve Anadolu eşrafının ancak bir kısmı, o da dolaylı yoldan bu kavgada taraf olmuştur. Nitekim TCF’nin kurucularına baktığımızda, bu kişilerin iş dünyasından ya da servet sahibi burjuva kesimden değil, yüksek askerî bürokrasiden, sivil aydınlardan ve eski İttihatçılardan geldiğini ve çoğunun da M. Kemal’in eski silah arkadaşı olduğunu görüyoruz. Örneğin, bu partinin kurucuları arasında ismi geçen ilk dört kişi (Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele), aynı zamanda Milli Mücadelenin yedi kişilik önder çekirdek kadrosu içinde yer alan asker kökenli kişilerdir.
Siyasal ve ekonomik liberalizmi savunan bir programla ortaya çıkan TCF, iktidara muhalif tüm unsurları bağrında toplamaya başladığı gibi, liberal bir ekonomi politikası uygulanmasını arzulayan büyük kent burjuvazisinin bazısının da desteğini almıştı. TCF kuvvetler ayrılığı ilkesini, tek dereceli seçimi, Cumhurbaşkanının fesih ve veto yetkisinin sınırlandırılmasını ve idarî yapıda özerkliği savunuyordu. Yayınladığı kuruluş bildirisinde, diktatörlüğe karşı olduğunu, yönetimin ve hükümetin sıkı biçimde denetlenmesi gerektiğini belirtiyordu. Programında da, Türkiye devletinin halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyet olduğunu ve partinin liberal ve demokrat bir çizgi izleyeceğini vurguluyordu. Ayrıca, temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasını desteklediğini ve halkın dinî duygularına saygılı olduğunu açıklıyordu. Özetle bu parti CHF’den daha az otoriter ve daha az merkeziyetçi olup, liberal açılımları benimseyen bir parti görünümü sergiliyordu.
CHF’nin otoriter bürokratik yönetimine karşı TCF’nin Meclis’te muhalefet yürütmeye başlamasının ardından patlak veren olaylar, iktidar tekelini elinde bulunduran bürokratik aristokrasinin, nasıl da Osmanlı’nın despotik devlet anlayışını aynen sürdürdüğünü ve bu bağlamda, nasıl da demokrasiye tahammülsüz olduğunu çok geçmeden gözler önüne serecekti. Bürokrasinin iliklerine işlemiş Osmanlı’nın despotik devlet anlayışı, Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte hemen ortadan kalkmış değildi ve kolay kolay da kalkacağa benzemiyordu. Çünkü Osmanlı’dan miras kalan bu despotik devlet anlayışı, yeni kurulan devletin (TC) biçiminde ya da dış görünümünde değil, ama o devletin harcını oluşturan ve devlete esas ruhunu veren bürokrasinin kafa yapısında yaşamaktaydı.
Nitekim bürokraside içselleşen bu tarihsel geleneğin Cumhuriyet döneminde de nasıl devam etmekte olduğunu, bürokrasinin iki fraksiyonu arasında yaşanan bu kavga açıkça gözler önüne seriyordu. Cumhuriyet Meclisindeki iki siyasal parti (TCF ile CHF) arasında yaşanan “iktidar” kavgası, tıpkı Osmanlı bürokrasisi içindeki eski kavgalara benzer bir biçimde gelişecek ve sonlanacaktı. Meclis’te iktidar gücünü elinde tutan taraf, yani M. Kemal’in etrafında kümelenmiş CHF içindeki bürokratik elit, tam da Osmanlı bürokrasisinin siyasal geleneğine yakışır bir tarzda hareket edecek ve kendisine muhalefet eden tarafı yani TCF’yi siyaseten ve fiziken ortadan kaldıracaktı.
TCF’nin Meclis’te başlattığı muhalefet hareketinin giderek genişlemesi ve toplumun çeşitli kesimlerinden destek görmeye başlaması üzerine, hükümeti elinde tutan Kemalist bürokrasi derhal harekete geçecekti. Bu gelişmeler tam da Kürdistan’da bir ayaklanmanın (Şeyh Said ayaklanması) başladığı dönemle çakışmıştı. İkinci kez başbakanlığa getirilen İsmet Paşa, hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan bir kanun teklifini (Takrir-i Sükûn Kanunu) derhal Meclis’e sundu. M. Kemal’in direktifiyle hazırlandığı kesin olan bu kanun teklifi, 4 Mart 1925 tarihinde Meclis’te onaylanarak kabul edildi. Hükümete olağanüstü yetkiler tanıyan bu kanunun yürürlükte kalacağı süre iki yıl olarak belirlenmişti, fakat tam beş yıl yürürlükte kalacaktı.
Bu kanun hükümete, “gerici”, “isyancı” ve “ülkenin sosyal düzeni ile huzur ve sükûnunu, güvenlik ve asayişini bozan ya da bozmaya yeltenen” bütün kuruluşları ve bu doğrultudaki yayınları yasaklama yetkisi veriyordu. Ayrıca bu tür girişimlerde bulunanların İstiklâl Mahkemelerinde yargılanması da öngörülüyordu. Bunun yanı sıra, Hıyanet-i Vataniye Kanununa da bir madde eklenerek, dinin siyasete alet edilmesinin “vatana ihanet” suçu sayılması ve bu suçu işleyenlerin idamla cezalandırılması hükme bağlanıyordu. Hükümet Şeyh Said ayaklanmasını iki ay içinde bastırdı. Fakat her iki taraf da bu çatışmada büyük kayıplar verdi. İstiklâl Mahkemesinde yargılanan Kürt isyancılar ağır cezalara çarptırıldılar ve içlerinden 49 isyancı idam edildi.
Bu arada Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da “Şeyh Said isyanına destek verdiği” ve “gericiliği kışkırttığı” gerekçesiyle 3 Haziran 1925’te kapatıldı. Liberal görüşlerle ortaya çıkan bu parti ancak yedi ay yaşayabilmişti. Bu süreçte TCF’yi destekleyen dergi ve gazeteler de yasaklandı. Bu partinin önde gelen üyeleri, M. Kemal’e düzenlenen suikast girişimine karıştıkları iddiası ile İstiklâl Mahkemesinde yargılandılar. Yargılama sonucunda partinin bazı eski yöneticileri suçlu bulunarak ölüm ve ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Beraat edenler ise uzun süre siyasetten uzaklaştırıldılar.
Tabii, Kemalist iktidarın bu tasfiyeci uygulamaları TCF ile sınırlı kalmadı. Kemalist iktidar bir süre sonra sol eğilimli yayınlara ve o dönemde işçi sınıfının tek siyasal örgütü olan illegal TKP’ye karşı da genel bir saldırı başlattı. Bu partinin yöneticisi ve üyeleri oldukları gerekçesiyle 38 kişi tutuklandı ve Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılandı. Aralarında Şefik Hüsnü Değmer, Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Şevket Süreyya Aydemir gibi parti yöneticilerinin de bulunduğu pek çok parti üyesi ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.
Cumhuriyetin ilânından bir yıl sonra Kürt ayaklanmasını bahane ederek olağanüstü baskıcı ve otoriter bir rejimin yolunu döşeyen M. Kemal liderliğindeki CHF iktidarının asıl amacı, kendisine muhalefet eden ve muhalefet etme potansiyeli taşıyan tüm odakları dağıtmak ve böylece hem Meclis’in hem de toplumun üzerinde kendi iktidar tekelini tesis etmekti kuşkusuz. “Halkçılık” sloganını dilinden hiç düşürmeyen Kemalist bürokrasi, gerçekte halka hiç güvenmediğini bu son eylemiyle bir kez daha ortaya koymuş oluyordu. Halka hiç güvenmediği içindir ki, Kemalist bürokrasi cumhuriyeti koruma ve kollama görevinin ve devleti yönetme yetkisinin yalnızca kendi tekelinde kalmasını istemiş ve bu isteğini elde etmek için de her yola başvurarak, burjuva demokrasisinin işlerlik kazanmasını engellemiştir.
Bu dönemde kent burjuvazisinin durumuna gelecek olursak; cumhuriyetin bu buhranlı yıllarında “demokrasi”, “siyasal çoğulculuk”, “liberalizm” vb. gibi kavramların burjuvazinin pek umurunda olmadığı görülüyor. Osmanlı dönemindeki gayrimüslim burjuvazinin yerini almaya hazırlanan Müslüman Türk burjuvazi, siyasal iktidar tekelini elinde bulunduran Kemalist bürokrasinin hamiliğini ve siyasal hegemonyasını kabullenmeye çoktan razıydı; yeter ki Kemalist bürokrasi onu devletin imkânlarıyla besleyip palazlandırmayı kesintisiz sürdürsün! Çıkarları devlet tarafından korunup kollandığı ve devlet nezdinde imtiyazlı konumu devam ettiği sürece, burjuva demokrasisinin olmayışı ya da güdük kalması pek rahatsız etmiyordu burjuvaziyi. Dolayısıyla, burjuvazi o koşullar altında ayrı bir parti kurma ihtiyacını hiç hissetmedi.
Bu dönemde burjuva liberalizmini savunan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) adında bir partinin kurulması olayı ise, aslında burjuvazinin dışında gelişen bir olaydır. 1930 yılında bu partiyi kurduran ve başına da yakın arkadaşı Fethi Okyar’ı geçiren M. Kemal’den başkası değildi. M. Kemal’in bu partiyi kurdurmaktaki asıl gayesi, CHF iktidarının uygulamalarına, yani tek parti diktatörlüğüne karşı halkın tepkisini ölçmek ve rejime muhalif unsurları açığa çıkarmaktı. Mustafa Kemal ve ekibi, Milli Mücadele yıllarında uyguladıkları bir taktiğe başvuruyorlardı gene. Milli Mücadelenin devam ettiği yıllarda, Türkiyeli komünistler Bakû’de bir kongre yaparak Türkiye Komünist Partisini (TKP) kurmuşlardı. TKP ülke içinde hızla örgütlenmeye başlamış ve giderek emekçilerin, aydınların hatta 1. Meclis’teki kimi milletvekillerinin de sempatisini kazanmıştı. İşte böyle bir dönemde komünist hareketin güçlenmesinden ve kendi hareketlerine rakip çıkmasından endişeye kapılan M. Kemal ve ekibi, gerçek TKP’yi saf dışı etmek için bir hileye başvuracaklardı. Mustafa Kemal ve kurmayları, hem Bolşeviklere şirin görünerek onların yardımını sağlamak, hem de gerçek TKP’ye yönelebilecek aydınları, gençleri, işçileri kendi denetimleri altında tutabilmek için, 18 Ekim 1920’de sahte bir Türkiye Komünist Partisi kurduracaklardı. M. Kemal’in düşüncesine göre, kendilerinin kurduğu bu “TKP” sayesinde, hem gelişmeler kendi kontrolleri altında olacak, hem de “zararlı” komünist faaliyetler zararsız hale getirilmiş olacaktı. Nitekim gerçek TKP’nin yöneticileri olan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de boğdurulması, Bolşevizme sempati duyan Yeşil Ordu Cemiyetinin kapatılması, Çerkez Ethem’e bağlı gerilla birliklerinin dağıtılması ve daha sonra 1. Meclis’teki Halk Zümresi grubunun tasfiye edilmesi, hep bu dönemde ve art arda gerçekleşen olaylardır. Bu olayların ardından, tarihsel işlevini yerine getiren sahte “TKP” de sessiz sedasız kendini feshetmiştir.
İşte Serbest Fırka’nın 1930 yılında kurulması da gene böyle taktik mülahazalarla olmuştu. Bu parti de tıpkı 1920 Ekiminde M. Kemal’in kurdurduğu sahte “TKP” gibi danışıklı kurulmuş bir parti idi. Amaç, baskıcı otoriter tek parti diktatörlüğünün halkın gözündeki kötü imajını silmek ve sanki iki partili bir parlamenter demokratik sisteme geçiliyormuş gibi bir hava yaratmaktı. Ayrıca da halk kitlelerinin bu liberal partiye göstereceği ilginin derecesini ölçerek, CHP iktidarına duyulan tepkinin boyutlarını, daha doğrusu halk muhalefetinin gücünü kestirmeye çalışıyordu Ankara.
Halkın Serbest Fırka’ya gösterdiği ilgi, tahmin edilenin çok ötesinde olmuştu. Halk kitleleri Serbest Fırka’nın çağrılarına büyük bir coşkuyla karşılık vermiş, partinin başkanı Fethi Okyar gittiği her yerde coşkuyla karşılanmış ve tek parti diktatörlüğüne karşı olan tüm muhalefet çevreleri bu partinin etrafında toplanmaya başlamıştı. Fethi Okyar’ın İzmir’e gelişi ise büyük bir kitle gösterisine sahne olmuştu. Bu gelişmeleri, işçi sınıfının yükselttiği militan eylemler ve grevler izlemişti. Hiç beklemediği bu halk tepkisi karşısında şaşıran M. Kemal, gelişen bu halk hareketinin hayra alâmet olmadığını görerek, Serbest Fırka’nın derhal kapatılması emrini verdi. 12 Ağustos 1930’da kurulan bu parti, kuruluşundan üç ay sonra (17 Kasım 1930’da) kendini feshetti. Kemalist iktidarın halkın nabzını ölçmek için sahnelediği bu liberalizm soslu demokrasi oyunu da böylece daha başlamadan son bulmuş oluyordu. Tezgâhlanan bu politik oyun, M. Kemal önderliğindeki otoriter-bürokratik burjuva diktatörlüğünün son manevrası olacaktı. Çünkü 1930’dan 1946’ya kadar bir daha hiçbir legal parti kuruluşuna izin verilmeyecekti.
Ülkede bütün muhalefet odakları sindirildikten sonra, artık Kemalist bürokrasinin tek parti (CHP) diktatörlüğü dönemi tam olarak başlamış oluyordu. Serbest tartışma ve eleştiri ortamının yok edildiği ve özellikle işçi ve emekçi sınıfların, Kürt halkının ve azınlıkların sürekli baskı altında tutulduğu bir dönem olacaktı bu tek parti diktatörlüğü dönemi. Kemalist rejim bu dönemde kendisine muhalefet eden örgütlü iki siyasal hareketi özellikle düşman bellemiş ve bu hareketlerin gelişmesini engellemek için her türlü baskı ve yıldırmaya başvurmaktan ve bu amaçla çeşitli provokasyon ve komplolar düzenlemekten geri durmayacaktı.
Bu muhalefet hareketlerinden birincisi, sınıf temelinde örgütlenmeyi esas alan ve işçi sınıfı devrimini hedefleyen komünistlerin yürüttüğü toplumsal muhalefet hareketidir. İkincisi ise, esas olarak ulusal temelde örgütlenen ve kendi halkının ulusal-demokratik haklarını savunan Kürt ulusal hareketidir. Kemalist bürokrasinin cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak komünistlere ve Kürt ulusal hareketine karşı takındığı saldırgan tutum, yıllar içinde TC’nin resmî ideolojisi haline geldi. Burjuva devletin günümüzdeki saldırgan anti-komünist ve anti-Kürt politikalarının ideolojik zemininin, esasen Kemalist bürokrasinin tek partili bürokratik burjuva diktatörlüğü döneminde döşendiği çok açık bir tarihi gerçekliktir.
(Devam edecek)
[1] akt. İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Yay., Temmuz 1979, s. 262
[2] age, s.266
[3] age s.283
Türkiye’de 1923 ile 1930 yılları arasındaki dönem, “milli iktisat politikası” adı altında bir ekonomik liberalizmin uygulandığı dönemdir. Yeni rejimin tek hâkim ve yönlendirici gücü olan Kemalist bürokrasi bu dönemde devletin tüm imkânlarını kullanarak, bir “milli” burjuva sınıfı yaratmaya çalışmıştır. Fakat tüm devlet desteğine ve uygulanan ekonomik liberalizm politikasına karşın, ne gerçek anlamda modern bir “milli” burjuva sınıfı yaratılabilmiş, ne de sanayide ve tarımda modern bir kapitalist gelişme sağlanabilmiştir. Dolayısıyla resmi tarihin iddialarının aksine bu dönem, köklü sosyo-ekonomik dönüşümlerin gerçekleşmediği başarısız bir dönem olmuştur.
Kemalist bürokrasi, besleme ve asalak bir burjuva sınıf yaratmanın dışında köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler gerçekleştiremedi. Yoksul emekçi halk sınıflarının yaşamında dişe dokunur bir iyileştirme de sağlayamadı. İşte bu bürokrasi, giderek artan toplumsal hoşnutsuzluk karşısında kendi iktidarını sağlamlaştırıcı önlemler almaya yönelecekti. Daha önce de değindiğimiz üzere liderliğini M. Kemal’in yaptığı yönetici kadrolar, bu dönemde çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanununun kendilerine sağladığı olağanüstü yetkilerden yararlanarak, meclis içindeki ve meclis dışındaki muhaliflerini ezmiş ve devlet iktidarını itiraz kabul etmez bir biçimde kendi tekellerine almışlardı. M. Kemal ve ekibi, geçmişte emperyalist işgal güçlerine karşı birlikte savaştıkları silah arkadaşlarını (Milli Mücadele’nin önder kadrosunun bir bölümünü) ve eski müttefiklerini (Milli Mücadele’yi desteklemiş olan kimi İslamcı kesimleri, komünistleri, Kürtleri, eski İttihatçıları vb.), şimdi vatan hainliğiyle, ihanetle, irticacılıkla suçluyorlardı. Bu suçlamaların ardından ise tasfiyeler gelecekti. M. Kemal’in direktifiyle başlatılan bu tasfiye harekâtı, tüm muhalif unsurların ezilmesi ve siyaset sahnesinden uzaklaştırılmasıyla 1926 yılının sonlarında tamamlandı. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra yaşanan bu olaylar, aslında M. Kemal’in iktidarını kimseyle paylaşmaya niyetli olmadığını ve olmayacağını çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu.
Kendisine muhalefet eden tüm hareketleri tasfiye edip, iktidarını sağlama aldıktan sonra M. Kemal’in yaptığı ilk icraat, yeni rejimin (TC’nin) Osmanlı’nın bir devamı olmadığına, tam tersine bu rejimin Osmanlı’yı tümüyle reddeden ve “çağdaş Batı uygarlığı düzeyine yükselmeyi” amaçlayan ilerici, modern bir rejim olduğuna Batı dünyasını “ikna etmek” olacaktı. Ama bunu yapabilmesi için Kemalist iktidarın kendi kurumlarını biçimsel de olsa Batının (Batı Avrupa’nın) kurumlarına benzetmesi, yani birtakım biçimsel reformlar yaparak yeni rejimin “vitrinini” Batı tarzında düzenlemesi gerekiyordu. İşte Kemalist bürokrasinin 1927 yılından başlayarak otokratik bir tarzda uyguladığı ve sonradan resmi tarihin “Atatürk Devrimleri” diye övüp göklere çıkardığı ve bir “milli ideoloji” haline getirdiği bu reformlar, aslında Batı tarzında bir “vitrin” düzenleme operasyonundan öte bir şey değildi. Gerçekte Osmanlı’nın despotik-bürokratik devlet anlayışını hiç de terk etmemiş olan Kemalist bürokrasinin, alelacele bu reformları yapmaktaki amacı, demokrasiyle uzak yakın bir ilgisi bulunmayan kendi otoriter-bürokratik iktidarını Batı dünyasına “çağdaş ve modern” bir ambalaj içinde sunmaktı. Böyle yaparak, Batılı devletler nezdinde kalıcı bir prestij ve meşruiyet kazanmaktı.
Bu “modernleşme/Batılılaşma” projesini bizzat M. Kemal yönetiyor, uygulamasını ise CHP örgütleri yapıyordu. Ne var ki, altyapısal düzeyde köklü sosyo-ekonomik dönüşümlerin yaşanmadığı ve gerçek anlamda bir sivil toplum örgütlenmesinin gelişmediği bir ortamda, tepeden buyruklarla ve bürokratik bir tarzda uygulamaya sokulan bu üstyapısal reformlara halk ilgisiz kalacak, hatta yer yer tepkisini dile getirecekti. Açıkçası, Kemalist bürokrasinin otokratik tarzda uyguladığı bu üstyapısal reformlar, Batıya özenen ve Batılı gibi yaşama özlemi içinde olan yeni rejimin imtiyazlı elitleri (bürokratik seçkinler ile büyük kent burjuvazisi) dışında kimsenin ilgisini çekmeyecekti. Fakat halk kitlelerinin biçimsel Batılılaşmaya duyduğu bu ilgisizlik ve yer yer tepki, iktidar sahiplerinin de pek umurunda olmayacaktı. Çünkü halk kitlelerinin yaşam koşullarını gerçekten iyileştirmek ve modernleştirmek gibi öncelikli bir niyetleri ve amaçları olmayan bürokrat/burjuvaların, halk kitlelerinin eğilimlerini dikkate almak gibi bir dertleri de olamazdı tabii ki. Fesi atıp şapka giyerek Batılılaştıklarını sanan bu bürokrat/burjuvaların asıl derdi, kendilerinin ne kadar “modern”, “çağdaş” ve de “Batılı” olduklarına, bir kendilerini bir de Batıyı inandırmaktı kuşkusuz! Eğer o dönemde Kemalist bürokrasi ile yeni yetme burjuvazi, halkın yaşamını gerçekten iyileştirmek ve modernleştirmek gibi devrimci bir niyet taşısaydılar, öncelikle kılık ve kıyafetle değil halkın yaşamını geri düzeyde tutan nedenlerle, yani sosyo-ekonomik yapıdaki gerilik ve ilkelliklerin nasıl ortadan kaldırılacağıyla ilgilenir ve bu konuda devrimci demokratik dönüşümleri gerçekleştirmeye yönelirlerdi.
Gerçek bir Batılılaşma yerine, yani sosyo-ekonomik planda burjuva demokratik devrimin gerçekten tamamlanması yerine, daha çok biçimsel bir “Batılılaşma” ile ilgilenen ve bu konuda “totaliter bir kararlılık” sergileyen Kemalist bürokrasi, Türkiye’yi “çağdaş Batı uygarlığı düzeyine yükseltme” idealini, adeta ulus-devletin (TC’nin) resmi varoluş ideolojisi haline getirdi. İşte bu nedenledir ki, Türkiye’de “cumhuriyet” projesi, halkın yönetime demokratik katılımını sağlayan bir proje olarak değil, “kurtarıcı bir önder”in otoriter-bürokratik yönetimi altında devletin toplumu zorla modernleştirmesi olarak algılandı hep.
Fakat öte yandan, Batılılaşma/modernleşme paradigması ilk defa cumhuriyetin ilanıyla birlikte gündeme gelmiş de değildir kuşkusuz. Aslında cumhuriyet ilan edildiğinde, Batılılaşma/modernleşme serüveninin neredeyse yüz yılı aşkın bir geçmişi bulunuyordu bu topraklarda. Bu serüvenin, Osmanlı yönetici bürokrasisinin “devleti kurtarmak” için 19. yüzyılda giriştiği reform çabalarıyla başladığı bilinen bir gerçekliktir. Bu çabalarının doruk noktasını ise Tanzimat döneminde (1839-76) yapılan reformlar oluşturmaktadır. Tanzimat dönemi, Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı olan bir tarihsel dönemeç noktadır aynı zamanda.
Bu dönemde yönetici bürokrasi, Batı karşısında çökme noktasına gelen Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmak ve yeniden güçlendirmek için birtakım reformlara girişmek zorunda kalacaktı. Tanzimat döneminde yapılan bu reformların, halk sınıflarının yaşamını iyileştirmekle ya da toplumu modernleştirmekle hiçbir ilgisi bulunmuyordu tabii ki. Bu reformların esas amacı, sistemin kurumlarını (ordu, idare, hukuk sistemi, eğitim vb.) re-organize ederek ve Batı tarzında modernleştirerek güçlendirmekti. Osmanlı merkezî bürokrasisi kendi iktidarının da ancak bu yolla güçleneceğini düşünüyordu. Tanzimat bürokrasisinin başlattığı bu reformlar, gerçekten de devlet kurumlarında belirli bir modernleşme sağlamıştı ama sosyo-ekonomik yapıda köklü bir değişimi sağlayamamıştı. Dolayısıyla, Tanzimat reformlarından sonra da halk kitlelerinin yaşam düzeyinde hiçbir iyileşme gerçekleşmeyecek ve özellikle kırsal kesimdeki üretici topluluklar gene eskiden olduğu gibi Asyatik üretim ilişkilerinin dar çerçevesi içinde yoksul yaşamlarını sürdürmeye devam edeceklerdi.
Kısaca söyleyecek olursak, Tanzimat adı verilen bu “Batıya yöneliş” döneminin ayırt edici özelliği, bu dönemde devlet kurumları ile yönetici bürokrasinin biçimsel anlamda bir “Batılılaşma” süreci içine girmeleri ve bu anlamda sınırlı bir “değişim” geçirmiş olmalarıdır. Nitekim kendini Batılı anlamda eğitmiş, birkaç yabancı dil öğrenmiş, kılık kıyafetini modernleştirmiş bir “aydın bürokrat tabaka” (bürokratik elit) ilk olarak bu dönemde yetişmiştir. Gerçek bir burjuva sınıfının henüz gelişmemiş olduğu Osmanlı toplumunda, tek imtiyazlı kesimi bu aydın bürokrat tabaka oluşturuyordu. Avrupa’da eğitim gören, Avrupa hariciyesiyle yakın ilişkiler içinde olan ve onların sefarethanelerinde çalışan bu aydın bürokrat elit, süreç içinde padişahı ve sarayı geri plana iterek, devlet politikalarını oluşturmada mutlak ağırlığını ortaya koyacaktı. Tanzimat dönemine, Babıâli’de kümelenen ve Avrupa’dan himaye gören bu aydın bürokrat tabakanın mutlakıyetçi iktidarı damgasını vuracaktı. Bu nedenledir ki tarihte bu dönem, “Babıâli diktatörlüğü” dönemi olarak da anılmaktadır. Devletle özdeşleşen ve kendini devletin asli sahibi olarak gören bu Batıcı “aydın bürokrat” tabaka, devlet yönetiminde bürokratik “aydın despotizmi” diye de tanımlanabilecek bir geleneğin temsilcisi olmuştur. Osmanlı tarihinde sırasıyla Tanzimat bürokrasisi, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihatçılar hep bu geleneğin taşıyıcısıdırlar. Bu geleneğin Cumhuriyet dönemindeki mirasçısı ve sürdürücüsü ise Kemalist bürokrasi olacaktı.
Bu bakımdan, Kemalist bürokrasinin cumhuriyet döneminde yaptığı reformların, aslında Tanzimat dönemindeki aydın bürokrat tabakanın otokratik bir tarzda yürüttüğü “Batılılaşmacı/modernleşmeci” reformların bir devamı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Nasıl ki Tanzimat ve Islahat gibi hareketler Osmanlı İmparatorluğu’nda merkezi devletin mutlak hâkimiyetini korumaya ve güçlendirmeye yönelik çabalar idiyse, “Kemalist Devrimler” de Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan topraklar üzerinde kurulan yeni ulus-devleti (TC’yi) güçlendirmeye ve onun toplum üzerindeki mutlak hâkimiyetini tesis etmeye yönelik otokratik reformlardı.
Fakat merkezi devletin mutlak hâkimiyetini sağlamak bakımından, Osmanlı ile TC arasında gene de esaslı bir fark bulunmaktaydı. Şöyle ki, Osmanlı’da toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman halkın bütünlüğünü ve birliğini sağlamak bakımından, devletin dayandığı ideoloji İslamdı. Osmanlı’nın aydın bürokrat eliti, modernleşme/Batılılaşma projesini sürdürürken de bu ideolojiye dayanmış ve hiçbir zaman onu bir kenara itmeyi düşünmemişti. Oysa yeni ulus-devletin (TC’nin) inşası sürecinde yönetici bürokrasi dinî ideolojiyi bir kenara itecekti. Çünkü çok uluslu, çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin siyasal yapısının ruhunu oluşturan dinsel ideoloji (İslam), Batı normlarına göre inşa edilmeye çalışılan yeni ulus-devletin siyasal sistemine hiç uygun düşmüyordu. Ulusal temelde inşa edilmeye çalışılan yeni devlet yapılanmasına, yeni bir siyasal ideoloji gerekiyordu.
Bu nedenledir ki Kemalist bürokratik elitin dört elle sarıldığı yeni ideoloji, etnik milliyetçilik temelinde bir ideoloji, yani “Türk milliyetçiliği” ideolojisi oldu. Kemalist bürokrasi bu yeni siyasal ideolojinin hem dinden doğan boşluğu doldurmasını hem de yeni ulus-devletin inşasında kaynaştırıcı bir çimento işlevi görmesini istedi. Bu nedenledir ki Kemalist bürokrasi, bir yandan dinin yerine ikame ettiği şoven Türk milliyetçiliğini toplumda egemen kılmaya çalışacak, diğer yandan da dine ve dinsel temelli örgütlere karşı yürüttüğü mücadeleyi “devrimciliğin gericiliğe karşı mücadelesi” olarak sunacaktı topluma. Ve böylece, “devrimcilik” konusunda esaslı bir ideolojik yanılsama da yaratılmış olacaktı toplumda. Nitekim Kemalist bürokrasi toplumda yaratılan bu yanılsamadan yararlanarak, kendisini devrimci, rakiplerini ve muhaliflerini ise hep gerici, bölücü, irticacı vb. olarak göstererek, sorgusuz sualsiz bir şekilde tasfiyeye girişti.
Fakat öte yandan, etnik Türk milliyetçiliği temelinde inşası amaçlanan bu “ulus devlet” projesinin, öyle normal yollarlardan ve demokrasi kuralları içinde uygulanacak bir proje olmadığı da kısa zamanda açığa çıkmıştır. Esasında bu projenin kendisi anti-demokratik bir proje idi ve bu haliyle demokrasinin önündeki en büyük engeli bizzat kendisi oluşturuyordu. Kurucu unsurlardan Kürtlerin varlığını yok sayan ve resmi kurucu olarak yalnızca Türk varlığını esas alan, etnik milliyetçilik temelindeki böyle bir ulus-devlet anlayışının demokratik hiçbir yanı olmadığı gibi, bu anlayışın gelecekte de çoğulcu bir demokrasiyi yaşama geçirmek gibi bir niyetinin olmadığı daha baştan belliydi. Çünkü resmi olarak sadece bir ulusun varlığını tanıyan ve diğer ulusun varlığını yok sayan böyle bir etnik-milliyetçi ulus-devlet anlayışı, kendini ancak baskıcı-otoriter yöntemler kullanılarak diğer tarafa kabul ettirilebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Osmanlı’nın külleri üzerine kurulan yeni ulus-devletin (TC) siyasal yapısı, demokratik bir Cumhuriyet olarak değil, daha baştan otoriter-bürokratik bir “Cumhuriyet” olarak şekillendi. Yani son tahlilde, öz biçimi belirledi. Bu otoriter-bürokratik Cumhuriyet rejiminin öncelikli görevi, yurttaşların demokratik hak ve özgürlüklerini koruyup güçlendirmek değil, yurttaşlar karşısında modern despotik devletin, yani yönetici bürokrasinin kolektif çıkarlarını korumak oldu.
Daha önce de söylediğimiz gibi, bu rejimin kurucusu olan Kemalist bürokrasi kendini “devrimci” olarak gösterebilmek için, muhaliflerini ya irticacılık ya da bölücülükle suçlayarak tasfiye etmiştir. Böylece, muhalefet hareketlerine yol açan gerçek nedenler ve muhalefet hareketlerinin sosyo-politik nitelikleri hep kitlelerden gizlenmeye çalışılmıştır. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında, gerçekte ulusal demokratik taleplerle harekete geçen Kürt ulusal hareketi, dini motifler taşıdığı bahanesiyle irticaî bir hareket olarak lanse edilecekti Kemalist iktidar tarafından. Bu dönemde Büyük Millet Meclisi’nde M. Kemal’in tekelci, mutlakçı yönetim tarzına muhalefet eden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da aynı şekilde irticacılıkla ya da irticaa yardım etmekle suçlanıp tasfiye edilecekti. Hatta M. Kemal’in bizzat kendisinin bir “demokrasi gösterisi” olarak kurdurduğu Serbest Fırka bile irticacılıkla suçlanabilecekti iktidar tarafından. M. Kemal ve ekibi, kendi “devrimciliklerine” karine olarak, muhaliflerinin ya “bölücü” ya da “gerici” olduklarını ileri sürmüşlerdir her zaman.
Cumhuriyet kurulup ardından hilafet de kaldırılınca, Kemalist iktidarın yaptığı ilk iş, dine karşı açıkça tutum almak olmuştur. Bu dönemde din, toplumsal ve siyasal yaşamda görünür olmaktan mümkün mertebe uzaklaştırılarak “vicdanlara ve mabetlere” sıkıştırılacak, Kemalist “laiklik” anlayışı ise modernleşme/Batılılaşma sürecinin en önemli öğesi haline getirilecekti. Fakat bu Kemalist “laiklik” ilkesi, sanıldığı gibi “dinin devletten ayrılması” anlamına gelmiyordu, tam tersine, devletin dini tümüyle kendi denetimi altına alması ve ihtiyaç duyduğunda da kendi çıkarları doğrultusunda kullanması anlamına geliyordu.
Kemalist bürokrasinin bu dönemde yaptığı reformların bazıları, işte bu nevi şahsına münhasır “laiklik” ve “modernleşme” anlayışı temelinde yapılmış reformlardır. Örneğin, Şeyhülislamlığın kaldırılması ve yerine, dini otorite olarak bir devlet memurunun, yani Diyanet İşleri Başkanı’nın geçirilmesi, dini mahkemelerin ve medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, dini mevzuat yerine Batılı kanunların ikamesi (İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu vb.) gibi. Bunun yanı sıra, gene Batıya benzemek için tepeden inmeci bir şekilde yapılan reformlar da vardır. Örneğin, halkın fes giymesinin yasaklanması ve şapkanın milli başlık olarak halka zorla dayatılması; Batı giyiminin ve adabı muaşeretinin resmileştirilmesi; Latin alfabesinin ve Batılı ölçü birimlerinin kabulü; hafta tatilinin Cuma yerine Pazar gününe alınması; Hıristiyan takviminin kabulü; soyadı kanununun kabulü; alaturka müziğin yasaklanması, buna karşılık opera, bale ve çok sesli müziğin teşvik edilmesi ve tabii bir de Mustafa Kemal’in heykellerinin her yere dikilmesinin teşvik edilmesi! İşte “Atatürk Devrimleri” denen reformların belli başlıları bunlardır! Burada şu hatırlatmayı yapmadan da geçmeyelim: Bu “devrimler” içinde en kanlısı “Şapka Devrimi” olmuştur. Halka zorla şapka giydirebilmek için tam 70 kişiye idam cezası vermek zorunda kalmıştır Kemalist bürokrasinin “modern” cumhuriyet rejimi!
Temmuz 1927’de İkinci Büyük Millet Meclisi dönemini tamamlamıştı ve Ağustosta yeni Meclis için seçimler yapılacaktı. Bu seçimlerle ilgili olarak M. Kemal vatandaşlara yayınladığı tamimde şunları söylüyordu: “1. TBMM azalığı için mebus namzetlerinin tümünü bilgilerinize sunuyorum. 2. Yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşlar bunlardır. 3. Bunları CHF adına bizzat kendim seçtim. 4. Bu mebus namzetlerinin hangilerinin, hangi vilayetlerin mebusu olacağını ileride yine kendi imzamla yayınlayacağım”.[1]
1 Eylül 1927’de çalışmalarına başlayan Üçüncü Büyük Millet Meclisi’ne Cumhuriyet Halk Fırkası 316 milletvekiliyle tek parti olarak girecekti. Burada ilginç olan, bu milletvekillerinin tümünün de M. Kemal tarafından belirlenmiş olmasıdır. Ekim 1927’de yapılan ve M. Kemal’in 36 saat süren ünlü Nutkunu okuduğu CHF Kongresi ise, adeta M. Kemal’in “Tek Adam”lığının tescil edildiği tarihi bir kongre olmuştur. Bu Kongrede açıkça ortaya çıkmıştır ki, M. Kemal ve yakın kadrosunun hedeflediği siyasal model kolektif bir liderliği değil, adeta mutlak yetkilerle donanmış tek adamın önderliği altında otoriter bir tek parti yönetimini esas almaktadır. Yani “tek şef-tek parti” modelidir bu. Tek şefin mutlak buyruklarını yerine getirmekle görevli bir siyasal partinin (CHF’nin) toplum üzerindeki tekelci siyasal hâkimiyeti bu modelin ruhunu oluşturmaktadır. Tek şefin ilan ettiği “ilkeleri” bütün millete kabul ettirmek bu partinin temel görevidir. Bu sayede Tek Şef’in milletle bütünleşmesi hatta “özdeşleşmesi” sağlanmış olacaktı! Böyle bir siyasal yapılanmada elbette ki çoğulcu demokrasiye, muhalefete, Tek Şef’in partisi dışında başka bir partiye yer de yoktur, ihtiyaç da! İktidar tekelini elinde bulunduran bürokratik oligarşiye (Kemalist bürokrasiye) göre, çoğulcu demokrasi, muhalefet hakkı, eleştiri özgürlüğü gibi şeyler toplumda “anarşi” yaratacağı ve Tek Şef ile millet arasına nifak sokacağı için elbette reddedilmelidir!
Bu siyasal düşünüş biçimi, Kemalist bürokrasinin savunduğu geleneksel devletçi ideolojinin despotik karakterini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda bu despotik ideolojinin hegemonyası altında biçimlenecek olan bir Cumhuriyetin de nasıl bir Cumhuriyet olacağına ışık tutuyordu. Büyük bir olasılıkla, bu rejim Tanzimat bürokrasisinin uyguladığı “aydın despotizmi” rejiminin bir versiyonu olmaktan öteye geçemeyecekti. Bir başka deyişle bu rejim, Osmanlı bürokrasisinin despotik devletçi geleneğinden köklü bir kopuş değil, bu geleneğin modern koşullarda bir devamı olacaktı yalnızca.
1930’lara gelindiğinde ise, M. Kemal’in partisinin (CHP’nin) ilan ettiği ve programına geçirdiği ilkeler (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, devrimcilik) bu kez devletin de temel ilkeleri olarak kabul edilip Anayasa’ya yazılacaktı. Böylece Kemalizm devletin tek resmi ideolojisi olarak tescil edilmiş olurken, aynı zamanda “kutsal şef-parti-devlet” bütünleşmesi de tescil edilmiş oluyordu. Devletle özdeşleşen ve gücünü yalnızca devlet organlarından alan yönetici bürokrasinin bu otokratik ideolojisi (Kemalizm), devleti olduğu kadar toplum hayatını da yönlendiren ve belirleyen en üstün yasa katına yükseliyordu bir bakıma.
1930’larda CHP’nin otoriter ve totaliter yapısı daha da belirgin hale gelecekti. Bu gidişata önderlik eden gene “Tek Adam”dı kuşkusuz. M. Kemal 1936’da aldığı bir kararla CHP’ye yeni bir hüviyet kazandırıyordu. İçişleri Bakanları partinin genel idare kuruluna girecek ve aynı zamanda partinin genel sekreteri olacaklardı. Valiler bulundukları ilin aynı zamanda parti başkanlığını da yapacaklar ve parti genel müfettişleri ise bulundukları bölgelerde hem devlet işlerine bakacak, hem de partinin faaliyetlerini ve örgütlerini denetleyeceklerdi. Böylece, devlet idaresi ile parti idaresi bir anlamda birleştirilmiş, parti ile devlet iç içe geçmiş oluyordu.
Kemalist iktidarın 1923-30 arasında uyguladığı liberal ekonomi politikası başarılı olamamış ve sonuçta birkaç yeni zengin yaratmanın dışında, arzulanan modern kapitalist gelişmeyi sağlayamamıştı. Aksine, uygulanan bu liberal ekonomi politikası sonucunda bir yanda sanayi ve tarımda üretim düşmüş, diğer yanda ise tüketim malları ithalatının sürekli artması nedeniyle dış ticaret açığı giderek büyümüştü. Bu başarısızlığın üstüne bir de 1929 dünya ekonomik krizinin yarattığı olumsuz koşullar binecekti. Bu ekonomik kriz koşullarında, orta ve küçük köylü üreticiler, tarım ihraç ürünleri fiyatlarının düşmesinden dolayı perişan vaziyetteydiler. Aynı şekilde, kentlerdeki işçi sınıfı ve küçük esnaf kesimi de yoksulluk ve sefalet sınırında yaşamaktaydı. Kemalist devletin himayesi altında beslenip palazlanan ve bir anlamda asalaklaşmış bulunan yerli burjuvazi ise, bu dönemde kendi kârlarını korumaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bu koşullarda toplumsal huzursuzluk ve çalkantılar giderek artmakta, bürokratik oligarşinin tek parti diktatörlüğüne karşı için için kaynayan bir toplumsal muhalefet hareketi gelişmekteydi.
Bu durumda Kemalist iktidar, o güne kadar uygulamakta olduğu ekonomik politikasını değiştirmek ve yeni bir çıkış yolu aramak zorunda kalacaktı. Kemalist iktidarın beklediği kapitalist sanayileşme hamlesini özel teşebbüs (burjuvazi) gerçekleştiremeyince, bu durumda özel teşebbüsün ekonomik işlevlerini 1930’larda devlet üstlenmek zorunda kalacaktı. İşte Kemalizmin “devletçilik” diye adlandırılan o meşhur ilkesi, yani devlet kapitalizmi uygulaması da böyle gündeme gelmişti. Aslında devletin ekonomiye doğrudan müdahalesinin işlerlik kazanması, Türkiye’yi de içine alan dünya ekonomik krizinin yarattığı son derece olumsuz ekonomik koşulların bir sonucuydu. Kemalist iktidar (yani devlet) bu koşullar nedeniyle 1930’ların başından itibaren ulusal ekonomik hayata doğrudan müdahalede bulunup, ona çekidüzen vermek zorunda kalmıştır. Fakat bürokrasinin ekonomik hayata müdahaleciliği ve devletin doğrudan kapitalist ekonomik faaliyetlere iştiraki, dünya ekonomik krizinin yarattığı konjonktürle sınırlı, geçici bir olay olmayacaktır. Tam tersine, asıl amacı ulusal kapitalizme altyapı oluşturmak ve burjuvaziye kaynak aktarmak olan devletin ekonomiye bu bürokratik müdahalesi, ta günümüze kadar uzanan bir süreklilik kazanacaktır.
Bu perspektifle işe girişen Kemalist hükümet, 1932 yılında Devlet Sanayi Ofisi’ni kurarak, devletin ulusal ekonomiyi düzenlemedeki yükümlülüğünü resmi hale getirmişti. Devletin karma sermayeli işletmeler üzerindeki denetimini sağlamak amacıyla kurulan bu Devlet Sanayi Ofisi, devletin payının olduğu tüm işletmelerde yönetimi kendi üzerine alıyordu. Ayrıca sanayi alanında yeni kamu işletmeleri kurma yetkisi de bu örgütün olacaktı. Bu dönemde ilk beş yıllık plan hazırlanacak, bazı yabancı şirketler millileştirilecek, Sümerbank, Etibank ve Madencilik Bankası gibi devlet bankaları sanayi alanında (örneğin tekstil, şeker, kâğıt ve madencilik sanayiinde) doğrudan yatırımlar yapacaklardı. Ayrıca bu dönemde liman ve yol inşaatına ve demiryolları yapımına da hız verilecekti. Bunun yanı sıra devlet, dış ticareti de sıkı bir şekilde denetim altına alarak döviz kontrol sistemi getirecekti. Ancak tüm bu devlet yatırımlarına rağmen, kurulan sanayi gene de yetersiz ve zayıf kalacaktı. Nitekim 1938 yılında yapılan sanayi sayımına göre, ülkedeki sanayi kuruluşlarının yüzde 90’ı, fabrika denilemeyecek derme çatma tesislerden oluşuyordu hâlâ.
Ulusal kapitalist ekonomiyi düzenlemede devletin rolünün böylesine ağırlık kazanması, bürokrasinin burjuva iktidar bloğu içindeki ağırlığını ve siyasetteki belirleyici rolünü daha da artıracaktı kuşkusuz. Bu durumda asıl gücünü devlet iktidarını kullanmaktan alan Kemalist bürokrasi, ideolojik argümanları arasına şimdi “devrimcilik” ve “devletçilik” argümanını da ilave edecek ve böylece resmi bir “devlet ideolojisi” inşa etmiş olacaktı. Kemalizm olarak adlandırılan bu resmi devlet ideolojisine göre, “Cumhuriyeti kuran ve yöneten asker-sivil aydın bürokrat kadrolar anti-emperyalist, milliyetçi, ilerici, devrimci, halkçı bir toplumsal-siyasal gücü temsil etmekteydiler ve de her zaman öyle kalacaklardı!” Aslında bu ideolojik söylem, Kemalist bürokrasinin kapitalist sömürü düzeniyle ve burjuvaziyle olan içsel bağını gizliyor ve onun gerçek sınıf doğasının açığa çıkmasını engelliyordu. Bu durumda Kemalist bürokrasi adeta “sınıflar üstü” bir varlıkmış gibi lanse ediyordu kendini topluma.
Geçmişte pek çok solcunun, sosyalistin ve komünistin de bu ideolojik manipülasyonun etkisi altında kaldığı ve Kemalizme soldan destek verdiği bilinen bir gerçekliktir. Örneğin 1930’lu yılların başlarında Kadro adlı bir derginin çevresinde kümelenen aydınlar arasında Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör gibi eski TKP yöneticileri de bulunuyordu. Kemalizmi soldan destekleyen bu Kadrocu yazarlar, CHP iktidarının 1930’larda uygulamaya başladığı “devletçilik” programını, “sosyalist de kapitalist de olmayan (!)” yeni bir ulusal kalkınma modeli olarak değerlendiriyor ve bunun teorisini yapmaya çalışıyorlardı. Bu aydınlara göre, Türkiye gibi ulusal bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelerde kapitalist bir sınıfın bulunmayışı sanayileşmeyi engelliyordu. Dolayısıyla bu sanayileşme görevini devletin üstlenmesi gerekiyordu. Bu görevi üstlenen devletin başında ise, “yüksek tekniği elinde bulunduran ve bunu toplum yararına işleten, yani toplumun bütünü ve ileri menfaatleri hesabına çalışan, teşkilatçılar ve idareciler” bulunmalıydı. Herkesin mutluluğu için çalışacak bu “sınıflar üstü” aydın yöneticiler sayesinde, “ülkede birbirine karşıt sosyal sınıfların, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin doğması engellenecek” ve sonunda “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” yaratılmış olacaktı![2]
Kemalizme soldan destek veren milliyetçi-solcu aydınların savunduğu bu teori, aslında 18. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan ve “aydın despotizmi” olarak bilinen teorinin hemen hemen aynısıdır. Avrupa’da aydınlanma çağında devletin, halkın iyiliğini düşünen otoriter bir hükümdarca aydınların ortaya attıkları siyasal kuramlara göre yönetilmesini anlatan bir kavramdır “aydın despotizmi”. “Aydın despotizminin esaslarını uygulayan ilk hükümdar Prusya kralı II. Friedrich’tir. Burjuvazinin gelişmemiş olduğu bazı ülkelerde de aydın despotizmi eğilimleri öne çıkmıştır.”[3] İşte bizde de Kadrocu aydınların ortaya attığı görüşler, bu “aydın despotizmi” eğilimini yansıtmaktaydı. Eğer devlet, halkın iyiliğini düşünen otoriter bir önder (M. Kemal) tarafından, Kadrocu aydınların ortaya attıkları siyasal teorilere göre yönetilirse her şey çok güzel olacaktı!
Ve gene bu Kadrocu aydınlara göre, eğer Kemalist ulusal kurtuluş devrimi aydın-teknokrat kadroların otoriter yönetimi altında kararlılıkla sürdürülürse ve devletçi bir ekonomi politikası uygulanırsa, Türkiye’de “kendine özgü” yeni bir sosyo-ekonomik model inşa edilmiş olacaktı. Bu model, kapitalizmden de sosyalizmden de farklı bir model idi! Kemalist devrimin açtığı bu “yeni yol”un, tüm sömürge ve yarı-sömürge ulusların kurtuluş mücadelesine de esin kaynağı olacağını belirten Kadrocular, bağımsızlığına kavuşan yeni ulus-devletlerin kalkınmasına Kemalist devletçiliğin örnek olacağını iddia ettiler.
Oysa Kadrocuların “yeni yol” ya da “üçüncü yol” diye sundukları model, aslında devlet eliyle kapitalist toplum inşa etmekten başka bir anlama gelmiyordu. Türkiye’de emekçi halktan koparılıp alınan birikimler, devlet eliyle özel teşebbüse, yani burjuvalara aktarılıyor ve böylece gelecekteki özel kapitalist girişimciliğin temelleri döşeniyordu. Yani “devletçilik” denen şey, özel kapitalist yatırımların ön hazırlığının yapıldığı ve bu amaçla işçi sınıfının en yoğun sömürüye maruz bırakıldığı devlet kapitalizmi uygulamasından başka bir şey değildi.
Sol Kemalist aydınların iddialarının aksine, 1930’larda başlayan devlet kapitalizmi uygulaması Türkiye’de “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” yaratmadığı gibi, sınıflar arasında var olan uçurumları daha da derinleştirmiştir. Sözümona “kapitalist olmayan yol” olarak övülen bu sistemde burjuvalar, büyük toprak sahipleri ve düzenin bekçisi konumundaki imtiyazlı bürokratlar, devletin koruyucu kanatları altında her geçen gün daha da zenginleşirken, diğer yanda burjuva devletin baskısı altında bunalan ve düzenin egemenleri tarafından hakları gasp edilen işçi-köylü emekçi kitleler her geçen gün daha da yoksullaşmışlardır. Bir yanda imtiyazlıların ve zenginlerin artan refahı, diğer yanda ise yoksul emekçi kitlelerin artan sefaleti! İşte yoksul üçüncü dünya ülkelerinin kalkınmasına “model” olma iddiasındaki Kemalist devletçiliğin özeti budur!
(Devam edecek)
[1] akt.: Melih Pekdemir, Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük, c.2, Su Yay., s.117
[2] Alıntılar: Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro, 2. baskı, 1968
[3] Ana Britannica
Kendilerini “anti-emperyalist, ilerici, ulusal devrimci, laikçi, cumhuriyetçi” ve de tabii “solcu” olarak tanımlamaktan pek hoşlanan Kemalist aydınlar, tek parti (CHP) diktatörlüğü döneminde uygulanan “devletçi kalkınma” modelinden hep övgüyle söz ederler. Onlara göre bu model (devlet kapitalizmi) “anti-emperyalist, halkçı ve de devrimci” bir modeldir! Yıllardan beri bu savlarını yineleyip duran ülkemizin bu “güzide” aydınları, sıra bu modelin hangi sınıfların yararına işlediği sorusuna geldiğinde, bu soruya doyurucu bir yanıt vermekten hep kaçınmışlardır. Çünkü bu sorunun yanıtlanmasıyla birlikte ortaya çıkan gerçekler, “Kemalizm” hakkındaki savların ne denli gerçek dışı ve de düzmece olduğunu açığa çıkarıcı niteliktedir.
Kemalist aydınlara göre, milli mücadelenin öncüsü ve cumhuriyetin kurucusu olan Kemalist yönetici kadrolar “anti-emperyalist, anti-kapitalist, halkçı ve de devrimci” bir niteliğe sahiptiler ve bu nitelikleri itibarıyla da hem büyük burjuvazinin hem de büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına karşıt olan radikal bir küçük-burjuva çizgiyi temsil etmekteydiler. Eğer bu savı doğru kabul edecek olursak, o takdirde Kemalizmin başından beri hem büyük burjuvaziyle hem de büyük toprak sahipleriyle uzlaşmaz bir sınıfsal karşıtlık içinde olduğunu da peşinen kabullenmemiz gerekecektir. Oysa gerçek durumun bu olmadığını, tarihi objektif bir gözle değerlendiren ve elbette kalın kafalı olmayan herkes görebilmektedir. Ne Milli Mücadele esnasında, ne de cumhuriyetin kuruluşundan sonraki herhangi bir evrede, Kemalist bürokrasi ile büyük burjuvazi ve büyük toprak sahipleri arasında “uzlaşmaz” bir sınıfsal karşıtlık olmuştur. Büyük burjuvazi ile Kemalist bürokrasi, iddia edildiği gibi uzlaşmaz karşıtlık içinde olan iki ayrı sınıfı değil, aynı egemen sınıf bloku içinde iki ayrı kesimi oluşturmaktaydılar. Dolayısıyla bu iki kesim arasında zaman zaman baş gösteren siyasal içerikli mücadele de, gerçekte aynı egemen sınıf bloku içinde yer alan ama işlevleri bakımından farklı konumda bulunan iki kesimin siyasal hegemonya için yürüttüğü mücadeleden başka bir şey değildi.
Nitekim, Kemalist bürokrasinin siyasal hegemonyası altında geçen burjuva cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında (1923-1946) yaşananlar, Türkiye’de kapitalizmin gelişimine özgü olan bu gerçekliği bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bu yıllarda iktidar tekelini elinde bulunduran Kemalist bürokrasinin, burjuva düzeni korumaktan ve kapitalizmin temellerini döşemekten öte bir amaç gütmediği çok açıktır. Bunu görebilmek için kâhin olmak da gerekmiyor. Bunun için, Kemalist iktidarın 1930’lu yıllarda uyguladığı “devletçi kalkınma” modelinin ve 1940’lı yıllarda uyguladığı “savaş ekonomisi” politikasının son tahlilde hangi sınıfların (emekçi halkın mı, yoksa burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin mi) işine yaradığına bakmak yeterli olacaktır.
Önce, sözünü ettiğimiz yıllarda özel kapitalist girişimlerin ve “milli” denen yerli burjuvazinin nasıl bir gelişme gösterdiğine bir bakalım:
Bilindiği gibi, ekonomik liberalizmin uygulandığı 1923-30 yılları arasında, devletin her türlü destek ve teşvikine rağmen yerli burjuvazi önemli bir gelişme gösteremedi ve dolayısıyla, sanayide ve tarımda beklenen özel kapitalist yatırımlar gerçekleşmedi. Her ne kadar bu yıllarda liberal bir ekonomik model uygulandığı söylense de, Kemalist devletin ekonomiye müdahalesi bu dönemde de hep devam etti. Ancak bu müdahaleler hep burjuvazinin lehine olan müdahalelerdi ve son tahlilde onun gelişip güçlenmesini sağlamaya yönelikti. Fakat devletin ekonomiye doğrudan müdahalesi ve bir ekonomik aktör olarak bizzat işin içine girmesi asıl olarak 1930’larda başlayacaktı. Bir çelişki gibi görünüyor ama yerli burjuvazinin asıl gelişmesi, devletin bir işletmeci olarak ekonomiye doğrudan müdahale ettiği bu devletçilik (devlet kapitalizmi) döneminde oldu.
Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün başlattığı ve sonuçlandırdığı demiryollarının devletleştirilmesi ve yeni demiryollarının inşası projesi, cumhuriyet Türkiye’sinde devletçiliğin ilk uygulaması olarak kabul edilir. Bu devletçilik uygulaması, aynı zamanda devlet öncülüğünde bir yerli kapitalistler sınıfının da yetiştirildiği bir uygulamadır. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yerli milyonerlerini, devletin başlattığı bu demiryolları inşa projesi yaratmıştır. Türkiye’de bir milli burjuva sınıfının yaratılmasını ve devletin bunda koruyucu bir rol oynamasını savunan dönemin siyasetçilerinden Ahmet Hamdi Başar, bu durumu şöyle anlatır: “Biz, henüz kendi adamlarımız ve paramızla demiryolu yapamayacağımızı bildiğimizden, bu işleri başlangıçta İsveç grubuna vermiştik. Fakat aradan bir iki yıl geçince, bu grubun emrinde çalışan Türk taşeronları yetişmiş ve devletten doğruca müteahhit olarak, onlar işleri üzerine almaya başlamıştı. En çok ve en çabuk ray döşeyen hadsiz hesapsız para kazanıyordu. … İlk milyonerlerimiz böyle doğdu.”[1]
Tek parti diktatörlüğü döneminde Kemalist iktidarın uyguladığı bu “devletçilik” politikası, hiçbir zaman özel kapitalist teşebbüsün aleyhine olmamıştır. Hatta devletçiliğin en koyu uygulandığı yıllarda bile, çıkartılan yasalarda hep özel teşebbüsü koruyucu ve geliştirici hükümler yer almıştır. O dönemde hazırlanan raporlar ve hükümet yetkililerince yapılan açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, “devletçilik” politikası geçici olarak başvurulan bir yöntemdir ve asıl olan özel kapitalist sektörün geliştirilmesidir. Devletçe kurulacak olan iktisadi işletmeler kâr etmeye başladığında ve tabii burjuvazinin de iktisadi refahı bu işletmeleri satın almaya müsait hale geldiğinde, bu işletmelerin özel sektöre devredileceği daha baştan prensip olarak kabul edilmiş bulunuyordu.
Öte yandan özel kapitalist işletmeler, kurulmuş oldukları sahalarda iktisadi devlet teşekküllerinin doğrudan ve dolaylı olarak sağladığı iktisadi imkânlardan da yararlanmaktaydılar. Örneğin, devlet işletmelerinde yetişen uzman kadroların, teknik elemanların özel sektöre transferi ve özel sektörün ürettiği mamulleri iktisadi devlet teşekküllerinin yüksek fiyatlarla satın alması vb. gibi uygulamalar, devletin özel sektöre sağladığı iktisadi imkânlara örnektir. Nitekim 1930’lardan itibaren Türkiye’nin sanayileşme süreci incelendiğinde görülmektedir ki, özel sektör genellikle, daha önce devlet tarafından işletme kurulmuş olan sahalarda yatırım yapmayı tercih etmektedir. Örneğin, tekstil ve toprak sanayiinde durum böyledir. Dolayısıyla, gerek devletçiliğin uygulandığı yıllarda ve gerekse daha sonra, devlet işletmelerinin özel sektör yatırımlarını teşvik edici ve yönlendirici bir işlev gördüğü çok açıktır. Yani Kemalist iktidarın uyguladığı devletçilik, aslında anti-kapitalist bir model olmayıp, başından beri özel kapitalist girişimciliği teşvik eden ve yönlendiren, yani son tahlilde yerli burjuvazinin gelişip güçlenmesini amaçlayan bir “ekonomik kalkınma” modeliydi. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur; çünkü bir dönem devletçiliği savunan Kemalist bürokrasi de son tahlilde burjuva sınıfın ayrılmaz bir parçasıydı.
1930’lara gelindiğinde, Kemalist bürokrasinin gözünde artık liberalizmin eski itibarı kalmamıştı. Köken olarak zaten despotik bir devlet geleneğinden gelen ve totalitarizme eğilimli olan Kemalist bürokrasi için, İtalya ve Almanya’daki totaliter rejimler önemli bir cazibe merkezi oluşturuyordu. Bu totaliter rejimlerin Avrupa’da estirdiği faşizm ve Nazizm rüzgârları, totaliter eğilimli Kemalist yönetici kadroları güçlü bir biçimde etkilemişti. Bu etkilenme, Kemalist yönetici kadroların ırkçılık ve faşizm kokan bu yıllardaki söylemlerinde, faşist devletlerin yasalarından aktardıkları yasa maddelerinde (örneğin meşhur 141-142. maddelerin İtalyan Ceza Yasasından aynen alınması gibi) ve de genel olarak Kemalist devletin siyasal ve ideolojik açılımlarında kendini göstermektedir. Bu dönemde Türk hükümetinin Nazi Almanya’sına duyduğu yakınlığın bir diğer göstergesi de, önde gelen Nazi hayranlarından biri olan Cumhuriyet gazetesi sahibi Yunus Nadi’nin başkanlığında bir heyeti, Hitler’in yaş gününü kutlamak üzere Almanya’ya göndermesi olmuştur.
Kemalist bürokrasinin Avrupa’da gelişen faşist harekete sempatiyle yaklaşması ve ondan etkilenmiş olması, kendini şu iki alanda çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu: Birincisi, Kemalist bürokrasi de tıpkı Avrupa’daki faşistler gibi toplumda sınıf esasına göre örgütlenmeyi ve sınıf mücadelesini şiddetle reddediyor ve bunun yerine, mesleksel örgütlenmeyi esas alan ve gerçek yaşamda çıkarları birbirine karşıt olan sınıfları (burjuvazi ile proletaryayı) sözümona bir potada eritmeyi amaçlayan korporatif bir toplum örgütlenmesini geçirmeyi hedefliyordu. Ama Kemalist bürokrasi bu konuda da ikiyüzlü davranıyordu. Çünkü, sınıf esasına göre örgütlenmeye karşı olduğunu söyleyerek işçi sınıfının örgütlenmesini yasaklasa da, sıra burjuvaziye gelince onu engellemek için hiçbir şey yapmıyor, tam tersine koruyordu.
Kemalist bürokrasinin faşizmden etkilenmesinin belirginleştiği ikinci alan ise ulusal sorunda ortaya çıkmaktaydı. Kemalist bürokrasi, cumhuriyeti birlikte kuran iki temel ulusal kimlikten birini (Kürt kimliğini) yok sayarken, diğerini (Türk kimliğini) yüceltiyor ve böylelikle “etnik milliyetçiliğe” dayanan ırkçı ve şoven bir “ulus-devlet” anlayışını resmi ideoloji haline getirmeye çalışıyordu. Örneğin, Kemalist rejimin önde gelen ideologlarından olan dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, 19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesine verdiği bir demeçte, Kemalist bürokrasinin bu eğilimini şu şekilde dile getiriyordu: “Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir. Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır: Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.”[2] Keza, Ağrı’da patlak veren Kürt ayaklanması üzerine yaptığı bir konuşmada Başbakan İnönü de şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”[3]
İşte Atatürk’ün emriyle hazırlanan ve her açıdan ırkçılık kokan “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” gibi zırvalar da böyle bir atmosferde ortaya atılmıştı. İnsanı acı bir tebessüme sevk eden ve ipe sapa gelmez ırkçı hezeyanlarla dolu olan bu “teori”ler bir süre sonra geri çekilmişse de, Kemalist devletin ırkçı şoven milliyetçiliği ve bu bağlamda Kürtlere yönelik baskıları ve saldırgan politikaları hep devam etmiştir.
Burada hemen belirtelim ki, bu dönemde gerek anti-demokratik yasaların çıkartılması konusunda olsun, gerekse Türkçülüğe dayalı ırkçı ve şoven bir ideolojinin devletin resmi ideolojisi haline getirilmesi konusunda olsun, CHP içinde devletçi Kemalist bürokrasi ile liberalizm yanlısı burjuva kesim arasında ciddi hiçbir ihtilaf doğmamıştır. Tersine, daha sonra liberal giysilere bürünerek siyaset sahnesinde arzı endam edecek olan burjuva kesim, bu dönemde kendisine hamilik eden Kemalist bürokrasiyi hoş tutabilmek için elinden geleni yapmış ve onun totalitaryan eğilimlerine ses çıkarmamıştır. Yeter ki iktidarı elinde tutan bürokratik oligarşi, genel olarak sermayenin çıkarlarını koruyup gözetsin ve burjuvaziye hamilik yapmayı sürdürsün! Kemalist bürokrasi burjuvaziyi tehlikelere karşı (özellikle de işçi sınıfından gelecek tehlikelere karşı) koruduğu sürece, Kemalist bürokrasinin baskıcı anti-demokratik uygulamaları hiçbir sorun oluşturmuyordu burjuvazi için! Daha sonraki yıllarda da göreceğimiz gibi, burjuvazi ile asker-sivil bürokratik elit arasındaki ilişkiler ve kimin ne zaman “statükocu” ne zaman “liberal” kesileceği konusu, hep konjonktürel çıkarlara göre belirlenmiştir. Nitekim cumhuriyetin kuruluşundan 1946’ya kadar geçen çeyrek asırlık zaman diliminde, bugün yaşandığı gibi bir “statükocu-liberal” çatışması pek yaşanmamıştır egemen sınıf içinde. Çünkü bu yıllarda henüz yeterince güçlenmemiş olan burjuvazi, hâlâ Kemalist bürokrasinin hamiliğine ihtiyaç duymaktaydı ve bu yüzden de onun iktidarına boyun eğmek zorunda hissediyordu kendini!
CHP’nin tek parti diktatörlüğünün en katı bir biçimde devam ettiği 1930’lu ve 40’lı yıllarda, işçi ve emekçi sınıfların ne durumda olduğuna bir bakalım. 1930’lar Türkiye’sinde “bürokrat-burjuva-eşraf” koalisyonuna dayanan CHP iktidarı, sanayi ve tarımda özel kapitalist girişimciliği desteklerken ve bu amaçla büyük burjuvazi ile büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını hep ön planda tutarken, işçi ve emekçi sınıfların ekonomik ve demokratik haklarını hep yok saymış ve düzene boyun eğmelerini sağlamak için, onları sürekli baskı altında tutacak yasal düzenlemeler getirmiştir. Gerek ekonomik alanda, gerekse siyasal alanda işçi sınıfına yönelik bu hak kısıtlayıcı anti-demokratik düzenlemelerde, Avrupa’da esen faşizm rüzgârlarının da etkisi vardı kuşkusuz. Örneğin, işçi ve emekçilerin sınıf esasına göre örgütlenmelerini ve sınıf mücadelesi yürütmelerini yasaklayan ve bu yasağı çiğneyenlerin ağır hapisle cezalandırılmalarını öngören Türk Ceza Kanununun ünlü 141 ve 142. maddeleri, 1930’larda faşist İtalyan Ceza Kanunundan ithal edilmişti.
1930’lu yıllara gelindiğinde, işçi sınıfı hâlâ her türlü haklarından yosun bir sınıf olarak günde en az 12 saat çalışmak durumundaydı. Kemalist rejim cumhuriyetin kuruluşundan itibaren burjuvaziyi devletin her türlü imkânlarıyla besleyip palazlandırırken, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini ve ekonomik hak arama mücadelesini (grevli toplu sözleşme hakkını) bile kabul etmemekte diretiyordu. Bu yüzden işsi sınıfı, Kemalist CHP’nin yıllarca süren tek parti diktatörlüğü döneminde sendikal haklarından tamamen mahrum kalacaktı. Bu dönemde işçi sınıfına karşı tam bir baskı rejimi uygulayan Kemalist iktidar, bununla yetinmeyip bir de işçi sınıfının tarihsel hafızasını silmeye kalkışacaktı. 1935 yılında çıkardığı bir yasayla, kapitalist sömürü düzenine karşı işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ilan etmiş ve rüşvet olarak da işçi sınıfına o gün için bir günlük “istirahat” izni vermişti! Bu, işçi sınıfının tarihsel hafızasını zayıflatmak üzere, korkak burjuvazinin ve onun koruyucusu olan Kemalist bürokrasinin sinsice ve ikiyüzlüce giriştiği bir operasyondu kuşkusuz.
Oysa o tarihte işçi sınıfı hâlâ bir iş kanunundan bile yoksun bulunuyordu. İşçiler, çalışma koşullarını düzenleyen bir iş kanununa Cumhuriyetin ilanından 13 yıl sonra (1936’da), sendikalaşma hakkına 24 yıl sonra (1947’de), grev ve toplu sözleşme hakkına ise tam 40 yıl sonra (1963’de) kavuşabileceklerdi. Dolayısıyla, işçilerin sendikal örgütlülüğünün bulunmadığı koşullarda çıkarılan İş Kanununun uygulanıp uygulanmadığı da hiçbir zaman denetlenemeyecek ve bu iş devlet bürokratlarının insafına kalacaktı. Nitekim İş Kanununun kabulünden bir süre sonra, fabrikalara işçi pazarlayan “işçi müteahhitleri”nin ve işçi simsarlarının türemesi ve patronların işçi ihtiyaçlarını bu müteahhitler aracılığıyla karşılamaları, İş Kanununun fiiliyatta uygulanmadığının bir göstergesiydi. Üstelik bu işçi müteahhitlerinin arkasındaki güç de gene CHP bürokrasisiydi. Ayrıca işçi sendikalarının olmadığı koşullarda, büyük işletmelerde işçilerden kesilen paralarla oluşturulan “işçi yardımlaşma sandıkları” da CHP tarafından atanan “bürokratik bir idareciler takımı” tarafından yönetilmekteydi. Yani işçilerin parasıyla gene bürokratik bir elit beslenmekteydi.
Tarım emekçilerinin durumuna gelince; CHP iktidarı altında orta ve yoksul köylülerin durumu da kent emekçilerinin durumundan faklı değildi. Tarım kesiminde de sömürü artarak devam ediyordu. Sözüm ona köylünün durumunu iyileştireceği iddia edilen Ziraat Bankası kredileri, aslında köylüye değil, büyük çiftlik sahiplerine ve toprak ağalarına gidiyordu. Bu kesimler, banka kredisinin sağladığı imkânlarla makineli tarıma geçmektense, ucuza toprak kapatıp ucuz işgücü (ırgat) çalıştırarak daha çok kâr ediyorlardı. Ayrıca, bu büyük toprak sahipleri, Ziraat Bankasından düşük faizle aldıkları kredileri, daha yüksek faizlerle muhtaç durumdaki köylülere satıyorlardı. Yani hem çalıştırıp sömürüyorlardı, hem de tefecilik yaparak sömürüyorlardı tarım emekçilerini. CHP iktidarı bunu biliyordu, ama kendi iktidarını destekledikleri için toprak ağalarına ve büyük çiftlikçilere ses çıkarmıyordu. Nitekim 1927 ve 1929 yıllarında topraksız köylülere hazine arazisi verilmesi yolunda çıkarılan kanunları da CHP iktidarı hiçbir zaman uygulamayacak ve toprak reformunu dilinden düşürmemesine rağmen, gerçek bir toprak reformunu da hiçbir zaman yapmayacaktı. Tek parti diktatörlüğü döneminde, bir yandan “devletçilik” göklere çıkarılırken, diğer taraftan tarımda acımasız bir soygun düzeni sürdürülmüş ve bu soygun temelinde, orta ve yoksul köylüler topraksızlaştırılırken, büyük toprak sahiplerinin ve ağaların özel toprak mülkiyeti alabildiğine genişlemiştir.
Bu dönemde işçi sınıfının siyasal açıdan bilinçlenmesini ve örgütlenmesini savunan komünistlerin ve sosyalistlerin faaliyetleri de yasadışı ilan edilip yasaklanacaktı. Bu koşullar altında komünistlerin ve sosyalistlerin siyasal görüşlerini yaymaları ve bu temelde işçi sınıfını örgütlemeye girişmeleri yıllarca hapis yatmayı, işkenceyi ve her türlü tehlikeyi göze almayı gerektiren bir işti kuşkusuz. Nitekim o dönemde ardarda gelen “komünist tevkifatı” da bunu ortaya koymaktadır. Tek parti diktatörlüğü döneminde işçi sınıfının siyasal örgütlenmesi için illegal faaliyet yürüten Türkiye Komünist Partisinin (TKP) ardarda uğradığı tevkifat (1925, 26, 27, 29, 30, 32, 34, 38, 44, 45) bunun en somut kanıtıdır. İşçi sınıfına ve komünistlere yönelik tüm bu baskılar ve tutuklamalar, daha sonra kendini “ilerici”, “demokrat” ve de “solcu” olarak lanse edecek olan burjuva Kemalist CHP’nin izlediği ceberut politikaların bir sonucuydu kuşkusuz. Öteden beri burjuva devletle özdeşleşmiş ve burjuva devletin statükocu bir partisi haline gelmiş olan bu parti, hiçbir zaman işçi sınıfının gerçek dostu olmadı.
Kemalist bürokrasinin yönetimi altında otokratik bir niteliğe bürünen burjuva devlet, bu dönemde yalnızca işçi ve emekçi sınıflara karşı anti-demokratik ve baskıcı bir uygulama içinde olmakla kalmamış, ulusal demokratik taleplerini dile getiren ve bu bağlamda özerklik isteyen Kürt halkına karşı da ırkçılığa varan saldırgan bir tutum içinde olmuştur.
Osmanlı’nın despotik devlet anlayışı içinde yetişmiş olan cumhuriyet devletinin başındaki asker kökenli yönetici kadrolar da tıpkı öncülleri Jön Türkler gibi, merkezî devletin bürokratik-despotik otoritesinin bekasını her şeyin üstünde tutmaktaydılar. Bu merkezî devlet otoritesinin zayıflaması ya da sarsılması, devletin bölünüp parçalanmasıyla eş anlamlıydı onların gözünde. Koca bir imparatorluktan arda kalan ve Anadolu’ya sıkışmış olan son Türk devletinin de elden gidebileceği korkusunun yarattığı kaygı, “devletin güvenliği”ni her şeyin üstünde tutmayı, Kemalist bürokrasi için kutsal bir görev haline getirmişti. Bu güvenliği sarsıcı her şey (örneğin işçi ve emekçilerin sınıf temelinde örgütlenmeleri ve iktidar için mücadeleye girişmeleri; Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini yükseltmesi ve özerklik talebiyle ayağa kalkması; özetle, siyasal demokrasinin genişlemesi ve bürokratik-merkezî otoritenin zayıflaması) Kemalist bürokrasinin gözünde “bölücülük ve yıkıcılık” anlamına geliyordu.
Oysa emperyalist işgal güçlerine karşı mücadelenin sürdüğü bir dönemde Kemalist bürokrasi böyle bir tutum içinde değildi elbette. 1922 yılı başında Millet Meclisinde tartışılan “Özerk Kürdistan Planı”, 64’e karşı 373 oyla kabul edilmişti. “Kabul edilen yasa, yerel bir Kürt parlamentosu ile Kürt okulları kurulmasını öngörüyordu.”[4] O dönemde Milli Mücadelenin önderleri oldukça farklı bir dil konuşuyorlardı. Örneğin M. Kemal konuşmalarında, özerklikten ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları livalarda kendi kendilerini yönetmesinden söz ediyordu. “Bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince, zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir” diyordu M. Kemal 16 Ocak 1923 İzmit konuşmasında. Keza, İsmet İnönü de katıldığı Lozan görüşmelerinde “Ben burada Türkleri ve Kürtleri temsil ediyorum” diyebiliyordu yüksek sesle![5]
Fakat zafer kazanıldıktan sonra Kemalist bürokrasi bütün bu söylediklerini unutacak ve toplumun demokratik hak ve özgürlüklerini korumak ve geliştirmek için değil, şoven Türk milliyetçiliğine dayalı kendi merkeziyetçi, otoriter, bürokratik devlet anlayışını (tek parti diktasını) yerleştirmek için radikal düzenlemelere girişecekti. Bu dönemde kendi merkeziyetçi-otoriter devletinin “güvenliğini” her şeyin üstünde tutan Kemalist bürokratik oligarşi, kendi dışındaki her siyasi girişimi (komünistleri, Kürtleri, liberalleri vb.) neredeyse tehlikeli bir “dış düşman” gibi algılayarak yok etmeye çalışacaktı. Nitekim Kemalist rejimin 1925’den itibaren Kürtlere karşı giriştiği ırkçılığa varan saldırgan tutum da bunun çarpıcı örneğini oluşturuyordu. Bu dönem boyunca, ulusal demokratik hakları ve özerklik talepleri için ayağa kalkan Kürtlerin isyan ateşi sönmediği gibi, Kemalist rejimin onlara karşı yürüttüğü ırkçılığa varan saldırganlık ve kıyıcılık da hiç durulmadı.
Lozan antlaşmasının imzalanmasından 1938’e kadar geçen 15 yıllık süre içinde, toplam 17 Kürt ayaklanması yaşandı. Bunlar içinde en önemlileri, 1925’te Şeyh Sait ayaklanması, 1930’da Ağrı ayaklanması, 1937-38’de Dersim ayaklanmasıdır. Tüm bu isyan hareketlerinde, her iki taraftan da binlerce insan ölmüş, fakat Kemalist rejim Kürtlerin ulusal taleplerini hiçbir şekilde dikkate almadığı gibi, onların ulusal kimliğini de ağır bir asimilasyon politikası uygulayarak yok etmeye çalışmıştır. Bunu başaramadığı durumda ise, bütün dünyanın gözü önünde Kürt ulusal kimliğini yok sayarak, böyle bir ulusun hiç olmadığını söyleyerek, yaşananları unutturmaya, Türk halkından gizlemeye çalışmıştır. Bu bakımdan, şu gerçeği bir kez daha ve vurguyla belirtmeliyiz: Kemalistlerin İttihatçıların tarihsel uzantısı olduklarına hiç kuşku yoktur. Nitekim etnik bir sorun karşısında, İttihatçıların yöntemlerini devreye sokmaktan ve onlar gibi davranmaktan hiç çekinmemişlerdir. İttihatçılar 1915’de Ermeni sorununu nasıl “çözmeye” çalışmışlarsa, Kemalistler de Kürt sorununu öyle “çözmeye” kalkışmışlar, ama bunu asla başaramamışlardır!
Egemen bürokrasi içindeki faşizm hayranlığı ve devleti bu temelde yapılandırma eğilimi, Atatürk’ün 1938’de ölümünden sonra gerilememiş, aksine daha da hızlanmıştı. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, “tek parti, tek millet, tek lider” sloganıyla sembolize edilen faşizan bir bürokratik yönetim biçiminin işleyişine tanık olacaktı. Bu faşizan bürokratik-burjuva yönetim biçimi, Nazilerin 1943’de Stalingrad’da yenilgisine kadar egemenliğini sürdürecekti. Bir “savaş ekonomisi”nin uygulandığı bu yıllarda, emekçi halk sınıfları yokluk ve yoksulluk içinde kıvranırken, Türk burjuvazisi savaş vurgunlarıyla daha da zenginleşip palazlanacaktı.
Türkiye İkinci Dünya Savaşının dışında kalmıştı ama savaşın dolaylı etkileri ülke ekonomisini temellerinden sarsmaya yetmişti. Türkiye’nin savaşa katılmamasına rağmen, 500 bin kişilik bir orduyu silâh altında tutan hükümet, bir süre sonra bu ordunun beslenmesi, giydirilip kuşatılması sorunuyla yüz yüze gelecekti. Bu kadar büyük bir orduyu beslemek, Türkiye’nin zayıf ekonomik yapısının kaldırabileceği bir yük değildi elbette. Bu durumda Cumhurbaşkanı İnönü’nün liderliğindeki CHP iktidarı, “Milli Korunma Kanunu” diye bir kanun çıkardı ve son tahlilde bütün yükü emekçi halk sınıflarının sırtına binecek olan bir “savaş ekonomisi”ni uygulamaya başladı. Bu dönemde hükümet, öncelikle askeri harcamalarla baş edebilmek için, sağlam para politikasından vazgeçerek karşılıksız para basmaya, yani enflasyonist bir politika izlemeye başlayacaktı. Bu politikanın kaçınılmaz bir sonucu olarak, dolaşımdaki para miktarı sürekli artarken, tüketim maddelerinin fiyatları da anormal yükselişe geçti. Örneğin, hayat pahalılığı indeksi 1938’de 100 iken, 1945 yılına gelindiğinde bu rakam 404’e yükselmiş, yani hayat pahalılığı dört kat artmıştı. Öte yandan, bu dönemde ekonomik güçler özellikle askeri alana kaydırılmış olduğundan, tarımsal üretimde de muazzam düşüşler yaşanıyordu. Dolayısıyla, bu dönemdeki tüm ekonomik veriler, işçi ve emekçi kitlelerin yoksullaşmasının daha da arttığını ve en zorunlu besin maddelerinin bulunamaması nedeniyle ülkede kıtlık ve açlığın yaygınlaştığını göstermektedir.
Sözümona halkçı ve devrimci olduğunu iddia eden, fakat aynı zamanda Nazizme duyduğu sempatiyi de gizlemeyen CHP hükümetinin pek çok bakanı ve yönetici bürokrat kadrosu, bu dönemde kendi halkının sorunlarıyla ilgilenmekten çok, hayranlık duydukları Nazi Almanya’sındaki uygulamalarla ilgileniyorlardı. Türkiye’deki iktidar sahiplerinin bu dönemde Nazizmden ne denli etkilendiklerini gösteren somut bir örnek, Nazi Almanya’sındaki baskıcı ve ırkçı uygulamalara benzer bir uygulamayı, bunların Türkiye’de tatbik etmeye kalkışmış olmalarıdır.
Savaş koşulları nedeniyle 1940 yılında uygulamaya sokulan Milli Korunma Kanunu, 1936 yılında işçilere verilen bazı temel hakları ortadan kaldırmakla işe başlamıştı. Kadın ve çocukların çalışmasıyla ilgili İş Kanunundaki bazı hükümler bu dönemde askıya alındı. İşçilerin hafta tatili hakkı ellerinden alındı. İşçilerin işlerinden ayrılmaları yasaklandı. İşçilerin hafta tatili hakkı ellerinden alındı ve zorunlu bir sebep olmadıkça işlerinden ayrılmaları da yasaklandı. Maden ocakları civarında yaşayan köylülere, belirli bir süre maden ocaklarında çalışma mecburiyeti getirildi. 3 Nisan 1944’de çıkarılan bir kanunla işverenlere, işçileri işyerine bağlamak amacıyla zor kullanma hakkı tanındı. Bir mazeret göstermeksizin işinden ayrılan işçilerin bulunup zorla işyerine getirilmeleri ve bunun için yapılan masrafın da işçinin gündelik ücretinden kesilmesi kabul edildi.
Tarım kesiminde de köylüler benzer muamelelere maruz kaldı. Milli Korunma Kanununun verdiği yetkilere dayanarak devletin tarım ürünleri fiyatını çok düşük tutması, orta ve küçük köylünün yıkımına neden oldu. Bunun yanı sıra, köylüden alınan yol vergisi ve toprak vergisi de savaş bunalımının yükünü adeta köylünün sırtına yüklemişti. Yol vergisini ödeyecek parası olmayan köylüler, yol yapımında zorla çalıştırılıyorlardı. Bunun yanı sıra, ürününün %10-12’sini Toprak Vergisinden ötürü aynî olarak devlete vermek zorunda olan köylü, bu aynî vergiyi ödeyemediği için, çoğu zaman varını yoğunu satmakta ve el kapısına ırgat gitmekteydi. İşte köylerde yıllar sonra da hatırlanacak olan “Tahsildar baskısı ve jandarma dayağı” bu dönemin bir hatırasıdır! Fakat öte yandan bu “savaş ekonomisi” uygulaması, büyük toprak sahiplerinin ve zengin çiftçilerin işine yaramıştır. Köylüler yoksullaştıkça tarlalarını satmakta ve bu topraklar da büyük çiftliklere katılmaktaydı. Bu süreç, tarımdaki servet birikimini elbette büyük toprak sahipleri ve tarım burjuvazisi lehine hızlandıracaktı.
Savaş ekonomisinin uygulandığı bu yıllarda devletle iş yapan yerli sanayiciler ve özellikle tüccar kesim, rüşvet mekanizmasını ustalıkla kullanarak ve karaborsacılık, istifçilik, vurgunculuk yaparak büyük paralar kazandılar. Örneğin, “İzmir’de harpten önce ancak 9 büyük özel şirket varken, harp içinde bunların sayısı 41’e çıkmıştır. İstifçilik veya ihtikâr yapan tüccarın, bazı büyük devlet memurlarının yanında, askerî müteahhitler, devletle yabancı sermaye arasında aracılık yapan tüccar, gelişen bazı sanayi kollarındaki sanayiciler harbin yarattığı büyük zenginler arasındadır.”[6] Savaş yıllarında herkes bu “savaş zenginleri”nden bahsetmektedir. Bu savaş zenginlerini yaratan ise, pek “halkçı” ve de “pek devrimci” olduğu iddia edilen iktidardaki burjuva-bürokrat Kemalist kadrolardan başkası değildi kuşkusuz!
Bürokrat-burjuva CHP hükümetinin, bu savaş yıllarında Nazizmden etkilenerek giriştiği diğer bir uygulama ise, ırkçılık kokan meşhur Varlık Vergisi Kanunu uygulamasıdır. Başlangıçta sözümona tüm tüccarlardan alınması planlanan bu vergi, daha sonra “milli” burjuvazinin direnciyle karşılaştığı için, yalnızca gayrimüslim azınlıklardan alınan bir vergiye dönüştürülecekti. Aslında daha en başında, yalnızca gayrimüslim azınlıklardan alınması hedeflenerek çıkarılmış bir kanundu bu. Bu uygulama da, CHP içindeki Nazi sempatizanı ya da hayranı bakan ve bürokratların bir marifetiydi tabii ki. Bu kanuna göre hazırlanan listelerde, serveti olmayan, hatta dar gelirli sayılabilecek olan gayrimüslim azınlıklara da çok yüksek miktarlarda vergiler çıkartılmıştır. Varını yoğunu satmasına rağmen bu vergileri ödeyemeyecek durumda olanlar ise, Erzurum Aşkale’deki taş ocaklarında çalışmaya mecbur edilmişlerdir. Fakat öte yandan, asıl zengin gayrimüslim tüccarlar ise, “milliyetçi” bürokrasiye yüklü miktarda rüşvet ödeyerek, çok az miktarda vergiyle kurtulmuşlardır. Bu varlık vergisi uygulamasıyla, çok büyük servetler el değiştirmiş, özellikle gayrimüslimlerin elindeki gayrimenkul varlıkların (evler, dükkânlar, arsalar vb.) pek çoğu, Türk zenginlerinin eline geçmiştir. Yani bir anlamda, bir “sermayenin Türkleştirilmesi” süreci yaşanmıştır.
Bu döneme ilişkin özetle söyleyecek olursak, tek parti diktatörlüğü altında uygulanan devletçilik ve savaş ekonomisi, işçi ve emekçi sınıfları daha da yoksullaştırıp perişan ederken, bundan kazançlı çıkan son tahlilde özel kapitalist girişimciler (burjuvazi) ve büyük toprak sahipleri oldu. Yıllarca Kemalist bürokrasinin himayesi altında ve onun uyguladığı ekonomi politikası sayesinde gelişip palazlanan “milli” burjuvazi, 1945’lere gelindiğinde artık siyasal iktidarı Kemalist bürokrasiden devralmaya hazırlanıyordu.
(Devam edecek)
[1] Ahmet Hamdi Başar, Barış Dünyası dergisi, sayı 63. Aktaran: Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, c.1, Cem Yay., 1973, s.446
[2] Aktaran: Hans- Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1838-1938, İletişim Yay., 2005, s.578
[3] Aktaran: Özgür Doğan, Kemalizmin Altı Oku ve Gerçekler, Marksist Tutum, sayı 31
[4] Hans-Lukas Kieser, age, s.573
[5] Aktaran: Seyfi Öngider, Kuruluş ve Kurucu, Aykırı Tarih Yay., s.173
[6] Yıldız Sertel, Türkiye’de İlerici Akımlar, Ant Yay., s.56
İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın siyasal haritasında çok önemli değişmeler olmuştu. Savaş sonrası dönemi karakterize eden ya da bu döneme damgasını vuran en önemli gelişme, dünyanın iki bloklu (kapitalist ve “sosyalist”) bir dünyaya dönüşmesi ve yıllarca sürecek olan bloklar arası bir soğuk savaş döneminin başlamış olmasıydı. ABD emperyalizmi ve Avrupalı müttefiklerinin tezgâhladıkları bu soğuk savaşın temel eksenini, Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanlığın körüklenmesi ve koyu bir anti-komünizm propagandasının dünya çapında örgütlenmesi oluşturuyordu. Başını ABD’nin çektiği emperyalist blokun dünya ölçeğinde yaymaya çalıştığı bu anti-komünist propagandaya göre Sovyetler Birliği ve yeni kurulan komünist rejimler “hür dünyanın ve demokrasinin düşmanı”, buna karşılık ABD emperyalizmi ise “hür dünyanın ve demokrasinin savunucusu” idi! O nedenle, hür dünyanın ülkeleri, ABD ve müttefiklerinin yanında saf tutmalı ve insanlığı bir felâkete sürüklemek isteyen komünizme karşı topyekûn mücadeleye hazırlanmalıydılar!
ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin, savaşın bitiminden hemen sonra soğuk savaşı başlatmalarının, dışa vuramadıkları daha temel bir nedeni vardı kuşkusuz. ABD’li ve Avrupalı kapitalistler, aslında savaş sonrası Avrupa’sında gelişebilecek bir işçi devriminden korkmaktaydılar ve esasen bu “tehlikeyi” önleyebilmek için başlatmışlardı soğuk savaşı! Milyonlarca insanın mahvına neden olan Nazizm ve Faşizm gibi insanlık düşmanı ırkçı-totaliter akımları kendi bünyesinde yaratmış olmanın suçluluğunu taşıyan burjuva Avrupa, bir yandan bu suçlu geçmişinin izlerini silmeye çalışırken, diğer yandan da savaş sonrasında emekçi kitleler arasında prestiji giderek artan komünizm düşüncesinin yayılmasının önüne geçmeye çalışıy