- Ne Savunuyoruz
- Kitap ve Broşürler
- Marksist Teori
- Gündem/Analiz
- Dünyadan
- Ekonomi
- Küreselleşme
- Kadın Sorunu
- Ulusal Sorun
- Tarih
- Çevre Sorunu
- Felsefe
- Bilim/Kültür
- Duyurular
Geçtiğimiz günlerde Rize Üniversitesi Senatosu, yönetimini üstlendiği kurumun adının “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” olarak değiştirilmesi yönünde bir karar aldı ve bu karar YÖK tarafından onaylandı. Rektör Arif Yılmaz kararın oybirliğiyle alındığını açıklarken, öncesinde başbakandan izin aldıklarını da duyurdu. Rize Üniversitesi, AKP hükümetinin 2006 Martında, bir gün içinde kurdurduğu 15 devlet üniversitesinden biriydi. Kuruluşundan beş yıl sonra alınan bu karar Erdoğan’ın harisliğinin ürünü müdür, senato üyelerinin dalkavuklukta sınır tanımamasının eseri midir bilinmez ama, böylece şimdiye dek ilk kez bir senato, kendi üniversitesinin adını değiştirip mevcut başbakanın adını koyma kararı almış oldu.
Kürt coğrafyasında dereler kan akıyor. Rüzgâr dağlardan yas taşıyor anaların yüreğine. Toprağın göğsüne vurulan her kazmada üst üste yığılmış bedenlerin kemikleri çıkıyor ortaya. Bir ana taşların altında bulduğu kemikleri bağrına basarak ağıtlar yakıyor gözyaşlarıyla. Feryadlar Dicle’nin sularına, dağların bağrına çarpa çarpa yayılıyor yeryüzüne. Acının tarifini yapmakta zorlanıyor duygular.
Burjuva medyada yine milliyetçi fırtınalar kopuyor. Siyasetçisinden köşe yazarına herkes Fransa’ya ve Sarkozy’ye küfretmek ve bir Ermeni soykırımı yaşanmadığını kanıtlamak için birbiriyle yarışıyor. Fransa’ya sıkılan kallavi tehditlerle, Fransız şirketlerini ve markalarını boykot etme çağrıları gırla gidiyor. Popülist ve lümpen bir dille icra edilen şovenist histeri edebiyatı ağızdan salyalarını saça saça haykırıyor: “Kalleş Fransa, asıl sen Cezayir’de yaptıklarının hesabını ver!” Gerçekten de sömürgeci Fransa’nın Cezayir’de yaptıkları unutulmamalı. Elbette Türk devletinin ve bugün “Kalleş Fransa” diye şovenist histeriyle höyküren beylerin o dönemde ulusal kurtuluş savaşı veren Cezayir’den yana tutum almadığı da unutulmamalı.
Dink cinayetinin sorumluluğu tetikçilerle veya “Ergenekoncu”larla sınırlı değildir. Tarihsel arka planıyla beraber ele alındığında görülüyor ki Dink cinayetinden zalim burjuva devlet bir bütün olarak sorumludur. Devlet, işlediği tüm suçların hesabını vermelidir. İsimsiz, mezarsız kurbanların anneleri bekliyor. Bu kanlı düzen, yakılarak, asılarak, vurularak, bombalanarak katledilen insanlarımızın hesabını elbet bir gün verecek!
Katledilişinin beşinci yıldönümünde, Hrant Dink, Mersin Emek ve Demokrasi Platformunun “Hrant İçin, Adalet İçin” sloganıyla gerçekleştirdiği basın açıklamasıyla anıldı ve ölüm yıldönümünden iki gün önce verilen mahkeme kararı protesto edildi.
Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri, KESK Ankara Şubeler Platformu ve demokratik kitle örgütlerinin katılımı ile Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak günü saat 15’de Meclisin Dikmen Kapısı’nda bir basın açıklaması düzenledi. Yaklaşık 300 kişinin katıldığı basın açıklamasına Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku milletvekili Ertuğrul Kürkçü de destek verdi.
Halkların Demokratik Kongresi, Türkiye genelinde “Sen de Bir Ses Çıkar” sloganıyla başlattığı basın açıklamalarında bu hafta, 2007 yılında katledilen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için ses yükseltti.
Bıraktık insan yerine konulmayı işçi yerine bile konulmayan mevsimlik işçilerin yaşamındaki bu zorluklar ve belirsizlikler ruh dünyalarında da derin yaralar açmakta. Tıpkı diğer işçi kardeşleri gibi mevsimlik işçilerin de insan olduklarını hatırlatacak iş ve yaşam koşullarına ihtiyacı var. Mevsimlik ya da değil, tüm işçilerin ihtiyacı kapitalizmin dört mevsim azap veren cehenneminden kurtulmaktır. İşçi sınıfının geneline dayatılan örgütsüzlüğe karşı, mevsimlik işçiler de diğer işçi kardeşleriyle beraber mücadele yürütmelidir.
Faşizm belâsıyla mücadelede işçi sınıfının burjuva demokrasisine ve devletine güvenmek gibi bir lüksü yoktur. Bugün Almanya’daki olaylar karşısında Alman devletini faşist çeteleri kullanmakla suçlayan ikiyüzlü Türk egemenler, kendi devletlerinin öncü işçilere, devrimcilere, Kürtlere karşı faşist çeteleri ve terörü nasıl kullandıklarını gözden saklamaya çalışıyorlar. Türk kontr-gerillasının ve faşist hareketinin Almanya’yla nasıl “derin” bağlantılara sahip olduğu da malûmumuzdur. Faşizm öyle kanlı bir belâdır ki, en küçük bir yanılsama ve ona karşı mücadelede en küçük bir zafiyetin telâfisi mümkün değildir. 1980 öncesi süreç ve 12 Eylül faşizmi bu gerçeği Türkiye işçi sınıfına acı derslerle göstermiştir.
Oluşturulan bütçe burjuvazinin bütçesidir. Dolayısıyla harcamalar da burjuvazinin çıkarları doğrultusunda olacaktır. Ancak burjuvaziyi besleyen bu bütçenin büyük bölümü işçi-emekçilerden toplanan vergilerden oluşmaktadır. Tezatlık da buradadır. Burjuvazi hem işçi sınıfının ürettiği artı-değere el koyarak onu sömürmekte, hem de ondan topladığı vergilerle ona baskı uygulayan devlet mekanizmasını beslemektedir. Dolayısıyla işçi sınıfı kendisinin olmayan, kendisini ezen ve baskı altına alan burjuva devletin finansörlüğünü yapmaktadır. Gerçek çözüm, kapitalist sömürü çarkına çomağı sokmak ve sömürü mekanizmasını yok etmekten geçmektedir.
Bu dava sonucunda, Anadolu’nun kadim halklarından Ermeniler, bir kez daha Hrant Dink şahsında zulme uğradılar. Hrant Dink davasında verilen hüküm, Anadolu toprakları üzerinde yıllarca yan yana yaşayan Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez ve daha nice halk topluluklarına karşı verilmiş bir yok sayma hükmüdür. Bu hüküm halkların kardeşliğine inananların içlerine sindirebilecekleri bir karar değildir. Bu dava böyle bitmeyecek!
Ortadoğu’da emperyalist hegemonya kavgası kızışıyor. Suriye Kürtlerinin önümüzdeki dönemde Irak’taki gibi bir statü edinme ihtimali TC’yi daha da saldırganlaştırıyor. Ancak bu saldırı dalgasının devletin istediği sonucu vermeyeceğinin sinyalleri de ortaya çıkıyor. 36 basın emekçisi tutuklanınca yüzlerce kişi Dicle Haber Ajansını ve Özgür Gündem gazetesini arayıp gönüllü muhabirlik yapmayı teklif etti. 33 avukat tutuklanınca yüzlerce avukat tutuklamaları protesto etti.
Örgütlenmek ne suçtur, ne de burjuva yasalarına göre suç sayılsa bile kötülenecek bir şeydir. Örgütlülük işçi sınıfı hareketinin ve gençlik hareketinin en büyük gücü ve silahıdır. Bu anlamda örgütlenmenin önünde çok büyük engel oluşturan “anti-terör” yasalarına karşı mücadele etmek önemlidir. Örgütlü bir işçi sınıfı hareketi olmadığı için, güçlü bir öğrenci hareketi de ortaya çıkmıyor. Bu yüzden öncelikli görev örgütlenmenin önündeki bütün engellerin kaldırılması için mücadeleyi yükseltmek, her alanda işçi sınıfının örgütlülüğünü güçlendirmektir.
Putin, kelimenin gerçek anlamıyla bir Bonapart olarak yükselmiş ve tam da bundan ötürü Rusya’nın acımasız çarlarından Korkunç İvan’la özdeşleştirilmiştir. Rusya’da kurulan Bonapartist rejim, bürokratik diktatörlükten kapitalizme geçişte çivileri sökülen devleti burjuva temellerde örgütlemeyi, ekonomik ve siyasi karmaşaya son vermeyi başarmıştır. Bu rejim burjuva sistemin, geçen 20 yıl içinde gelişen burjuva ve küçük-burjuva sınıfın kökleşmesini de sağlamış bulunuyor. Nitekim burjuva muhalefetin sokağa inmesi, gösterilere katılan insanların sayısının artması, Putin’in reformlardan dem vurması bunun bir yansımasıdır.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) bileşenleri, bundan beş yıl önce katledilen Hrant Dink için 14 Ocakta, Taksim’de bir araya gelerek basın açıklaması yaptı.
19 Aralık 2000 tarihinden itibaren F tipi hapishanelere geçişle birlikte artarak yaşanan hak ihlalleri, tutsaklara sistemli ve sürekli uygulanan ağır tecrit devam ediyor. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu, tecride dikkat çekmek için 10 Ocakta Taksim Hill Otel’de “Kanayan Yaramız Hapishaneler” kampanyası kapsamında bir fotoğraf sergisi açtı.
Umutsuz biçimde yok olan küçük-burjuvazinin ve geleceğinden umutsuz burjuvazinin dünyaya bakışında karamsarlıklar olmasını ve onların moralsizliklerini anlayabiliriz. Ancak büyüyen, örgütlendikçe güçlenen ve yeni toplumu kurabilecek tek toplumsal güç olan işçi sınıfı için karamsar olmayı gerektirecek hiçbir neden yoktur. Kara çiçek, polis copu, atom bombası işçilere ne ile dövüşmeleri gerektiğini hatırlatıyor sadece. Yeni doğan her işçi çocuğuna bu bilinçle hoş geldin demeli, onun yolunu gözleyen sosyalizmin mücadelesine katılması için işçi sınıfı bilinciyle onu yetiştirmeliyiz.
BİO diye bir ülke düşünün. Başbakanı Seto ve yardımcısı Neto’nun bir hayli “zor durumda” olduğu bir BİO ülkesi.
Yıllardır insanlara Kürtleri birer cani, katil ve bölücü olarak anlatan devlet, kendi cani ve bölücü yüzünü bir kez daha göstermiştir. Bir tarafta Kürt çocuklarının parçalanmış cenazeleri, diğer tarafta tanklarıyla toplarıyla eli kanlı burjuva devlet! Cani olan kim?
Ahmedinecad’ın Venezuela’ya dördüncü gezisi üzerine İranlı devrimci Marksistlerin, Committee for Marxist Revival web sitesinde yer alan açıklamasını yayınlıyoruz.
Yasada yapılan değişiklikle birlikte şimdilik 8 kişinin şike nedeniyle tutuklulukları son buldu. Tahliyelerin başlaması da gösteriyor ki, burjuva hukuku futbolda esaslı bir temizlik yapacak kudrette değildir. Zengin kulüplerle iktidarı elinde bulunduran siyasetçiler arasında yeni ilişkilere girilecek, nihayet seçilen birkaç isim cezalandırılarak yargılama son bulacaktır. Milyar dolarlık getirisi olan futbolun “iyi oynayan kazansın” mantığı ile oynanması kapitalist sistemin kurallarına aykırıdır
Kapitalist ekonomi yerlerde sürünürken, emperyalist rekabet kızışıyor, askeri çatışmalar yayılıyor, demokratik hak ve özgürlükler giderek askıya alınıyor, ırkçılık ve faşist eğilimler güçleniyor. Tüm bunlara, yükseliş dönemlerinde oluşturulan uluslararası kapitalist kurumların giderek çatırdamaya başlamasını da eklemek gerekiyor. Krizin can yakıcılığı arttıkça, büyük emperyalist güçler arasındaki rekabetin de dozu artıyor, eski ittifaklar parçalanıyor ve yeni ittifak arayışları güç kazanıyor.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK), barış ve adalet talebiyle Mart ayının sonuna kadar her Cumartesi Ankara, İstanbul, Adana, İzmir ve Eskişehir’de alanlara çıkacak ve ses verecek. Bu kapsamda ilk basın açıklaması da 7 Ocak Cumartesi günü yapıldı. Ankara’da Sakarya Caddesi’nde yapılan açıklamaya yaklaşık yüz kişi katıldı.
Halkların Demokrasi Kongresi, Mart ayına kadar sürecek “Sen de Bir Ses Çıkar” kampanyasının startını verdi. Eylem her Cumartesi günü saat 13.00’da, çeşitli kent merkezlerinde gerçekleştirilecek. Ocak ayı boyunca kampanyanın ana teması “barış ve adalet” olarak belirlendi.
Bugün en güvenilir ve mutlu insanlar en çok mücadele eden insanlardır. Çözüm, bireyde ve bireysel çare arayışlarında değil, toplumu değiştirmekte. Bizi hasta eden, sömüren, insan olmaktan çıkartan, delirten kapitalist sistemi yıkmak için örgütlenmekte.
Bu devlet binlerce kilometre uzakta, başka bir ülkede, iki ayrı kentte kurduğu 60 bin kişi kapasiteli çadırları istese Van ve Erciş’te de kurabilir. Depremzedelere aynı hizmetleri sunabilir. Ama bunu yapmaz. Kapitalizm altında yoksullar hep yok sayılacak, onlardan hep alınacak. Sermaye sahipleriyle yoksullar asla eşit olmayacak. İşte bu yüzden organize adaletsizliğe karşı tek çare, dünyanın tüm işçileri olarak birleşmek ve gerçekten organize olmaktır.
Toplumu milliyetçilikle zehirlemeye çalışan ve Kürt düşmanlığını empoze eden TC devleti, mevcut realiteyi kabul edip benimsemekte hazım sorunu yaşıyor. Ancak gerçeklik ortadadır ve eninde sonunda kendini kabul ettirecektir.
Kapitalizm, pek çok şeyin yanı sıra, kadınlara hak ettikleri insanca yaşamı sağlamaktan aciz olduğu için de yıkılmayı kat be kat hak ediyor. Bu sistem kadınların iki kat fazla ezilmesine yol açarken, kendini üstün gören erkeğin de elinden insanlığını alıyor. Kendini ayrıcalıklı gördüğü için, korunduğu için, kendisine kulluk edilmesi gerektiğini düşündüğü için bir başkasına şiddet uygulayan bir insan, insanlıktan çıkmıştır. Kapitalist düzen devam ettikçe ne kadınlar ne de erkekler huzurlu bir yaşam sürdürebileceklerdir.
Sosyalist hareket ciddi bir sorgulamanın içine girerek bünyesindeki Stalinizm ve Kemalizm kalıntılarından kurtulmadan, işçi sınıfıyla yeni ve kalıcı bağlar kuracak adımlar atmadan, önümüzdeki süreçte karşılaşılacak zorluklara ve fırsatlara gereken yanıtı verecek hazırlığı yapamayacaktır. Dünya yeni bir toplumsal bunalımın içine girmiş durumdadır. Burjuvazi bunalımı aşabilmek için işçi sınıfına yönelik saldırıları alabildiğine sürdürmekte, emperyalist savaşın alevlerini yaymaktadır. “Demokrasinin beşiği” Avrupa’da faşist akımlar güçlenmekte ve istisnasız tüm kapitalist ülkelerde olağanüstü rejimleri andıran baskıcı uygulamalar artmaktadır. Ve tüm bunlara işçi-emekçi sınıfların isyanları, ayaklanmaları, ardı arkası kesilmeyen protesto ve öfke dalgaları eşlik etmektedir. Tarih defalarca göstermiştir ki, işçi sınıfının bu yeni uyanışına ancak gerçekten hazır olanlar önderlik edebilecek ve sınıfın muazzam enerjisini sosyalist devrim hedefine kanalize edebilecektir.
İşçilerin sendikal bürokrasiye karşı taban örgütlülüklerine dayanan güçlü mücadelesi olmadan, sendikaların tepesinde gerçekleşecek değişikliklerin fazlaca bir önemi yoktur. Tabanın işçi sınıfının genel çıkarları çerçevesinde harekete geçirilmediği hiçbir muhalefet hareketi, militan sınıf sendikacılığının hayata geçirilmesine katkı sağlamayacaktır. Bugün işçi sınıfının mücadelesinin canlandırılması ve sermayenin pervasız saldırılarının püskürtülebilmesi için işçileri sendikaların tabanında örgütleyebilecek bilinçli ve militan işçilere, bu işçilere kılavuzluk edecek deneyimli sınıf örgütlerine muazzam ölçüde ihtiyaç vardır.