- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
AKP hükümeti, iktidara geldiği ilk günden itibaren, neo-liberal kapitalist saldırı programının en kararlı uygulayıcısı oldu. Sağlık alanındaki saldırı programının bir ayağı, yeni sosyal güvenlik yasasının kabul edilmesiyle başarıya ulaşmış oldu. Bu saldırı programının bir diğer ayağını da, ilk ortaya atılışı birkaç yıl öncesine denk düşmesine rağmen ancak bugün Meclise sevk edilmiş olan “Tam Gün” ve “Kamu Hastane Birlikleri” yasaları oluşturuyor.
Kürt çocukları, son dönemde kendilerine yönelik artan şiddeti ve işkenceyi Galatasaray Lisesinin önünde yaptıkları eylemle kınadılar. Ellerinde, 21 Kasım 2004’te babasıyla birlikte polisler tarafından katledilen Uğur Kaymaz’ın fotoğraflarını taşıyan çocuklar, uygulanan şiddeti protesto etmek için dövizler de taşıdılar.
27 Haziran Cumartesi günü, kayıp yakınları 222. kez Galatasaray Lisesinin önünde bir araya geldi. Kayıpların faillerinin bulunması ve yargılanması talebiyle gerçekleştirilen eylemlerde, her hafta bir kişinin nasıl kaybedildiği anlatılıyor ve dosyasının Ergenekon dosyasına eklenmesi için başvuruda bulunuluyor. Kayıp analarına destek her geçen hafta büyüyor.
12 Haziranda yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri, köklü çelişkilerle yüklü İran’da toplumsal bir patlamayı tetiklemiş durumda. Açıklanan sonuçlara göre Mahmud Ahmedinecad toplam oyların %63’ünü, Mir Hüseyin Musevi ise %34’ünü aldı. Böylece ikinci tura kalmadan mevcut cumhurbaşkanı Ahmedinecad seçimleri bir kez daha kazanmış oldu. Ancak “reformcu” olarak adlandırılan Musevi ve Mehdi Karrubi seçimlere Ahmedinecad tarafından hile karıştırıldığını öne sürerek sonuçları tanımadıklarını ilan ettiler ve hemen akabinde ise, sayısı yüz binleri bulan kitleler polislerin, Devrim Muhafızlarının ve paramiliter bir örgütlenme olan besic’lerin (gönüllü İslam savaşçıları) açık terörüne rağmen meydanlara inerek öfkelerini dışa vurdular.
Emperyalist planların hayata geçmesi, zaten varolan sorunlara yeni sorunlar ekleyecektir. Bu planlar, halkların kendi kaderlerini tayin etmesine dayalı çözümler içermediklerinden, getirilen her çözüm son tahlilde suni ve tepeden kalmaya mahkûmdur ve geçici olacaktır. Ayrıca emperyalist-kapitalistlerin arasındaki çıkar çatışmalarının sonu da olmadığından, her daim yeni sorunlar kışkırtılacak ve halklar birbirine düşürülmeye çalışılacaktır. Yıllarca özerk olarak varolmuş ve sonra da bağımsızlığını ilan etmiş Dağlık Karabağ’ın, Ermenistan dâhil hiçbir ülke tarafından tanınmamış olması buna örnektir. Güya sorunun çözümü amacıyla taraflar bir araya gelmekte, ABD, Rusya, Fransa gibi emperyalist güçler işin içine burunlarını sokmakta, ama halkların talepleri kaale alınmamaktadır.
Birleşmiş Milletler (BM), Somali açıklarında ticari gemilere saldırı düzenleyen korsanları gerekçe göstererek, geçtiğimiz aylarda, “Görev Gücü 151” adlı bir askeri deniz gücü oluşturdu. 10 ülkenin (ABD, İngiltere, Kanada, Suudi Arabistan, Güney Kore, Avustralya, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan ve Türkiye) katıldığı bu askeri gücün komutanlığının Türkiye’ye verilmesi, TC burjuvazisi tarafından sevinçle karşılandı. Burjuva medyadaki bazı köşe yazarları, Somali kıyılarını ve Aden Körfezini kontrol altında tutan gemilerin komutanlığının bir Türk subaya verilmesi üzerine keyiften dört köşe oldular; bir zamanlar bu denizlerin Osmanlı’nın kontrolünde olduğunu hatırlatan kibirli yazılar döşediler. Hatta “Piri Reis” benzetmesi yapanlar oldu.
Konut sorunu aslında seçimlerden bağımsız olarak işçi ve emekçilerin en önemli sorunlarından birisidir. Üstelik sadece Türkiye’ye has bir durum değildir bu. Kapitalizmin doğası gereği tüm dünyada emekçiler bu sorundan mustariptir. Rüyalar ülkesi ABD’de bile evsizlerin sayısı 2007’deki resmi rakamlarına göre 700 bin civarındadır. Bu rakamın derinleşen krizle birlikte çok daha arttığı muhakkaktır.
Bunamış ve çökmekte olan bir sistemde yaşıyoruz. İnsanlık kontrol edemediği güçler tarafından yok oluşa sürükleniyor. Bu gidişe dur demenin tek yolu kapitalist sistemi yok etmekten geçiyor. İnsanlığın kurtuluşu, bu görevi yerine getirebilecek tek sınıf olan proletaryanın kendi siyasi egemenliğini kurmasına bağlıdır. Öz-örgütlülükleri temelinde iktidarını kuracak olan proletarya, insanların kendi yaşamları ve doğa üzerinde bilinçli bir denetim uyguladıkları akılcı bir sosyo-ekonomik sistemin temellerini atacak, yere düşen akıl ve bilim bayrağını bir kez daha göndere çekecek, özel mülkiyetin bilim ve teknolojiye vurduğu prangaları kırarak sınıfsız, sömürüsüz, özgürlük ve barış dolu bir dünyaya giden yolun kapılarını ardına kadar açacaktır.
Emperyalist savaş genişler ve derinleşirken daha şimdiden milyonlarca insanın ölmesine ve sefalete sürüklenmesine yol açmaktadır. Afganistan ve Irak’tan sonra şimdi de Pakistan emperyalist savaş cenderesinin içine düşmüştür. Emperyalistler Pakistan’ı kendi planlarını uygulayabilmek için istikrarsızlaştırırken, bunun ceremesini de işçiler ve yoksul köylüler çekmektedir.
Bizler, bu toprakların işçileri, biliyoruz ki Nâzım Hikmet tüm dünya işçilerinin ozanıdır. Bizlere mücadelesiyle ve dizeleriyle ulaştırdığı selâmını, ekmek gül ve hürriyet günlerinde her dilden söyleyeceğimiz şarkılarda bayrak bayrak dalgalandıracağız. Nâzım’ı bilincimizde, yüreğimizde ve mücadelemizde yaşatacağız. İşçi sınıfının baş eğmez ozanının da uğruna savaştığı o günler geldiğinde, bileceğiz ki artık, o, tüm insanlığın bahtiyarlığıyla bahtiyar, yatıyor olacak bir çınar gölgesinde. Şarkısı tükenip bitmemiş olacak hâlâ!
Sabra Tekstil önünde bildiri dağıtmak isteyen BDSP’liler 9 Haziran sabahı özel güvenlikçilerin silahlı saldırısına uğradılar. Bu saldırıda iki devrimci yaralandı. Aynı günün akşamı yine işyeri önüne giden BDSP’lilere bu defa polis saldırdı. Polisin bu coplu, gazlı ve silahlı saldırısında gözaltına alınan BDSP’liler çıkarıldıkları mahkemede tutuklandılar.
Suriye sınırına döşenmiş olan mayınlı arazinin temizlenmesi ve bu arazinin nasıl kullanılacağı tartışmaları iyice alevlendi. Mayınları kim temizleyecek? Temizlenmiş arazi nasıl kullanılacak? Bu tartışmalar işçi-emekçi kitlelerden ve bölge halkından bağımsız olarak yürütülüyor. Egemen sınıfın siyasal temsilcileri tartışmaya devam ederken, Meclise sunulan mayın tasarısı AKP milletvekillerinin onayıyla kabul edildi.
Yaklaşık 2 milyon öğrencinin “iyi bir gelecek” umuduyla gireceği ÖSS, öğrencilerin de belirttiği gibi eşitsizlik ve kâr temelli işliyor. Sınav sistemi işçi ve emekçi ailelerin çocuklarını eliyor, parası olana üniversite hakkı tanıyor. İşçi ve emekçi ailelerin çocuklarının gerçek kurtuluş yolu örgütlü mücadeleden geçiyor. Hem ÖSS hem de onu yaratan kapitalizme karşı örgütlü mücadeleyi yükseltelim.
Burjuva cumhuriyet, kurulduğu günden bugüne Kürt halkı üzerindeki baskısını hiçbir zaman eksik etmemiştir. Kürt halkının demokratik taleplerini faşizan yasalarla, uygulamalarla ezme yolunu seçmiştir. Burjuva düzen şiddetin her türlüsüne başvurmasına rağmen Kürt halkının onurlu kavgasını bitirememiştir. Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesi yükselip Kürt halkının mücadelesiyle birleşirse işte o zaman yağmacı burjuva devletten hesap tam sorulacaktır.
Metin Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı, 1990-91 grevini ve sonrasındaki Ankara Yürüyüşünü konu alan “100 Bin Kişiydiler” belgeseli 1 Haziranda Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde ilgiyle izlendi. 70 dakika süren belgeseli yaklaşık 30 kişi izledi.
Sosyalizm bir işçi hareketi hüviyeti kazanmadıkça bu tür savrulmalara, hastalıklara ne yazık ki daima tanık olacağız. Bu akımların, mevcut anlayışları ve duruşlarıyla işçi sınıfının mücadelesine verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Proleter devrimciler ekonomik ve sosyal planda yaşanan tüm proleterleşmeye rağmen bu topraklarda çok güçlü olan küçük-burjuva ruhun kendini yeniden üretme potansiyelini asla küçümsememelidirler. Her halükârda, nasıl ki Türkiye’de 1 Mayıs geleneğini ve Taksim’i yaratan küçük-burjuva devrimciliği olmamışsa, Taksim’in işçi sınıfı tarafından gerçek anlamda yeniden kazanılmasını sağlayacak olan da yine küçük-burjuva devrimciliği olmayacaktır. Bu görev işçi sınıfından kopmadan onu ileri çekmeye çaba harcayan proletarya devrimcilerinin gösterişten uzak emeğiyle olacaktır.
Kürt sorununda çözüm tartışmalarının alevlendiği ve PKK’nin 1 Hazirana kadar eylemsizlik kararı aldığı kritik bir dönemde, Mardin’in Zanqirt köyünde (Bilge köy) 17’si kadın, 6’sı çocuk 44 kişinin makineli tüfeklerle taranarak katledildiği haberi geldi.
Mardin’de 44 kişinin ölümüne neden olan katliam, sanki ilk kez yaşanmış ve daha önce böyle bir katliam olmamış gibi günlerce tüm medyada tartışıldı. Burjuva yazar-çizer takımı, bu katliamı töre cinayetiymiş gibi lanse ederek gerçekleri saptırmaya çalıştı. Yaşananların Kürt halkının cehaletinden kaynaklandığını ileri sürecek kadar pervasızlaştılar. Koruculuğu sorgulamaktan alabildiğine çekinerek, Kürt halkına yönelik yıllardır uygulanan baskı ve imha politikalarının üzerini örtmeye çalıştılar.
Meksika’da başlayıp diğer ülkelere yayılan domuz gribi tüm dünyada gündemin önemli bir maddesi haline geldi. İlk kez Nisan ayında Meksika’da rastlanan domuz gribine yeni bir virüs türünün yol açtığı açıklandı. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 25 Mayısta açıkladığı verilere göre 42 ülkede tespit edilen 12 bin 515 vakada 91 kişi yaşamını yitirdi. Ölümlerin tamamına yakın bir kısmı Meksika’da gerçekleşmiş bulunuyor. Abartılı haberler yapan medyanın, kitleleri paniğe sürüklemek amacında olduğunu baştan söylemek gerekiyor.
30 Mayısta 218’inci kez Galatasaray Lisesi’nin önünde bir araya gelen Cumartesi Anneleri, oğullarını, kızlarını, kocalarını kaybedenler bulununcaya kadar eylemlerine devam edeceklerini belirtiyorlar. Kayıp yakınlarına destek vermek üzere eylemde hazır bulunan Bilgesu Erenus, Tevfik Fikret’in yüz yıl önce aynı okulun giriş kapısına kendini zincirlediğini, fakat bu eyleminin bilinmediğini söyledi.
Her sene milyonlarca öğrenci hayatlarının sınavı olarak gördükleri ÖSS’ye giriyor. 3 saatlik sınavı tüm hayatlarının bir kurtarıcısı olarak görüyorlar adeta. Çünkü sistem çarklarını böyle kuruyor. Her yıl bir yarışın içinde koşturulan milyonlarca genç, hayattan tüm bağlarını koparıp bütün bir seneyi sınava adıyorlar. Sonrası ise malûm: diplomalı işsizlik.
Dünyamızı kaotik bir alana, bir korku ve savaş cehennemine çeviren kapitalizm yıkılmalıdır. Dünyanın tüm işçi-emekçi kitleleri, yoksulluk, açlık ve hastalıklar altında inleyen insanları açısından bundan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Üstelik kapitalizm artık insanlığın ve dünyanın geleceğini tehdit eden öyle büyük bir belâya dönüşmüştür ki, kaybedecek zerre kadar vakit yoktur. Rosa’nın dediği gibi, aslında devrimin kaybedecek zamanı yoktur. Dünyanın işçi ve emekçi kitleleri sınıf bilinciyle donanıp mücadele azmiyle ileri atıldıklarında, “devrim çeşitli zaferlerden ve yenilgilerden geçerek kendi büyük hedeflerine doğru fırtınalar içinde yürüyecektir”!
Nisan ayı başlarında Abruzzo kentini sarsan depremde yaşamını yitiren 300’e yakın insanın yasını tutan ve çadırlarda yaralarını sarmaya çalışan halka İtalya Başbakanı Berlusconi şu sözlerle seslendi: “Bunu haftasonu tatili saymak lazım!” Yasalarda yaptığı düzenlemelerle göçmenlere karşı baskıların artmasına, faşist saldırganlığın tırmanışa geçmesine zemin hazırlayan Berlusconi, depremzedelere yönelik yaptığı bu açıklamayla insan yaşamına ne kadar önem verdiğini de gözler önüne sermiş oldu.
NATO kapitalist sistemin küresel bir örgütüdür. Kapitalizmin küresel diğer örgütleri gibi üyesi olan tüm kapitalist devletler için de dışsal değil içsel bir olgudur. Örneğin TC ordusu NATO’nun ikinci büyük ordusudur. Bu gerçeklik apaçık ortadayken içerdeki NATO’yu es geçip NATO’yu dışsal bir olguya indirgeyenler işçi sınıfını milliyetçilikle zehirlemeye çalışmaktadırlar. Oysa NATO’ya karşı mücadele etmek demek, en başta ordusuyla devletiyle kendi burjuvazisine karşı mücadele etmek demektir. İşçi sınıfı devrimcilerinin bu konuda öne çıkartmaları gereken slogan şudur: Dışarıda arama NATO zaten içeride!
DTP, 24 Mayısta, İstanbul Çağlayan Meydanı’nda, “DTP’yi Değil Silahları Sustur” şiarıyla bir miting gerçekleştirdi. Yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı mitinge aralarında UİD-DER, ESP, SDP gibi çeşitli demokratik kitle örgütleri, siyasal parti ve çevreler de destek verdi. Mitinge DTP Batman, Iğdır ve Doğubayazıt belediye başkanları da katıldı.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kapitalizmin yürüttüğü haçlı seferinin bir sonucu olarak, başka birçok kavram ve değer gibi anti-emperyalizm kavramı da gözden düşürülmüş ve adeta ağza alınması ayıplanır hale gelmişti. Sanki emperyalizm olgusu ortadan kalkmış, yerine başka bir dünya gelmişti! Barış ve refah dolu yeni bir dünya düzeni geliyordu! O kötü emperyalizm sözünü haklı kılacak bir gerçeklik yoktu! Yeni dönemin moda kavramları globalizm, küresel refah toplumu, yeni dünya düzeni gibi kavramlardı.
Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 80’ini temsil eden 20 ülkenin katıldığı G-20 zirvesi, geçtiğimiz Nisan ayı başlarında Londra’da toplandı. Ana gündem maddesi, “büyüme, istikrar ve istihdam”dı. Burjuva iktisatçılar ve politikacılar toplantıyı, “küresel krize karşı mücadelede en önemli girişim” olarak lanse ettiler. Hatta kapitalizmin gidişatının pek de hayırlı bir yöne doğru olmadığını gören kimileri, sistemin bekasının tehlikede olduğu uyarılarını yaparak, zirveyi “son fırsat” olarak değerlendirdiler.