1905

İÇİNDEKİLER


Çevirenin Notu

Birinci Baskıya Önsöz

İkinci Baskıya Önsöz

Almanca Baskıya Önsöz

BİRİNCİ KISIM

Rusya’nın Toplumsal Gelişimi ve Çarlık

Rus Kapitalizmi

Köylülük ve Tarım Sorunu

Rus Devriminin İtici Güçleri

Bahar

Dokuz Ocak

Ekim Grevi

İşçi Temsilcileri Sovyetinin Oluşumu

On Sekiz Ekim

Witte Hükümeti

“Özgürlükler”in İlk Günleri

Çarın Adamları İş Başında

Bastil Sansürüne Hücum

Muhalefet ve Devrim

Kasım Grevi

Sekiz Saat ve Bir Silah

Köylü Ayaklanmaları

Kızıl Filo

Karşı-devrimin Eşiğinde

Sovyetin Son Günleri

Aralık

Özet

Ekler

İKİNCİ KISIM

İkinci Kısıma Önsöz Yerine

İşçi Temsilcileri Sovyeti Duruşması

Sovyet ve İddia Makamı

Mahkeme Önündeki Konuşmam

Oraya . . . .

. . . . . ve Geri


Çevirenin Notu


1905 devrimi, Troçki’nin de Önsözünde belirttiği gibi, 1917 Ekim Devriminin girişi olarak değerlendirilegelmiştir. Bu devrimde izlenen yöntemler, kurulması savunulan sınıfsal ittifaklar ve devrime ilişkin yapılan sınıfsal tahliller, Rus sol hareketi içinde derin ayrışmalara yol açmış ve bu ayrışmalar ilerleyen yıllarda etkisini tüm dünya komünist hareketi üzerinde göstermiştir.

Geri bir ülkede, istemleri açısından burjuva demokratik devrim, yöntemleri açısından proleter devrim olarak başlayan 1905 devrimini değerlendiren 1905, Asyatik ya da yarı-Asyatik izler taşıyan, kapitalizme geçişleri geç ve sancılı olan bizim gibi ülkelerde sınıfların takındıkları tutumlara ilişkin çok önemli ipuçları sunmaktadır. Rusya’da sınıfların tutumunu çok canlı bir biçimde sergileyen kitap, aynı zamanda Sürekli Devrim Kuramının nesnel dayanaklarının gözler önüne serilmesi bakımından da büyük bir önem taşıyor.

1905 Rusya’sı, 2000 yılında hâlâ demokrasiye geçişi tartışan Türkiye’deki okuyucuya çok tanıdık gelecektir. Burjuvazinin ödlekliği, küçük burjuvazinin kararsızlığı, önderlikten yoksun işçiler, gericiliğin iktidarı elden kaçırma korkusuyla ve günü kurtarma güdüsüyle izlediği dargörüşlü politikalar, ikiyüzlü entelijensiya, ters rüzgârlar esmeye başladığında “Çar”ın karşısında el etek öpmek için yarışan profesörler, her an en koyu muhafazakâr kesilebilecek kadar “liberal” olan “brifing” gazetecileri … Doksan beş yıl geçmiş olmasına rağmen, bütün bunlar bizim hiç de yabancısı olduğumuz olgular değil. Dolayısıyla çıkarılan derslere de ilgisiz kalınamaz.


Önsözler

BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

1905 olayları 1917’nin devrimci dramına görkemli bir başlangıç oluşturuyordu. Gericiliğin zafer kazandığı yıllar boyunca, 1905 yılı bize tamamlanmış bir bütün olarak, Rus Devrimi olarak görünüyordu. Bugün ise, tarihsel öneminden hiçbir şey kaybetmeksizin, bu bağımsız niteliğini yitirmiş durumdadır. 1905 Devrimi, tıpkı 1917 Devriminin büyük emperyalist katliamın doğrudan bir sonucu olması gibi, Rus-Japon savaşının doğrudan sonucu olmuştu. Bu anlamda, hem başlangıcında hem de gelişimi içinde, bu giriş, bugün bizim katılımcısı ve tanığı olduğumuz tarihsel dramın tüm unsurlarını içinde taşıyordu. Fakat başlangıçta bu unsurlar henüz tümüyle gelişmiş bir biçimde değil, sıkıştırılmış bir biçimde ortaya çıkmıştı. 1905 mücadelesinde belirli bir yer tutan bütün güçler, bugün, 1917 olaylarının aydınlatıcı ışığı altında, öncekinden daha net olarak açığa çıkmaktadır. O zaman bile, onu adlandırırken kullandığımız şekliyle Kızıl Ekim, on iki yıl sonra gelişerek, karşılaştırılamayacak ölçüde daha güçlü ve gerçek anlamıyla muzaffer bir başka Ekime dönüştü.

1905’teki büyük avantajımız, bu devrimci başlangıç aşamasında bile biz Marksistlerin, tarihsel süreçleri kavramanın bilimsel yöntemiyle zaten silahlanmış olmasıydı. Bu, tarihin maddi sürecinin yalnızca bir dizi ipucu olarak açığa vurduğu bu ilişkileri anlamamızı mümkün kıldı. Rusya’nın güneyindeki 1903 kaotik Temmuz grevleri bize, proletaryanın genel grevinin ileride bir silahlı ayaklanmaya dönüşmesiyle Rus devriminin temel biçimi olacağı sonucunu çıkartabilmemiz için gerekli materyali sağlıyordu. Bu tahminin canlı bir kanıtı olan 9 Haziran olayları, devrimci iktidar sorununun somut bir biçimde ortaya atılmasını gerektirmişti. Bu andan itibaren, Rus devriminin karakteri ve iç sınıfsal dinamikleri sorunu, zamanın Rus sosyal demokratları arasında en yakıcı sorun haline gelmişti.

“Sürekli devrim” teorisi olarak adlandırılagelen görüşler, yazarın kafasında tam da 9 Ocak ile 1905 Ekim grevi arasındaki sürede şekillenmişti. Bu oldukça iddialı ifade, Rus devriminin doğrudan burjuva hedeflerle ilgili olmasına rağmen, bu hedeflerde çakılıp kalamayacağı; devrimin proletaryayı iktidara yerleştirmeksizin kendi acil burjuva görevlerini çözemeyeceği düşüncesini anlatır. Ve proletarya, iktidarı bir kez eline aldığında, devrimin burjuva çerçevesine hapsolma konumunda kalamazdı. Tersine, proletaryanın öncüsü, tam da zaferini garantilemek için, egemenliğinin çok erken aşamalarında yalnızca feodal değil, aynı zamanda burjuva mülkiyet ilişkilerinin içinde de son derece derin gedikler açmak zorunda kalacaktı. Böyle yapmakla proletarya, yalnızca, devrimci mücadelesinin ilk aşamaları boyunca kendisini destekleyen tüm burjuva gruplarla değil, kendisiyle işbirliği yaparak iktidara geldiği köylülüğün geniş kitleleriyle de düşmanca bir çatışmaya girecekti.

Geri bir ülkede, bir işçi hükümeti ile köylülüğün ezici çoğunluğu arasındaki çelişkiler yalnızca uluslararası bir ölçekte, bir dünya proleter devrimi arenasında çözülebilirler. Tarihsel zorunluluk nedeniyle Rus devriminin dar burjuva demokratik sınırlarını parçalayıp atan muzaffer proletarya, kendi ulusal ve devlet sınırlarını da parçalamaya zorlanacaktır, yani Rus devrimini dünya devrimine bir başlangıç haline getirmek için bilinçli bir çaba harcamak zorunda kalacaktır.

On iki yıllık bir kesintiye rağmen, bu analiz tümüyle doğrulanmıştır. Rus devrimi burjuva demokratik bir rejimle noktalanamazdı. İktidarı işçi sınıfına teslim etmeliydi. 1905’te işçi sınıfı iktidarı ele geçirmek için henüz çok güçsüzdü; fakat sonraki olaylar onu, bir burjuva demokratik cumhuriyet ortamında değil, aksine 3 Haziran Çarlığının yeraltı dünyasında olgunluk ve güç kazanmaya zorladı. Proletaryanın 1917’de iktidara gelişi, 1905’teki eski kuşağın biriktirdiği deneyimin yardımıyla oldu. Dolayısıyla bugün genç işçiler bu deneyimden tam olarak yararlanmak ve bu nedenle 1905 tarihini incelemek zorundadırlar.

* * *

Bu kitabın birinci kısmına ek olarak iki makaleyi basmaya karar verdim; bunlardan biri (Çerevanin’in kitabıyla ilgili olan) 1908’de Kautsky’nin gazetesi Neue Zeit’da yayınlanmıştı, diğeri “sürekli devrim” teorisini açıklamaya ve o sıralar Rus sosyal demokrasisi içinde bu konuda egemen olan görüşlere karşı bir polemiğe ayrılmıştı ve manevi kılavuzları Rosa Luxemburg ve Leo Jogiches olan Polonyalı bir parti gazetesinde (sanırım 1909’da) yayınlanmıştı. Bana öyle geliyor ki, bu makaleler yalnızca okuyucunun doğrudan birinci devrimi izleyen dönem boyunca Rus sosyal demokratları arasındaki tartışmalara uyum sağlamasını kolaylaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda bugünün son derece önemli belli sorunlarına da bir ışık tutacaktır. 1917 Ekiminde iktidarın ele geçirilmesi hiçbir şekilde, sıradan vatandaşın inanma eğiliminde olduğu gibi bir doğaçlama değildi; toprakların ve fabrikaların muzaffer işçi sınıfı tarafından ulusallaştırılması hiçbir biçimde, söylendiği gibi Menşeviklerin uyarıcı seslerine tam zamanında kulak vermekte başarısız olan işçi hükümetinin bir “hata”sı değildi. Bu konular, on beş yıldan uzun bir dönem boyunca tartışıldı ve genel olarak çözüldü.

Rus devriminin niteliği hakkındaki tartışma, o dönemde bile, Rus sosyal demokrasisinin sınırlarını aşmış ve dünya sosyalizminin önde gelen unsurlarının dikkatini çekmişti. Burjuva devrimin Menşevik kavrayışı, en doğru şekliyle, yani en berbat ve en saf şekliyle Çerevanin’in kitabında açıklanmıştı. Kitap ortaya çıkar çıkmaz, Alman oportünistleri ona büyük bir sevinçle sarıldılar. Kautsky’nin önerisiyle, Neue Zeit’da Çerevanin’in kitabının çözümsel bir eleştirisini yazdım. O dönemde Kautsky kendisini tümüyle benim görüşlerim ile tanımlıyordu. (Bugün ölmüş olan) Mehring gibi o da “sürekli devrim” bakış açısını benimsemişti. Bugün, Kautsky geri adım atarak Menşeviklerin saflarına katıldı. Geçmişini bugünkü düzeyine indirgemek istiyor. Fakat net olmayan bir teorik vicdanın taleplerini karşılayan bu tahrifat, basılı dokümanların oluşturduğu engellere çarpıyor. Kautsky’nin bilimsel ve yazınsal faaliyetinin daha erken –daha iyi!– döneminde yazdıkları (Polonyalı sosyalist Ljusnia’ya yanıtı, Rus ve Amerikan işçileri üzerine çalışmaları, Plehanov’un Rus devriminin karakteriyle ilgili sorularına yanıtı, vb.), Menşevizmin acımasız bir reddiyesi ve bugün başlarında Kautsky’nin bulunduğu kalın kafalı döneklerin, maceracılık, demagoji ve Bakunincilikle suçladıkları Bolşeviklerin sonraki politik taktiklerinin tam bir teorik savunusu olmuştu ve olmaya devam ediyor.

Üçüncü ek bölüm olarak, Paris gazetesi Naşe Slovo’da 1915’te yayınlanmış olan İktidar Mücadelesi adlı makaleyi basıyorum. Bu makale, birinci devrimde açıkça taslağı çizilmiş olan bu politik ilişkilerin, en son noktasına erişmesini ve tamamlanışını ikinci devrimde bulması gerektiği düşüncesinin bir sunumudur.

* * *

Bu kitap, tanımladığı bütün hareket gibi, biçimsel demokrasi sorunu üzerinde netliğe ihtiyaç duyuyor. Ve bu şaşırtıcı değil: on yıl sonra bile, 1917’de, partimiz kendi kafasında bu soruna ilişkin olarak henüz tamamen net değildi. Fakat bu muğlaklığın ya da mutabakat eksikliğinin, ilkesel konularla hiçbir ilişkisi yoktur. 1917’de demokrasi efsanesinden sonsuz derecede uzaklaşmıştık; devrimin ilerleyişini, belirli mutlak demokratik normların işleyişinin devreye sokulması olarak değil, sınıfların geçici ihtiyaçları için demokrasinin kurumları ve sloganlarından yararlanmak zorunda kalan bir sınıflar savaşı olarak zihnimizde canlandırdık. O dönemde biz, iktidarın doğrudan işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi sloganını ileri sürdük ve bu ele geçirmenin kaçınılmazlığı sonucunu “demokratik” seçim istatistiklerinin sunduğu olasılıklardan değil, sınıf güçleri arasındaki ilişkilerden çıkardık.

1905’te bile Petersburg işçileri, Sovyetlerini bir proleter hükümet olarak adlandırıyorlardı. Bu ad giderek genelleşiyordu ve iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesi mücadelesinin programına tümüyle uygundu. Aynı zamanda Çarlığın karşısına gelişmiş bir politik demokrasi programı (genel oy hakkı, cumhuriyet, milis, vb.) koyuyorduk. Ve gerçekten de başka türlü yapamazdık. Politik demokrasi çalışan kitlelerin gelişiminde zorunlu bir evredir; şu önemli şartla ki, bazı durumlarda çalışan kitleler bu evrede birkaç on yıl boyunca kalabilirlerken, başka bir durumda devrimci durum, politik demokrasinin kurumlarının oluşmasından önce bile, kitlelerin kendilerini bu politik demokrasinin önyargılarından kurtarmalarını sağlayabilir.

Sosyalist devrimcilerin ve Menşeviklerin devlet rejimi (Mart-Ekim 1917), sağlam bir burjuva-cumhuriyetçi kalıba dökülmesi için gerekli zamana kavuşmasından önce bile, demokrasiyi tümüyle ve düpedüz tehlikeye atmıştı. Ve o dönem boyunca, pankartlarımızda “Tüm İktidar Sovyetlere” yazılmış da olsa, halen biçimsel olarak demokrasi sloganlarını destekliyorduk, biçimsel demokrasi tekerleklerinin çarkları Sovyet sisteminin çarklarıyla birbirine geçmeseydi neler olabileceğine ilişkin kesin yanıtları kitlelere (veya kendimize bile) verme konusunda henüz yetersizdik. Bu kitabın yazıldığı dönem boyunca ve hatta çok daha sonra, Kerenski yönetimi dönemi boyunca, görevimizin özü, iktidarın işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini içeriyordu. Bu sürecin biçimsel, yasal görünümleri ikinci veya üçüncü planda kaldı ve maddi engelleri hedef alan şiddetli fiziksel saldırının hâlâ gündemde olduğu bir sırada biçimsel çelişkileri çözme zahmetine hiç mi hiç girmedik.

Kurucu Meclisin lağvedilmesi, ister seçimlerin ertelemesi vasıtasıyla, ister seçim hazırlığıyla olsun ulaşılabilecek bir hedefin, kabaca bir devrimci yoldan yerine getirilmesiydi. Ancak, devrimci iktidar sorununu kaçınılmaz bir şekilde keskinleştiren, tam da mücadele araçlarının yasal görünümüne dönük bu otoriter tutumdu; ve sırası geldiğinde, Kurucu Meclisin proletaryanın silahlı kuvvetleri tarafından dağıtılması, demokrasi ve diktatörlük arasındaki karşılıklı ilişkilerin bir bütün olarak yeniden düşünülmesini gerekli kıldı. Son tahlilde bu, İşçi Enternasyonali için hem teorik hem de pratik bir kazancı ifade ediyordu.

* * *

Bu kitabın tarihi kısaca şöyledir. Kitap, Dresden’de çıkacak olan bir Almanca baskı için 1908-1909’da Viyana’da yazıldı. Almanca baskı, Devrimimiz (1907) adlı Rusça kitabımın, Rus olmayan okuyucu için önemli ölçüde değiştirilmiş ve uyarlanmış olan belli bölümlerini içeriyor. Kitabın önemli bir bölümü Almanca baskı için özel olarak yazıldı. Kısmen halen varolan Rusça el yazmasının bölümleri temelinde ve kısmen de Almancadan yeniden çevirerek, metni şimdi yeniden oluşturmak zorunda kaldım. Bunu yaparken, işini aşırı bir titizlik ve dikkatle yapan Yoldaş Ruh­mer’in büyük yardımını gördüm. Bütün metni yeniden gözden geçirdim ve umarım okuyucu, bugün yayınlarımızın değişmez özelliği olan sayısız yanlışlar, kaymalar, baskı hataları ve her türden hatalardan sıkılmaz.

L. Troçki

Moskova

12 Ocak 1922



İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

Bu baskı birinci Rusça baskıdan iki bakımdan farklıdır. 1) Devrime bulaşan burjuva partilerle sosyal demokrasinin (o günkü şekliyle) ilişkileri hakkında yazarın Londra parti kongresinde (1907) yaptığı konuşmayı ekledim. 2) Kitap şimdi, yazarın, Rusya’nın tarihsel gelişiminin özel yönleri konusunda Yoldaş Pokrovski’ye yanıtını da içeriyor.

10 Temmuz 1922



ALMANCA BASKIYA ÖNSÖZ

Rus devriminin tam tekmil bir tarihsel değerlendirmesinin zamanı henüz gelmedi; ilişkiler henüz yeterince tanımlanmamış durumda; devrim her an yeni sonuçlar ortaya çıkararak devam ediyor ve onun tüm önemi şöyle bir göz atmakla kavranamaz. Okuyucuya sunulan bu kitap, tarihsel bir çalışma olma iddiasında değildir; o bir tanığın ve bir katılımcının ifadesini temsil etmektedir, olayların izleri yazarın kafasında halen canlıyken yazılmıştır ve ona politikada bir sosyal demokrat,[1] bilimde bir Marksist olan yazarın parti görüşü ışık tutmuştur. Herşeyden önce, yazar, son noktasını –ve aynı zamanda trajik sonunu– Petersburg İşçi Temsilcileri Sovye­tinin faaliyetlerinde bulmuş olan Rus proletaryasının devrimci mü­cadelesini, okuyucu için netleştirmeye girişmiştir. Eğer bunu yap­makta başarılı olduysa, temel görevinin yerine getirildiğini düşü­necektir.

* * *

Giriş, Rus devriminin ekonomik temelinin bir analizidir. Bu bölüm, Çarlığı, Rus kapitalizmini, tarımsal yapıyı, üretim biçimini ve ilişkilerini, ve toplumsal sınıfları kapsamaktadır: birbirleriyle ve devletle olan ilişkileri içinde, toprak soyluluğu, köylülük, büyük sermaye, küçük burjuvazi, entelijensiya, proletarya. Amacı, daha sonra devrimci dinamikleri içinde okuyucunun önüne çıkacak olan bu toplumsal güçleri, durağan biçimleri içerisinde okuyucuya gös­termek olan “giriş”in konuları bunlardır.

* * *

Kitap, olgusal materyalin eksiksizliği konusunda hiçbir iddiada bulunmuyor. Bir bütün olarak ülkedeki devrimin ayrıntılı bir tasvirini vermekten bilinçli bir şekilde kaçındık; çalışmamızın sınırlı çerçevesi içinde, olsa olsa başvuru amacıyla yararlı olabilecek olayların bir listesini hazırlayabilirdik, fakat ne olayların iç mantığı ne de yaşam içinde aldıkları gerçek biçim hakkında bir şey söyleyemezdik. Farklı bir yöntemi yeğledik: adeta devrimin tam anlamını özetleyen olay ve kurumları seçerek, hareketin merkezini ‑Petersburg– öykümüzün merkezine yerleştirdik. Kuzey başkentini ancak belirli bir ölçüde, devrimin bizzat merkez arenasını Karadeniz kıyılarına (Kızıl Donanma), köylere (Köylü Ayaklanmaları) ve Moskova’ya (Aralık) kaydırması ölçüsünde terk ettik.

* * *

Böylelikle kendimizi mekansal olarak sınırlarken, aynı zamanda zamansal olarak da sınırlamak zorunda kaldık.

Yerimizin büyük bir kısmını, 1905’in son üç ayına –Ekim, Kasım ve Aralık– Rus genel grevi ile başlayan ve Moskova’daki Aralık ayaklanmasının ezilmesi ile noktalanan devrimin en yüksek evresine ayırdık.

Bunu önceleyen hazırlık dönemine gelince, ondan, bir bütün olarak olayların gelişiminin kavranması açısından gerekli olan iki anı seçtik. İlk olarak, güvenin genel parola olduğu ve hükümet bildirileri ile önde gelen liberal makalelerin, anilin ve melasın[2] tiksindirici karışımına batırılmış kalemlerle yazıldığı, Prens Sviya­topolk-Mirski’nin kısa “dönemi”ni, hükümetle “halk” arasındaki bu yakınlaşma balayını tartışmayı seçtik. İkinci olarak, karşılıklı güven duygusuyla o derece yüklü olan bu atmosferin bir anda muhafız tüfeklerinden ateşlenen kurşunların cayırtısıyla delik deşik edildiği ve proleter kitlelerin lânetiyle ilelebet tuzla buz edildiği, dramatik dehşeti bakımından emsalsiz olan 9 Ocağı, Kanlı Pazarı tartıştık. Liberal bahar komedisi sonuna gelmişti. Devrim trajedisi başlıyordu.

Ocak ile Ekim arasındaki sekiz ayı neredeyse tam bir suskunlukla atladık. Bu dönem kendi içinde ilginç olmasına rağmen, 1905’in belirleyici üç ayının tarihinin anlaşılmasına, esasta yeni hiçbir şey katmaz. Ekim grevinin, Kışlık Saray’a doğru yapılan Ocak yürüyüşünün doğrudan bir sonucu olması kadar, Aralık ayaklanması da Ekim grevinin bir sonucuydu.

Tarihsel kısmın son bölümü, devrimci yılın olaylarını özetlemekte, devrimci mücadele yöntemlerini analiz etmekte ve takip eden üç yılın politik gelişmelerinin kısa bir tasvirini sunmaktadır. Bu bölümün temel sonucu şu şekilde ifade edilebilir: La révolution est morte, vive la révolution![3]

* * *

Ekim grevine ayrılan bölüm Kasım 1905 tarihlidir. Bu bölüm, egemen kliği bir çıkmaz sokağa sürükleyen ve II. Nikola’yı titrek ellerle 17 Ekim bildirgesini imzalamaya zorlayan büyük grevin son saatlerinde yazılmıştır. O günlerde bu bölüm, Petersburg sosyal demokrat gazetesi Naçalo’nun iki sayısında bir makale olarak yayınlanmıştı; bu yazı sadece, bugünkü amacımız açısından yeterli bir düzeyde grevin genel çerçevesini çizdiği için değil, aynı zamanda anlatım biçimi ve ruhu bir dereceye kadar o dönemde basılan politik metinlerin özelliğini de yansıttığı için, neredeyse hiçbir değişiklik yapılmadan burada yeniden yayınlanmıştır.

* * *

Kitabın ikinci kısmı bağımsız bir bütün ifade ediyor. Bu kısım, İşçi Temsilcileri Sovyetinin mahkeme duruşmalarının ve bunun sonucu olarak da yazarın Sibirya’ya sürgün edilmesi ve oradan kaçışının tarihidir. Bununla birlikte, yalnızca 1905’in sonunda Peters­burg İşçi Temsilcileri Sovyeti devrimci olayların tam merkezinde bulunduğu için değil, aynı zamanda ve herşeyden önce, Sovyetin topluca tutuklanması karşı-devrim çağının başlangıcını açıkça gösterdiği için de kitabın iki kısmı arasında içsel bir bağlantı bulunmaktadır. Birbirinin peşi sıra ülkedeki tüm devrimci örgütler karşı-devrime kurban gittiler. Galipler büyük bir azimle ve kana susamış bir intikam hırsıyla bu muazzam hareketin tüm izlerinin kökünü, sistematik olarak, adım adım kazıdılar. Ve acil bir tehlike düşüncesinden ne denli uzak iseler, kana susamışlıkları o denli aşağılık bir intikam duygusuna dönüşüyordu. Petersburg İşçi Temsilcileri Sovyeti 1906’da mahkeme önüne çıkarıldı. Verilen en büyük ceza, tüm kamu haklarından mahrum bırakılmak ve süresiz olarak Sibirya’ya sürgündü. Yekaterinoslav İşçi Temsilcileri Sovyeti 1909’a kadar yargılanmadı, fakat sonuçlar çok farklıydı: birkaç düzine idam mahkûmunun çalışma kampına gönderilmesine karar verildi ve sekizi gerçekten yerine getirilen otuz iki ölüm kararı verildi.

Muazzam bir mücadele döneminin ve devrimin geçici zaferinin ardından tasfiye dönemi geldi: tutuklamalar, sürgünler, kaçma girişimleri, tüm dünyaya dağılma. Kitabımın iki kısmı arasındaki bağlantı da nitekim burada yatmaktadır.

Bu önsözü, İşçi Temsilcileri Sovyetinin mahkeme oturumu boyunca yapılan karakalem resimleri ve elle tutulan notları bizlere sunan ünlü Petersburglu sanatçı bayan Zarudnaya-Kavos’a en sıcak minnettarlık duygularımızı belirterek bitiriyoruz.

Viyana, Ekim 1909



[1] Bu önsöz yazıldığı sırada biz henüz sosyal demokratlar adını taşıyorduk.

[2] Melas: pancar ve şeker kamışından elde edilen sıvı haldeki şeker tortusu. (ç.n.)

[3] Devrim öldü, yaşasın devrim! (ç.n.)


Rusya'nın Toplumsal Gelişimi ve Çarlık

Devrimimiz[1] Rusya’nın “eşsizliği” efsanesini yıktı. Rusya için tarihin özel yasaları olmadığını gösterdi. Ama beri yandan Rus devrimi, bütün toplumsal ve tarihsel gelişimimize özgü yönlerin sonucu olan ve sırası geldiğinde önümüzde bütünüyle yeni tarihsel perspektifler açan, tümüyle kendine özgü bir niteliği de barındırıyordu.

Rusya ile Batı Avrupa arasındaki farkın “niteliksel” mi yoksa “niceliksel” mi olduğuna dair metafizik bir soru üzerinde durmaya hiç gerek yok. Fakat Rusya’nın tarihsel gelişiminin başlıca ayırıcı özelliklerinin, yavaşlık ve ilkellik olduğundan kuşku duyulamaz. Aslına bakılırsa, Rus devleti, Avrupa devletlerinden o kadar da genç değildir; bir devlet olarak Rusya’nın ömrü 862 yılında başlar. Bugüne kadar, elverişsiz doğal koşullar ve seyrek bir nüfus tarafından belirlenen son derece yavaş ekonomik gelişim hızı, toplumsal billurlaşma sürecini geciktirmiş ve tüm tarihimizi aşırı geriliğin özellikleriyle damgalamıştır.

Eğer yalıtık kalmış ve yalnız iç eğilimlerden etkilenmiş olsaydı, Rus devletinin nasıl bir hayat süreceğini söylemek zordur. Durumun bu olmadığını söylemekle yetinelim. Rusya’nın toplumsal varlığı, her dönemde Batı Avrupa’nın daha gelişmiş toplumsal ve devlet ilişkilerinin sürekli basıncı altındaydı ve zaman geçtikçe bu basınç çok daha güçlü bir hale geldi. Uluslararası ticaretin görece zayıf gelişimi yüzünden, devletler arasındaki askeri ilişkiler tayin edici bir rol oynadı. Avrupa’nın toplumsal etkisi, herşeyden önce askeri teknoloji biçiminde ifadesini buldu.

İlkel bir ekonomik temel üzerinde şekillenen Rus devleti, daha yüksek bir ekonomik temel üzerinde şekillenen devlet örgütleriyle yüz yüze geliyordu. İki olasılık söz konusuydu: Ya Rus devleti, Altın Ordu’nun Moskova Çarlığı ile savaşa girdiği gibi bu devlet örgütleriyle savaşa girmeliydi, ya da dış baskı altında ulusun hayati kaynaklarının anormal derecede büyük bir kısmını yutarak kendi ekonomik ilişkilerinin gelişimini aşmalıydı. Rus ulusal ekonomisi ilk çözüme izin verecek kadar ilkel değildi artık. Devlet çökmedi; ulusun ekonomik güçlerinin üzerinde muazzam bir baskı pahasına gelişmeye başladı.

Yukarıdakilerin tümü, bir noktaya kadar, başka herhangi bir Avrupa devletine de uyar kuşkusuz. Farklılık şudur ki, karşılıklı varoluş mücadelelerinde bu devletler, devlet olarak gelişimleri böylesine güçlü ve ekonomik olarak dayanılmaz dış baskılara maruz kalmayacak şekilde, hemen hemen eşit türden ekonomik temellerden istifade ediyorlardı.

Kırım ve Nogay Tatarlarına karşı yürütülen savaş muazzam bir çaba gerektirmişti; fakat bu çaba şüphesiz Fransa ile İngiltere arasındaki Yüz Yıl Savaşlarında gerekenden daha büyük değildi. Rusları ateşli silahlarla tanışmaya ve keskin nişancılardan oluşan düzenli birlikler (streltsi) kurmaya zorlayanlar Tatarlar değildi; daha sonraları Rusları bir piyade ve süvari sınıfı oluşturmaya zorlayanlar da Tatarlar değildi. Bunu gündeme getiren baskı Litvanya, Polonya ve İsveç’ten gelmişti. Daha iyi silahlanmış bir düşmana karşı ayakta kalabilmek için Rus devleti, yurt içinde bir sanayi ve teknoloji oluşturmak; askeri uzmanlar, resmi kalpazanlar ve barut yapımcıları çalıştırmak; istihkâm teknikleriyle ilgili ders kitapları ithal etmek; deniz okulları kurmak; fabrikalar inşa etmek; “özel” ve “yetkili” danışma meclisi üyeleri atamak zorunda kaldı. Ve askeri eğitmenleri ve özel danışma meclisi üyelerini yurtdışından getirtmek mümkünken, maddi kaynak her ne pahasına olursa olsun bizzat ülke içinden sızdırılmak zorundaydı.

Rusya’nın devlet ekonomisinin tarihi, varlığını sürdürmek için askeri örgütlenmeye gerekli kaynakları sağlamayı amaçlayan kesintisiz bir çabalar –bir anlamda kahramanca çabalar– zinciridir. Tüm hükümet aygıtı, hazinenin çıkarları doğrultusunda inşa edilmişti ve sürekli olarak yeniden inşa ediliyordu. İşlevi, halkın birikmiş emeğinin her parçasını kapmak ve bunu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktan ibaretti.

Hükümet maddi kaynak arayışında, hiçbir şeyde duraksamadı. Köylülüğe, her zaman için dayanılmaz ağırlıkta ve halkın çok az ayak uydurabildiği keyfi vergiler yükledi. Köylere karşılıklı teminatlar sistemini getirdi. Ricalarla ve tehditlerle, öğütlerle ve zorbalıkla tüccarlardan ve manastırlardan para aldı. Köylüler bölgelerinden kaçtılar, tüccarlar göç ettiler. On yedinci yüzyıl nüfus sayımları, nüfusun sürekli olarak azaldığını gösteriyor. O dönemde, toplam devlet bütçesi 1,5 milyon rubleye varmaktaydı ki, bunun yüzde 85’i orduya harcanmıştı. On sekizinci yüzyılın başında, dışardan gelen dayanılmaz darbelerden dolayı Petro, piyade birliklerini yeni tarzda örgütlemek ve bir filo oluşturmak zorunda kalmıştı. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında, bütçe çoktan 16 ilâ 20 milyon rubleye ulaşmış ve bu bütçenin yüzde 60 ilâ 70’i ordu ve donanmaya harcanmıştı. Bu rakam, I. Nikola döneminde de yüzde 50’nin altına düşmedi. On dokuzuncu yüzyılın ortasındaki Kırım Savaşı, Çarlık otokrasisini, ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlü iki ülkesiyle –İngiltere ve Fransa– silahlı çatışmaya sürüklemişti ve bunun sonucu olarak genel askerlik görevi temelinde orduyu yeniden örgütlemek zorunlu hale geldi. Mali ve askeri gereksinimler 1861’de köylülerin yarı-özgürlüğe kavuşmasında tayin edici bir rol oynadı.

Fakat ülke içinden elde edilebilen kaynaklar yetersizdi. II. Katerina devrinden beri, hükümet yabancı ülkelerden borç almaya yetkiliydi. O andan itibaren Avrupa borsası giderek Çarlığın kendi finansını sağladığı bir kaynak haline geldi. O zamandan beri, Batı Avrupa para piyasalarındaki çok büyük miktarlardaki sermaye birikimi, Rusya’nın politik gelişimi üzerinde hayati bir etkiye sahip olageldi. Devlet örgütünün giderek daha da büyümesi, sadece dolaylı vergilendirmenin aşırı artışında değil, aynı zamanda ulusal borcun hummalı büyümesinde de ifadesini buldu. 1898 ve 1908 arasındaki on yıllık dönemde bu, yüzde 19’a yükseldi ve bu dönemin sonunda 9 milyar rubleye ulaştı. Otokrasinin Rothschild’lere ve Mendelssohn’lara bağımlılığının derecesi, şimdi sadece faizlerin, devlet hazinesinin net yıllık gelirinin yaklaşık üçte birini yutması gerçeğince gözler önüne serilmektedir. 1908 için yapılan ilk bütçede, ulusal borç ödemelerinin faizleri ve (Rus-Japon) savaşın sona ermesiyle bağlantılı masraflarla birlikte, ordu ve donanma harcamaları 1.018.000.000 rubleye, yani tüm devlet bütçesinin yüzde 40,5’ine varmıştı.

Batı Avrupa’dan kaynaklanan bu baskının bir sonucu olarak, otokratik devlet, artı-ürünün anormal derecede büyük bir kısmını yutuyordu, bu da onun o zaman oluşmakta olan ayrıcalıklı sınıfların sırtından geçindiği ve böylece onların her durumda yavaş ilerleyen gelişimlerini sınırladığı anlamına geliyordu. Fakat hepsi bu kadar değildi. Devlet, tarım işçisinin esas ürününe el koydu, tüm geçim kaynaklarını kapıp aldı ve bunu yapmakla, onu üzerinde güvenle yerleşecek zamanı güçlükle bulduğu topraktan çıkardı; bu da sırasıyla nüfus artışını engelledi ve üretici güçlerin gelişimini sınırladı. Bu nedenle, devlet artı-ürünün anormal derecede büyük bir kısmını yuttukça, –her durumda yavaş olan– sınıf ya da zümre[2] farklılaşması sürecini dizginledi ve temel ürünün önemli bir bölümüne el koydukça, tek desteği olan bu ilkel üretici temelleri bile tahrip etti.

Fakat devlet bizzat varolmak ve yönetebilmek için zümrelerin hiyerarşik bir örgütüne gereksinim duyuyordu. Ve böylesi bir örgütün gelişmesinin ekonomik temellerini oyarken ve tüm diğer devletler gibi bu süreci kendi lehine çevirmeye uğraşırken, aynı zamanda devletin dayattığı önlemlerle bu örgütün gelişmesini zorlamaya çalışmasının nedeni budur.

Toplumsal güçler oyununda sarkaç, Batı Avrupa tarihindeki duruma göre devlet iktidarı yönüne daha fazla sarkmaktaydı. Rusya’da, hak ve yükümlülüklerin, görev ve ayrıcalıkların dağıtımında ifadesini bulan devlet ile üst toplumsal gruplar arasındaki –çalışan insanların zararına– görev değişimi, Batı Avrupa’nın ortaçağ zümre örgütlerindekine nazaran, ruhbanın ve soyluluğun daha az lehine oldu. Öte yandan, Milyukov’un Rus kültür tarihinde söylediği gibi, Batıda zümreler devletleri yaratırken, Rusya’da devlet iktidarının zümreleri kendi çıkarları doğrultusunda oluşturduğunu söylemek, korkunç bir abartma ve tüm görünümlerin çarpıtılmasıdır.

Zümreler, idari ya da hukuksal yollardan yaratılamazlar. Devlet iktidarının yardım ettiği belli bir toplumsal grup, tümüyle olgunlaşmış ayrıcalıklı bir zümre haline gelmeden önce, kendisini tüm toplumsal ayrıcalıklarıyla ekonomik olarak oluşturmak zorundadır. Daha önceden hazırlanmış “paye tabloları”na ya da Légion d’hon­neur beratına göre zümreler yaratamazsınız.

Bir şey kesin: ayrıcalıklı Rus zümreleriyle ilişkisinde Çarlık, zümre monarşisinden yetişmiş olan Avrupa mutlakıyetinden çok daha geniş bir bağımsızlığa sahipti.

Burjuvazi, kendisini üçüncü zümrenin omuzlarında yükselterek feodal toplumun güçlerine karşı yeterli bir denge unsuru sağlayacak kadar güçlü bir hale geldiğinde, mutlakıyet gücünün zirvesine ulaşmıştı. Ayrıcalıklı ve mülk sahibi sınıfların birbirleriyle savaşarak birbirlerini dengeledikleri bu durum, devlet örgütü için maksimum bir bağımsızlık sağladı. XIV.Louis, “L’état, c’est moi[3] diye­biliyordu. Prusya mutlak monarşisi, Hegel’e, kendinde bir son olarak, devlet düşüncesinin olabildiğince maddileşmesi olarak göründü.

Merkezileşmiş bir devlet aygıtı yaratmaya uğraşan Çarlık, ayrı bölgeleri birbirinden tümüyle bağımsız ekonomilere sahip olan ülkedeki barbarlık, yoksulluk ve genel dağınıklıkla mücadele edilmesini isteyen ayrıcalıklı zümrelerle pek fazla zıtlaşmak zorunda kalmadı. Rus bürokratik otokrasisini kendine yeter bir örgüt yapan, Batıda olduğu gibi ekonomik olarak egemen sınıfların dengesi değil, onların zayıflığıdır. Bu bakımdan Çarlık, Avrupa mutlakıyetiyle Asyatik despotizm arasında, muhtemelen ikincisine daha yakın olmak üzere, bir ara biçim arzetmektedir.

Fakat, yarı-Asyatik toplumsal koşullar Çarlığı otokratik bir örgüte dönüştürürken, Avrupa teknolojisi ve Avrupa sermayesi bu örgütü büyük bir Avrupalı gücün araçlarıyla donattı. Bu da, Çarlığa, ağır yumruğuyla üzerinde tayin edici bir etken rolü oynamaya başladığı Avrupa’nın tüm politik ilişkilerine müdahale etme olanağını sağladı. 1815’te I. Aleksandr Paris’e ulaştı, Buorbonları ihya etti ve bizzat Kutsal İttifak düşüncesini cisimleştirdi. 1848’de I. Nikola Avrupa devrimini bastırmak için muazzam bir borç sağladı ve Macar isyancılara karşı Rus askerlerini gönderdi. Avrupa burjuvazisi, Çarın askerlerinin daha önce burjuvaziye karşı Avrupa despotizmine hizmet ettiği gibi, gelecekte de sosyalist proletaryaya karşı bir silah olarak tekrar hizmet edeceğini umdu.

Ancak tarihsel gelişme farklı bir yol izledi. Mutlakıyet, büyük gayretle beslemiş olduğu kapitalizm tarafından paramparça edildi.

Kapitalizm öncesi dönem boyunca, Avrupa’nın Rus ekonomisi üzerindeki etkisi ister istemez sınırlıydı. Rus ulusal ekonomisinin doğal, yani kendine yeter niteliği, onu daha yüksek üretim biçimlerinin etkisinden korudu. Daha önce de söylediğimiz gibi, zümrelerimizin yapısı, son aşamada dahi tam olarak gelişmemişti. Fakat, ne zaman ki kapitalist ilişkiler eninde sonunda Avrupa’da baskın çıktı, ne zaman ki mali sermaye yeni ekonominin somutlanışını ifade etti, ne zaman ki mutlakıyet kendi canı için savaşırken Avrupa kapitalizminin suç ortağı haline geldi, durum tamamen değişti.

Bir sosyalist devrim için devlet iktidarının önemini kavramayı beceremeyen “eleştirel” sosyalistler, genel olarak söylersek tarihsel gelişmeyle aynı yönde işlediğinde, devlet iktidarının sırf ekonomik alanda oynayabileceği çok önemli rolü kavrayabilmek için, en azından Rus otokrasisinin sistemsiz ve barbarca etkinliği örneğini incelemelidirler.

Çarlık, Rusya’nın ekonomik ilişkilerini kapitalistleştirmede ken­disini tarihsel bir araca dönüştürürken, herşeyden önce kendi konumunu pekiştiriyordu.

Gelişen burjuva toplumumuzun, Batının politik kurumlarına gereksinim duymaya başlamasıyla birlikte, Avrupa teknolojisi ve Avrupa sermayesi tarafından yardım edilen otokrasi, kendisini hemen en büyük kapitalist girişimciye, en büyük bankere, demiryolları ve içki satış mağazalarının tekelci sahibine dönüştürdü. Otokrasi, bu konuda, yeni ilişkileri düzenlemeye hiçbir şekilde uygun olmayan, ama kayda değer bir enerjiyle sistematik baskı uygulamaya son derece yetenekli olan merkezi bürokratik aygıt tarafından desteklendi. Demiryolları, askeri kuvvetlerin ülkenin bir ucundan diğerine kısa sürede aktarılmasına olanak sağlarken, ülkenin devasa boyutları, idareye bir güven duygusu, belli bir homojenlik ve büyük bir hız kazandıran telgraf aracılığıyla fethedilmiştir. Avrupa’nın devrim öncesi hükümetlerinin emrinde, pratikte ne demiryolları, ne de telgraflar vardı. Mutlakıyetin emrindeki ordu muazzamdır ve her ne kadar ciddi bir deneme olan Rus-Japon savaşı denemesinde yetersizliğini kanıtlamışsa da, hâlâ iç yönetimde oldukça başarılıdır. Ne eski günlerin Fransız hükümetinin, ne de 1848 öncesi Avrupa hükümetlerinin, 1908-1909 Rus ordusuyla mukayese edilebilir bir yanları vardı.

Mutlakıyetin mali ve askeri gücü, sadece Avrupa burjuvazisini değil, açık bir güç denemesi yoluyla mutlakıyete karşı savaşmanın olabilirliğine inanmaktan onu yoksun kılarak, Rus liberalizmini de bunaltıp körleştirdi. Öyle ki, mutlakıyetin askeri ve mali gücünün, Rusya’da olası her devrimi olanaksız kıldığı sanıldı.

Gerçekleşense tam tersi oldu.

Bir devlet ne kadar merkezileşmiş ve egemen sınıflardan ne kadar bağımsızlaşmışsa, toplumun üzerinde kendinden menkul bir örgüt haline dönüşmesi o kadar hızlı olur. Böyle bir örgütün askeri ve mali gücü ne kadar büyük olursa, varoluş mücadelesi de o kadar uzun süreli ve başarılı olur. İki milyar rublelik bütçesi, sekiz milyarlık ulusal borcu ve silah altında bir milyon insanı olan merkezi bir devlet, başlangıçta kendi selameti için oluşturulmuş olan askeri güvenlik gereksinimi de dahil, toplumsal gelişmenin en temel gereksinimlerini karşılamaktan yoksun hale geldikten uzun bir süre sonra bile kendini koruyup, devam ettirebilmişti.

Böylece, mutlakıyetin toplumsal gelişmeye rağmen ve toplumsal gelişmeye karşı varlığını sürdürebilmesini sağlayan idari, askeri ve mali gücü, yalnızca devrimin olabilirliğini –liberallerin düşündüğü gibi– dışlamamakla kalmamış, tersine, devrimi gelişmenin tek olası yolu yapmıştır; dahası, mutlakıyetin artan gücünün, kendisiyle, yeni ekonomik gelişmeye angaje olmuş halk kitleleri arasındaki uçurumu sürekli genişletmesi olgusu, devrimin son derece radikal bir nitelik taşıyacağını garantilemiştir.

Rus liberalizmi en ütopik cinsten bir “gerçekçilik” perhiziyle beslenirken ve Rusya’nın devrimci popülistleri kendilerini fantezilerle ve mucizelere inançla beslerlerken, Rus Marksizmi, olayların nasıl gelişebileceğini göstermekte tek oluşuyla ve bu gelişmenin[4] genel biçimlerini önceden haber vermesiyle gerçekten gurur duyabilir.



[1] 1905 devriminden ve onun Rusya’nın toplumsal ve politik yaşamında yarattığı değişimlerden söz ediyorum: partilerin oluşması, Dumada temsil edilme, açık politik mücadele, vs.

[2] Zümre (estate): Esasen ortaçağa özgü olan, toplumun resmi olarak bölündüğü üç kesimden her biri. Feodal toplumsal hiyerarşide savaşanlar, dua edenler ve çalışanlar olarak da nitelenen bu zümreler, sırasıyla, soylulardan (birinci zümre), din adamlarından (ikinci zümre) ve gelişmekte olan burjuvaziyi de içeren diğer halk kesimlerinden (üçüncü zümre) oluşuyordu. (ç.n.)

[3] Devlet, işte o benim (ç.n.)

[4] Profesör Mendeleyev gibi gerici bir bürokrat bile, bu gerçeği yadsıyamamıştır. Sanayideki gelişmeden söz ederken şunları söylemiştir: “Sosyalistler, bunda bazı şeyler gördüler ve hatta bir noktaya kadar bundan bazı şeyler kavradılar, ama dogmalarına aşırı bağlı olduklarından, şiddeti salık verdiklerinden, ayaktakımının hayvansı içgüdülerini teşvik ettiklerinden ve devrim ve iktidar için uğraştıklarından, yanlış yola saptılar.”


Rus Kapitalizmi

Üretici güçlerin düşük gelişme düzeyi, devletin yağmacı etkinlikleri de göz önünde tutulursa, artı-ürünün birikimine, toplumsal işbölümünün yaygın gelişimine ya da kentsel gelişmeye hiçbir açık kapı bırakmadı. Zanaatlar ne tarımdan koptular ne de kentlerde yoğunlaşabildiler; bunun yerine kırsal kesimin tamamına yayılmış ev sanayileri biçiminde, köylü nüfusun elinde kaldılar. Zanaatsal işin dağınık doğası nedeniyle, ev zanaatkârları, Avrupa kentlerindeki zanaatkârlar gibi sipariş üzerine değil, tesadüfi satış olanağıyla çalışmaya mecburdular. Tüccar ya da gezgin, dağınık üretici ile dağınık tüketici arasında aracı konumundaydı. Nüfusun seyrekliği ve yoksulluğu ve kentlerin belirleyici küçüklüğü, böylece ticari sermayenin eski Moskova Rusya’sının ulusal ekonomik örgütlenişindeki muazzam rolünü belirledi. Fakat, ticari sermaye de dağınık kaldı ve büyük ticari merkezler yaratmakta başarısız oldu.

Sonunda büyük ölçekli bir sanayi yaratma zorunluluğuyla yüz yüze gelen, köy zanaatkârı ya da zengin tüccar değil, devletin kendisi oldu. İsveçliler, Petro’yu, yeni bir donanma ve yeni tipte bir ordu yaratmaya zorladılar. Fakat Petrocu devlet askeri örgütlenmesini daha da karmaşık kılmakla Hansa[1] kentlerin sanayilerine ve Hollanda ve İngiltere’ye doğrudan bağımlı duruma geldi. Böylece, ordu ve donanmanın ihtiyacını karşılamak üzere Rus manüfak­türlerinin yaratılması, ulusal savunmanın temel görevi haline geldi. Petro’dan önce hiçbir zaman fabrika üretimi önerisi olmamıştı. Petro öldüğünde, 233 tane büyük ölçekli devlet işletmesi ve özel işletme vardı: maden ocakları, silah fabrikaları, giyim, keten ve yelken bezi fabrikaları vb.. Bu yeni sanayilerin ekonomik temeli, bir yandan devlet fonlarıyla, öte yandan da ticari sermayeyle sağlanmıştı. Dahası, yeni sanayi dalları, yıllarca benzer ayrıcalıklara sahip olan Avrupa sermayesiyle birlikte, genellikle dışarıdan ithal ediliyordu.

Ticari sermaye Batı Avrupa’da büyük sanayinin oluşumunda önemli bir rol oynamıştı. Fakat orada üretim, eski bağımsız zanaatkârı ücretli sanayi işçisine dönüştürerek, çöken zanaatsal iş temelinde gelişmişti. Moskova’da, Batıdan ithal edilen manüfak- türler oracıkta hiçbir özgür zanaatkâr bulamadı ve dolayısıyla köylü serflerin emeğinden yararlanmak zorunda kaldı.

On sekizinci yüzyıl Rus atölyesinin, daha başından itibaren kentsel zanaatsal işten kaynaklanan herhangi bir rekabetle karşılaşmamasının nedeni budur. Ev zanaatkârı da ona rakip olmadı: o tüketici halk için çalışıyordu, oysa baştan aşağı sıkı disiplin altına alınmış olan imalât atölyeleri, öncelikle devlet için ve bir dereceye kadar da toplumun üst sınıfları için çalışıyordu.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı boyunca tekstil sanayisi, serf emeğinin ve devlet denetiminin çemberini kırdı. Özgür ücretli emeğe dayanan fabrikalar, şüphesiz, I. Nikola Rusya’sının toplumsal ilişkilerine radikal bir şekilde düşman olacaktı. Bu nedenle serf sahibi soyluların bakış açısı, “özgür tüccarlar”ın bakış açısının aynısıydı. Nikola’ya gelince, o da bu bakış açısını tamamen paylaşıyordu. Yine de, devletin gereksinimleri, mali gereksinmeler de dahil olmak üzere, onu fabrika sahipleri için fahiş vergiler ve mali sübvansiyonlar politikası benimsemeye zorluyordu. İngiltere’den makine ithalatı üzerindeki ambargonun kalkmasından sonra, Rus tekstil sanayisi tümüyle hazır İngiliz modelleri temelinde gelişti. 1840’lar ve 1850’ler boyunca Alman Knopp 122 eğirme fabrikasını, son çivisine kadar, İngiltere’den Rusya’ya taşıdı. Hatta tekstil sahasında bir atasözü yer etmişti: “Nerede bir sorun varsa, orada bir polis vardır; nerede bir fabrika varsa, orada Knopp vardır.” Tekstil sanayisi bir pazara çalıştığından, kronik vasıflı işçi kıtlığına rağmen ve serfliğin bile henüz kaldırılmadığı dönemde, Rusya’yı iğ sayısı bakımından (dünya ölçeğinde) beşinci sıraya yerleştirdi.

Fakat, sanayinin diğer dalları, özellikle demir yapımı, Petro’nun ölümünden sonra zar zor gelişti. Bu durgunluğun ana nedeni, yeni teknolojinin uygulanmasını tamamen olanaksız hale getiren köle emeğiydi. Ucuz pamuk, bizzat köylü serflerin kullanımı için işleniyordu; fakat demir, gelişmiş bir sanayiyi, şehirleri, demiryollarını, lokomotifleri şart koşuyordu. Bunların hiçbirisi serflikle uyumlu değildi. Serflik aynı zamanda, gün geçtikçe giderek daha çok dış pazar için çalışan tarımın gelişimini de engelliyordu. Bu nedenle, serfliğin kaldırılması ekonomik gelişmenin zorlayıcı bir talebi haline geldi. Ancak, bunu kim uygulamaya koyabilirdi? Soyluluk bunun düşüncesini bile reddediyordu. Kapitalist sınıf uygulayabileceği herhangi bir basınçla böyle büyük boyutlu bir reformu yapmak için henüz çok cılızdı. Hiçbir şekilde Almanya’daki köylü savaşıyla ya da Fransa’daki Jacquerie[2] ile karşılaştırılamayacak olan sık köylü ayaklanmaları, ancak dağınık patlamalar olarak kaldılar ve şehirlerde önderlik bulamadıklarından, tek başlarına toprak sahiplerinin iktidarını yıkmaya güç yetiremediler. Devlet tayin edici sözü söylemek zorundaydı. Çarlık, 1861 yarı-özgürlük reformu aracılığıyla kendi çıkarları için kapitalist gelişmenin yolunu temizleyemeden önce, Kırım seferinde acımasız bir askeri yenilgiye katlanmak zorunda kaldı.

Bu nokta ülkede yeni bir ekonomik gelişme döneminin başlangıcı anlamına geldi; bir “özgür” emek havuzunun hızla oluşması, demiryolu ağında hummalı bir gelişme, limanların ortaya çıkması, Avrupa sermayesinin kesintisiz girişi, sınai tekniklerin Avrupalılaşması, daha ucuz ve daha kolay bulunabilir kredi, limited şirketlerin sayısında bir artış, altın kuruna geçiş, aşırı korumacılık ve çığ gibi büyüyen bir ulusal borçla karakterize olan bir dönem. Rusya’nın “eşsizliği” ideolojisinin, devrimci komplocuların gizli sığınaklarından (narodnik hareket), bizzat Majestelerinin özel yüksek makamına kadar (resmi “narodnost” ya da Rusluk), halkın bilincinin tamamına egemen olduğu III. Aleksandr’ın saltanat dönemi (1881-1894), aynı zamanda, üretim ilişkilerinde amansız bir devrim dönemiydi. Büyük sanayiler kuran ve mujiği proleterleştiren Avrupa sermayesi, Asyalı-Moskovalı “eşsizliği”nin en köklü temellerini kendiliğinden oyuyordu.

Demiryolları ülkenin sanayileşmesinde güçlü bir kaldıraç rolü oynadı. Bunları kurma inisiyatifi, şüphesiz devletindi. İlk demiryolu (Moskova ile Petersburg arasında) 1851’de açıldı. Kırım felâketinden sonra, devlet, demiryolu yapımında ilk sırayı özel girişimcilere verdi. Ancak yine de, yılmaz bir koruyucu melek gibi, her zaman bu girişimcilerin arkasında durdu: hisse senetli ve tahvile dayalı sermayenin oluşumuna yardım etti, sermaye kârlarını garantileme yükümlülüğünü üstlendi, hissedarlara her türden ayrıcalık ve desteği yağdırdı. Köylü reformundan sonraki ilk on yılda 7 bin verst[3], ikinci on yılda 12 bin, üçüncüde 6 bin ve dördüncüde yalnızca Avrupa Rusya’sında 20 bin verstten fazla, tüm imparatorlukta da yaklaşık 30 bin verst demiryolu döşendi.

Witte’nin, otokratik polis kapitalizmi anlayışının habercisi olarak ortaya çıktığı 1880’ler ve özellikle 1890’lar boyunca, demiryollarının devlet hazinesinin elinde yeniden yoğunlaşması söz konusuydu. Witte, nasıl kredinin gelişimine, “ulusal sanayiye şu ya da bu doğrultuda rehberlik etmek” için maliye bakanının elindeki bir silah olarak bakıyorsa, devlet denetimindeki demiryolları da onun bürokratik kafasında “ülkenin ekonomik gelişimini denetlemenin güçlü bir aracı” olarak canlanıyordu. Bir borsa simsarı ve politik kara cahil olarak, gerçekte devrimin güçlerini bir araya topladığını ve silahlarını da keskinleştirdiğini anlamıyordu. 1894’e kadar, devlete ait 17.000 verst’lik hat da dahil, demiryollarının toplam uzunluğu 31.800 verste ulaşmıştı. 1905’te, yani devrim yılında, öylesine büyük önemde bir politik rol oynayan demiryolu personelinin sayısı 667.000 kişiydi.

Mali açgözlülüğün, kör bir korumacılığa sıkı sıkıya bağlı olduğu Rus hükümetinin gümrük politikası, Avrupa mallarına giriş yolunu neredeyse tümüyle kapıyordu. Rusya’da ürünleri damping olanağından yoksun bırakılan Avrupa sermayesi, Doğu sınırını en karşı konulmaz ve çekici niteliğiyle geçti: para biçiminde. Rus mali pazarının her canlanışı, daima dışarıdan yeni borçların alınışıyla belirleniyordu. Bununla paralel olarak, Avrupalı girişimciler, Rus sanayisinin en önemli dallarının doğrudan sahibiydiler. Avrupa mali sermayesi, Rus devlet bütçesinin aslan payını yutarak, Rus topraklarına, kısmen sanayi sermayesi biçiminde döndü. Bu, ona, Çarlık mali sistemi aracılığıyla, yalnızca Rus mujiğinin üretici güçlerini tüketmeyi değil, aynı zamanda Rus proletaryasının çalışma enerjisini doğrudan sömürme olanağını da tanıdı. Yalnızca on dokuzuncu yüzyılın son on yılında ve özellikle 1897’de altın kuruna geçişle, en az 1,5 milyar rublelik yabancı sanayi sermayesi Rusya’ya aktı. Oysa 1892’yi önceleyen kırk yıl boyunca limited şirketlerin esas sermayesi yalnızca 919 milyon ruble artarken, bunu izleyen on yılda 2,1 milyar ruble arttı.

Batıdan gelen bu altın selinin Rus sanayisi için önemi, 1890’da tüm fabrika ve tesislerimizin toplam üretimi 1,5 milyar ruble ederken, 1900’le birlikte 2,5 ilâ 3 milyara ulaşması gerçeğinden görülebilir. Buna paralel olarak, fabrika ve tesis işçilerinin sayısı, aynı zaman diliminde 1,4 milyondan 2,4 milyona yükseldi.

Rus ekonomisi –Rus politikası gibi– her zaman Avrupa politikası ve ekonomisinin doğrudan etkisi –ya da daha çok baskısı– altında gelişirken, bu etkinin biçim ve derinliği, gördüğümüz gibi, sürekli değişti. Avrupa’daki el zanaatı ve manüfaktür üretimi dönemi sırasında, Rusya, Batılı teknisyenleri, mimarları, zanaatkârları, her türden vasıflı işçiyi ödünç aldı. Fabrika üretimi manüfaktürün yerini alırken, makineler montaj ve ithalatın temel nesneleri oldular. Ve sonunda serflik, yerini sözde “özgür” emeğe bırakarak, devlet ihtiyaçlarının doğrudan baskısı altında yıkılınca, Rusya kendini, yolu dış devlet borçlarıyla temizlenen sanayi sermayesinin doğrudan etkisine açmış oldu.

Tarihçiler bize, dokuzuncu yüzyılda, gelip bir devlet kurmamıza yardım etmeleri için deniz aşırı Varangları[4] çağırdığımızı anlatırlar. Daha sonra İsveçliler bize Avrupa’nın askeri yeteneklerini öğretmek için geldiler. Thomas ve Knopp bize tekstil ticaretini öğrettiler. İngiliz Hughes, Rusya’nın güney bölümünde bir metalürji sanayisi kurdu, Nobel ve Rothschild Transkafkasya’yı petrol fıskiyesine çevirdiler. Ve aynı zamanda vikinglerin vikingi, büyük, uluslararası Mendelssohn, Rusya’yı borsa alanına çekti.

Avrupa’yla ekonomik ilişkiler, henüz zanaatkârların ve makinelerin ithalatıyla ya da üretim amacına yönelik olarak alınan borçlarla sınırlıyken, sorun, son tahlilde, Rus ulusal ekonomisinin Avrupalı üretimin belli unsurlarını özümlemesini sağlama sorunuydu. Ama özgür yabancı sermaye, yüksek düzeyli kâr yarışında, kendisini, büyük Çin Seddi’ne benzeyen gümrük duvarlarıyla korunan Rus topraklarına attığında, sorun artık, Avrupa’nın kapitalist sanayi organizmasının Rus ulusal ekonomisini sindirmesi sorunu haline geldi. İşte Rusya’nın ekonomik tarihinin son on yılını işgal eden program budur.

Mevcut Rus sanayi girişimlerinin toplam sayısının yalnızca yüzde 15’i 1861’den önce yaratıldı. 1861 ile 1880 arasında yüzde 23,5’u, 1881 ve 1900 arasında yüzde 61’den fazlası ve on dokuzuncu yüzyılın son on yılında tek başına varolan tüm girişimlerin yüzde 40’ı yaratıldı.

1767’de Rusya’da 10 milyon pud[5] külçe demir eritildi. 1866’da (yüzyıl sonra!) eritme zar zor 19 milyon puda yükseldi. 1896’ya kadar, 98 milyon puda ve 1904’te 180 milyon puda yükselmişti; üstelik, 1890’da güney, eritilen toplam miktarın yalnızca beşte birini eritirken, on yıl sonra yarısını eritir oldu. Petrol sanayisinin Kafkaslardaki gelişimi de benzer oranda ilerledi. 1860’larda bir milyon puddan daha az petrol üretiliyordu; 1870’te ise rakam 21,5 milyon puddu. Seksenlerin ortalarında ortaya çıkan yabancı sermaye, Bakü’den Batum’a kadar Transkafkasya’nın tasarrufunu eline aldı ve dünya pazarına yönelik operasyonlara girişti. 1890’la birlikte petrol üretimi 242,9 milyon puda ve 1896’yla birlikte 429,9 milyon puda yükselmişti.

Böylece, ekonomik çekim merkezinin büyük bir hızla bu bölgeye kaydığı ülkenin güney kesimindeki demiryolu, kömür ve petrol sanayilerinin yalnızca yirmi ya da otuz yaşında olduğunu görüyoruz. Rusya’nın bu bölgesindeki gelişme, ta en başından katıksız bir Amerikan karakterine büründü ve birkaç yıl içinde, Fransız-Belçika sermayesi, bozkır bölgelerini, neredeyse Batı Avrupa’da bile görülmeyen büyüklükte dev işletmelerle donatarak, bu bölgelerin görünümünü kökünden değiştirdi.

Bunun için iki koşul gerekliydi: Avrupa/Amerika teknolojisi ve Rus devlet bütçesi. Güneyin bütün metalürji tesislerinin –ki çoğu, son cıvata ve vidasına kadar Amerika’dan satın alınmış ve okyanusun bir ucundan öbür ucuna taşınmıştı– daha işletilmeye başlamadan önce, birkaç yıl için garanti edilmiş hükümet siparişleri vardı. Urallar, ataerkil, yarı-feodal gelenekleriyle ve “ulusal” sermayesiyle, hayli geride kaldı ve İngiliz sermayesinin ülkenin bu kısmındaki barbar “Rusluğun” kökünü kazımaya başlaması da henüz yenidir.

Görece gençliğine rağmen, Rus sanayisinin gelişiminin tarihsel koşulları, Rusya’da ne küçük ölçekli ne de orta ölçekli üretimin önemli bir rol oynamaması olgusunu yeterince açıklar. Büyük ölçekli fabrika ve tesislerdeki üretim, Rusya’da “doğal” ya da organik bir tarzda gelişmedi. Bizzat zanaatsal iş ev sanayisinden çıkıp gelişmeye zaman bulamadığından ve daha doğmadan yabancı sermaye ve yabancı teknoloji tarafından ekonomik açıdan ölüme mahkûm edildiğinden, büyük ölçekli üretim de aşamalı olarak zanaatsal iş ve manüfaktürden çıkıp gelişmedi. Pamuk fabrikası, zanaatkâr tezgahıyla savaşmak zorunda kalmadı; tersine, köylerde pamuk üreten ev sanayisinin doğuşuna neden olan pamuk fabrikasının kendisiydi. Aynı şekilde, güneyin demir işleme sanayisiyle, Kafkasların petrol sanayisi de küçük işletmeleri yutmak zorunda kalmadı; tersine, bu işletmeler ekonominin bir dizi ikincil ve yardımcı dalları olarak yaşama geçirildi.

Sınai istatistiklerin acınacak durumda olmaları nedeniyle, Rusya’da küçük ve büyük üretimin birbiriyle ilişkisini açıklamak tümüyle olanaksızdır. 50 kişiye kadar işçi çalıştıran ilk iki kategorideki işletmelere ilişkin bilgiler çok eksik ya da daha doğru söylersek rastlantısal materyallere dayandırıldığı için, aşağıda oluşturulan tablo, gerçek durumun ancak yaklaşık bir görünümünü vermektedir.

Maden ve fabrika işletmeleri
İşletme sayısı
İşçi sayısı
x 1.000
%
10 kişiden az
17.436
65,0
2,5
10-49 işçi
10.586
236,5
9,2
50-99 işçi
2.551
175,2
6,8
100-499 işçi
2.779
608,0
23,8
500-999 işçi
556
381,1
14,9
1.000 işçi ve yukarısı
453
1.097,0
42,8

Aynı sorun, Rusya'da farklı kategorilerdeki ticari ve sınai işletmelerden elde edilen karların karşılaştırılmasıyla parlak bir şekilde aydınlatılmaktadır.

Kârlar
İşletme sayısı
Milyon ruble olarak toplam kar
1.000-2.000 ruble
37.000 ya da %44,5
56 ya da %8,6
50.000 rubleden fazla
1.400 ya da %1,7
201 ya da %45

Başka deyişle, tüm işletmelerin yaklaşık yarısı (yüzde 44,5) tüm kârın onda birinden daha azını alırken, işletmelerin altmışta biri (yüzde 1,7) bütün artı değerin neredeyse yarısını (yüzde 45) alıyordu. Üstelik yukarıdaki tabloda verilen büyük işletme kârlarının epeyce az hesaplandığı şüphesizdir. Rus sanayisindeki bu istisnai yoğunlaşma düzeyini göstermek için, biraz aşağıda Almanya ve Belçika için karşılaştırmalı veriler oluşturduk.

İlk tablo tüm eksikliğine rağmen az önce bahsedilen verilerle aşağıdaki açık sonuçları çıkarmamıza olanak tanımaktadır: (1) homojen gruplar içinde, ortalama Rus işletmesi bir Alman işletmesinden oldukça fazla sayıda işçi istihdam etmektedir; (2) Rusya’daki işçilerin Almanya’dakine göre oldukça büyük bir yüzdesi, büyük (51-1.000 işçi) ve çok büyük (1.000 işçiden çok) işletmelerde yoğunlaşmıştır. Son grupta bu fark sadece göreceli değil aynı zamanda mutlaktır da. İkinci tablo, Rusya ile Belçika arasında yapılacak bir karşılaştırmadan aynı sonuçların daha çarpıcı bir biçimde çıkarılabileceğini göstermektedir.

Rus sanayisinin bu yüksek derecede yoğunlaşmış karakterinin Rus devriminin gelişimi ve gerçekte Rusya’nın tüm politik gelişimi üzerindeki etkisini daha sonra göreceğiz.

Yine aynı zamanda hiç de daha az önemde olmayan diğer bir durumu da hesaba katmak zorunda kalacağız: köylü çoğunluk sınıfsal köleleşme ve yoksulluk tuzağı altında mücadele etmeye devam ederken, bu yüksek düzeyde kapitalist tipte modernleşmiş sanayi nüfusun yalnızca bir azınlığını içeriyordu. Bu olgu, ülkemizde kapitalist sanayinin gelişiminin önüne dar sınırlar çekmektedir.

FABRİKA ve TESİS GRUPLARI
ALMANYA

(1895 NÜFUS SAYIMI)
RUSYA

(1902 İSTATİSTİKLERİ)
İşletme sayısı
İşçi sayısı
İşletme sayısı
İşçi sayısı
x 1.000
%
Ortalama
x 1.000
%
Ortalama
6-50 işçi
191.101
2.454,3
44
13
14.189
234,5
12,5
16,5
51-1.000 işçi
18.698
2.595,5
46
139
4.722
918,5
49
195
1.000 ve üzeri işçi
296
562,6
10
1.900
302
710,2
38,5
2.351
Toplam
210.095
5.612,4
100
----
19.213
1.863,2
100
----
FABRİKA ve TESİS GRUPLARI
BELÇİKA



(1895 NÜFUS SAYIMI)
RUSYA



(1902 İSTATİSTİKLERİ)
İşletme sayısı
İşçi sayısı
İşletme sayısı
İşçi sayısı
x 1.000
%
Ortalama
x 1.000
%
Ortalama
5-49 işçi
13.000
162
28,3
12,5
14.189
234,5
12,6
16,5
50-499 işçi
1.446
250
43,7
170
4.298
628,9
33,8
146,3
500 veya üzeri işçi
184
160
28
869
726
999,8
53,6
1.377
Toplam
14.650
572
100
----
19.213
1.863,2
100
----

Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sınai aktif nüfusun, tarım ve tarım
dışı işlere ayrışması, aşağıdaki tabloda verilmiştir.

 
RUSYA



(1897 NÜFUS SAYIMI)
ABD



(1900 NÜFUS SAYIMI)
x 1.000
%
x 1.000
%
Tarım, ormancılık, vb.
18.653
60,8
10.450
35,9
Madencilik ve imalât sanayileri, ticaret, ulaşım, serbest


meslek sahipleri, hizmetliler
12.040
39,2
18.623
64,1
Toplam
30.963
100,0
29.073
100,0


128 milyon nüfuslu Rusya’da sanayide istihdam edilen insanların sayısı (30,6 milyon), 76 milyon nüfuslu Birleşik Devletler’de olduğundan (29 milyon) biraz daha fazladır. Bu, ülkenin genel ekonomik geriliğinin ve bunun sonucu tarım nüfusunun tarım dışı nüfusa olan korkunç üstünlüğünün (%39,2’ye karşın %60,8) bir sonucudur; bu durum, ulusal ekonominin tüm dallarına kaçınılmaz olarak damgasını vurmaktadır.

1900’de Birleşik Devletler’deki fabrikalar, tesisler ve büyük ölçekli imalât işletmeleri, 25 milyar ruble değerinde mal üretmişlerdi, buna karşın Rusya’daki tablo, yalnızca 2,5 milyarı gösteriyordu, yani yüzde 10; ki bu başka herşey bir yana, emek üretkenliğinin son derece düşük olduğuna tanıklık eder. Aynı yıl boyunca çıkarılan kömür miktarı şöyleydi: 1 milyar pud Rusya’da, 1 milyar pud Fransa’da, 5 milyar pud Almanya’da ve 13 milyar pud İngiltere’de. Demir üretimi değerleri ise şöyleydi: işçi başına 1,4 pud Rusya’da, 4,3 pud Fransa’da, 9 pud Almanya’da ve 13,5 pud İngiltere’de. “Yine de” diyor Mendeleyev, “biz çok ucuz külçe demir, demir ve çeliğimizle bütün dünyanın ihtiyacını giderebiliriz. Petrol, kömür ve diğer mineral rezervlerimiz neredeyse hiç çıkarılmamış durumda.”

Ama bu zenginliğe karşılık gelen sınai gelişim, iç pazarda bir genişleme ve nüfusun satın alma gücünde ya da başka bir deyişle, köylü kitlelerin yaşantısında ekonomik bir gelişme olmaksızın düşünülemez.

Kapitalist bir ülke olarak Rusya’nın geleceği için tarım sorununun tayin edici önemi burada yatmaktadır.



[1] Hanse ya da hansa: Ortaçağda tüccarlar loncası. (ç.n.)

[2] Jacquerie: (Soyluların köylülere alaylı bir biçimde verdikleri Jacques adından gelir.) Kral Jean’ın esareti sırasında Fransız köylülerinin soylulara karşı çıkardıkları isyan. (ç.n.)

[3] 1,067 km’lik Rus uzunluk ölçü birimi. (ç.n.)

[4] Varang: Bizans imparatorlarının özel muhafız birliğine mensup vareg. Büyük bir baltayla silahlanan dev gibi adamlar olan Varanglar, imparator geçerken yan yana dizilirlerdi. Sarayda ve Küçük Asya’daki bir garnizonda hizmet görüyorlardı. (ç.n.)

[5] Pud: Rusya’da kullanılan 16,38 kg’ye eşit kütle birimi. (ç.n.)


Köylülük ve Tarım Sorunu

Hesaplamalara göre (sırası gelmişken, yanlışsız olmaktan uzaktırlar), Rusya’nın hammadde işleme ve imalât sanayilerinden kaynaklanan geliri yılda 6 ilâ 7 milyar rubleye varmaktadır. Bunun 1,5 milyarı, yani denebilirse beşte birinden fazlası devlet tarafından yutulmaktadır. Bu, Rusya’nın Avrupa devletlerinden üç dört kez daha yoksul olduğu anlamına gelir. Gördüğümüz gibi ekonomik bakımdan faal kişilerin sayısı nüfusun çok küçük bir yüzdesini temsil etmektedir, ve dahası bu ekonomik bakımdan faal unsurların üretici kapasitesi oldukça düşüktür. Bu, yıllık ürünü, çalışan insan sayısıyla orantılı olmaktan uzak olan sanayinin gerçeğidir; fakat ülkenin emek-gücünün yaklaşık yüzde 61’ini yutan ve buna rağmen ancak 2,8 milyar ruble –yani ulusal üretimin yarısından az– gelir elde edilen tarımın üretici kapasitesi karşılaştırılamayacak kadar düşük bir düzeydedir.

Rus tarımının (ezici çoğunluğu köylü tarımından oluşur) koşulları, özünde, 1861 sözde “özgürlük reformu”nun niteliği tarafından önceden tayin edilmişti. Devletin çıkarları için gerçekleştirilen bu reform, bütünüyle soyluluğun bencil çıkarlarına uyarlandı. Mujik yalnızca toprak dağıtımında aldatılmakla kalmadı, vergilendirmenin köleleştirici boyunduruğu altına da sokuldu.

Aşağıda oluşturulan tablo, serfliğin kaldırılması üzerine köylülüğe devredilen toprak paylarını üç ana kategoride göstermektedir.

Köylü kategorileri 1860’taki
insan sayısı
Verilen desiyatin[1] Kişi başı desiyatin
Toprak beyine ait
11.907.000
37.758.000
3,17
Devlete ait
10.347.000
69.712.000
6,74
Bağımsız
870.000
4.260.000
4,9
Toplam
23.124.000
111.730.000
4,83 (ort.)

Devlete ait köylülerin aldıkları toprak paylarının (kişi başına 6,7 desiyatin), verili ekonomik koşullarda bir köylü ailesinin emek-gücünü tamamen meşgul etmeye yeterli olduğunu kabul edersek –ki gerçek kaba hatlarıyla böyledir– toprak beyine ait ve bağımsız köylülerin, gerekli olandan yaklaşık 44 milyon desiyatin eksik aldıkları sonucuna varırız. Serflik altında, kendi gereksinimleri için köylüler tarafından işlenen bu topraklar, onların emek güçlerinin yarısını yutuyordu, çünkü haftanın üç günü toprak sahibi için çalışmak zorundaydılar. Ne var ki, zaten yetersiz olan bu toprak paylarının (genel olarak söylemek gerekirse, ülkenin bir bölgesinden diğerine oldukça büyük farklılıklar gösteriyordu) en iyi yüzde 2’lik kısmı toprak sahiplerinin yararına kesildi. Böylece, serfliğin temel koşullarından birini oluşturan tarımsal nüfus fazlalığı, soyluların köylü toprağını kendilerine maletmeleriyle daha da arttı.

Reformdan bu yana geçen yarım yüzyıl, toprak sahipliğinde önemli bir değişime yol açtı. 750 milyon ruble değerinde toprak, soyluların ellerinden tüccar ve köy burjuvazisine geçti. Ama köylü kitlesi bundan hiçbir yarar sağlamadı.

1905’te, Avrupa Rusya’sındaki elli bölgenin toprak alanlarının dağılımı aşağıdaki gibidir:

1. Sahip olunan pay toprakları[2]
112 milyon desiyatin
  önceki devlet serflerinin  
66,3
önceki toprak beylerine ait serflerin
38,4
2. Sahip olunan özel mülkiyet toprakları
101,7
  şirketler ve birlikler
(köylü birliklerinin 11,4'lük payı dahil)
15,7
Şahıs toprakları:  
  20 desiyatine kadar
(köylüler tarafından sahip olunan 2,3'lük kısım dahil)
3,2
20-50 desiyatin arasında
3,3
50 desiyatinden fazla
79,4
3. Hükümdarlığa ait ve bağımsız topraklar
145,0
  orman dışı ve ekilebilir toprak dahil (yaklaşık olarak)
4,6
4. Kilise, manastırlar ve belediye kuruluşlarına vs. ait topraklar
8,8

 

Daha önce gördüğümüz gibi, toprak reformundan sonra erkek köylü başına düşen ortalama pay 4,83 desiyatindi. Kırk beş yıl sonra 1905’te, yeni kazanılan topraklar da dahil olmak üzere ortalama ancak 3,1 desiyatin etmektedir. Başka bir deyişle, köylülere ait toplam toprak alanı yüzde 36 azalmıştır.

Köylü nüfusundaki yıllık artışın üçte birinden de azını ancak emen ticari ve sınai faaliyetlerdeki gelişme; merkezdeki köylü nüfusun belli ölçüde azalmasına yol açan çevre alanlara doğru göç hareketi; ve son olarak, orta ve üst düzey refah grubundan köylülerin 1882’den 1905’e kadarki dönemde 7,3 milyon desiyatin toprak almalarını mümkün kılan Köylü Bankası’nın faaliyetleri –tüm bu faktörlerin doğal nüfus artışının etkisini telâfi etmekte ve bu toprak kıtlığının şiddetlenmesini önlemekte bile yetersiz kaldığı kanıtlanmıştır.

Yaklaşık hesaplamalara göre, Rusya’da 5 milyon kadar yetişkin erkek kendi emek-güçleri için uygun bir pazar bulamamaktadır. Bunların sadece küçük bir azınlığı profesyonel serseriler, dilenciler vs’den oluşmaktadır. Bu 5 milyon “gereksiz erkeğin” ezici çoğunluğu kara-toprak[3] köylülüğüne aittir. Bunlar, emek-güçlerini, pekâlâ onlarsız da işlenebilecek olan topraklarda kullanmak suretiyle köylü emeğinin verimliliğini yüzde 30 düşürüyorlar ve bir bütün olarak köylü kitlesinin içine emilerek, daha da geniş köylü kitlelerinin yoksullaşma yoluyla proleterleşmesinin önüne geçiyorlar.

Teorik olarak, tarımın yoğunlaştırılması olanaklı bir çözüm olabilirdi. Ancak bunun için köylülerin daha iyi eğitime, daha yüksek inisiyatif gücüne, vesayetten ve durağan bir hukuki düzenden kurtulmaya ihtiyaçları var –ki bunlar, otokratik Rusya’da mevcut olmamış ve olamayacak koşullardır. Ne var ki, bizim tarımımızın gelişmesinin önündeki temel engel, mali kaynak eksikliği olmuştur ve hâlâ öyledir. Ve köylü ekonomisindeki krizin bu yanı, gerilere, tıpkı topraksızlık gibi, 1861 reformuna uzanmaktadır.

Köylüler kendi yetersiz toprak paylarını bedavaya almadılar. Serflikten önce ve serflik altındayken geçimlerini sağladıkları, yani kendilerinin olan ve üstelik reform tarafından daha da küçültülen toprak parçaları için, devletin aracı olmasıyla, toprak beylerine bir kurtulma bedeli ödemeye zorlandılar. Bu bedeller toprak sahipleriyle elele çalışan hükümet ajanlarınca saptandı; ve toprağın sermaye açısından kârlılığına dayanan bir rakam olan 648 milyon ruble yerine, köylülüğün omuzlarına 867 milyon rublelik bir borç yıkıldı. Böylece kendi toprakları için yaptıkları ödemeye ilâveten, köylüler toprak beylerine serflikten kurtulma bedeli olarak gerçekte fazladan bir 219 milyon ruble daha ödemek zorundaydılar. Buna, topraksızlığın bir sonucu olarak, fahiş toprak kiraları ve Çarlık mali örgütünün korkunç işleyişi de eklendi. Örneğin, bölüştürülmüş toprakların desiyatin başına doğrudan toprak vergisi 1,56 ruble ederken, özel mülk topraklar için 23 kopek (0,23 ruble) alınmaktaydı. Böylece devlet bütçesinin neredeyse bütün ağırlığı köylülük tarafından üstlenildi. Köylülerin tarım kârlarının aslan payını yutan devlet, karşılığında gerçekte köylülere kültürel düzeylerini yükseltmeleri ve üretici kapasitelerini geliştirmeleri için hiçbir şey vermiyordu.

1902’de hükümet tarafından kurulan yerel tarım komiteleri, köylü ailelerinin net tarımsal kârlarının yüzde 50’den yüzde 100’üne ve hatta bazen daha fazla bir bölümünün, doğrudan ya da dolaylı vergilendirmeyle yutulduğunu saptadılar. Bu, bir taraftan umutsuz bir borç birikimine, diğer taraftan da tarımsal faaliyet düzeyinin durgunlaşmasına ve hatta gerilemesine yol açmaktadır. Hem teknoloji hem de ürünler, bugün, orta Rusya’nın geniş alanları boyunca bin yıl öncesiyle aynıdır. Bir hektar topraktan çıkan ortalama buğday İngiltere’de 26,9 hektolitre, Almanya’da 17 hektolitreyken, Rusya’da 6,7 hektolitredir. Buna, köylü topraklarındaki ürünün toprak sahiplerininkinden %46 daha az olduğunu ve hasat kötüleştikçe bu farkın daha da arttığını da eklemek gerekir. Bizim köylümüz kara günler için tahıl ihtiyatı yapmanın nasıl hayal edileceğini dahi unutalı çok uzun zaman oldu. Yeni meta ilişkileri ve mali ilişkiler bir yandan, mali yükümlülükler diğer yandan onu, elindeki doğal ihtiyatlar ve ekonomik artığı hazır nakite çevirmeye zorlamakta, bu da kira ve vergi ödemeleri tarafından anında yutulmaktadır. Hazır para için yapılan bu hummalı yarış, köylüyü toprağını gübrelemekten ve akılcı bir nadastan mahrum bırakarak onu sürekli olarak hor kullanmaya zorlamaktadır. Her kötü hasat, ki kötü kullanılışına karşı toprağın aldığı intikamdır, gördüğümüz gibi hiçbir ihtiyat stoğu olmayan köyler üzerinde temel ve yıkıcı bir felâket etkisi yapmaktadır.

Ama güya “normal” yıllarda bile köylü kitleleri yarı açlık durumundan kurtulamazlar. İşte Çarlığa kredi veren Avrupalı bankerlerin alınlarına kazınması gereken köylü bütçesi: köylü ailesinin her bir üyesi yılda 19,5 ruble yiyecek için, 3,8 ruble barınma için, 5,5 ruble giyinme için, 1,4 ruble diğer maddi gereksinmeleri için ve 2,5 ruble de manevi ve entelektüel gereksinimleri için harcar! Tek bir kalifiye Amerikan işçisi, doğrudan ya da dolaylı olarak, her biri altı fertten oluşan iki Rus ailesi kadar harcama yapar. Oysa köylülüğün tarımdan yıllık kazancı, hiçbir devlet ahlâkçısının aşırı diyemediği bu tip bir harcamayı karşılamak için bile bir milyar rubleden fazla açık verir. Ev sanayileri köylere yaklaşık 200 milyon ruble kâr getirmektedir. Eğer bu meblağ çıkarılacak olursa, köylü tarımında yılda 850 milyon rublelik bir açık görülür ki, bu tam da devletin mali örgütünün her yıl köylülüğün elinden kaptığı miktardır.

Köylü tarımına ilişkin betimlememizde, gerçekte çok büyük öneme sahip olan ve tarımsal hareketin (Köylü Ayaklanmaları başlıklı bölüme bakınız) biçimlerinde güçlü ifadeler bulan, bölgeler arası ekonomik farklılıkları şimdiye kadar ihmal ettik. Eğer Avrupa Rusya’sının elli bölgesi üzerine yoğunlaşırsak ve kuzey orman şeridini bir kenara bırakırsak, geri kalan alan köylü tarımı ve ekonomik gelişim açısından genelde üç büyük bölgeye ayrılabilir:

    1. Kuzeyde Petersburg ve güneyde Moskova bölgesini içeren sanayi bölgesi. Petersburg ve Moskova’nın baskın olduğu bu kuzey kapitalist alan, fabrikalar (özellikle tekstil), ev sanayileri, keten yetiştirmeciliği ve ticari tarım –özellikle bostancılık– ile karakterize olur. Diğer tüm sanayi bölgelerinde olduğu gibi bu bölge de ihtiyaçlarına yetecek kadar tahıl yetiştirememekte ve güneyden ithal etmek zorunda kalmaktadır.
    2. Karadeniz ve Volga’nın alt uçlarını birleştiren güneydoğu bölgesi: Rus Amerika’sı. Serfliğin neredeyse hiç olmadığı bu alan, Rusya’nın orta kesimine oranla bir koloni rolü oynamıştır. Modern tarımsal makineler kullanan ve tahıllarını kuzeydeki sanayi bölgesine ve batıdaki yabancı ülkelere ihraç eden “buğday fabrikaları”, çok büyük sayıda göçmen çekerek, bozkırın özgür alanlarında çok hızlı bir şekilde türemiştir. Buna paralel olarak imalât sanayilerine, ağır sanayinin gelişimine ve hummalı kentsel büyümeye bir emek-gücü aktarımı gerçekleşmiştir. Bu bölgede, köylü topluluğu içindeki farklılaşma çok derinleşmiştir; terazinin bir kefesinde köylü çiftçi, diğerindeyse çoğu durumda kara-toprak bölgelerinden gelmiş bir göçmen olan tarım proleteri.
    3. Eski sanayileşmiş kuzey ile yeni sanayileşmiş güney arasında geniş bir kara-toprak şeridi, Rus Hindistan’ı, uzanır. Serflik sırasında dahi göreceli yoğun ve bütünüyle tarımla uğraşan nüfus, 1861 reformunun bir sonucu olarak toprak alanlarının %24’ünü kaybetmiş ve köylülere tahsis edilen alanların en iyi ve en önemli kısımları toprak sahiplerine devredilmiştir. Arazi fiyatları hızla yükselmiş, toprak beyleri kısmen köylülerin hayvanlarıyla kendi topraklarını işleyerek ve kısmen de bu toprakları, kaçınılmaz olarak kölece kira koşullarını kabul etmek zorunda kalan köylülere kiralayarak tümüyle asalak bir ekonomiye angaje olmuşlardır. Yüz binlerce köylü kuzeydeki sanayi bölgesine ve güneye gitmek üzere, buralardaki emek koşullarının düzeyini düşürerek, bu bölgeyi terk ediyor. Kara-toprak şeridinde ne büyük ölçekli sanayi, ne de kapitalist tarım vardır. Burada kapitalist çiftçi, yoksul kiracı çiftçi ile aşık atamaz ve buharlı pulluk, yalnızca “sermaye”sindeki tüm kârı değil ücretinin büyük bir bölümünü de kira olarak ödeyip, yaşamını odun talaşıyla karıştırılmış un yiyerek ya da ağaç kabukları kemirerek sürdüren mujiğin fiziksel esnekliğiyle mücadelede bozguna uğrar. Bazı yerlerde köylülerin yoksulluğu öyle boyutlara varmaktadır ki, bir izbede tahtakurusu ve hamam böceklerinin varlığı bile görece bir zenginliğin anlamlı bir işareti sayılmaktadır. Bugün Dumada liberal bir temsilci olan kırsal bölge doktoru Şingarov’un, Varonej bölgesinin bazı yerlerinde incelediği topraksız köylülerin evlerinde hiç tahtakurusuna rastlanmazken, köy nüfusunun diğer kategorileri arasında karşılaşılan tahtakurusu sayısının ailenin “zenginliği”yle büyük ölçüde orantılı olduğuna hükmetmesi bir gerçektir. Öyle görünüyor ki, hamamböceği bir aristokrat değildir ama Varonejli yoksuldan daha yüksek bir konfor standardına ihtiyaç duyar: köylü ailelerinin %9,3’ünde, hüküm süren açlık ve soğuk yüzünden hamamböceği bulunamamıştır.

Bu koşullar altında tarımsal teknolojide bir gelişmeden söz etmek yersizdir. Köylülerin hayvanları, iş hayvanları da dahil olmak üzere, kira ve vergileri ödeyebilmek için satılır ya da yenir. Ama üretici güçlerin gelişmediği yerde toplumsal farklılaşma da olmaz. Kara-toprak topluluğunda yoksulluğun eşitliği hüküm sürer. Kuzey ve güneyle karşılaştırıldığında köylülük içindeki katmanlaşma çok yüzeyseldir. Embriyonik sınıf farklılıklarının üstünde, yoksullaşmış köylülük ile asalak soyluluk arasındaki keskin ve uzlaşmaz zümresel çelişki durur.

Betimlenen üç bölge şüphesiz bu alanların coğrafi sınırlarına tam olarak karşılık gelmez. Devletin birliği ve iç gümrük engellerinin yokluğu, ayrı ekonomik organizmaların oluşumuna olanak tanımamaktadır. 1880’ler boyunca orta kara-toprak alanının on iki bölgesinde baskın olan tarımdaki yarı-serflik ilişkileri, aynı zamanda bu kara-toprak şeridinin dışındaki beş bölgede de hüküm sürüyordu. Diğer yandan kapitalist tarım ilişkileri kara-toprak dışı on bölgede olduğu gibi dokuz kara-toprak bölgesinde de ağır basmıştı; ve son olarak, yedi bölgede de iki sistem kabaca birbirine denkti.

Kiracı çiftçilik ile kapitalist tarım arasındaki mücadele –öyle bir mücadele ki, kan dökmeyi içermemesine rağmen, sayısız kurban istemektedir– hep sürdü ve durmaksızın da sürüyor; kapitalist tarım henüz zafer övüncü duyacak bir konumdan uzaktır. Kendi toprak payının fare kapanına sıkışmış ve para kazanma aracından yoksun köylü, gördüğümüz gibi ne fiyata olursa olsun toprak beyinin toprağını kiralamak zorunda kalmaktadır. Köylü yalnızca tüm kârından vazgeçmekle ve kendi tüketimini en aza indirmekle kalmamakta, aynı zamanda tarım hayvanını da satmakta ve böylelikle ekonominin zaten çok düşük olan teknolojik düzeyini daha da düşürmektedir. Büyük sermaye küçük ölçekli çiftçiliğin bu yaşamsal “avantajları” karşısında güçsüzdür: toprak beyi akılcı ekim yöntemleriyle hiç ilgilenmemekte ve toprağını köylülere vermek üzere küçük parçalara ayırmaktadır. Ülkenin orta kısmındaki fazla nüfus, toprak kiralarını ve fiyatlarını yükseltmekle, aynı zamanda, bir bütün olarak ülkenin her yanında ücretleri de düşürmektedir. Böylelikle, makinelerin ve modern tekniklerin yalnızca tarıma değil üretimin diğer dallarına da girmesini kârsız kılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılın son on yılı boyunca, derin ekonomik çürüme, toprak kiralarındaki artışa paralel olarak köylülerin iş hayvanlarının sayısında giderek artan bir düşüşün olduğu güney bölgesinin önemli bir bölümüne çoktan yayılmıştı. Tarımdaki kriz ve köylülüğün giderek artan yoksullaşması, esas olarak iç pazar için çalışmak zorunda olan Rus sanayi kapitalizminin temelini daha da daraltmaktadır. Ağır sanayi devlet siparişleriyle beslendiği ölçüde, mujiğin giderek artan yoksullaşması ağır sanayinin önünde ciddi bir tehdit haline gelmiştir, çünkü bu yoksullaşma devlet bütçesinin gerçek temellerinin altını oymaktadır.

Bu koşullar, kendi başlarına, tarım sorununun neden Rusya’nın politik yaşantısının temel ekseni haline geldiğini açıklamaya yeterlidir. Ülkenin tüm muhalif ve devrimci partileri tarım sorununun keskin köşelerinden derin yaralar aldılar: 1905 Aralığında, birinci Dumada ve ikinci Dumada durum buydu. Bugün üçüncü Duma tarım sorununun etrafında tekerleğe konmuş sincap gibi aceleyle dönüp duruyor. Çarlık da aynı sorun karşısında, suçlu başının ezilmesi tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Soyluların ve bürokrasinin hükümeti, geçici önlemlerin uzun zamandan beri anlamını yitirdiği bir alanda, en iyi niyetlerle bile bir reform uygulamaya giriştiğinde güçsüz kalmaktadır. Bugün hükümetin kullanımında olan 6-7 milyon desiyatinlik iyi toprak, ülkede 5 milyon erkek işçi fazlasının olduğu göz önünde bulundurulduğunda, tamamen yetersizdir. Ama devlet bu toprağı köylülere satacak olsa bile, bunu toprak sahiplerine ödemek zorunda olduğu fiyatlardan yapmak zorunda olurdu: bu da, eğer milyonlarca desiyatinlik toprak hızla ve tümüyle köylülüğün eline geçse bile, her mujik rublesinin, ekonomide üretici bir kullanım yerine soyluların ve hükümetin dipsiz cebine gideceği anlamına gelmektedir.

Köylülük, yoksulluk ve açlıktan yoğun ve akılcı tarım cennetine sıçrama yapamamaktadır; böyle bir geçişi olanaklı kılmak için, köylülük, kendi ekonomisinin mevcut koşulları altında, kendi emek-gücünü kullanacağı yeterli toprağa derhal sahip olmalıdır. Tüm büyük ve orta ölçekli toprakların köylülere devredilmesi, esaslı bir tarım reformunun ilk ve en önemli önkoşuludur. Toprak sahiplerinin elinde yalnızca köylülerden zorla tefeci kiraları almanın bir aracı olarak iş gören on milyonlarca desiyatinlik toprak ile karşılaştırıldığında, üzerinde görece olarak akılcı, büyük ölçekli tarım yürütülen ve 7 milyon desiyatine yayılan 1.840 parça toprak hemen hemen önemsizdir. Bununla birlikte bu özel mülk topraklarının mujiklere satılması, durumu yalnızca bir parça değiştirirdi: mujik şu anda kira diye ödediğini, o zaman satın alma fiyatı biçiminde ödemek zorunda kalırdı. Geriye müsadere kalıyor.

Fakat, tek başına büyük toprakların müsaderesinin bile köylülüğü kurtarmayacağını göstermek hiç de zor değildir. Tarımdan sağlanan tüm kâr 2,8 milyar ruble etmektedir, bunun 2,3 milyarı köylülerden ve tarım emekçilerinden ve yaklaşık olarak 450 milyonu da toprak sahiplerinden elde edilmektedir. Köylülüğün yıllık açığının 850 milyon ruble olduğundan az önce söz etmiştik. Görülmektedir ki, toprak sahiplerinin topraklarının müsaderesinden elde edilecek gelir bu açığı bile kapayamamaktadır.

Toprak sahiplerinin topraklarının mülksüzleştirilmesine karşı çıkanlar, çoğunlukla argümanlarını bu tür hesaplara dayandırmaktadırlar. Fakat sorunun temel yanını gözardı etmektedirler: mülksüzleştirmenin gerçek önemi, topraktan elde edilen tüm geliri katlayacak olan yüksek teknolojik düzeydeki serbest bir çiftçi ekonomisinin, bugün onlara sahip olan aylak ellerden koparılıp alınan malikaneler üzerinde geliştirilebilmesi olurdu. Ama böyle Amerikan tipi çiftçilik Rusya’da, ancak, mali istemleriyle, bürokratik himayesiyle, açgözlü militarizmiyle, Avrupa menkul kıymetler borsasına olan borçlarıyla birlikte Çarlık mutlakıyeti tamamen tasfiye edilirse anlaşılabilir bir şeydir. Tarım sorunu için tam formül şudur: soyluluğun mülksüzleştirilmesi, Çarlığın tasfiyesi, demokrasi.

Tarımımızın, üretici güçlerini arttırarak ve aynı zamanda sanayi ürünleri talebini yükselterek şimdiki durgunluğundan kurtulabilmesinin tek yolu budur. Sanayi daha da gelişmek için güçlü bir itki alacak ve kırsal nüfus fazlasının kayda değer bir kısmını emecektir.

Şüphesiz bunların hiçbiri tarım sorununa nihai bir çözüm sağlayamaz; kapitalizm altında hiçbir çözüm bulunamaz. Ama otokrasi ve feodalizmin devrimci tasfiyesi, her durumda, gelecek çözümden önce yer almak zorundadır.

Rusya’da tarım sorunu kapitalizm için ağır bir külfettir: bu, devrimci partiye bir yardım olduğu gibi aynı zamanda onun en büyük engelidir; bu liberalizm için bir takoz, karşı-devrim içinse bir memento moridir.[4]



[1] Desiyatin: Rusya’da 15. yüzyılın sonundan itibaren kullanılan, 1,092 hektara eşit tarım alanları ölçü birimi. 1927’de kullanımdan kaldırıldı. (ç.n.)

[2] Pay toprağı: Rusya’da obşçina’ların (mir’lerin) tasarrufunda olan ve kullanmaları için köylülere tahsis edilen toprak ve araziler. (ç.n.)

[3] Rusya toprakları doğal bitki örtüsü bakımından üçe ayrılmaktadır: Kuzeyde tundra, buradan Kiev’e dek uzanan ve Rusya’nın merkezini oluşturan dünyanın en büyük ormanı ve buradan Kafkas dağları ve Karadeniz’e uzanan bozkırlar. Bozkırlardaki otlakların yarattığı doğal gübre, buranın ünlü kara-toprağını (çernozem) çok verimli kılmıştır. 19. yüzyılın başında tarımsal faaliyetin merkezi, kuzeyin verimsiz ormanlık topraklarından güneyin bereketli siyah toprağına kaymıştır. (ç.n.)

[4] Ölümü hatırlatan, ölümün simgesi olan kurukafa. (ç.n.)


Rus Devriminin İtici Güçleri

150 milyonluk bir nüfus, Avrupa’da 5,4 milyon kilometre kare, Asya’da 17,5 milyon kilometre karelik bir toprak. Bu geniş alanda insan kültürünün her dönemi bulunabilir: çiğ balık yiyen ve ağaç kütüklerine tapan insanların yaşadığı kuzey ormanlarındaki ilkel barbarlıktan, bilinçli olarak kendilerini dünya politikasının bir parçası olarak gören ve gözlerini Alman Reichstag’ındaki tartışmalara ve Balkanlar’daki olaylara çeviren sosyalist işçilerin yaşadığı kapitalist kentin modern toplumsal ilişkilerine kadar. Avrupa’daki en yoğun sanayi, Avrupa’daki en geri tarım üzerinde inşa edilmişti. Dünyadaki en muazzam devlet aygıtı, modern teknolojik ilerlemenin her başarısını kendi ülkesinin tarihsel ilerlemesini engellemek için kullanıyor.

Önceki bölümlerde, bütün ayrıntıları bir kenara bırakarak, Rusya’daki ekonomik ilişkilerin ve toplumsal çelişkilerin genel bir tablosunu vermeye çalıştık. Toplumsal sınıflarımızın geliştiği, yaşadığı ve mücadele ettiği toprak budur. Devrim bize bu sınıfları çok yoğun bir mücadele döneminde gösterecektir. Ama bir ülkenin politik yaşamına doğrudan müdahalede bulunan bilinçli olarak oluşturulmuş kurumlar vardır: Partiler, birlikler, ordu, bürokrasi, basın ve bunların ötesinde devlet bakanları, politik önderler, demagoglar ve cellâtlar. Sınıflar ilk bakışta görülemezler; genellikle perdenin arkasında kalırlar. Yine de bu, devlet bakanlarını ve onların cellâtlarını olduğu kadar, politik partileri ve bunların önderlerini de yalnız kendi sınıflarının organları olmaktan alıkoymaz. Bu organların iyi ya da kötü olması, olayların ilerlemesi ve nihai sonucuyla asla ilişkisiz değildir. Eğer bakanlar sadece “devletin nesnel aklı”nın ücretli hizmetlileriyse, bu kesinlikle onları kendi kafatasları içinde küçücük bir beyine sahip olma zorunluluğundan kurtarmaz, bu kendilerinin bile çoğu kez gözden kaçırmaya yatkın oldukları bir gerçektir. Diğer yandan, sınıf mücadelesinin mantığı bizi kendi mantığımızı kullanma zorunluluğundan muaf kılmaz. Her kim, tarihsel zorunluluk çerçevesine inisiyatifi, yeteneği, enerjiyi ve kahramanlığı dahil etmeyi kabul etmiyorsa, o Marksiz­min felsefi sırrını kavramamıştır. Ama tersine eğer politik bir süreci –bu durumda devrimi– bir bütün olarak kavramak istersek, partilerin ve programların çeşitliliğinin ardında, kimilerinin hainlik ve açgözlülüğünün, kimilerininse idealizmi ve cesaretinin ardında, üretim ilişkileri içerisinde derinlere kök salmış ve çiçekleri ideolo­jinin en yüksek alanlarında açan sosyal sınıfların gerçek ana hatlarını görebilmeliyiz.

Modern Kent

Kapitalist sınıfların doğası, sanayinin ve kentin tarihsel gelişimine yakından bağlıdır. Rusya’da sanayi nüfusunun, başka herhangi bir yere göre kentsel nüfusla daha az örtüştüğü doğrudur. Tamamen resmi nedenlerle şehir sınırları içinde bulunmayan fabrika varoşları dışında, taşrada birkaç düzine önemli sanayi merkezi bulunmaktadır. Toplam işçi sayısının %58’ini istihdam eden mevcut yatırımların %57’si şehirlerin dışında bulunmaktadır. Bununla birlikte kapitalist şehir yeni toplumun en tam ifadesidir.

Günümüzün kentsel Rusya’sı son birkaç on yılın ürünüdür. 18. yüzyılın ilk çeyreği boyunca Rusya’nın kentsel nüfusu 328.000, yani yaklaşık olarak ülkenin toplam nüfusunun %3’ü idi. 1812’de toplam nüfusun %4,4’ünü temsil eden 1,6 milyon kişi şehirlerde yaşıyordu. 19. yüzyılın ortasında kentsel nüfus 3,5 milyona ya da %7,8’e ulaştı. Nihayet 1897 nüfus sayımına göre, o zamana kadar çoktan 16,3 milyona ya da yaklaşık olarak toplam nüfusun %13’üne ulaşmıştı. 1885 ve 1897 arasında kentsel nüfus %33,8 artarken, kırsal nüfus sadece %12,7 artmıştı. Bu dönem boyunca tek tek şehirlerin büyümesi daha da çarpıcıydı. Moskova’nın nüfusu 604.000’den 1.359.000’e yükselmişti, yani %123 artmıştı. Güney şehirleri –Odesa, Rostov, Yekaterinoslav, Bakü– daha da hızlı bir oranda gelişmişti.

Şehirlerin sayısındaki ve büyüklüğündeki artışa paralel olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısı, ülkenin sınıfsal yapısı içinde şehrin ekonomik rolünün tam bir dönüşümüne tanık oldu.

Tüm imalât sanayilerinin kendi surları içinde toplanması için gayretle ve çoğu kez başarıyla mücadele eden Avrupa’nın zanaatkâr ve lonca şehirlerinden ziyade, Asya’nın despotik sistemlerindeki şehirlere oldukça benzeyen eski Rus şehirleri, fiilen bir üretici fonksiyon yerine getirmiyordu. Bunlar askeri ve idari merkezler, istihkâm alanları ya da bazı durumlarda, özgül doğaları ne olursa olsun kendi erzaklarını tümüyle dışardan alan ticari merkezlerdi. Nüfusları, hazinenin sırtından geçinen memurlardan, tüccarlardan ve kent surları içinde güvenlikli bir sığınak arayan toprak sahiplerinden oluşuyordu. Eski Rus kentlerinin en büyüğü Moskova bile, Çarın özel topraklarına bağlı çok geniş bir köyden başka bir şey değildi.

Bildiğimiz gibi, dönemin imalât sanayileri ev sanayisi biçimini aldığından ve kırlara yayıldığından, zanaatlar şehirlerde önemsiz bir yer işgal etti. 1897 nüfus sayımında sayılan dört milyon ev zanaatkârının ataları, Avrupalı şehir zanaatçısının üretici işlevlerini yerine getiriyordu, ancak ondan farklı olarak, Rusya’da imalât atölyelerinin ve fabrikalarının yaratılmasıyla herhangi bir ilişkileri yoktu. Bu atölyeler ve fabrikalar sahneye çıktıklarında, ev zanaatkârlarının büyük bölümü proleterleştirdi ve geri kalanları da doğrudan ya da dolaylı olarak kendi egemenliği altına aldı.

Rus sanayisi asla ortaçağa özgü zanaatkârlık dönemini görmediği gibi, Rus şehirleri de atölyelerde, loncalarda, komünlerde ve belediyelerde üçüncü zümrenin aşamalı olarak büyümesine tanık olmadı. Avrupa sermayesi Rus sanayisini birkaç on yılda yarattı ve sırası geldiğinde Rus sanayisi, üretici işlevlerin proletarya tarafından yerine getirildiği modern kentleri yarattı.

Kapitalist Büyük Burjuvazi

Böylece büyük ölçekli sermaye ekonomik egemenliğini bir mücadele olmaksızın sağlamış oldu. Ama bu süreçte yabancı sermayenin oynadığı büyük rolün, Rus burjuvazisinin politik nüfuz gücü üzerinde hayati bir etkisi vardı. Devlet borçlarının bir sonucu olarak, ulusal gelirin hatırı sayılır bir kısmı yıldan yıla yurt dışına gitti ve Avrupa burjuvazisini zenginleştirip güçlendirdi. Ama, Avrupa ülkelerinde hegemonyayı elinde tutan ve çaba harcamaksızın Çarlık hükümetini kendi mali vasalına dönüştüren borsa aristokrasisi, Rusya’da ne burjuva muhalefetin parçası olmak istedi ne de olabildi, çünkü başka hiçbir ulusal hükümet biçimi, Çarlık altında elde edilen tefeci faiz oranlarını garanti edemezdi. Rusya’nın doğal kaynaklarını ve emek-gücünü sömürürken, mali sermaye gibi yabancı sanayi sermayesinin de Rusya sınırları dışında politik temeli vardı; yani Fransız, İngiliz ve Belçika parlamentoları.

Proletaryayı doğrudan sömüren ve köylüyü devlet aracılığıyla dolaylı olarak soyan yerli sermayemiz daha baştan halk kitleleriyle uzlaşmaz bir çelişki içinde olduğundan, Çarlığa karşı ulusal mücadelenin başında yer alamazdı. Bu, günümüzde her yerde devlet faaliyetlerine ve öncelikle de militarizme tâbi olan ağır sanayi için özellikle doğrudur. Elbette, o “sağlam bir sivil hukuk üstünlüğü”ne düşkündür, ama yine de merkezi devlet gücüne, bu büyük nimet dağıtıcısına daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Metalürji işletmelerinin sahipleri, kendi tesislerinde, işçi sınıfının en ileri ve en aktif kesimiyle karşı karşıya gelmektedir ve bu kesim için Çarlığın zayıfladığına dair her işaret kapitalizme yönelik daha ileri bir saldırının işaretidir.

Tekstil sanayisi devlete daha az bağlıdır ve üstelik çıkarları doğrudan kitlelerin satın alma gücünün yükseltilmesinde yatmaktadır, ama bu geniş ölçüde bir toprak reformu olmaksızın yapılamaz. Bu nedenle 1905’te, mükemmel bir tekstil kenti olan Moskova, otokratik bürokrasiye karşı, metal işçilerinin Petersburg’una göre, daha kuvvetli olmasa bile daha şiddetli bir muhalefet sergiledi. Moskova belediye duması ayaklanmaya tartışılmaz bir iyi niyetle yaklaştı. Ama devrim tüm toplumsal içeriğini açığa vurduğu ve böyle yaparak tekstil işçilerini metal işçilerinin daha önce tuttuğu yolu tutmaya zorladığı zaman, Moskova duması, kararlı bir şekilde “bir ilke meselesi olarak”, sağlam bir devlet iktidarı doğrultusuna kaydı. Karşı-devrimci toprak sahipleriyle güç birliği yapan karşı-devrimci başkent, önderini, üçüncü Dumada çoğunluğun önderi olan Moskovalı tüccar Guçkov’da buldu.

Burjuva Entelijensiya

Avrupa sermayesi, Rus zanaatsal işinin gelişmesini engellemekle, Rus burjuva demokrasisinin ayakları altındaki zemini çekip almıştır. Günümüz Petersburg’u ya da Moskova’sı, henüz demiryollarının ya da telgrafın hayalini bile görmeye başlamamış ve 300 kişinin çalıştığı bir atölyeyi düşünebildiği en büyük atölye olarak gören 1848 Viyana’sı, Berlin’i ya da 1789 Paris’i ile kıyaslanabilir mi? Önce kendi kendini yönetme ve politik mücadele içinde yüzyıllarca eğitim görmüş ve sonra da genç ve henüz şekillenmemiş bir proletaryayla el ele feodalizmin Bastil’ini yerle bir eden bu güçlü orta sınıfın bir zerresine bile asla sahip olmadık. Böyle bir orta sınıfın yerine Rusya neye sahip oldu? “Yeni orta sınıf”, profesyonel entelijensiya: avukatlar, gazeteciler, doktorlar, mühendisler, üniversite profesörleri, öğretmenler. Toplumsal üretimde ba­ğım­sız bir önem arz etmeyen, sayıca küçük, ekonomik olarak bağımlı bu toplumsal tabaka, kendi güçsüzlüğünün bilincinde olarak, üzerine yaslanabileceği etkili bir toplumsal sınıf arayışını sürdürür. Tuhaftır ki, bu destek ilk önce kapitalistlerden değil toprak sahiplerinden gelmiştir.

İlk iki Dumaya hakim olan Anayasal Demokrat Parti (Kadet), Kurtuluş Birliği’ne katılan Toprak Sahibi Anayasacılar Birliği’nin bir ürünü olarak 1905’te kuruldu. Toprak Sahibi Anayasacıların liberal cephesi ya da zemtsi,[1] bir yandan toprak sahiplerinin kıskançlığının ve devletin muazzam sınai korumacılığından hoşnutsuzluğunun, diğer yandan da, Rus tarımsal ilişkilerindeki barbarlığı kendi toprak ekonomilerini kapitalist bir temele oturtmalarının önünde bir engel olarak gören daha ilerici toprak sahiplerinin muhalefetinin ifadesiydi. Kurtuluş Birliği, kendi “saygıdeğer” toplumsal statüleri ve bundan kaynaklanan refah düzeyleri nedeniyle devrimci yolu tutmaktan alı konulan entelijensiya unsurlarını bir araya getirdi. Toprak sahiplerinin muhalefeti, her zaman pısırık bir güçsüzlükle damgalandı ve bizim En Yüce ahmak 1894’te kendi politik özlemlerini “anlamsız hayaller” olarak tanımlarken, yalnızca acı bir gerçeği dile getiriyordu. Entelijensiyanın doğrudan ya da dolaylı olarak devlete, devletin koruduğu büyük sermayeye veya liberal toprak sahiplerine bağlı ayrıcalıklı unsurları, ılımlı düzeyde dahi iz bırakan bir politik muhalefet oluşturma yeteneğinde değildiler.

Sonuç olarak, Kadet Partisi, gerçek kökenleri itibarıyla, zemtsi­nin muhalif güçsüzlüğüyle diplomalı entelijensiyayı çepeçevre saran iktidarsızlığın bir birliğiydi. 1905’in sonunda, kırsal karışıklıklardan ürken toprak sahipleri keskin bir şekilde eski rejimi destekleme noktasına savrulunca, tarımsal liberalizmin gerçek yüzü bütünüyle ortaya çıktı. Liberal entelijensiya, herşey olup bittiğinde, hiçbir zaman evlâtlıktan daha fazla bir şey olmadığı taşra malikânesini göz yaşları içinde terk etmek ve kendi tarihsel yurdunda, şehirlerde kabul görmeye çalışmak zorunda kaldı. Peki şehirde kendisi dışında ne buldu? Muhafazakâr kapitalist burjuvaziyi, devrimci proletaryayı ve bunlar arasındaki uzlaşmaz sınıfsal karşıtlığı.

Aynı uzlaşmaz karşıtlık, küçük sanayilerimizi de, hâlâ önem taşıyan tüm dallarında, ta temellerine dek bölmüştür. Zanaat proletaryası büyük ölçekli sanayi ikliminde gelişmekte ve fabrika proletaryasından yalnızca az bir farklılık göstermektedir. Büyük ölçekli sanayinin ve işçi sınıfı hareketinin basıncı altında kalan diğer Rus zanaatkârları, lümpen proletaryayla birlikte Kara Yüzlerin gösterilerine ve pogromlarına savaş lejyonları sağlayan, cahil, aç, acınacak bir sınıfı temsil etmektedirler.

Sonuç olarak, sosyalist beddualar eşliğinde doğmuş, bugün sınıf çelişkilerinin uçurumunda sallanan, feodal geleneklerle ezilmiş, akademik önyargılar ağına takılmış, inisiyatiften yoksun, kitleler üzerinde etki kurmaktan yoksun ve geleceğe duyulan güvenden bütünüyle mahrum, ümitsizce gecikmiş bir burjuva entelijen­siyaya sahibiz

Proletarya

Rus burjuva demokrasisini vücutsuz bir başa (ve ahmaklaşmış küçük bir başa) dönüştürmüş olan dünya-tarihsel nitelikteki aynı etkenler, genç Rus proletaryasının göz alıcı rolünü de belirlemişti. Ama başka şeyleri incelemeden önce, bu proletaryanın büyüklüğünün ne kadar olduğuna bir bakalım.

1897 yılına ait son derece eksik rakamlar aşağıdaki yanıtı vermektedir:

İŞÇİ SAYISI
A. Maden ve imalât sanayileri, ulaşım, inşaat ve ticari yatırımlar
3.322.000
B. Tarım, ormancılık, balıkçılık, avcılık
2.725.000
C. Günlük işçiler ve çıraklar
1.195.000
D. Hizmetçiler, hamallar, kapıcılar vs.
2.132.000
Toplam (erkek ve kadın)
9.272.000

 

1897’de, proletarya, aile fertleriyle birlikte toplam nüfusun %27,6’sını oluşturuyordu, yani çeyreğin biraz fazlası. Bu işçi kitlesi içindeki ayrı katmanların politik etkinlik düzeyi, adamakıllı değişiklik göstermektedir, devrimde önder rolü elinde tutanlar neredeyse sadece yukarıdaki tabloda A grubundaki işçilerdir. Bu arada, Rus proletaryasının gerçek ve potansiyel önemini, bir bütün olarak nüfus içersindeki nispi oranıyla ölçmek çok büyük bir hata olurdu. Böyle yapmak, sayıların arkasına gizlenmiş toplumsal ilişkileri görmeyi becerememek olurdu.

Proletaryanın etkisi modern ekonomi içindeki rolü ile belirlenir. Ulusun en güçlü üretim araçları doğrudan işçilere bağlıdır. Yıllık ulu­sal gelirinin yarıdan fazlası 3,3 milyon işçi (grup A) tarafından üretilir. En önemli ulaşım araçlarımız olan, tek başına ülkemizi ekonomik bir bütüne dönüştürebilen demiryolları, proletaryanın elinde son derece önemli bir politik ve ekonomik faktörü –olayların gösterdiği gibi– temsil etmektedir. Buna posta hizmetlerini ve telgrafı da eklemeliyiz, bunların proletaryaya bağımlılığı daha dolaylı ama bununla beraber tümüyle gerçektir.

Köylülük ülkenin her yanına dağılmış durumdayken, proletarya fabrika ve sanayi merkezlerinde büyük kitleler halinde yoğunlaşmıştır. O, ekonomik ya da politik öneme sahip her şehrin nüfusunun çekirdeğini oluşturur ve kapitalist bir ülkede şehrin tüm avantajları –üretici güçlerin, üretim araçlarının, nüfusun en aktif unsurlarının ve en büyük kültürel yararların yoğunlaşması– doğal olarak proletaryanın sınıfsal avantajlarına dönüşür. Onun bir sınıf olarak kendi kaderini tayin etmesi, önceki dönemlere göre eşsiz bir hızla oldu. Daha yeni beşikten çıkan Rus proletaryası, kendisini en merkezi devlet iktidarıyla ve sermayenin aynı derecede merkezi gücüyle karşı karşıya buldu. Zanaatkâr önyargıların ve lonca geleneklerinin, onun bilinci üzerinde hiçbir hükmü yoktu. İlk adımlarından itibaren, uzlaşmaz sınıf mücadelesinin yoluna girdi.

Bu bakımdan Rusya’da zanaatsal hünerlerin ve genel olarak küçük sanayinin önemsiz rolü ve bunun yanında Rusya’nın büyük ölçekli sanayisinin son derece gelişmiş durumu, politikada proletarya demokrasisinin burjuva demokrasisinin yerini almasına yol açtı. Üretici işlevleriyle birlikte proletarya, küçük burjuvazinin önceki devrimlerde oynadığı tarihsel rolü ve onun, bir zümre olarak, soyluluğun ve devletin mali örgütünün boyunduruğundan kurtuluşları dönemi boyunca köylü kitlelere tarihsel önderlik iddialarını da üstlendi.

Tarım sorunu, tarihin kentli politik partileri teste tâbi tuttuğu politik mihenk taşı olduğunu kanıtladı.

Soyluluk ve Toprak Sahipleri

Geniş ve orta ölçekli arazilerin “adil kıymetlendirmeler” temelinde zorla kamulaştırılmasına dair Kadet (ya da daha doğrusu eski Kadet) programı, Kadetlerin gözünde, “yaratıcı yasal çabalar” aracılığıyla başarılabilecek olanın azamisidir. Ama gerçekte liberallerin yasal araçlarla büyük toprak sahiplerinin mülklerini kamulaştırma girişimi, yalnızca, hükümetin seçme ve seçilme hakkını reddetmesine ve 3 Haziran 1907 darbesine yol açtı. İnsaflı davranarak kendi “adil kıymetlendirmelerini” toprak sahipleri için olabildiğince kabul edilebilir kılmaya çalışan Kadetler, toprak soyluluğunun tasfiyesini tamamen mali bir işlem olarak görüyorlardı. Ama soyluluk soruna çok farklı bir açıdan yaklaştı. Şaşmaz içgüdüsüyle o, söz konusu olanın, yalnızca yüksek fiyatla bile olsa 50 milyon desiyatinin satışı değil, egemen bir zümre olarak tüm toplumsal rolünün tasfiyesi olduğunu derhal kavradı; ve bu nedenle bizzat böyle haraç mezat satılmasına razı olmayı kesinlikle reddetti. Kont Saltikov birinci Dumada toprak sahiplerine hitap ederek, şöyle bağırmıştı: “Parolan ve sloganın şu olsun: topraklarımızın bir santimetre karesi, tarlalarımızdan bir avuç toprak, çayırlarımızdan bir ot parçası, ormanlarımızdaki tek bir ağaçtan en küçük bir yaprak parçası alınamaz!” Ve bu çölde bağıran bir ses değildi: devrim yılları Rus soyluluğu i