- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular


AKP’nin ordu karşısında tarihen mağdur burjuva kanadın temsilcisi konumunda olması onu bir demokrasi havarisi kılmıyor. Aslında A. Altan gibilerin dillendirdiği değişim arzusu haklı bir arzu olsa bile, bunun ancak örgütlü kitlelerin mücadelesi sayesinde sağlanabileceği de bilinmeli. Bugün burjuva çerçevede cereyan edecek sınırlı değişimlerin dahi yalnızca üstten, şu ya da bu burjuva politikacının “cesareti” veya “dürüstlüğü” sayesinde bahşedilmeyeceği ve kitle mücadelesinin alttan bindireceği basınç sayesinde gerçekleşebileceği de yeterince açık olmalı. Üstelik Türkiye benzeri ülkelerin tarihi, Kürt sorunu vb. gibi kangrenleşmiş sorunlarda burjuva değişimlerin, yani tarihsel burjuva reformların ancak devrimci kitle mücadelesinin yan ürünü olarak sağlanabileceğini fazlasıyla gözler önüne seriyor. O nedenle, liberal demokrat yazarların yakın geleceğe dair çizdikleri pembe tabloların hoş yanları olsa bile, bunların her seferinde can sıkıcı çatırtılarla parçalanmasına da hiç şaşmamak gerek!
2010 yılının ilk büyük felâketi Latin Amerika’nın en yoksul ülkesi olan Haiti’de meydana geldi. 12 Ocak günü akşam saatlerinde yaşanan büyük deprem Haiti’yi yerle bir etti. Başkent Port-au-Prince’in 15 km güneybatısında meydana gelen 7 büyüklüğündeki depremde resmi rakamlara göre 110 bin kişi öldü.
Enternasyonalist komünistler, bu tür uygulamalar karşısında ilkeli bir mücadele yürüten, sonuna kadar tutarlı demokratlardır aynı zamanda. Bizler her türlü dinsel, etnik, ırksal ve cinsel ayrımcılığa karşı mücadele ederiz. Günümüzde, gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa ilişkin doğru tutumlar sergilemesinin önemini kat be kat arttırmıştır. Böylesi bir tutumu ortaya koyabilmek ve bunu emekçi kitlelere mücadele içinde kavratabilmek içinse, her şeyden önce sosyalist hareketin kendisini milliyetçilikten ve Kemalist laiklik anlayışından özenle arındırması gerekiyor.
Tüm köklü çevre sorunları, ancak insanların gerçek ihtiyaçlarını temel alan ve üretenler tarafından oluşturulup denetlenen bir planlamayla, doğayla uyumlu bir üretim tarzının dünya ölçeğinde örgütlenmesiyle giderilebilir. Ama bu niteliklere sahip bir ekonomi ve toplum düzeninin kapitalizmle bağdaşmadığı da apaçıktır. Dolayısıyla “ekolojik toplum” için kapitalizmin ortadan kaldırılması olmazsa olmaz şarttır.
PVSK’nın kaldırılması, polisin neden olduğu ölümlerin hesabının sorulması amacıyla İHD İstanbul Şubesinde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Avukat Ceren Uysal, bir BDSP temsilcisi ve Baran Tursun’un babası Mehmet Tursun’un konuşmacı olduğu toplantıya, EHP, UİD-DER, Sosyalist Parti, Hak-Par, 20 Aralık 2009’da Avcılar’da polis tarafından katledilen Osman Aslı’nın babası İsmet Aslı ve 2008’de Hrant Dink anmasında polis kurşunuyla yaralanan Cemalettin Rıdvan Yanık katılarak destek verdi.
işçi sınıfı sömürü düzenine karşı mücadele bayrağını yükseltmediği sürece devlet bütçelerinden burjuvaziye aslan payı, işçi sınıfına ise kırıntılar düşecektir. Çünkü burjuva devlet bütçe planlamasını yaparken, hizmetinde olduğu burjuva sınıfın çıkarlarını göz önünde bulundurur. İşçi sınıfına ayrılan paysa ancak onun örgütlülüğü ve bilinçli mücadelesi arttığı oranda artabilir. Tüm modern sınıf mücadelesi tarihi bunu açıkça göstermektedir.
Hrant’ın katillerinden hesap sorulması mücadelesi, aynı zamanda bugüne değin işlenen tüm cinayetlerin de hesabının sorulması mücadelesinin bir parçasıdır. Devletin tüm gizli arşivleri açılmalı, kozmik odalardaki katliam belgeleri teşhir edilmeli, faili meçhul cinayetlerin ve toplu katliamların hesabı sorulmalıdır.
17 Ocak Pazar günü Türkiye’nin dört bir yanından on binlerce işçi, 34 gündür direnen Tekel işçilerinin sesine ses katmak için Ankara’ya aktı. 70 bine yakın bir işçi kitlesi hep bir ağızdan “Genel Grev, Genel Direniş”, “Türk-İş Elele Genel Greve” sloganlarıyla hükümetin ve sermayenin saldırılarına karşı mücadele çağrısında bulundu. Mitinge Türk-İş’e bağlı sendikaların yanı sıra, KESK, DİSK, sol çevreler ve çeşitli işçi örgütleri de katıldı.
Kürt sorunu bağlamında son haftalarda yaşananlar sorunun ne denli çetin olduğunu ve derme çatma çözüm söylemleriyle çözüm yoluna koyulamayacağını bir kez daha gösterdi. Aylardır sürdürülen onca “açılım” söylemine rağmen çözüm yolunda dişe dokunur adımlar atmayan düzen cephesi, bu yetmezmiş gibi DTP’yi kapatarak yine Kürtleri cezalandırmayı seçmiştir. Atasözü köklü tarihsel gerçeği ne de bilgece dile getirmiş: Alavere dalavere Kürt Memed nöbete!
İşçi sınıfının bağımsız çıkarları, sadece AKP hükümetinin ya da düzenin diğer unsurlarının değil topyekûn sermaye düzeninin alaşağı edilmesinde yatmaktadır. Sınıf devrimcilerinin görevi, bu gerçeği işçi sınıfının bilincine çıkararak onu bu doğrultuda mücadeleye sevk etmek olmalıdır.
Bugün gerek ulusal gerek uluslararası düzeyde varlık gösteren tüm siyasal çevreler açısından geçerli olmak üzere, sürekli devrim anlayışına veya geleneğine bağlı olduğunu ilan etmekle de iş bitmiyor. İşçi sınıfının devrim stratejisinin gerçekten benimsenip benimsenmediği konusunda çeşitli örgüt ve çevrelerin kendi iddialarına bakılarak değil, ancak pratikteki siyasal tutumları test edilerek karar verilebilir. Şurası açık ki, günümüz siyaset sahnesinde özelde aşamalı devrim anlayışını ya da genelde Stalinizmi eleştirir görünmekle birlikte, pratik siyasal tutumları bakımından hiç de devrimci proleter bir çizgi tutturamayan pek çok çevre ve örgüt mevcut.
Bugün sendikal ivmenin böylesine yüksek olduğu bir dönemden geçmiyoruz. İşçi sınıfı sendikaların tepesine çöreklenen sendika bürokratlarını koltuklarından indirebilecek bir örgütlülük düzeyine sahip değil. Bir yanda işbirlikçi çizgisinden taviz vermeyen ultra sarı sendikacılık anlayışı, bir tarafta da Türk-Metal örneğinde görüldüğü üzere gangster sendikacılık anlayışı yüzünden, işçi sınıfı paramparça olmuş durumda.
ABD emperyalizmi “Büyük Ortadoğu Projesi” çerçevesinde öngördüğü değişimlerin hayata geçeceği koşulları oluşturmak için Pakistan’ı istikrarsızlaştırma sürecine tam gaz devam ediyor. ABD’nin basıncıyla başlatılan Svat Vadisi operasyonlarının ardından Pakistan’ı da tıpkı Irak ve Afganistan gibi emperyalist savaşın ateşi sardı. Her birinde onlarca insanın öldürüldüğü bombalı saldırılar süreklileşmeye başlarken ülkenin siyasi atmosferi de gerildikçe geriliyor.
Genetiği değiştirilmiş organizmalara (GDO) ilişkin hükümetin çıkardığı yeni yönetmelik, GDO’lu ürünler konusundaki tartışmaların hararetli bir şekilde gündeme taşınmasını da beraberinde getirdi. Ancak insan sağlığını yakından ilgilendiren böylesi bir konuda bile akıl almaz bir bilgi kirliliği yaratmaktan geri durmayan burjuva medya, bilimsellikten son derece uzak yayınlarla kitleleri büyük bir kafa karışıklığına sürükledi. Bunun yanı sıra meselenin bir de burjuvazinin iç kapışmasına malzeme edilmeye çalışılması kafa karışıklığını iyice derinleştirdi.
“Nefes: Vatan Sağolsun” filmi, geçtiğimiz haftalarda gösterime girdi ve beklendiği gibi yüksek bir izleyici kitlesine ulaştı. Apoletli medya, tam da kendisinden beklendiği gibi filmi şişirdikçe şişirdi ve olabildiğince ilgi uyandırmaya çalıştı. İlker Başbuğ’undan Deniz Baykal’ına kadar statükocu-Kemalist cephenin tüm önde gelen şahsiyetleri, “halkın arasına karışarak” filmi izlediler ve ne kadar beğendiklerine dair konuşmalar yaptılar.
Çeşitli sendikaların, meslek odalarının ve politik çevrelerin desteğiyle oluşturulan İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, Gazze saldırısının birinci yılında, İsrail Konsolosluğu önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Levent Metro istasyonundan konsolosluk önüne kadar yapılan yürüyüş boyunca atılan sloganlarla, İsrail’in saldırgan politikaları ile Türkiye’nin işbirlikçi tutumu protesto edildi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Maraş’ta 31 yıl evvel yaşanan kanlı kıyımı protesto etmek üzere Taksim’de bir basın açıklaması düzenledi. "Maraş Ne İlk Ne de Son Katliamdır" pankartı açan dernek üyeleri, “Maraş’ın Hesabı Sorulacak”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Çözüm Faşizme Karşı Mücadelede” sloganlarını haykırdılar.
Berlin Duvarı’nın yıkılışı 20. yılında şaşaalı bir şekilde kutlandı. “9 Kasım 1989’da duvarın yıkıldığına kim yerinde tanıklık etti” yarışına giren burjuva devlet başkanları ve kapitalist düzen ideologları, 20. yıl gösterilerinde de boy göstermek üzere Berlin’e koştular. 20. yıl vesilesiyle suni bir şekilde oluşturulan Berlin Duvarı’nın temsili olarak bir kez daha yıkılmasına Leh Walessa ve Mihail Gorbaçov liderlik etti. Böylece Berlin Duvarı üzerinden güya sosyalizm bir kez daha yıkılmış oldu.
Kayıp yakınları 19 Aralık Cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde 247. kez bir araya geldiler. Ellerinde yakınlarının fotoğraflarını ve fotoğrafların üzerinde birer karanfil taşıyan kayıp yakınları, fotoğrafların bir bölümünü de yere dizerek üzerlerine birer karanfil bıraktılar. Kayıp yakınları, sessiz oturma eyleminin ardından, “Failleri Belli, Sorumluları Yargılansın” pankartı açarak basın açıklaması yaptılar.
Tuzla Demokrasi Platformu 20 Aralıkta Aydınlı Mahallesinde, “Dersim 38’i ve Katliamları Tartışıyoruz” konulu bir halk toplantısı örgütledi. Mutlu düğün salonunda yapılan toplantıya İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel ve Tunceli Dernekleri Federasyonu adına İbrahim Karakaya katıldı.
Cezaevlerindeki tecrit ve baskılar gerçekte dışarıdan bağımsız değildir, aksine dışarıda toplum üzerine bindirilen baskıların bir uzantısıdır. Bu anlamda içerisi ve dışarısı birdir. Tam da bu nedenle içerinin kaderi dışarıdaki mücadelelere bağlıdır. Bu saldırıları bertaraf edebilmenin tarihsel olarak kanıtlanmış tek tutarlı yolu düzene karşı devrimci bir mücadele yürütmek ve geniş işçi-emekçi kitleleri bu çizgiye kazanmaktır. Geçmişte Bastille’leri, Peter-Paul’leri fetheden devrimci kitleler elbet bir gün F tipi benzeri tecrit yuvalarını da yerle bir edeceklerdir.
Son aylarda generallerden siyasetçilere, ulusalcılardan liberallere kadar herkes muarızlarını “psikolojik savaş yürütmekle” suçluyor. Liberal çevreler askeri bürokrasinin ve ulusalcıların psikolojik savaş uygulamalarını ve planlarını “kısmen” teşhir ediyor. Öte yandan generaller de, TSK’ya karşı “asimetrik yıpratma harekâtı” yani “psikolojik savaş” yürütüldüğünü ilan ederek ortalığa saçılan pisliklerinin kokusunu perdelemeye çalışıyor.
Kriz dönemleri yalnızca sömüren burjuva sınıf ile sömürülen işçi sınıfı arasındaki çatışmanın değil, aynı zamanda bizzat burjuvazi içerisindeki rekabet ve çatışmanın da arttığı dönemlerdir. Bugün bu gerçekliği, ekonomik-toplumsal-siyasal yaşamın tümünde görmek mümkündür. Dahası, burjuva siyasal arenada cereyan eden olayları tam da bu açıdan değerlendirmek, işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasal çizgisini savunabilmenin önkoşuludur.
İnsan Hakları Haftası nedeniyle İHD İstanbul şubesi, “tecride son verilmesi” ve “hasta mahpuslara tedavi ve özgürlük” istemiyle bir protesto yürüyüşü düzenledi. İHD üyeleri ve tutsak yakınları beyaz önlük giyerek Taksim’den Galatasaray meydanına yürüdüler. Eylem boyunca cezaevlerindeki uygulamaları sembolize etmek için tutsak yakınları kendilerini zincire vurarak yürüdüler. Ellerinde tuttukları dövizlerle çocuklarının içinde bulunduğu koşulları teşhir ettiler.
Mersin Üniversitesi’nde “Güneşe Giden Yolda Özgürleştiler” pankartı altında bir araya gelen 700’ü aşkın yurtsever, demokrat ve devrimci öğrenci, Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem’in polis kurşunu ile öldürülmesini protesto etti.
Sonunda Kemalist rejim tarihinin en kanlı, acımasız ve karanlık sayfalarından biri tekrar açılmış ve kravatlı monşer CHP’nin tarihi kimliği bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu. İnsanların uçurumlardan atıldığı, ya da daha acısı, kendilerinin böyle yapmayı yeğ gördüğü, mağaralarda zehirli gazlarla bombalandığı, kadın-çocuk-yaşlı tanımayan ayrımsız bir şiddetin uygulandığı, kundaktaki bebeklerin bile süngülendiği, derelerin cesetlerle dolup taştığı, kanın dereler olup aktığı, idam etmek için yaşlıların yaşlarının küçültüldüğü, çocukların yaşının büyütüldüğü, cesetlerin bile yakılarak yok edildiği, idam edilen Seyit Rıza gibi liderlerin mezar yerlerinin bile saklandığı korkunç bir katliam böylece savunuluyordu. Öymen’in konuşmasına yansıyan bu faşizan tutumu protesto eden Dersimliler, onu Hitler’e benzeten dövizlerle işin özünü mükemmel biçimde ortaya koydular.
25 Kasım günü, ana talebi “grev hakkı” olan kamu emekçilerinin grevi ülke çapında yaygın ve geniş bir katılımla gerçekleşti. Burjuva medyanın tüm çarpıtmaları ve yönlendirmelerine rağmen, grev geniş emekçi kitlelerde de olumlu karşılandı. 25 Kasım, kamu emekçi hareketinin ve özelde KESK’in kendi kuruluş ilkelerine sırtını dönercesine girdiği bürokratlaşma ve “sosyal diyalogcu” çizginin kamu emekçileri üzerinde yarattığı ölü toprağının silkelenmesi bakımından da anlamlı bir etkiye sahip oldu.
Devrim ve devrimci program anlayışı temelinde, Marksist hareketin tarihi içinde yaşanmış olan siyasal yaklaşım farklılıkları geçmişte kalmış konulardan ibaret değildir. Söz konusu saflaşmaların günümüze dek uzanan son derece önemli siyasal boyutları mevcuttur. Örneğin uzun yıllar boyunca dünya komünist hareketinin resmi temsilcisi olarak saltanat sürmüş bulunan Stalinizm, aslında Marksist sürekli devrim anlayışının inkârı üzerinde yükselen bir karaktere sahiptir. Bu bakımdan geçmişte Rus devrim sürecinde yaşanmış olan programatik ayrılıkların, bugünün benzer sorunlarına ışık tutan yönleriyle hatırlanmasında büyük yarar vardır.