- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
The working class youth and those young people who are discontented with capitalist society today need Marxism more than ever. Capitalist system is escalating social maladies it created to unbearable levels, darkening the lives of the working masses day by day. The kind of life offered by capitalism to them is full of anxieties and worries which is in sharp contrast to the world it has decorated with bright lights of technological innovations. Although it is often said that future belongs to the young, there is no happy future for those millions of young people under capitalism.
Mayıs ayı ortasında Honda ve Foxconn’da başlayan grev dalgasının yayılıp, çeşitli işletmelerde ücret artışlarıyla sonuçlanması, dünya burjuvazisine Çin’deki ucuz emek cenneti döneminin artık sonuna gelinip gelinmediğini sorgulatıyor. Birçok burjuva analist, bu grev dalgasının bir “dönüm noktası” olduğunda hemfikir. Çin işçi sınıfının artık çok düşük ücretlerle, askeri disiplinin hüküm sürdüğü fabrikalarda, günde 16 saate ve haftada 7 güne varan çalışma koşullarında çalışmak istemediği açığa çıkıyor. İşçiler yalnızca burjuvaziyle değil “sendikalarla” da giderek daha çok karşı karşıya geliyorlar. Çin devlet kapitalizmi, bağımsız sendikalara izin vermiyor. Sendikalar devletin ve dolayısıyla da yerlisiyle yabancısıyla burjuvazinin çıkarlarını koruyorlar.
Emekçi yığınlar dünyanın dört bir yanında büyük çevre felâketleri ve “doğal” afetlerle boğuşuyor. Pakistan, Çin, Latin Amerika, Avrupa… Binlerce ölü, yaralı, milyonlarca evsiz-barksız, susuz, aç, biilaç insan… Türkiye de selden nasibini alan bir ülke. Rize’nin Gündoğdu beldesinde geçtiğimiz hafta birkaç saat yağan şiddetli yağmur afete yol açtı. 13 kişinin öldüğü, bir kişinin kaybolduğu felâkette, onlarca ev ya yıkıldı ya da ciddi hasar gördü.
1 Eylül Dünya Barış Gününün referandum dönemine denk gelmesi nedeniyle bu yıl Türkiye’de mitingler yerine basın açıklamaları ve yürüyüşler gerçekleştirildi. Yapılan eylemlerde, KCK’nın aldığı “eylemsizlik” kararıyla birlikte ortaya çıkan fırsatın iyi değerlendirilmesi gerektiği çağrısı yapıldı.
“Kırmızı Kitap” ya da “gizli anayasa” gibi adlarla anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) geçtiğimiz günlerde bir kez daha gündeme geldi. Her ne kadar bu konu referandum ve Kürt sorunundaki yakıcı gelişmeler arasında bir parça geri planda kalsa da, ele alınması gereken önemli yönler barındırmaktadır. Dahası MGSB gündemin bu yakıcı başlıklarıyla da çok yönden alâkalıdır.
Sermaye devletinin devrimcilere yönelik baskıları hız kesmeden devam ediyor. Gözaltı ve tutuklamalarla devrimci faaliyetin önünü kesmeye çalışan devlet, operasyon için uyduruk gerekçeler üretiyor. Hedef kapitalizme karşı mücadele yürüten devrimcileri yıldırmak ve mücadeleden vazgeçirmektir. Bu kapsamda bu kez de 25 Ağustos sabahı BDSP çalışanlarına yönelik gözaltı operasyonu gerçekleştirildi.
Toplumsal hayatın askeri değerler temelinde şekillendirilmesi, bu değerlerin yüceltilmesi ve bütün topluma egemen kılınması olarak tanımlanabilecek olan militarizm, sınıf mücadelesinin yükselişiyle yakından ilişkili olarak tüm burjuva devletlerin başvurduğu ideolojik bir silahtır. Ne var ki militarizm, yaşadığımız topraklarda, ideolojinin çok ötesine geçen ve devletin ve toplumun köklerine damgasını vuran bir olgudur aynı zamanda. Ordunun siyaset üzerindeki hâkimiyeti, savaşın ve askerliğin kutsanması, hak ve özgürlüklerin değil görev ve sorumlulukların öne çıkarılması, “baba devlet” anlayışının yaygınlığı, devlet şiddetinin meşru görülmesi, otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğilmesi gibi sosyal ve siyasal özelliklerle kendini gösteren bu olgu, Doğu toplumlarına has bir karakteristik olarak derin tarihsel köklere sahiptir.
“Eksen kayması” tartışmaları, Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “one minute” çıkışından bu yana devam ediyor. Esasen İsrail ve ABD kaynaklı olan bu kavram, kısa sürede statükocu cenahın AKP’yi sıkıştırmaya yönelik temel argümanlarından biri haline gelmiştir. Küçük-burjuva ve milliyetçi solu da peşine takmayı beceren statükocu cephe, “eksen kayması”na konu olan dış politika yöneliminin ve hamlelerinin, AKP’nin gizli İslamcı ajandasının bir parçası olduğunu ve Türkiye’yi Batı’dan ve Batı’nın çağdaş değerlerinden kopararak şeriatçı bir rejime yaklaştırdığını iddia ediyor.
Kendisine dönük tüm inkârcı ve imhacı saldırılara rağmen Kürt halkı bugüne dek özgürlük ve eşitlik temelinde bir arada yaşamaktan yana olduğunu, savaş değil onurlu bir barış istediğini defalarca dile getirmiştir. Zaten ezilen bir ulus olarak Kürt halkı ayrılıktan yana bir tutum da alsa devrimci işçi sınıfı onun bu kararına saygı gösterir. Ancak ezen ulus burjuvalarının provokatif söylemlerine karşı uyanık olunmalıdır. Onların “ayrılmayı” savunuyor gözüken söylemleri son derece tehlikelidir. Çünkü ezilen ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını kullanması özgürlüklerin, ezen ulus burjuvalarının “ayrılıkçılığı” ise etnik temelli kanlı iç savaşların, katliamların kapısını açar.
20 Nisanda büyük bir çevre felâketi daha yazıldı kapitalizmin kara defterine. Meksika Körfezi’nde BP’ye ait petrol platformu patladıktan sonra okyanusun sularına gömüldü. Patlamada ölen 11 işçinin cesedi dahi bulunamadı. Sulara sızan petrol ise körfezdeki canlı hayatın büyük zarar görmesine sebep oldu. Okyanus sularının mavisi bir kez daha petrolün karasına büründü. Doğa bir kez daha kapitalistlerin pis elleriyle kirletildi. Elbet hep böyle gitmeyecek. Gün gelecek bu pis eller doğanın yakasından sökülüp atılacak!
İşçi gençliğin başına bu belâyı saran bizzat kapitalist düzen olduğundan, kurtulmanın yolu da düzene karşı mücadele veren devrimci hareketin saflarına katılmaktır. Örgütlü bir biçimde devrimci mücadeleye katılan genç, bilinçlendikçe içinde yaşadığı düzenin çelişkilerini ve bu düzenin yıkılması zorunluluğunu fark edecektir. Yaşadığı sıkıntıların asıl kaynağının kapitalist sistem olduğunu görecek ve bu sisteme karşı mücadele vermedikçe gerçek kurutuluşun olmayacağını kavrayacaktır.
Yeni yüzyıla adım atarken liberal burjuva ideologlar “Birleşik Avrupa” düşünü yeniden gündeme sokmuşlardı. Avrupa Birliği, kapitalizm altında ulus-devletin aşılabileceğinin alameti olarak sunuluyor; Avrupa’nın, pazar birliğinden siyasal birliğe doğru tarihsel bir gelişim gösterdiği ileri sürülüyordu. Avrupa Parlamentosu, ortak para birimi gibi oluşumlar ve Avrupa anayasası girişimleri “Birleşik Avrupa” düşlerini besliyordu. Hatta AB üyesi ülkelerde ders kitapları bile “Birleşik Avrupa” temasını işlemeye başlamıştı.
Kamu işyerlerinde “memur” statüsünde çalışanlar, emekçi-işçi olduklarının bilinci ile on yıllardır mücadele ediyorlar. Kamu emekçilerinin on yıllar süren bu sendikal mücadeleleri sendikalı olmalarını kabul etmeyen devletin saldırılarını da beraberinde getirdi. Devlet bir yandan baskı uygularken bir yandan da güdümlü sahte sendikalar kurarak emekçilerin sendikal mücadelesini engellemeye çalıştı. İşte bu güdümlü sendikalar eliyle kamu emekçilerinin sendikal mücadelesini zayıflatma hamleleri meyvesini vermiş görünüyor.
Bugün Alevi emekçilerinin, Kemalist partilerden yavaş yavaş da olsa uzaklaşma eğilimleri önemlidir. Bu eğilim giderek güçlendirilmeli ve dahası yalnızca Kemalist partilerden değil bir bütün olarak Kemalizmden de kopuş noktasına kadar ilerlemesi için çaba gösterilmelidir. Cumhuriyet mitinglerinin gerici slogan ve simgelerinden uzaklaşılıp, Alevilerin haklarını talep eden, sözde laiklik uygulamalarını teşhir edip Diyanet’in lağvedilmesini, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını vb. talep eden yüzbinlerce kişilik gösterilere doğru katedilen mesafe kuşkusuz ki anlamlıdır. Ne var ki, bugün bu belirginleşmekte olan ilerici eğilimin halen statükocu-Kemalist eğilimle yan yana olduğu gerçeği, Alevi emekçiler açısından bir geçiş durumunu ifade ediyor.
Yerli silah sanayiinde özellikle son 20 yılda sıçramalı bir gelişme kaydedilirken, bugün gelinen aşamada, dünyanın çeşitli ülkelerine silah ihraç eden, NATO’nun birtakım tedariklerini ve TSK’nın silah alımlarının %45’ini yerli üretimle karşılayan dişe dokunur bir askeri-sınai kompleks yaratıldığını görüyoruz. Kuşkusuz silah sanayisi gelişmiş emperyalist ülkelere göre Türkiye bu alanda henüz oldukça geri durumda bulunmaktadır. Ancak son on yılda bu alanda önemli bir mesafe katedildiği de ortadadır.
Emperyalist savaş sürecinin başlıca gerilim alanlarından biri olan Kore yarımadasında tırmanan bu gerginlik tüm dünyada yankısını buldu ve emperyalist savaşın soğuk rüzgârlarını bir kez daha hissettirdi. ABD’nin, İran’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin uranyum zenginleştirme faaliyetini durdurmasına ilişkin kararına uymadığına istinaden, konseyden İran’a daha fazla yaptırım uygulanması için bir karar çıkarma çabası içerisinde olduğu bir dönemde yaşanan bu gelişme, emperyalist kavganın birçok cephede birlikte yükseldiğini gözler önüne seriyor.
Enternasyonalist komünistler AKP’nin izlediği Ortadoğu siyasetinin emperyalist özüne karşı çıkarlar. Bu emperyalist çıkarcı öz nedeniyle onun asla gerçekte ezilen halkların davasının destekçisi olmayacağını teşhir ederler. Bu noktada, Kürt halkına ve ulusal hareketine reva gördüğü baskıcı muamele ortadayken Filistin halkının davasına sahip çıkar görünmesinin riyakârlığını özellikle öne çıkarırlar. Bu temelde Ortadoğu’nun mazlum iki halkı olan Filistin ve Kürt halklarına özgürlük şiarını yükseltmek ve her iki halkla enternasyonalist dayanışmayı vurgulamak son derece önemlidir.
Filistin sorunu sadece Filistin’le sınırlı değil, tüm Ortadoğu’yu etkileyen karmaşık bir sorundur. Doğru bir değerlendirme yapabilmek için Filistin sorununun tarihsel arka planını yeniden hatırlamak gerekiyor. Filistin sorununun bir ucu da Yahudi sorununa çıktığı için, İsrail devletinin kuruluş sürecini de bilmek gerekiyor.
Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve süren haksız savaş Türk ve Kürt emekçi gençlerinin canını almaya devam ediyor. Son iki ayda onlarca asker ve gerilla yaşamını kaybetti. Hakkâri’de 11 askerin aynı gün yaşamını kaybetmesiyle düzen cephesi savaş naraları atmaya başladı. Özellikle de faşist MHP ve geniş bir statükocu koro, hava operasyonlarıyla yetinilmemesi, ordunun Kuzey Irak’a sürülmesi, yeniden olağanüstü hal ilan edilmesi gerektiğini söyleyerek savaş tamtamları çalıyorlar.
Ömürlerini işçi sınıfı ve insanlığın esaretten kurtuluşu davasına adamış iki büyük ozanımız Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’i bir Haziran ayında kaybettik. Onlar ruh dünyalarının olağanüstü şiirsel zenginliğini, sömürücü egemenlere karşı sınıf mücadelesinin etkili bir aracı düzeyine yükseltmeyi başarmışlardı. Böyle olduğu içindir ki, ölümlerinin ardından seneler geçtiği halde bu büyük ozanlar unutulmamakta, aksine, büyük insanlığın vicdanı ve hatırasında daha da büyük bir yer edinmekteler. Ve hiç şüphesiz günümüzde kapitalist barbarlığın insanlığa yaşattığı acılar arttıkça ve buna karşı mücadele de filizlenip boy vermeye devam ettikçe onların değeri daha da büyümektedir, büyüyecektir. Nazım Hikmet ve Ahmet Arif işçi sınıfına aittirler ve onların hatırası işçi sınıfının mücadelesinde daima yaşayacaktır.
İsviçre ile Fransa sınırları arasında kalan alanda, 100 metre derinlikte, 27 km uzunluğunda dairesel bir tünel. Bu tünelin beş farklı noktasında her biri binlerce ton ağırlığında ve onlarca dev mıknatıstan oluşan birer detektöre sahip, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN). Milyarlarca dolar maliyetle inşa edilen bu dev laboratuvarda gerçekleştirilmesi beklenen deney 2008 yılında teknik arızalardan dolayı ertelenmişti; deneye 2010 Nisanında yeniden başlandı.
Son dönemde medyada, uyuşturucunun pençesine düşen ve hayatları mahvolan gençlerle ilgili haberler yine artmaya başladı. Bunları, Kürtlerin ve Romanların yoğun olarak yaşadıkları mahallelere yapılan polis baskınlarıyla ilgili haberler takip ediyor. Arkasından da “kahraman” polisin uyuşturucu tacirlerini sınır boylarında nasıl da kıskıvrak yakaladığı anlatılıyor. Ve nedense uyuşturucu kaçıranlar genelde Kürt kökenli, uyuşturucu baskınları da daha ziyade Kürt illerinde yahut semtlerinde yapılıyor. Özellikle büyükşehirlerde varoşlara mahkûm edilen Kürt gençleri arasında uyuşturucu kullanımı ve satıcılığının ne kadar yayıldığına ilişkin haberler de gazetelerin üçüncü sayfa manşetlerinden düşürülmüyor.
Nisanın ortalarında G20 ülkelerinin çalışma bakanları Washington’da bir toplantı yaptılar ve işsizlik meselesini tartıştılar. Toplantıda, işsiz kitleler içinde genç nüfusun artış göstermesine dikkat çekilmiş. 15-24 yaş arası genç nüfustaki işsizlik oranları, 25 yaş üstü nüfustaki işsizlik oranlarının bir hayli üzerine çıkmış bulunuyor. Bu yükseliş, kapitalizmin sözcülerini küresel düzeyde konuyu ele almaya ve tartışmaya itiyor. Zira ileri kapitalist ülkeler dâhil tüm dünyada işsizliğin hızla yükselmesi ve genç işsiz nüfusun artması, sistemin sahiplerini ve sözcülerini kaygıya ve korkuya itiyor.
Katliam, 17. yıldönümünde birçok kentte mitinglerle bir kez daha lanetlendi. 1 Temmuzda İstanbul’da “2 Temmuz Sivas Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!” adıyla gerçekleşen mitingde, kortejler Tepe Nautilus önünde toplandı ve Kadıköy Meydanına kadar yürüdü.
Alevlenen İnönü tartışması içerisinde ileri sürülen düşünceler, Türkiye’de yıllardır kendisini sol olarak yutturan milliyetçi-devletçi Kemalist zihniyetin ne denli tutucu ve demokratlıktan uzak, sağ siyasetçilerin ise ne denli ikiyüzlü ve ilkesiz olduğunu bir kez daha açığa çıkarmıştır. Nitekim gerek Erdoğan’ın İnönü’ye dair suçlamaları için gerekse de Kemalistlerin İnönü savunusu için ileri sürdükleri argümanlar 60 yıldır tekrarlanan nakaratların bir adım ötesine bile geçmiş değildir.
Son bir yılda et fiyatları aşırı bir artış gösterdi. Böylece zaten fiyatı bir işçi ailesinin bütçesini zorlayan etin işçi sofrasına uğrama ihtimali de nerdeyse sıfıra düştü. Et fiyatlarındaki “anormal” artışın sebepleri ve çözümü gündemin ana maddelerinin arasında zor da olsa kendine yer bulabildi. Bizzat başbakan, bir marketi teftiş ederken sosis fiyatlarına kızıp derhal indirilmesini salık veren Putin’e öykünerek olaya müdahale etti. “Ben vatandaşıma 30 liradan kıyma yedirmem” diyen Erdoğan gerekli çalışmaları başlatma talimatı verdi bakanlarına.
Burjuvazi içindeki iktidar kavgasının fiili çatışmalar biçimine bürünmesinin son örneği, geçtiğimiz günlerde, Güneydoğu Asya’da yer alan ülkelerden Tayland’ın başkenti Bangkok’da yaşandı. Eski başbakan Taksin Şinavatra’nın liderliğini yaptığı ve daha çok “Kırmızı Gömlekliler” olarak bilinen “Diktatörlüğe Karşı Ulusal Birleşik Cephe” taraftarlarının, Başbakanın istifa etmesi ve erken seçime gidilmesi talebiyle 3 Nisanda başlattıkları gösterilerde en az 50 kişi öldü, 1600’den fazla kişi ise yaralandı.