Ölümünün 112. Yılında Engels
Uluslararası işçi sınıfının önderi, öğretmeni, Marx’ın yoldaşı ve Marksizmin kurucusu Friedrich Engels 5 Ağustos 1895’te saat 23.30’da, başucunda yanan mumun küçülüp büyüyen alevini son kez gördü ve gözlerini sonsuza dek bu dünyaya kapattı. Böylece Engels de yoldaşı Marx gibi, daha insanlığın toplumsal kurtuluşuna giden yolda işçi sınıfına çok şey öğretecekken, zamanından önce göçüp gitti bu dünyadan. Lenin’in de haklı olarak vurguladığı gibi Engels, yoldaşı Marx ile birlikte işçi sınıfına kendini bilmeyi, kendi sınıf bilincine ulaşmayı ve toplumsal kurtuluşu için nasıl ve hangi araçlarla kavga etmesi gerektiğini öğretti. Bundan dolayıdır ki, her işçi Engels’in kim olduğunu ve nasıl bir dava uğruna mücadele ettiğini bilmelidir, onun yaşamını öğrenmeli ve eserlerini okumalıdır.
Troçki: Bolşevizm Geleneğinin Son Büyük Halkası
Bugün, dünya çapında sınıf mücadelesinin yeniden yükseliş eğilimi gösterdiği bir döneme giriyoruz. Aradan geçen bunca yıla rağmen, hâlâ Bolşevik geleneğin devamının garantisi olacak, Leninist örgüt anlayışını kendisine temel alan ve adını hak eden bir Enternasyonal’den, yani merkezi olarak örgütlenmiş bir devrimci dünya partisinden yoksunuz. Troçki’nin “hayatımın en önemli işi” olarak adlandırdığı yeni bir Enternasyonal’in inşası yarım kalmıştı. Yeni bir dünya partisi inşa edildiğinde, işçi sınıfı tarihinin en karanlık günlerinde bile nasıl bir inanç, kararlılık ve sabırla mücadele edilmesi gerektiğini yaşamıyla ortaya koyan Troçki’ye duyduğumuz minnet borcunu ödemiş, onun miras bıraktığı görevi tamamlamış olmakla kalmayacağız, dünyayı değiştirmenin aracını da yaratmış olacağız. İşte o zaman, Troçki’nin kanıyla da sulanan, mezarı başındaki kızıl bayrak daha bir gururla dalgalanmaya başlayacaktır.
Friedrich Engels
5 Ağustos 1895'de kaybettiğimiz, proletaryanın yetkin bilim adamı ve öğretmeni Engels'in anısına, Lenin'in kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz.
Sivas Katliamının Sorumlusu Kapitalist Devlettir!
Yükseliş çağında, feodal kurumların en başta gelenlerinden biri olan kiliseye karşı verdiği savaşımda laikliğin ve dine karşı akılcılık felsefesinin bayraktarlığını yapan burjuvazi, siyasal iktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra, sınıfsal iktidarına yönelmeye başlayan tehditlere karşı din olgusuna yeniden sarılarak, tıpkı kendisinden önceki mülk sahibi egemen sınıflar gibi dini, kitleleri düzene bağlamanın bir aracı olarak kullanmaya yönelmişti. Burjuvazi işçi sınıfının ürettiği zenginliklerin üzerine kurulu egemenliğinin temellerini sarsacak ya da tümüyle ortadan kaldırabilecek devrimci durumların baş gösterdiği dönemlerde diğer yöntemlerin yanı sıra dinsel gericiliği bizzat kendi eliyle palazlandırır. Kapitalizmin ortadan kaldırılması ortak hedefiyle birleşerek ayaklanan emekçi kitleleri mezhep ayrımları, dinsel farklılıklar gibi yapay ayrımlar temelinde bölmeyi amaçlar. Bunun örnekleri ülkemizde defalarca yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.
Kore Nire?
Türkiye tarihinde önemli bir yeri olan Kore savaşı bundan 57 yıl önce, Haziran ayında başlamıştı (25 Haziran 1950). Savaş, ulusal bağımsızlığı elde etme yolunda mücadele eden kuzeydeki ulusal kurtuluşçu güçler tarafından, esasen ABD emperyalizminin böldüğü ülkenin birliğini sağlamak üzere başlatılmış ve geniş halk desteğinin de yardımıyla güneydeki işbirlikçi rejim birkaç gün içinde yenilgiye uğratılmıştı.
Aşılması Gereken Bir Zirve: 15-16 Haziran Direnişi
15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının gücünün boyutlarını göstermiştir. Ne var ki bu apaçık göstergeye rağmen, 15-16 Haziran, solun geniş kesimleri nezdinde, devrimin önder gücü ve lokomotifinin ancak işçi sınıfı olabileceği ve sınıfın devrimci siyasal bir temelde örgütlenmesi gerektiği sonucunun çıkartılmasına ve genel kabul görmesine vesile olamadı. Bir kez daha görüldü ki, sol hareketin büyük bölümü, işçi sınıfına güvensizlik ve onun devrimci potansiyeline inançsızlık temelinde şekillenmişti.
15-16 Haziran Genel Direnişi
Bu büyük direnişin kanıtladığı gerçeklerin en başında şüphesiz işçi sınıfına önderlik edecek devrimci bir siyasal parti olmadıkça işçi sınıfının bu tür patlamalarının düzen tarafından her zaman savuşturulabileceği gerçeği gelmektedir. Lenin emperyalizm çağını proleter devrimler çağı olarak adlandırmıştı. Bu çağda işçi sınıfının kendiliğinden patlamaları her an olasıdır. Önemli olan bu tür patlamalar gerçekleştiğinde işçi sınıfına önderlik etme yeteneğinde ve gücünde bir devrimci partinin daha önceden inşa edilmiş olmasıdır.
‘89 Bahar Eylemleri
Önderlik olmaksızın gelişecek hareketler, tarihin tanıklığında hep yenilgiyle sonuçlanmış ve ardından uzun süreye yayılan gericilik dönemleri başlamıştır. Troçki’nin 1938’de ifade ettiği “insanlığın krizi devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir” sözü tüm gerçekliği ile ayakta durmakta ve devrimci Marksistlere öncelikli görevi hatırlatmaktadır: işçi sınıfının enternasyonal devrimci partisi yaratılmadan insanlık özgürleşemez!
Nazım Hikmet: İşçi Sınıfına Sevdalı Bir Komünist Ozan
Kimilerine göre dünyaca ünlü bir şair, kimilerince “kartpostal şairi” ve kimilerince de aşklarıyla, sevdalarıyla ünlü bir şairdir Nazım Hikmet. Oysa Nazım Hikmet’i Nazım Hikmet yapan dahiyane yetenekte bir komünist şair olmasıdır. Yaşamında da ölümünden sonra olduğu gibi bazen yere göğe sığdırılamamış bazen de yerin dibine batırılmıştır. Ama kim ne derse desin Nazım Hikmet eşsiz bir komünist şair olarak yüreklerimizde yaşayacaktır. Bu yazı, onun hatırasını ve ortak davamız olan komünist bir dünya yaratma mücadelesindeki önemli yerini anmak amacıyla yazılmıştır.
Delikanlım İyi Bak Yıldızlara
Bugün onların militan mücadeleci ruhuna sahip çıkmak, ancak onların ideolojik ve politik yanılsamalarından ve yanlışlarından arınmakla ve devrimci Marksizmi özümsemekle mümkün ve anlamlı hale gelecektir. Gençler için devrimci mücadelenin adresi işçi sınıfı devrimciliğidir. Güçlü ve kalıcı bir mücadele, ancak onlar gibi fedakâr, mücadeleci, atılgan, gözü pek, adanmış, ama umutlarını, özlemlerini işçi sınıfı saflarında büyüten birer devrimci militan olmakla sürdürülebilir.
’68 salt bir öğrenci hareketi miydi?
‘68 denince akla hep bu yıllarda yükselen gençlik hareketi geliyor. Ancak gençlik hareketindeki bu yükselişin asıl zeminini oluşturan işçi hareketindeki yükseliş ise unutuluyor ya da ona ikincil bir önem atfediliyor. Oysa ‘68 Mayısı ile simgelenen dönem, bir gençlik isyanından, sokak çatışmalarından, üniversitelerin işgalinden ibaret değildir. Bu dönemde, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun geniş kesimleri ayağa kalkmış ve pek çok ülkede devrim/karşı-devrim kamplarında kutuplaşma belirginleşmişti. Üstelik burjuva ideologlarının devrimci isyanın üzerini örtmek için yüzeysel ve simgesel olanı üste çıkartma gayreti ile öne sürdükleri gibi, öğrenci hareketleri de sadece cinsel özgürlük ya da bireysel özgürlük peşinde değildi. Dünyayı değiştirmenin mümkün olduğu duygusu her yeri sarıp sarmalarken, radikalleşen öğrenci hareketi, burjuva kurumları ve bürokratik sol anlayışları karşısına almıştı.
Mayıs 68: Fransa'nın Devrim Ayı
Gereken tek şey önderlikti. Ama işçi liderleri, tıpkı Gaullcüler gibi sırra kadem basmışlardı. 1968 tarihteki en büyük genel grevdi. İşçilerin büyük tavizler elde edip bozguna uğramadan iş başı yapmaları bunun kanıtıdır...
“Tek Bir Ordu, Tek Bir Bayrak, Tek Bir Hedef”
Uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı verdiği kurtuluş mücadelesinin simgesi olan 1 Mayıs, tarihsel kökeni itibarıyla, mücadele eden proletaryanın devrimci yaratıcılığının göstergelerinden birisi aynı zamanda. Dünyanın her yerinde eşzamanlı olarak işçilerin eylem yapmaları fikri, sekiz saatlik işgünü mücadelesinin aracı olarak gündeme gelmiş ve bu talebin pek çok yerde hayata geçirilmesini sağlamıştı. 1 Mayıslarla yaygınlaşan kitleler halinde iş bırakıp kendi taleplerini burjuva sınıfa haykırma yönteminin sağladığı özgüven, işçi sınıfı mücadelesinin ilerlemesinde önemli bir kaldıraç oldu.
İşgünü Mücadelesi ve 1 Mayıs’ın Doğuşu
İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı ağır koşullar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800’lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü.
Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir
Türkiye’de egemen sınıfın yazdığı resmi tarih, onun kendi egemenliğini sürdürmesinin temel bir vasıtasıdır. Bu resmi tarihin en belli başlı unsurları olan Ermeni düşmanlığı, Rum düşmanlığı, Kürt düşmanlığı ve komünist düşmanlığı vasıtasıyla egemenler, daima hedef şaşırtarak işçileri ve diğer emekçi halk kitlelerini birbirine karşı kışkırtmış ve aralarında güvensizlik tohumları ekmeye çalışmıştır.
TARİŞ Direnişi
1979’daki seçimlerde CHP’nin hükümetten düşmesiyle, Demirel’in başkanlığında yeniden Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti kurulmuş, faşist MHP bir kez daha iktidarın küçük ortağı olarak koalisyondaki yerini almıştı. Bu tarihten itibaren Türk burjuvazisi, güçlendirdiği faşist hareketi, işçi hareketinin önünü kesmek yönünde seferber etti. Bu doğrultuda devlete bağlı kurum ve işletmelerde faşist kadrolaşmaya ağırlık verdi. Burjuvazinin bu saldırılarının ilk ayaklarından biri olan TARİŞ, çevresindeki diğer fabrikaları ve işçi mahallelerini de etkisi altına alan güçlü bir direnişe sahne oldu.
1956 Macaristan Devrimi
İşçilerin Devriminden Bürokrasinin Karşı-Devrimine
Macar Devrimi, işçi sınıfı tarihine trajik bir yenilgi olarak yazılırken, sorunun devrimci önderlik eksikliği olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. Eğer tüm süreçlerde yol gösterecek ve siyasi iktidar perspektifi sunarak işçi sınıfına önderlik edecek Bolşevik bir parti olsaydı, durum, kuşkusuz tamamen başka olurdu.
Burjuva Devletin Katliam Geleneği
Burjuva devletin sahip olduğu her türden açık ve gizli baskı aygıtından, işçi sınıfına ve ezilen halklara uyguladığı şiddet ve terör eylemlerinden, katliamlardan, savaşlardan ve çatışmalardan kurtulmanın tek yolu, burjuva devletin kendisini ortadan kaldırmaktır. Bir atasözünün dediği gibi can çıkmadan huy çıkmaz!
Yenilgiler Bir Daha Yenilmemek İçindir
1984-85 İngiliz Madenciler Grevi
Tüm çabalarına ve militan mücadelesine rağmen İngiliz madencilerinin yenilgisinin baş sorumlusu hiç kuşkusuz sendikal bürokrasi ve onun siyasal ifadesi olan reformist İşçi Partisi idi. İngiliz madenci grevi tarihteki diğer benzer yenilgiler gibi şu gerçekliğin altını bir kez daha çizdi: İşçiler ekonomik mücadele aracılığıyla kendiliğinden devrimci bir sınıf bilincine erişemezler. Bunun için işçilerin devrimci bir önderliğe ihtiyaçları vardır.
Proleter Devrimin Şafağı: Paris Komünü
Bundan 136 yıl önce Paris Komüncüleri şöyle haykırıyorlardı: Yaşasın toplumsal devrim! 18 Mart 1871’de Parisli işçiler ayaklanarak bir kent ölçeğinde de olsa siyasal iktidarı ele geçirdiler ve tarihin sayfalarına unutulmayacak bir iz bıraktılar.
16 Mart Beyazıt Katliamı
Öğrenci hareketinin olduğu kadar işçi hareketinin de düzene karşı tepkilerini dile getirdiği birçok eyleme kucak açan Beyazıt Meydanı, 16 Mart 1978’de kanlı bir katliama sahne oldu. Bunu önceleyen süreçte burjuvazi, düzenlediği tüm saldırılara karşın sınıf mücadelesinin keskinleşmesinin ve işçi hareketindeki ve devrimci gençlik hareketindeki yükselişin önüne geçememişti.
Ölümünün 86. yıldönümünde Sverdlov'u Anarken
Özellikle genç okurlarımızın, 1917 devriminin kahramanlarından biri olan eşsiz Bolşevik örgütçü Sverdlov’u tanımaları için, Lenin’in onun ölümü üzerine yaptığı konuşmanın ve Troçki’nin onun altıncı ölüm yıl dönümü nedeniyle kaleme aldığı bir yazının yararlı olacağını düşünüyoruz.
Y. M. Sverdlov’un Anısına, V.İ.Lenin, 18 Mart 1919
Yakov Sverdlov, Lev Troçki, 13 Mart 1925
Marx’ın Mezarı Başında
Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin, Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu. Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!
Başkalarını Ezen Uluslar Özgür Olamazlar!
Mart ayının 21’inde kutlanan Newroz bayramı, yıllarca boyunduruk altında ve kimliksiz yaşamak zorunda kalan Kürtlerin baskılara karşı verdiği mücadelenin simgesi haline gelmiş, 20 yılı aşkın bir süredir devam eden son ayaklanmayla birlikte sadece baharın gelişini değil, aynı zamanda Kürt ulusunun kurtuluş özleminin de körüklendiği bir güne dönüşmüştür.
Emekçi Kadınlar ve Emperyalist Savaşlar
Bugün de, Asya’dan Amerika’ya, Avrupa’dan Afrika’ya, dünyanın dört bir yanında kapitalist-emperyalist sisteme ve onun yarattığı kanlı savaşlara karşı mücadele eden devrimciler arasında on binlerce kadın bulunuyor. Onlar işçi sınıfının kadınıyla erkeğiyle en geniş kesimlerinin bu kanlı sömürü sitemine son vermek üzere mücadeleye atılmasını sağlamak için savaşım veriyorlar. Yine günümüzde sömürgeciliğe karşı yükseltilen ulusal kurtuluş mücadelelerinde yer alan Filistinli, İrlandalı, Kürt kadınlar da erkeklerle omuz omuza savaşıyorlar.
8 Mart ve Zehra Kosova
Sınıfımızın mücadele tarihi zengin mirasa sahip. Kapitalizme karşı verilen mücadelede nice onurlu insan, hayatı pahasına bu mücadeleyi yaşattı, yaşatıyor. Ve bu onurlu insanlar içinde kadın direnişçilerin daima özel bir yeri olacak. Sınıf bilinçli kadın işçiler kokuşmuş düzene karşı mücadeleye giriştiklerinde, korkudan, yılgınlıktan ve umutsuzluktan eser kalmıyor. Ve kadın işçiler mücadeleye katılmaksızın asla kazanamayacağız.
Kadınlar Mücadeleye Katılmadan İşçi Sınıfı Kazanamaz!
Bu sömürü ve savaş düzenini yıkmak ve yerine hiçbir ayrımcılığın olmadığı, sınıfsız, sömürüsüz sosyalist bir dünya yaratmak, kadınıyla erkeğiyle biz tüm dünya işçi sınıfının elinde. Şunu bilelim ki, kapitalizm yerle bir edilmedikçe ne biz emekçi kadınların ne de emekçi erkeklerin yüzü gülmeyecek. İnsanlığı bir savaş cehennemine sürükleyen emperyalist-kapitalist zorbalara karşı, dünyamızı bir barış cennetine dönüştürmek bizim elimizdedir.
Emekçi Kadınlar Mücadeleyle Özgürleşecek
Burjuvazi istediği kadar sınıfsal özünü karartmaya ve onu sistem içine çekmeye çalışsın, 8 Mart, emekçi kadınların kapitalist sisteme, erkek egemenliğine ve bunların bileşik sonuçları olan çifte ezilmişliğe ve çifte sömürüye karşı seslerini yükselttikleri bir başkaldırı günüdür. Bu gün, burjuva ve küçük-burjuva feministlerin iddia ettiği gibi tüm kadınları erkek egemenliğine karşı birleştirecek sözde bir ortak mücadelenin değil, kadın işçilerin sınıf mücadelesiyle iç içe ördükleri kurtuluş mücadelesinin sembolüdür. 8 Mart 1857’de ateşi yakılan isyanın kahramanları nasıl kadın işçilerse, bu isyan ateşini o günden bu yana körükleyenler de her daim onlar olmuştur, ancak onlar olabilir.
Ekmek İstiyoruz, Gül de!
Amerika’nın Massachusetts eyaletinde 1912 Ocağında başlayan bir grevde kadın dokuma işçileri şöyle haykırıyorlardı: Ekmek istiyoruz, gül de! Kadın işçiler bu sloganla, sadece karınlarını doyurmak istemediklerini, hayatı tüm güzellikleriyle birlikte yaşamak için daha fazla serbest zamana da sahip olmayı istediklerini duyuruyorlardı dosta düşmana. Daha yüksek ücret ve daha kısa çalışma saatleri! Bu aynı zamanda, ücret artışıyla sınırlanmış geleneksel sendikacılığa duyulan bir tepkinin de ifadesiydi.
Şubat Devriminden Hatırlanması Gerekenler
Devrim sorunu tek başına doğru perspektif ve öngörü sorunundan ibaret olmadığı gibi, devrimlerin kaderi de yalnızca bununla belirlenmemektedir. Bunun yanısıra devrimci partinin devrimdeki rolü ve önemi konusunda da doğru bir kavrayışa ve buna uygun bir pratiğe sahip olmak tayin edici niteliktedir.
Lenin’e Dair - Tarihte Bireyin Rolü
Burjuvazi kendi tarihsel önderlerini işçi sınıfına birer put gibi dayattıkça, işçi sınıfının kendi tarihsel önderlerini hatırlamaya ve onlardan ilham almaya ihtiyacı da o denli artıyor. Her konuda olduğu gibi liderler konusunda da sınıfsal ayrım çizgilerini berrak biçimde çekmek zorunludur. Mustafa Kemaller, 10 Kasım ayinleri, ilahlaştırma (kişi kültü), milliyetçilik ve mülk onlarındır. Buna karşılık Marxlar, Leninler; emekçi kitlelerin kavgası ve tevazusu; enternasyonalizm ve “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar” bizimdir.
Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg
"Bizi çok büyük bir acı içinde bırakan iki ağır kaybı aynı anda yaşadık. Adları proleter devrimin büyük kitabında sonsuza kadar yer alacak olan iki lider aramızdan ayrıldı: Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg. Korkunç bir biçimde can verdiler. Katledildiler. Artık aramızda değiller!"
Dövüşenler Ölenlerin Tutmaz Yasını!
Ocak ayı vesilesiyle ölümlerini andığımız tüm bu büyük devrimcilerin mirası bizim geleneğimize, yani devrimci Marksist, ya da bir başka deyişle enternasyonalist komünist geleneğe aittir. Onlar bize aittir ve onları hem düşmana karşı, hem de sahiplenir görünen, ama gerçekte onların mirasının özüyle bağdaşmayan politik duruşları olanlara karşı korumak boynumuzun borcudur. Bunu yerine getirebilmenin en iyi yolu da onların yasını tutmak değil, onların mücadelelerinden ve hatalarından gerekli dersleri çıkarmak ve hepsinden önemlisi onların uğruna savaştıkları devrimci Marksist bir Enternasyonali yeniden ve dünya devriminin yeni bir dalgası gelmeden önce yaratmaktır. Onların hayatından çıkan en büyük ders budur.
Kapitalizm: Kan ve Kâr İmparatorluğu
Toplum, sömürenler ve sömürülenler olarak iki büyük sınıfa bölünmüş olduğu müddetçe egemen, örgütlü ve iktidarı elinde tutan bir avuç burjuva, örgütsüz milyonları ezmekten, katletmekten geri durmayacaktır. Dün Maraş'ta, bugün cezaevlerinde, Kürdistan'da, Irak'ta gerçekleştirilen katliamların özü, tekellerin kârlarını korumak ve arttırmak, iktidarlarını sürdürmek ve milyonlarca insanı sömürmeye devam etmektir. Katliamcı ve sömürücü iktidarlar yıkılmadıkça gelecek dünden farklı olmayacaktır.
Zonguldak Madencilerinin Grevi ve Büyük Ankara Yürüyüşü
Burjuvazinin sistematik saldırıları sonucu tarihsel hafızasını yitirmiş, geçmişiyle bağları kopmuş durumda olan işçi sınıfı hareketini kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda yeniden canlandırmak için, yaşanan deneyimleri Marksizmin ışığında yeniden süzgeçten geçirmek, işçi sınıfının deneyim hanesine, bilincine kazımak büyük önem taşıyor. Zonguldak maden işçilerinin 1991’de gerçekleştirdikleri “Büyük Yürüyüş”, bu bağlamda, gelişimi ve sonuçları itibarıyla yeniden hatırlanması gereken işçi eylemlerinden biridir.
Faşizme Giden Yolda Maraş Katliamı
Faşizm iktidara, her yerde Almanya veya İtalya’daki klasik örneği tıpatıp izleyerek gelmemiştir. Askeri diktatörlük biçiminde kurulan faşist diktatörlükler bile, darbeyi önceleyen süreçte sivil faşist hareketleri örgütleyip işçi sınıfının üzerine salmaktan, toplumu terörle sindirip kitle pasifikasyonu yöntemlerine başvurmaktan ve kitlelerde “düzen” beklentisi oluşturmaktan geri durmamıştır. İşte geriye dönüp baktığımızda, Maraş katliamının, tam da bu yöntemlerin bir örneği olarak, faşist bir darbenin hazırlanması sürecinde önemli bir basamak oluşturduğunu görürüz.
1986 Netaş Grevi
Netaş Grevi, sınıf mücadelesinin ve sınıf dayanışmasının sadece bir fabrikayla sınırlı olmadığını, yerel, ulusal ve uluslararası mücadele ve dayanışmanın zorunlu olduğunu bir kez daha göstermiştir. Netaş işçileri uluslararası dayanışmayı örgütlemenin her koşulda mümkün olduğunu da bu alanda yaptıklarıyla kanıtlamışlardır. Avrupalı sınıf kardeşlerinden önemli miktarda maddi destek görmüşlerdir.
Berlin’de Hüküm Süren Düzen Hâlâ Yıkılmayı Bekliyor
Kapitalist sistemin derin çelişkileri, emperyalist çağda siyasal yükselişlerin ve alçalışların ani değişimlerle birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkmasına yol açar. Bu, devrimci ve karşı-devrimci dönemlerin birbirlerini izleyen süreçler halinde sık sık toplumsal mücadele gündemine gelmesi demektir. Bu yüzden her devrimci süreçte parti önderliğinin rolü olağanüstü bir önem kazanır. Komünist partilerin böylesi durumlardaki zayıflıkları, kararsızlıkları, hazırlıksızlıkları ve liderliğin hataları yenilgiye giden yolu döşer. Her keskin değişim toplumun kaderini devrimci partinin ellerine verir. Lenin iki ya da üç günün uluslararası devrimin kaderini belirleyebileceğini söylerken, devrimci partinin rolünün öneminin altını çiziyordu. İşte Alman Devrimi böylesi bir devrimci partinin olmaması ve inisiyatifi reformist Sosyal Demokrat Parti liderlerinin ele geçirmesi sonucu boğulmuştur.
Ekim Devriminin Yankıları
Enternasyonalizm, Konseyler ve Parti
Bolşevizm, kapitalizmi ulusal bir sistem olarak algılamadığı gibi ona karşı verilecek mücadeleyi asla ulusal ölçekle sınırlı olarak ele almadı. Onu Bolşevizm yapan şey; katıksız bir enternasyonalizm anlayışı temelinde dünya devrimi perspektifine bağlılık; işçi sınıfının devrimci potansiyeline, onun doğrudan eylemine, girişkenliğine ve yaratıcılığına sarsılmaz bir güven ve son olarak da proleter devrimin zaferi için kararlı, disiplinli, net bir programa sahip ve işçi sınıfının en bilinçli unsurlarıyla sınırlandırılmış bir öncü partinin zorunluluğu fikriydi.
Ekim 1917: Dünyayı Sarsan Kızıl Fırtına
İşçi sınıfı bilinçlendiğinde ve başında devrimci bir önderlik bulduğunda neler yapmaya muktedir olduğunu ve tarihin akışını değiştirebileceğini Ekim Devrimiyle ortaya koydu. Kapitalizm belâsına son veren Ekim Devrimi, üretici güçlerin toplumun yararına sunulmasıyla sınıfsız toplum yolunda büyük bir değişimin yaşanabileceğini somut olarak kanıtladı. Kimse bunu tarihten söküp atamaz!
EKİM'den Bir Yaprak
Bundan 85 yıl önce gerçekleşen büyük Ekim Devrimi hâlâ işçi sınıfının devrimci mücadelesinin en büyük ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. 20. yüzyıla damgasını basan bu şanlı devrim, aslında nice önemli derslerle yüklü uzun bir devrim sürecinin ürünüdür. Çeşitli bakımlardan üzerinde durulması gereken bu sürecin en önemli yönlerinden biri de, mücadele içindeki işçi ve emekçi kitlelerin bağrından doğan sovyetlerdir. Rus devrim sürecinde, gerçek bir işçi iktidarının kendisinde somutlandığı sovyetler temelinde yürüyen tartışmalarda sergilenmiş olan yanlış ve doğru tutumların hatırlanması yararlı olacaktır.
Çin Devrimi Üzerine
1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle zafere kavuşan Çin devrimi ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçları bugün hâlâ sol hareketin değişik kesimleri arasında süren bir tartışmanın konusu olmaya devam ediyor.
23. Yılında 12 Eylül: Sınıf Mücadelesinde Kırılma
İşçi sınıfına devrimci bir önderlik sunmaya aday Marksist bir örgütlülük gerek ulusal gerekse de uluslararası düzeyde yaratılamadığı sürece, işçi sınıfının 12 Eylüllerden gerekli dersleri çıkarması ve iktidarı eline alacağı o büyük güne hazırlanması mümkün olmayacaktır. O halde Marksist devrimciler açısından öncelikli görevin ne olduğu çok açıktır: Sınıf savaşımının her alanında işçi sınıfına öncülük edebilecek ve onu devrime hazırlayacak enternasyonalist komünist bir önderliğin inşası için sınıf hareketi içinde kararlı ve inatçı bir çalışma yürütmek.
11 Eylül’den 12 Eylül’e, Şili’den Türkiye’ye
Faşizmin geçmişte kaldığını düşünenlerin yanılgısını yüzlerine çarparcasına, dünya faşizan eğilimlerin giderek güçlendiği bir sürece girmiş durumda. İnsan hakları ayaklar altına alınarak tüm dünya bir işkencehaneye çevriliyor, kimyasal silah bulundurduğu gerekçesiyle işgal edilen Irak kimyasal silahların deneme sahası haline getiriliyor. Özgürlük adına Irak halkı zincire vuruluyor, barış adına savaşların en kanlısı Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyaya yayılmaya çalışılıyor, demokrasi adına faşizan rejimler tüm ülkelerin normu haline getirilmek isteniyor, terörle mücadele adına devlet terörü sınır tanımaz bir şekilde azdırılıyor.
6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi
1955’in 6 Eylülü. Başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar’da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleşti. İki gün boyunca devam eden olaylarda birçok gayrimüslim yaralanırken, yaşamını yitirenler oldu. Maddi hasar ise çok büyük boyutlardaydı. Kalabalık güruhun önüne çıkan tüm dükkânlar, kiliseler yağmalanmıştı. Devletin kolluk kuvvetleri önceden haberdar oldukları halde herhangi bir müdahalede bulunmadan olayları izlemekle yetindiler. Olayların ardından birçok Rum ve gayrimüslim, sahip oldukları her şeyi geride bırakarak yaşadıkları alanları terk etmek zorunda kaldılar. Olayların tarihsel gelişimi, eski despotik devlet geleneği üzerinde yükselen yapının yeni sahiplerinin sınıfsal ihtiyaçlarıyla örtüşmekteydi.
12 Eylül Faşizminin Hesabı Sorulmalı
12 Eylül faşizminin hesabı mutlaka sorulmalı. 12 Eylül faşizminin simgesi haline gelmiş generaller birer birer sanık sandalyesine oturtulmalı. İşçi sınıfı ve devrimci hareket, gecikmiş hesabını faiziyle birlikte ödetmek üzere, geniş kitleleri seferber edecek bir mücadeleyi yükseltmeli. Sınıf düşmanından faşizm gibi bir karşı-devrimci saldırının hesabını sormamak, devrimci bir işçi sınıfına yakışmaz. Yapılan kötülükleri unutmak sınıf mücadelesinin şanına uygun değildir. Ama bu hesap nasıl ve kimden sorulacak?




